25 Nisan 2023 Salı

“Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…




Günümüzün doğrularından bakışla “Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…

(Bir dostumla yaptığım yazışmalardan geliştirilmiştir. Ö.T.)


Tarih boyunca neredeyse bütün o korkunç sıkıntıları yaratan, insanevladının kendi arasına “ümmet” gibi, “millet/ulus” gibi, kültürel ya da ırksal, sınırlar koyarak “başka insanevladı”ndan yapay bir “öteki” yaratması değil midir?

Sınıfsal “akış” içinde bunun “doğal” olduğunu söyleyebiliriz. Ama artık “insan” olmanın bilincine varıp yalnızca sınıfsal ayırımları (“öteki” sınıf(lar)ı - ki artık tekdir ve “burjuvazi”dir) temel almak gerekmiyor mu?

Burjuvazi kuramsal olarak ortadan kaldırılabilir bir sınıftır. Nasıl Aristokrat sınıf olmadan toplumlar var olabildiyse, Burjuva sınıfı var olmadan da toplumlar var olabilir.

“İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. (...)

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın
kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.

Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.”

“Komünist Parti Manifestosu”ndan
Karl Marx - Friedrich Engels (1847)

İnsanın ve insanlığın geleceği işte bu tümceler üzerine kurulu... Ve bizim “insan” olarak en önemli görevimiz bunun ayırdına varıp önündeki engelleri kaldırma konusunda çaba göstermek ve “akış”a bu konuda destek vermektir.

Peki, nedir bu engeller? Sermayenin bir dizge olarak kendi egemenliğini uzatmak için, artık sosyolojik bakımdan ortadan kalkmış, ama duygusal izleri daha tam olarak arınmamış olan “ümmet”, “ulus” gibi duyguları kullanarak, insanlar arasında bir zamanlar var olan sınırları yapay olarak ayakta tutma çabasından başka bir şey değildir. Kendimizi “türk” ya da “çingene” hissetmemizin gerekçesi yalnızca budur...

Biz geleceği kuracak “aydınlık kafalar” olduğumuzu düşünmüyor muyuz? Öyleyse nedir bu “dün”den kalma “ulus” duygusuna “kutsallık” derecesindeki bağlılığımız? Bütün kutsallıkları “tutuculuk” olarak niteleyip yaşamımızdan çıkarıp atmayı ilke edinmemiş miydik? Aydınlanma dediğimiz şey, kutsal kitaplardan bilgi çıkarmak için koca ortaçağın kullandığı tümdengelim karşısında tümevarımı da bilgi edinme yöntemi olarak uygulamaya koyup, deneyemediğimiz ve gözleyemediğimiz ya da kendi düşünemediğimiz her türlü bilgiyi hayatımızdan söküp atmak değil miydi?

“Ulus bağlılığı”, kutsallığı, geleceğe karşı, içeriği değiştirilmiş bir “istemezük”çülükten başka nedir ki? Oysa “sol” kavramı ile geleceği kurmayı, geleceği savunmayı anlamıyor muyuz?


İnsanın kendi kültürel kimliği olarak toplumsal saptama yapmasını “ulusçuluk” olarak yargılamak onu zaten içine itildiği “düşüklük duygusu-na” itmek değil midir?

1) Bu “saptama”nın “toplumsal” olması, aynı anda “öteki” kavramının da birlikte ortaya çıkması sonucunu doğurmakta ve tarih boyunca gelen “öteki” saptamalarının tümünün getirdiği, “insan karşıtı” toplumsal olumsuzlukların sürmesi anlamına gelmektedir. Bu da, günümüzde, emeğiyle geçinenlerin dünya yüzünde küçük parçalar halinde kalması ve sermayenin onları denetim altında tutarak istediği gibi yönetebilmesi sonucunu doğurmaktadır.

2) Bu “saptama”, kültürel kaldığı sürece kimsenin bir söyleyeceği olmaz. Ancak aynı kültürel özgürlüğün bütün, ama bütün başka kültürlerde oluşmasını de engellememek koşuluyla. Başka kültürlere yapacağımız her yasaklama, engelleme, toplumsallaşmakta; aynı anda “biz” ve “onlar” ayırımını devreye sokmakta, üstelik “bizim kültürümüz” üzerinden “biz”e de yansımaktadır. İstesek de istemesek de...

3) “Düşüklük duygusu” kendi tersi olan “yükseklik duygusu” ile birlikte gelir. İkincisi var olmazsa birincisi de var olmaz. Üstelik, “hangisine karşı ve hangi ölçütlerle daha düşük?” gizli sorusunu da birlikte getirir ve kafamızda ister istemez “kültürel kimlik”ler arasında hiyerarşik bir astlık üstlük duygusu yaratır. İstesek de istemesek de... Bu duygunun da toplumsal yansımaları olur ve sermayenin, “biz”i parça parça bırakmak üzere kullandığı yine budur.

Bugünün insanının kültürel kimliğinin toplumsal yüzünü “ulusçuluk” olarak yargılamak ve “ümmetçilik”le birlikte tarihin toplumsal çöplüğüne gömmek zorundayız!..

Geleceği savunmak için!..

İşte bu anlamda Marx'ın yaklaşık 160 yıl önce 1847'de “işçinin vatanı yoktur” demesi son derece yerindedir. Bizim bugüne uyarlayarak söylememiz gereken de şu olmalıdır: “Evet, yurtseveriz, ama bizim yurdumuz bütün dünyadır!..”


Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyorsa, Türklerin de tüm dil, tarih ve kültür varlıkları, Mustafa Kemal’ın tüm yaptıkları imhaya çalışılmıyor mu? Bir tu-tunum ideolojisi olan “Türklük olayı” çözülerek cemaat, aşiret kültürü getirilmeye çalışılması ne anlama geliyor?

İşte karşı soru: “Kemalizm de Türkler için aynı şeyi yapmadı mı?” (o yapay Güneş-Dil teorisi'nin falan ayrıntısına girmiyorum).

Peki Kemalizmi “haklı”, ama bugünkü Kürtleri “haksız” kılan bir şey var mıdır?

Vardır: “akış”, ve yalnızca “akış”… 100 yıl önce ümmete karşı savaşım verilebilmesi için ulus bilinci gerekiyordu. Yaratılan ulusların yaratılmasındaki haklı gerekçe, yalnızca budur. Uluslar, hangi gerekçeyle olursa olsun, birbiri ile boğazlaşmaya başladığında “gerici” konuma düşmüştür. Günümüzde artık “ümmet tehlikesi” diye bir tehlike söz konusu değildir. Bugün ümmet tehlikesi olarak görülen her şey, ama her şey, en ince noktasına değin sermaye tarafından insanlar arasındaki ayırımı, dolayısıyla Burjuva düzenini daha uzun süre uygulamada tutmak ve çatışmayı kışkırtarak silah tüketimini sürdürmek gibi iki yanlı bir amaca yönelik, planlı olarak yürütülmektedir.

Bunun karşısında, Kürtlerle Türklerin -ve doğaldır ki bütün insanların-, bu durumun ayırdına varabilen kesimlerinin bir araya gelerek günümüzün gerçek, gelecek cephesini oluşturmaları ve bütün uluslara ve ulusçuluklara karşıt tutumla kültürel -silahsız- savaşım başlatmaları gereklidir. Bu cephede toplanan insanların artması Marx'ın yukarıdaki geleceğe yönelik öngörüsünün de daha çabuk oluşması sonucunu doğuracak ve insanlık, ufkun, göremediği ötesini görecektir. Orada yeni bir toplum, yeni değerler, ve doğal ki yeni sorunlar var olacaktır. Bu, geleceğin yeni sınıf kültürünün oluşması demektir. Bizim kültürümüz, ulusal kültürler değil, sınıfsal kültürlerimizdir. Biz, ütopyalar biçiminde uydurarak değil, sorunlarımızı çöze çöze değerlerimizi yaratmak ve kendi kültürümüzü bu değerlerle oluşturmak, ufkun arkasına doğru akarak yeni ufukları görmeye çalışmak zorundayız. Bizim değerlerimiz bulunduğumuz anın duragan (statik) değerleri değildir; bizim değerlerimiz, “sürekli akış”ı temel alarak geleceğe yönelmek, geleceği kurmak zorundadır.

Bu nedenle de bugün “türk olma” bilincinden “insan olma” bilincine yükselmek zorundayız. Ya bütün değerlerimizi bu bilince göre düzenlemek zorundayız, ya da “insan olma”ya karşı “istemezük”çülerin yanında yer alacak, onların hareket ordularına karşı direnişi gibi geleceğe direnmek konumunda olacağız.

Yanımızın hangisi olduğunu, bu ortamın seçenekleri içinden seçmek zorundayız.

Adını Mustafa Kemal’in koyduğu ve kurmay başkanlığını son ana kadar yaptığı Hareket Ordusu, tam böyle bir durumda, geleceğin güçlü yelini ardına alarak ve 31 Mart olayında (13 Nisan1909) meşrutiyet’e karşı şeriat yanlısı “istemezük”çüleri dağıtmak üzere kurulmuştu!..


Şu aşamada, emperyalizmin toplumsal yapıyı parçalama saldırısı karşısında evrensel bir insanlık tezi ütopik bir çözüm müdür? Toplum dağılıyor mu?

Evet, toplum dağılıyor, dağılacak!.. Ve yenisi bu çürümenin içine köklerini salarak doğacak. Destek vermemiz gereken çürümüş toplum değil, bu fidandır. Dağılmakta olan toplumu tutmak doğru olsaydı, Renaissance ortaya çıkmazdı, Aristokrat katolik Ortaçağ yaşamını sürdürürdü. Ne Aydınlanma olurdu, ne Fransız Devrimi...

Kemalist Burjuva Devrimi de olmazdı, Osmanlı Aristokrat yapısını tutmaya çalışmak doğru olurdu!..

Evet, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada Burjuva Toplumu dağılıyor!.. Ve biz hazırlıklı değiliz. Hazırlıklı olmayalım diye ellerimize ulusçu armutlar tutuşturuluyor... “Ellerimiz armut toplasın” diye, yapmamız gerekeni yapamayalım diye!..

Ne olursa olsun, hazırlıklı olmamak bizim yanlışımızdır. Eskiye bakarak, Kemalizm dahil, şuna değmiş, buna değmemiş deme şansımız, “o iyiydi”lere sığınma hakkımız yok! Bizim işimiz, yeniyi oluşturmak, oluşturmanın doğru yöntemini bulmaktır. Hiç bir yerden yardım, hiç bir yerden medet yok. Kemalizm dahil!..

Klasik “emperyalizm” kavramı, “ulusların birbirini sömürmesi” anlamıyla önümüzde özellikle tutuluyor. Oysa yüz yıldır köprülerin altından Herakleitos'un suları aktı durdu. Artık uluslar değil birbirini sömüren. Sömürücüler yalnızca sosyal sınıflar... Klasik emperyalizm görünümü, önüne yine emperyalistler tarafından konulmuş yapay paravandan başka bir şey değil. Boğaya gösterilen kırmızı çaput gibi... Arkasında toreodor falan yok!.. Saldırmamız istenen şey bu bez parçası yalnızca!..

Bunun dik âlâsını yapıyor, günlük politikalarda bütünsel dünya görüşümüzü gözden kaçırıyor, ve sömürücü sermayenin ekmeğine yağ sürüyoruz. Sermaye de ağzı kulaklarında göbeğini kaşıyor...

Bugünün ilericiliği, solculuğu bunun ayırdına varmak, stratejilerimizi buna göre yapmak, politikalarımızı, savaşımımızı buna göre düzenlemektir...

Dağılan toplumu tutmaya çalışmak değil, yeniden kurmak zorudayız. İşimiz kolay değil! Dünyanın bir araya gelmesine yönelik politikalar geliştirmek zorundayız...

Yarını kuracak olan, kurulu düzenin reformistleri, 12 Eylül’ün tutucu “taş Mustafa Atatürkçüleri” ya da onlara karşıymış gibi görünen ama aynı reformist bakışla sol gösterip sağ vuran neo-liberaller değil, “biz”iz...

“Akış”ı Düşüncelerimize temel almak zorundayız... Önümüze konulan bütün engelleri parçalayıp, Anadolu’lu yurttaşımız Herakleitos'un “akış”ını görmek, değerlerimizin en başına yerleştirmek, her türlü dizgemizi “akış” üzerine oturtmanın yolunu bulmak zorundayız...

“Yeni Aydınlanma”nın temel direği budur.


Kemalist ya da değil, “Ulusçuluk” üzerine…

Ulusçuluğu savunup savunmamamız önemli değil, temel yanlışımız, düşüncelerimizi ve yaşantımızı ulusçu kültür değerleri üzerinden ve eleştirel bir bakışa gerek duymadan yürütmemizdir. Bu tutum tam olarak burjuva kültürünün yansımasıdır. İçinde soluyup, bunu, ister istemez yapıyoruz.

Bir büyük organizasyonun kuruluş çalışmaları sırasında, onursal başkanımız Aziz Nesin'in, ev sahipliği yaptığı ve önemli bulduğumuz ülkelerin kültür ateşelerine verdiğimiz yemekte yaptığı konuşmayı “biz Türkler” sözcükleri üzerine oturtmuş olması, beni büyük şaşkınlığa uğratmıştı. Bir insanın hem Marxist olması, hem de “biz” kavramını “Türkler” üzerinden anlıyor olmasıydı bunun nedeni. Düşünmüştüm, Osmanlı zamanında yaşıyor olsa, yine özdekçi dünya görüşünü benimsemiş bile olsa, aynı bakış açısıyla, “biz” kavramını “aynı ümmetten olanlar”, yani “müslümanlar” olarak anlamak zorunda kalacaktı...

Pek çok örneğini göstermeme gerek yok sanırım.

Yine düşünmüştüm, her sosyal sınıf egemenliği kendi kültürünü oluşturuyor, bu kültürün kendine özgü yaşama ölçütleri oluyor ve bu ölçütler insanlara ister istemez “doğru” geliyor. Bunların günümüze uygunluklarını, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirmezsek yeni kültürleri kuramıyoruz. Bir sosyal sınıf kültürünün içinden bakarıyor, ama bir sonraki sınıfın sosyal yapısını oluşturmaya çalışıyoruz. Gerçekçi olmayan ütopik toplum modelleri ortaya böyle çıkıyor. Dolayısıyla dünya toplumu olarak yeni sınıfların egemenliğine de hazır olamıyoruz.

Büyük devrimciler, bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal, proleter devrimci olarak Karl Marx - Friedrich Engels, kendinden önceki sınıfların kültürlerine eleştirel gözle bakabildikleri için “devrimci” nitelemesine hak kazandılar. Hiç de ütopik diyemeyeceğimiz yeni toplum düzenlerini bu yüzden, gerçekçi toplumsal gereksemeler üzerinde, oluşturabildiler.

Peki nedir diye düşünüyorum bugüne değin yaşanan kültürel ölçütler:

http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html



İmdi...

Hepimizin bildiği gibi Aristokrat toplumların “kül kültürü”, Burjuva toplumlar tarafından aşılmış ve “ben/birey” kültürüne dönüşmüştür. Böylece kulların “ümmet bilinci”, bireylerin “millet bilinci”ne dönüşür. Aziz Nesin'i konuşturan işte bu bilinç... Savunsak da savunmasak da... Bu bilinci aşmadan ve yeni toplumlar için yeni toplumsal bilinç ölçütlerini doğru olarak bulmadan yeni toplumlara geçme yani devrim yapma şansımız yoktur.

Yanlışlık, bir önceki kültürün ölçütleri ile bir sonraki toplumu kurma çabasında... Osmanlı'da karşı devrim de bu yüzden gelir (

http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html

), Sovyet Devrimi bu yüzden çöker!.. İşte ne denli Kemalist olmasak da, Mustafa Kemal'in Lenin'e göre, kabul etmemiz gereken üstünlüğü, doğru zamanda doğru devinimi, yani burjuva devrimini örgütlemiş olmasındadır. Lenin gibi basamak atlama çabasına girmemiş olmasındadır. Kemalist Burjuva Devriminde, korkup durduğumuz ümmetçi karşı devrimin gelme olasılığı yoktur. Türkiye toplumu dünya liberalizmine entegre olmuştur ve onunla birlikte de yozlaşmaktadır. Bu yozlaşma bir karşı-devrim değildir. Sosyal bir yapının doğal yaşlanma sürecini yaşıyoruz. Yapmamız gereken, bir sonraki kültür aşamasının ve toplumsal çözümlerin oluşturulması politikalarının geliştirilmesidir.

Oysa günümüz Kemalizm’i, olmayan, yapay bir karşı devrimi durdurma politikasına göre hazırlık yapıyor ve yozlaşmakta olan toplumu, var olmayan bu karşı devrimden koruyup ilk haline döndürme boş çabasıyla çalışıyor. Bu çaba 80 yaşındaki bir dedeyi 25 yaşındaki dinamik haline döndürme çabasına benziyor. Böyle bir karşı devrim varmış görüntüleri de sermaye tarafından önümüze sürülüyor, yanlış politikalara yönlendiriliyoruz.


Her birey için kendi "ben"i dışındaki kişiler “öteki” midir?

Bu yargının doğruluğu, “birey toplumları” için tartışılabilir. Ama “kul toplumları” yani ümmetler için doğru değildir. Kulların karşısında “öteki”, hiyerarşik kulluk sıralamasında kendi üstünde olanlar, tanrıdan gelen vekaletten kendinden çok pay alanlar, yani Aristokratlardır. Kullar yaşayabilmek için kendi aralarında dayanışmak durumundadır. Onların arasında “öteki” olmaz. Spartakus başkaldırısı böyle oluşur. Anadolu'da 1240 Babaî başkaldırısı da, Yıldırım Bayezid'e karşı ahîlerin kepenk kapatma eylemi de, Şeyh Bedreddin başkaldırısı da, Şah İsmail'in Kızılbaş devletinin Selim'e karşı direnişi de, Köroğlu ile simgeleşen Celalî ayaklanmaları da Aristokrat “öteki”ye karşı “kul”ların dayanışması ile oluşmuştur. Bu dayanışma, kendi içinde karşıtını, yani “birey olma”yı yaratır. Birey toplumlarının ilk adımları bu dayanışmanın içinden çıkmıştır.

“Doğadaki öteki”, bizim doğayı yenmemiz ve kültürel olarak ortadan kaldırmamız gereken “öteki”dir. Yoksa avlanan panterin “öteki”si, kültür oluşturan insan topluluklarında ortadan kalkmaktadır. Nietzsche'nin saptadığı gibi, insanlaştığımız oranda içgüdülerimiz ortadan kalkıyor ve kalkacaktır. İnsanlaşmamız, içgüdülerimizi, yani hayvanlığımızı ortadan kaldırma çabamızdır. O yüzden de doğadaki “öteki” bizim “var” olduğunu saptayıp, düşüncelerimizi dayandıracağımız bir şey değil, tam tersine insanlaşma sürecinde ortadan kaldırmak zorunda olduğumuz “öteki”dir.

Düşüncelerimizi “doğadaki öteki”ye yaslamak, doğal dengeler üzerine oturduğu savında olan Burjuva-liberal kültürün bizdeki güçlü etkilerinden önemli biridir. Düşüncelerimizi bunun üzerinden kurmak, önümüzde bulunan, yarışmacı liberalizmden başka bütün çıkış yollarımızı gözümüzün önünden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir.

Sosyal devrimler, 68 kuşağının sandığı gibi, bir gece dağa çıkıp ertesi gün devrim yapıp dağdan inerek olmaz. Burjuva sınıfının bütün kültürünü oturtarak dünyaya egemen olabilmesi, Avrupalı ölçütlere göre 1215 Magna Carta Libertatum ile, Doğuya bakarsak Hallac-ı Mansur'un “Enel Hüve”si ile 300 yıl daha önce başlamış ve ikinci dünya savaşı sonrasına değin sürmüştür.

Yani toplumların kültürleriyle birlikte değişimi, yani sosyal devrim denilen şeyin gerçekleşmesi için, öyle 10 yıllar, yüz yıllar değil, bin yıla yakın süreler gerekmiş bundan önce... Koca ortaçağ direnmeleri, kan dökülmeleri, engizisyonlar yaşanmış.

100-150 yıl önce sistematize edilmiş bir devrimin, Burjuva devrimi ile karşılaştırıldığında, hemen hiç badire atlatmadan pat diye oluşacağını sanmak doğru değildir. Henuz başarılı olmamasını, olmayacağı biçiminde yorumlamak da... Hele “bakın gördünüz işte, başarılı olamadı!..” sözleri de sermayenin bizi içine çektiği düşünce tuzaklarının en önemlilerinden biridir.

Ayrıca Proleter Devrim’i işçi sınıfının örgütleyip, örgütlenip, kendi başına yapacağı yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Bugüne değin toplumsal değişmeler yeni gereksemeler üzerine kurulmuş ve bütün toplum tarafından yapılmıştır. İlk burjuva hareketi olan Magna Carta Libertatum'u krala imzalatanlar İngiltere’deki Aristokratlardır. 1250'li yıllarda, yine İngiltere’de, Burjuva demokrasisine ilk adım sayılan, dünyanın ilk meclisini kuranlar da Aristokratlardır. Bu meclis bugünkü Lordlar Kamarasına evrilmiştir. Daha ilginci, Aristokratların kurduğu bu meclise karşı, 1290'lı yıllarda (yani Osmanlı henuz kurulmadan) halkın (yani o günkü burjuvaların) meclisi, bizzat Aristokratların başı olan İngiltere Kralı tarafından kurulur. Bu meclis de bugün Avam Kamarasına evrilmiştir.

Geleceğin toplumu emeğiyle geçinenlerin toplumu olacaktır. Yoksa işçiler devrimi yapmakla görevlidir, onlar olmazsa devrim de olmaz gibi bir düşünce son derece yanlıştır. Bu arada Marxist kuramın en önemli kuramcıları Karl Marx'ın bir Yahudi olarak, Avrupa'da burjuva sınıfını oluşturan en önemli guruptan geldiğini, Friedrich Engels'in de bir İngiliz Aristokratı olduğunu anımsamak gerekir. Yani, Devrimleri, sosyal sınıf egemenliklerini, bunların kültürlerini toplumsal gereksemeler oluşturur. O sosyal sınıfın bizzat örgütlenip devrim oluşturması değildir beklenilmesi gereken. Daha çok o sosyal sınıfın üretime katkısının, ki Marxist Devrim bağlamında bu “emek”tir, kendine özgü kültürü oluşturması ve toplumda egemen olmasıdır temel olan...


Dünya’nın ilk yurttaşları

İlk dünya yurttaşları epey önce gerçekleşti. İspanya iç savaşında bütün dünyanın insanı gönüllü “insan” olarak oradaydı, Franko Faşizmine karşı İspanyol olarak değil, “insan” olarak öldüler. Hamingway'in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u, Andre Malraux'nun “Umut”u onları anlatır...

Sacco ve Vanzetti

de bu yüzden idama gittiler!..

O dönemde “sermaye” henuz “insan”a karşı örgütlenememiş, silahlanamamıştı ve insanlara yönelik birey olarak kalma, kendi sınırlarını aşmama konusunda propaganda -halkla ilişkiler- taktikleri geliştirememişti. Bugün artık kültürel anlamda silahlandı ve bütün insanlığa “sınırlarınızın içinde kalın” buyurdu!..

İşte bir soru: Neden bir sermaye devleti olarak ABD, ikinci dünya savaşı sonunda, Avrupayı Faşist İtalya ve Almanya'dan kurtarmak üzere ordu gönderir de Faşist, İspanya ve Portekiz'deki Franko ve Salazar egemenliğine karşı aynı şeyi yapmaz?


Bu ülkede hepimiz Türk, hepimiz Ermeni değil miyiz?

“Hırant Dink öldürüldüğünde ben Ermeniyim! Sulukule ortadan kaldırıldığında da Çingeneyim; canım neremden yanarsa ben oyum" diyebildiğimiz gün ‘insanlaşmış’ olacağız!..

http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/insan-kamil.html


Batıda aristokrat, Katolik, ortaçağ dönemi bitti mi?

Tamamen bitmiştir. Aristokrat dönemden kalan kültürel uzantılar, biçimler, dönemin ana yapısının sürdüğünü göstermez. Bugünün dünyasında insan bilinci “birey” temeline göre, ekonomik yapı “kâr”, toplumsal bilinç “ulus” ölçütüne göre işlemektedir. Bütün sanatlar “ben” kavramının içinde dolanmaktadır. Oysa Aristokrat toplumlarda bunlar “kul”, “hizmet(tanrıya)”, “vahiy” ve “ümmet” kavramlarıyla çalışıyordu.

Osmanlı sadrazamlarının yarısına yakını kellelerini efendilerinin saçma sapan da olsa bir emriyle gönüllü olarak vermişlerdir, “kul” olmayı kabulledikleri için... Bugün olsa hangi kadın 8.Henry'nin karısı olup herif bıktığında öldürülmek isterdi? Ama o gün bir sürü kadın bunu kendi isteğiyle kabul etmiştir.

Toplumun bütünü tanrının hizmetindeydi ve tanrının devleti, kulların efendisi, sultanlar kırallar, çarlar, imparatorlar da o devletin yöneticisi konumundaydı. Kullar sorgusuz sualsız devlet için vardı. Fetihler “Allah Allah!..” çığlıklarıyla yapılır tanrının mülkü kulluğunu kabul etmeyenlerin elinden kurtarma haklılığıyla ele geçirilirdi (haçlı Seferleri, İstanbul'un fethi vb...).

Bütün yaratılar, yazılar, resimler, müzikler, şiirler tanrı tarafından vahyedilirse yaratılabilirdi. Onun için özellikle Ortaçağ sonlarına doğru ve özellikle doğu toplumlarında, yazıların büyük çoğunluğu imzasızdır. Çünkü bireyler yaratılarını ancak tanrı vahyettiği için yapabilirlerdi. Kur'an için günümüzde müslümanların inandığı vahiy, bütün yaratılar için geçerliydi. Yazılan metinlere imza konulması ayıp, dahası günah sayılırdı. Bu yüzden bugün pek çok metnin kim tarafından yazıldığını bulmak için tarihçiler çeşitli yöntemler geliştiriyor. Kapadokya kiliselerinin içinde bulunan resimlerin hiç birinde ressamının imzasını göremiyoruz.

Bu devletlerin içinde yaşayan insanlar “ümmet”ti. Aynı dine inanırlardı. Ya bir tanrı (Augustus vb..) ya onun kanından gelmiş biri (oğlu vb..), ya da vekili (peygamberler, azizler vb..) ya da en azından “tanrının yeryüzündeki gölgesi” tarafından yönetilirlerdi. Bu kişi, canlarını alma yetkisi de içinde, kullar üzerinde, tanrı adına, istediği gibi tasarruf yetkisine sahipti.

Ortaçağın bitip bitmediğini, ancak bu kültürel tutamakların var olup olmadığıyla ölçebiliriz. Yoksa İngilterede hala kral var gibi turistik-biçimsel özelliklerle değil. Hele Suudi Arabistan, Taliban, Hizbullah ya da El Kaide gibi dinsel görünen örgütlenmelerle hiç değil. Çünkü onlar, inançları Ortaçağdan sarkagelen insanları etraflarında toplamak ve kolay yönetmek için sermaye tarafından oluşturulmuş, sermaye tarafından desteklenmekte olan örgütlenmelerdir. Bunlardan kimisinin El Kaide gibi daha sonra sermayeye karşı isyan etmiş olmalarını, yine gerçek aristokrat ümmet toplumlarından bugüne kalmış “tanrı adına yapılan fetihler” gibi Aristokrasinin mantığıyla değil, Burjuva kültürünün ölçütlerine göre, sermayenin yarışmacı yapısı içinde değerlendirmek gerekir.

“Çağdaş olmak” nedir? Eğer bu soruya “insan” olmak diye yanıt verirsek, batı çağdaş değildir. Ama Kapitalizmin bugün geldiği yaşlanma ve çökme aşamasını anlıyorsak evet, batı çağdaştır. Sosyolojik bakımdan günümüzün geldiği yer de budur.

Doğal ki, Kapitalizmin kendi iç çatışmaları vardır. “insan”ın önde tutulması ile sermayenin çıkarlarının çatıştığı yerlerde “batı” (bu kavramın tam olarak ne demek olduğunu anlamıyor, “sermaye” demeyi daha doğru buluyorum) kendi çıkarını seçmektedir. Ama diyalektik gereği kendi karşıtını da -insan hakları örgütlenmeleri, Greenpeace vb- kendi içinde yaratmakta, yaşatmaktadır.

Sermayenin yapısı, doğal dengeyi temel alan yarışmacı yapıyı örnek alarak, güçlünün güçsüzü doğal seçme (seleksiyon) ile devre dışı bırakmasını, dahası onun varlığını kendi varlığına katmasını (doğada canını alarak etini yemesini) gerektirir.

Biz, bütün bunlara karşı çözüm arıyorsak, dünyadaki mazlumlarla birleşmeliyiz. Ancak güç birliğimiz bizi kurtarabilir. Mazlumların güç birliği... Ülke mülke değil, hele maazallah “millet/ulus” hiç değil. Yalnızca “mazlum”... Mazlumları bir araya getirecek ve örgütleyecek politikalar geliştirmemiz ve bu politikalarla “muhalefet” görevini üstlenmemiz gerekiyor. Çağdaş demokrasi ancak bu durumda dengelenecek ve her iki kanadı da yerli yerine oturabilecek, ancak bundan sonra yaşam kazanabilecektir.

Marxist'lerimiz bunu yapmaya çalışmak yerine, sermayenin tongasına düşmüş, anti-emperyalizm görünümü altında milliyetçilik peşindeler!..


Değişimi sağlayacak filizler, çürümüş bir enkazdan mi, var olan dinamiklerden mi yürüyecek?

Her ikisinden de… Bir toplumda değişimi sağlayacak dinamikler, önceki toplumların cesetlerinin gübrelediği topraklardan filizleniyor. Ortaçağ sonuna dikkatle bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

Kapitalist-liberalist dünya çürüyor. Ülkeler de… İster istemez dağılacaklar… Ve yenisi kurulacak. Yeni toplumda yeni sosyal sınıf egemenliği geliyor. Egemenlik ancak böyle değişiyor. Toplumlar ancak böyle gençleşiyor…

Büyümezse çökme özelliği gösteren Kapitalist ekonomik yapı, büyüyebileceği son noktadan, küresel sermaye egemenliğinden sonra, kendi üstüne çökmeye başladı. Bir pamuk ipliğinin kopmasından ortaya çıkan son ekonomik kriz budur. Çok daha kocamanı da uzak değil yazık ki...

Ve gelecek büyük kriz(ler?)in çok büyük bir savaş getirme olasılığı hiç az değil (1929 ekonomik krizinin ikinci dünya savaşını getirdiği unutulmamalıdır). Artık bu atom savaşı mı olur, yoksa son derece vahşi bir klasik savaş mı olur bilmek kolay değil. Dünya yönetimine Mihail Gorbaçov gibi aklı başında bir kadro soyunur da kendi elleriyle kendinden sonrakilere teslim etmeyi başarırsa olabildiğince az kanla kurtulma olasılığı bulunabilir belki…

Ama aydınlıktan önce çok büyük bir karanlık görünüyor. Ortaçağ’dan çok daha berbat bir karanlık!.. Savaş teknolojisinin gelişmişliği nedeniyle, öyle engizisyon falan gibi insanlık olarak birkaç bin ya da birkaç on binle kurtulabileceğimiz bir çatışma da olmayacak korkarım!..


Sapkın milliyetçi akımların karşı karşıya getirmeye çalıştıkları Türk ve Kürt kardeşliğine inanan aydınlar eninde sonunda birbirlerine sahip çıkacaklar denebilir mi?.

Liberal yarışmacı toplum bilinci olan “ulus”lar arasında “kardeşlik” olmaz. Yalnızca ya “karşıtlık”, ya da “aynılık” olur. “Kardeşlik” ayırımcı bir kavramdır, birbirinden ayrı olmayı belirler ve “karşıt olma” ile birlikte var olur. Kimsenin kardeşi filan değilim; kendini “insan” duyumsayan herkesle aynıyım ve yalnızca aynıyım. Kendini kürt, türk, çingene, ingiliz, fransız, rus duyumsayan hiç kimseyle de aynı değilim. Onlar “insan”ın karşısındaki saflaşmada yerlerini almış olanlardır.

Bize “Amerika” diye belletilen paravanın ardına saklanmış olan sermayenin -ki içinde Türkiyeli sermaye de var- işine gelmeyen tutum budur. Kürtler, türkler, çingeneler, fransızlar, ingilizler, ruslar ve aralarındaki ulusal sınırlar, sermayenin o denli işine geliyor ki... Onları bu parçalı halleriyle ve birbirleriyle yarış içindeyken denetlemeleri ve kullanmaları; ister çatıştırmaları, ister “kardeş”leştirmeleri çok daha kolay. Ve sermaye bunu işine geldiği zaman ve işine geldiği gibi, çok da güzel yapıyor!.. Şimdiye değin buna karşı, karşıt politikalar geliştirdiğimiz söylenebilir mi?


Egemen sınıflar ve arkalandıkları emperyalist güç, ulusalcı kesimleri bitirebiliyor mu?

Bitirmeyi mi istiyor, yaşatmayı mı? Dikkatli bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

“Emperyalist güç” -bana göre yine “sermaye”- ulusalcılığı bitirmeye çalışmıyor... Tam tersine, yaşaması için her şeyi yapıyor. Ulusalcılığın entellektüel ömrü 75-80 yıl kadar önce yukarıda verdiğim örnekler sırasında çoktan bitmişti. Türkçü Turancılığın, Avrupa Faşizminin “nasyonal sosyalist / milliyetçi toplumcu” karakteri, milliyetçi/ulusalcılığın (nasyonalizmin) göçmekte olduğu korkusuyla oluşur. Ancak yıkılmakta olan sosyal yapılar, yıkılma korkusuyla sertleşir. Bundan sonra, her türlü ulusçu ya da ümmetçi yapı, viagra desteğiyle dik durma anlamına gelir. Ardında sermayeyi ve yalnızca sermayeyi buluruz!..

Adını ister “yönetilenler”i parçalamak için “halklar” koyalım ve “Kürt halkı”, “Türk halkı” gibi ayırımcı kavramları kullanalım, bu eskiyince ister “kimlik” olarak niteleyelim, bu bilinç ulus bilincidir ve burjuva sosyal yapısının ayırımcı-yarışmacı üst yapı kurumudur. “Ben” kavramının toplumsallaşması ile oluşur. Bize takılan at gözlükleri -yani ulus devletler, dolayısıyla da ulusal sınırlar- bizim sınıf kültürlerini görmemizi engelliyor. Ümmet kültürleri olduğu gibi, ulusal kültürler de elbette var olacaktır. Ama temel olan sınıf kültürümüzdür.

Akış içinde biri öbürünün yerine geçerek gelen sınıf kültürümüz temel kültürümüzdür. Ulusal kültürlerin eşit kültürler olarak var olmalarını da sağlayacak olan yine sınıf kültürleridir. Yoksa “Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyor,” diyerek bir kültürü kolaylıkla yok saymak ya da aşağılamak için gerekli ortam bulunur. Sermayenin suladığı işte bu ortamdır.

Tohumlar bizden, sulayıp büyütmesi sermayeden... Ürün de sermaye düzeninin oksijen çadırında olabildiğince uzun süre daha yaşatılması...

Artık bunun ayırdına varmak ve sermayenin yolunu açmayacak, tam tersine tıkayacak politikaları geliştirmek zorundayız!..


Kim bu “biz”?

“Biz”, kendimizi duyumsadığımız gurupla birlikteliğimizdir. Bu “Türk” olur, “Müslüman” olur, “Anadolulu” olur, “hemşehri” olur...

Günümüzün dünyasında, geleceği kuracak olan “biz”: Kendini bir ümmetten ya da bir ulustan saymayan,öncelikle “insan” olduğunun bilincine varan herkesdir... Aydınlardır, Kürtçü ya da Türkçü gibi ulusçuluklar taşımayan gerçek Marxistlerdir, sermaye düzeninin iç çelişkilerinin ayırdına varan ve karşı durmak için örgütlenen Greenpeace'dir, doğa korumayı ilke edinmiş olan yeşillerdir, demokrasiyi “ancaksız”, “fakatsız”, pırıl pırıl aydınlıkla ve sıfır karanlıkla yerleştirmeye çalışanlardır, insan hakları savunucularıdır “biz”!..

“Biz” yeterince çokuz. Ama partileşmeye, politik örgütlenmeye ve toplu muhalefet politikaları üretmeye gereksememiz var!.. 

24 Mayıs 2022 Salı

Gözlem, deneyim, düşünce... ve sohbet. (Periscope yayınlarım. 2016-2020)


Yayınlara youtube'dan da ulaşılabiliyor.

Ancak aktarırken iki aksaklık ortaya çıktı:

1) İzleyenlerin yorumlarını aktarmak olanaklı olmadı. Bu durumda olabildiğince benim okuduğum ya da yanıtlarımdan yorumlar ya da sorular anlaşılmaya çalışılacak.

2) Yayınlardan bir çoğunu düzgün olarak aktaramadık, yani döndüremedik; böylece görüntüleri "yan" olarak kaldı. Bu durumda da ya telefon ya da tablet gibi araçlar yan çevrilerek, ya da yalnızca ses olarak izlenebiliyor.

Bütün bu aksaklıklara karşın, epeyce emek vermiş olduğum için yayınları bütünüyle kaldırmaya razı olamadım. Bu dünyaya iki kitabımla ve yazılarımla bıraktığım düşüncelerime ek olarak bu yayınlara da önem veriyorum, internet ortamında ne kadar olabilirse kalıcı olmalarını istiyorum. 

Youtube'da ilk yayınlanışında sunuşum ve teşekkürlerim şöyle olmuş:

Sevgili dostlar,
2016 ile 2020 arasında kimi düzenli kimi düzensiz aralıklarla, çeşitli zamanlarda yaptığım 120 kadar scope (periscope) sohbet yayını, program kapanmadan önce kaybolmasın diye sevgili Nurettin Dursun'un yardımıyla Youtube'da yayınlanmaya başladı. Şimdilik 60 kadarı youtube sayfamdaki yerini aldı. Sevgili Nurettin Dursun sonrakileri de yerleştirmeyi sürdürüyor. Doğal olarak ne kadar teşekkür etsem yeterli değil. Yazık ki yayına katılan izleyicilerin yazıyla ilettiği sorular, katılımlar aktarılamıyor. Ancak benim verdiğim yanıtlarda katılanın kim olduğu anlaşılmasa da katılımların bazılarını anlayabiliyoruz.
Yayınlardan bir bölümünün adı, sohbetin hangi konuyla başladığını gösteriyor. Ama bu sohbetlerde uyguladığımız yönteme göre, başlangıçtaki konuya bağlı kalmıyorduk, sorulan sorular, ya da çağrışımlar doğrultusunda konu, yayın boyunca değişebilirliğe açık oluyordu. Bu nedenle de yayının tümünü izlemeden içeriğini tam olarak anlama olanağı yok. Sevgili Nurettin Dursun'un yardımına benzer bir biçimde hangi yayının hangi dakikasında hangi konunun konuşulduğunu listeleyecek bir içerik indeksi çıkarma konusunda yapılabilecek yardımlara da açık olduğumu söylemeliyim.
Youtube sayfamda eskiden kalma birkaç yayın daha var. Bunları da kaldırmıyorum. Ayrıca kimi yazılarıma ulaşmak isteyebilecekler için "omertuncer.com" adresli blog yazılarımı da önerebilirim.
Sohbetlerimi izleyecek olanlara şimdiden sabırlar dilesem çok da yanlış olmaz sanırım 😉. Sevgilerimle.
Not: Yayınların birkaçında, fonda, İsviçre Radio Classique kanalından bütün dünyaya açık olarak yayınlanan müziklerin kısa parçalarının telif sorununun olduğu bilgisi youtube tarafından bildirildi. Gerekli itirazı yapmış olmama karşın kimi kısa bölümlerin sesini silmek zorunda kalabilirim. Umarım olmaz ama eğer olursa şimdiden özür dilerim.


Özgün yayın adreslerine ise ulaşmak, yazık ki, artık olanaksız.

Facebook'un "NOTLAR" bölümünde topladığım yazılardan bazılarına ulaşabiliyorum (ulaştıkça eklemeyi sürdüreceğim):


"Sevginin Ölümü" - bir sevginin ardından... (tartışmalarla)
https://www.facebook.com/notes/10160332939053332/

=============

"Friedrich Nietzsche'nin Yaşama Felsefesi"- Prof. Nermi Uygur
https://www.facebook.com/notes/354572355658147/

=============

2012'de Lozan Mübadilleri Vakfıyla gittiğim Yunanistan-Makedonya gezisinde Kalkandelen'de uğradığımız Bektaşi dergahında karşılaştığımız Derviş Abdülmuttalip'e sorduğumuz ama yanıtını alamadığımız soru üzerine, sonradan yolculuk arkadaşlarımıza Facebook üzerinden yazdığım bilgi notu.
https://www.facebook.com/notes/644523426254065/

=============

Arap Baharı karşısında antiemperyalist olmak
https://www.facebook.com/notes/10160332953468332/

===================

“Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…
https://www.facebook.com/notes/10160332725248332/

=========================

Ertuğrul Kürkçü'nün yazısı üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332753818332/

=========================

Amazonlar
https://www.facebook.com/notes/10160332799308332/

=========================

Sınıfsal kültür ve devrim ilişkisi üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332936168332/

=========================

"Akış" kavramı üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332725508332/

=========================

"Millet/Ulus" kavramı üzerine sosyolojik bir değerlendirme
https://www.facebook.com/notes/10160332725143332/

=========================

Telif hakları konusunda aykırı düşünceler
https://www.facebook.com/notes/10160332725483332/

=========================

"Doğu Ütopyaları" üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332725493332/

=========================

"Aydınlanma", "Marx'çı kuram" ve "akış" üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332725488332/

=========================

Eressos'lu Sappho
https://www.facebook.com/notes/10160332787698332/

=========================

"Devrim" kavramının yozlaştırılması üzerine.
https://www.facebook.com/notes/10160332747768332/

=========================

Ertuğrul Kürkçü'nün bir yazısı: "Halklar" kavramı üzerine
https://www.facebook.com/notes/10160332753818332/

=========================

Bir "Genç Sinema"cı Veysel Atayman'dan Metin Kurt
https://www.facebook.com/notes/10157163980686511/

27 Ağustos 2020 Perşembe

68 mi, 78 mi?

Türkiye'nin 12 yıl süren 68'i - Bir + Bir

28 Ağustos 2004 Cumartesi,

Birgün Gazetesi, S:13

Duvar Gazetesi

From: Ömer Tuncer

Date: Wed, 25 Aug 2004 09:29:18 +0300

To: Doğan Tılıç

Subject: 68 mi, 78 mi?

 Sevgili Doğan Tılıç,

 Sıradan bir 68'liyim.

 Önemli saydığım birkaç saptama:

 1) Biz, sizin için, kendimizden önceki kültür kuşaklarının bizi yetiştirdikleri gibi kültürel bir alt yapı oluşturamadık. Bizim ağabeylerimiz, Köy Enstitülüler, gerçekçi ozanlar, İkinci Yeni, Kemalistler, Anadolu hümanistleri (Balıkçı, Eyüboğlu, Erhat) vb'dir. Bizim aynı kültürel ağabeyliği yapma fırsatımız olmadı, Devrim yapmaya çalışıyorduk!.. Bizden öğrendiğiniz tek şey belki de, "ütopik" olabilmekti. Bu, canınıza mâl oldu.

 2) Sermaye, kılıcını bizim üzerimizde biledi, sizin üzerinizde kullandı. Bize karşı ne yapacağını bilememenin şaşkınlığını yaşıyordu. Size karşı örgütlenmiş ve silahlanmıştı.

 3) Ölenlerimiz çok sayıda değildi. Bu yüzden her biri bir hidrojen bombası etkisi yarattı. Hepsinin adı daha belleklerimizdedir!.. Sizde "ölüm enflasyonu" oluştu. Adlarını bilme, akılda tutma olanağı yoktur.

 "Kahraman"lar bu yüzden, bizdendir.

 EN ÖNEMLİ SAPTAMA: SONUÇ... 13.yy Anadolu'su(Selçuklu'nun yıkılması)ndan başlayan aynı gelişim merdiveninin günümüzdeki birer basamağıyız. Aranırsa hepimizin hepimize suçu, hepimizin hepimize erdemli davranışı vardır. Hep birlikte amacımız, geleceğin dayanışma toplumlarının yaratılmasına, "Ahi İmecesi"nin Osmanlı'nın kuruluşuna olduğu kadar olsun, katkıda bulunabilmektir.

 "Ben"den "biz"e dönüşümün tarihinde, doğru zamanda doğru yerde bulunabilmek, işlevimizi eksiksiz gerçekleştirmek için!..

 Sevgiler,

 Ömer Tuncer.

31 Aralık 2019 Salı

Sevgili Onat Ağabey


BURSA'DA BİR "ONAT KUTLAR"...(*)

Sevgili Onat ağabey,
Yokluğun yirmi yılı geçmiş!.. Senin yaşının durmasından sonra, ben senin yaşına gelmiş, üstelik on yıl daha yaşlanmışım...
İlginç... Hiç böyle düşünmemiştim...
Önce seni tanımam, sonra tanışmam geliyor aklıma... Sonra da bana, bize, bizim yaşımızdakilere kattıkların... Sinema... Edebiyat... Şiir...
İş arayıp, yardım istediğimizde hiç unutmadığım sesin: "İnsan kendi işini kendi yaratır!.."
1966. Üniversiteye gidiyorum. Arkadaşlarımla İstanbul'da bir bodrum katı buluyor, tutuyoruz. Rastlantı bu ya, Şişli'de Kervan sinemasının bir sokak üstünde...
E, o yıllarda Sinematek de gösterilerini Kervan sinemasında yapıyor...
Bursa'da lise son sınıftayken, gazetelerden Türk Sinematek'inin kurulduğunu, gösterimlere başladığını, senin "Sinematek Yönetmeni" olduğunu okuyor, arada radyo haberlerinde ya da doğrudan seninle yapılan söyleşilerde o davudî sesini duyuyorduk.
Arkadaşlarımla Şişli'de tuttuğumuz öğrenci evi, inanılmaz bir şans olmuştu. Hemen paramızı denkleyip Sinematek'in, Beyoğlu Mis Sokak'taki merkezine gidiyoruz, üye oluyoruz!.. Haftada birkaç akşam Kervan sinemasındaki gösterimleri izlemeye başlıyoruz.
Yavaş yavaş seni de daha sık görmeye, tanımaya başlıyorum.
Kiminin adını bildiğim, kiminin bilmediğim, şimdiye değin sinemalarda izleme şansı bulamadığım bir sürü film izliyorum. Büyük çoğunluğu bilmediğimiz yabancı dillerde...
Sinemaya girdiğimizde dağıtılan üç-dört satırlık özetleri okuyarak filmleri anlamaya çalışıyoruz...
Gösterimlerden birinde filmi sunarken Henry Langlois'nın bir sözünü yineliyorsun:
- "Sinematek seyircisi bir Hint filmini Çince altyazılarla Rusya'da izleyebilen insandır!.."
İlk yıl böyle geçiyor... Öyle etkileniyorum ki, öğrencisi olduğum İstanbul Üniversitesindeki sınavlarıma girmiyor, Fransa'daki ünlü sinema okulu IDHEC'te sinema okumaya karar veriyorum!.. (Ancak bürokrasiyi aşamıyor, kendi eğitimime dönüyorum.)
Bursa'ya gidişlerimde, Halkevi'ndeki arkadaşlarıma, Sinematek'i anlatıyorum:
"Biz de Bursa'da bir Sinema Derneği kurmalıyız!"
1967 yazı. Bir gün Halkevi'ne girerken, hemen yandaki Milli Eğitim Müdürlüğüne senin girdiğini görüyorum!.. Gözlerime inanamıyorum: "Bursa'da bir Onat Kutlar!.."
Alla alla!..
Sesleniyorum:
- "Onat Bey!.. Onat Bey!.."
Dönüp bakıyorsun... Koşarak yanına geliyorum...
-"Onat Bey, ne işiniz var burada?"
-"Sizi Sinematek'ten tanıyorum." diyorum. "Biz de Bursa'da bir Sinema Derneği kurmak istiyoruz."
- "Askerliğimi öğretmen olarak yapmak üzere Bursa'ya atandım" diyorsun."Milli Eğitim Müdürlüğüne gidip işlemlerimi yaptırayım, sonra gelirim, konuşuruz."
- "Tamam, bekliyorum" diyorum...
İşlemlerin bitince Halkevi'ne geliyorsun... Arkadaşlarımla tanıştırıyorum, hep birlikte konuşuyoruz... Karacabey ilçesi, Dağkadı köyü ilkokuluna atanmışsın.
Ama ana konumuz, Türkiye'de, pek çok yerde kurulmakta olan Sinema Dernekleri...
Daha da heyecanlanıyoruz... Hiç çare yok, bu derneği kuracağız!.. Sinematek de bize yardım edecek, haftada bir film yollayacak!..
Dağkadı köyüne taşınmak üzere İstanbul'a dönüyorsun... Bu arada biz de hızla Derneğin kuruluş işlemlerini sürdürüyoruz!..
Köyde öğretmen lojmanına yerleşiyorsun. Biz de Halkevi'mizin Yönetim Kurulu üyesi sevgili Ekrem Azman'la birlikte zaman zaman sana geliyoruz. Hem seni görüyor, hem Bursa Sinema Derneği'nin kuruluşu konusunda konuşuyoruz.
Derslerine giriyoruz. Elimdeki Lubitel marka Rus malı makinayla ders anlarken bir fotoğrafını çekiyorum.

Lojmanında bize yemek yapıyorsun. Bir fotoğrafını da burada çekiyorum.

Lojman dediğim kerpiç bir köy evi.
Okul derme çatma bir yapı...
Bursa Sinema Derneği, 1967 güzüne yetişiyor. Gösterimleri Bursa'nın ünlü Saray Sineması'nda yapacağız.
Açılış filmimize seninle birlikte karar veriyoruz. İsveç sinemasından ödüllü bir film: Henning Carlsen'in Knut Hamsun'dan uyarladığı "Açlık"!
Bütün Bursa'ya ilan ediyoruz: "Açılışı Sinematek'in yönetmeni Onat Kutlar yapacak!.."
Üstelik bu ilk gösterimde giriş için üyelik, para falan da gerekmiyor.
Gösterim saati geliyor. Sinema tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmüyor. İlginin nedeni, filmden çok, senin gösterimde bulunacak olman.
1960'lar, Kemalist aydınlanmanın izlerinin henüz yitirilmediği yıllar. Hem "İkinci Yeni"nin en önemli yazarlarından olman, hem Sinematek'in yönetmeni olarak senden gazetelerde, radyolarda söz ediliyor olması Bursa'lıları salona doldurmuştu.
Dağkadı köyü uzak bir yer değil, Çanakkale yolu üzerinde, Karacabey'in bir köyü. Derslerinden sonra iki saatin olacak, kolayca gelirsin diye, birlikte hesaplamıştık...
Gösterime yarım saat var, yoksun. Çok daha erken gelirsin diye umuyorduk.
20 dakika kaldı... Yoksun!..
15 dakika kaldı yoksun...
10 dakika... yok... yok... yok...
Rezil olmuştuk. Geleceksin diye bunca insanı toplamıştık. Salonda yer kalmamış, daha sonra gelenler yalnızca senin açış konuşmanı izlemek için ayakta beklemeye başlamıştı!..
Artık kapının önünde bekliyorduk!..
Beş dakika kala köşeden alı al, moru mor gözüktün... Elin yüzün karalar içindeydi. Koşarak geldin:
- "Ne bu halin Onat ağabey? Ne oldu?"
- "Sonra anlatırım!" dedin, "bana bir lavabo gösterin!.."
- "Beni konuşturma! Konuşacak halde değilim!"
- "Onat ağabey, olanaksız!.. Bu insanlar senin için geldi; konuşmanı bekliyorlar!.."
Elini yüzünü yıkadın. Tam saatinde, neredeyse seni sırtından iterek insanların karşısına çıkardık!.. Her zamanki gibi, son derece düzgün bir konuşmayla sinemayı, sinema derneklerinin işlevini, neden önemli olduklarını anlattın, filmin sunuşunu yaptın.
Ardından yine her zamanki gibi, en ön sıraya oturdun, "Açlık" filmini Bursa'lılarla birlikte kim bilir kaçıncı kez sonuna değin izledin!..
Sonradan anlattın: Dersinin bitiminden sonra, ana yola çıkıp araç beklemeye başlamışsın. Uzun beklemene karşın kimse seni almamış. Bir traktörle Karacabey'e gelmişsin. Oradan bir köy minibüsü ile bir köye kadar, ardından da bir kömür kamyonunun üstünde Bursa'ya ulaşmışsın...
Sevgili Onat ağabey... Nasıl unuturum? Filmden sonra Halkevli arkadaşlarımla birlikte gidip bir şeyler yediğimizi, ardından bizde kaldığını... O yıllarda İstanbul'a giden gemiye Yalova'dan binildiğini, bu yolculuğa seni yetiştirmek için gün doğmadan bütün acemiliğime (ve söz aramızda, ehliyetsizliğime) karşın babamın arabasının anahtarını alıp seni otöbüs garajına kadar götürdüğümü?..
Nasıl unuturum, sevgili Ekrem Azman'la birlikte Dağkadı Köyüne gelişlerimizden birinde, Manyas Gölü'nde, o yıllarda henüz yaygın olarak tanınmayan "Kuş Cenneti"ne bizi götürüşünü...
Oralı bir köylü olan Kuş Cenneti bekçisi Ali Kızılay'ın kayığıyla, Ağaçlardaki kuş yuvalarının arasında bizi gezdirişini.
Senin:
- "Kuşları boş verin, bekçiye dikkat edin..." deyişini...
Gerçekten de kafasında kasketiyle, kasık çizmeleriyle tam bir köylü görünümündeki bekçinin bizim ilgimizi çeken her kuşun Latince adını söyleyerek bizi şaşırttığını[i]...
Nasıl unuturum, Türkiye'de pek çok yerde kurulan sinema derneklerine, gereğinde sırtında film çuvalları taşıyarak verdiğin desteği, Türkiye'de ilk kez çıkan ve "gerçek" bir sinema dergisi olan "Yeni Sinema"yı arkadaşlarınla birlikte çıkarmış olmanı...
Nasıl unuturum, Adlarını duyup, filmlerini izlediğimiz pek çok sinema insanını Türkiye'ye davet ederek, yaptığın söyleşileri... Agnes Varda aklımda, Pier Paolo Pasolini, Alain Robbe Grillet aklımda... Bulgar yönetmen Vulo Radev canlandırma yönetmeni Todor Dinov söyleşileri, filmleri aklımda...
Yeşilçam'ın, yazıların nedeniyle seni düşman görmesine karşın sürdürdüğün yapıcı eleştirilerini... Sinematek üyesi 2000 kişinin oluşturduğu potansiyelin Türk sinemasını nasıl değiştirdiğini, yeni genç yönetmenlerin bu ortam içinde yetiştiğini nasıl unuturum...
Benim de içinde bulunduğum, çoğu öğrenci "Genç Sinema"cıların bir dergi çevresinde, bu ortam içinde ortaya çıktığını... Dergiye Sinematek gönüllüleri olarak bütün gücünüzle verdiğiniz desteği...
Bursa Sinema Derneği, önce Belediye tarafından engellenmeye çalışıldı. Nedenini anlayamıyorduk. Sonra, bir gece yarısı, MİT görevlisi olduğunu söyleyen biri Saray Sineması işletmecisinin evine gelerek bizim derneğimize artık salonunu vermemesini istemişti. Salonsuz kalmıştık. Direnmeliydik!.. Eski, kötü, artık kullanılmayan, taşınabilir bir gösterici bulduk. Halkevi salonunda o yılın gösterilerini sürdürmeyi başardık. Üyelerimiz de direniyor, salonun içindeki gösterici sesine karşın ısrarla filmleri izlemeye geliyordu!
Sonra kapanmak zorunda kaldık!..
Engellemeler sırasında bize verdiğin desteği de unutamam. Yeni Sinema dergisine yazdığın yazılar, koyduğun haberler. Başka dergilere ve gazetelere Bursa Sinema Derneği ile ilgili verdiğin bilgiler, ropörtajlar...
Daha sonrası da var... Nasıl unutulursun Onat Ağabey?!. Sinematek'den sonra İstanbul Film Günleri/Festivali'ne katkıların... Öykülerin, Senaryoların, şiirlerin, denemelerin, kitapların... Yapımcılığını üstlendiğin filmler...
Bu ülkenin sinemasında unutulmuş kahraman olarak kalmayacaksın Onat ağabey. Seni unutmak, Türkiye'de edebiyatı,  sinemayı da unutmak olurdu!..
Yürek dolusu sevgilerimle...
Ömer Tuncer
11 Şubat 2016



(*) Hülya Uçansu'nun derlediği "Onat Kutlar'a Mektup Var" kitabında yayınlanmıştır. (2016)
[i] Bkz: http://www.bandirmamanset.com/haber/kuscennetinin-ilk-bekcisi-ali-kizilay-91-vefat-etti-24916.html