Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2012 Pazar

Attila İlhan'a (24 Mart 1998) - Güncelliği nedeniyle...


MUDANYA, 24 Mart 1998 Salı
Sevgili Attila ilhan,
Çocukluğumdan bu yana, ağırlıkla şiirlerinizi, sonra da zaman zaman yazılarınızda ve televizyon sohbetlerinizde bulduğum düşüncelerinizi soluk aldığım ortamda buldum. Soludukça keyif duydum, keyif duydukça soludum...
Dünya görüşümdeki tuğlaların arasında bulunan harca sizin de renginiz önemli oranda sindi...
Marx'la Kemalizm arasında olduğunu düşündüğüm toplumsal görüşünüze de çok itirazım yok...
Ancak bir şeyi gözden kaçırdığınızı düşünüyorum.
İnsanoğlu'nun Herakleitos'dan bu yana getirdiği "akış" kuramı, kuramsal olarak Marx'dan, eylemsel olarak Mustafa Kemal'den gelerek sizin dünya görüşünüze sinmiş olmalı, ve bütün düşünce, yargı, yorum ve ürünlerinizi temelden yönlendirmeli diye düşünüyorum.
Ancak sanırım bunu bulmak yerine, insan beyninin, bence, şimdilik kalıtımsal olarak gelen en yaygın ama yanlışlara düşürücü hastalığının izlerini sizin yazılarınızda da görmek beni umutsuzluğa düşürüyor.
Bu, evrende duragan bir yapı, dolayısıyla değişmez bir gerçek arama, böyle bir gerçek olmadan düşünememe hastalığı... Çember çizebilmek için pergelin sivri ucunu koyacak bir noktanın mutlaka bulunmasının gereği gibi...
Bu "maluliyet"ten bütünüyle kurtulmanın yolu var mı bilmiyorum.
Uygulamalara bakarsak, en azından bugün için "yok" gibi görünüyor. Ama biyolojik gelişme, insan beynini nerelere dek götürecek bugünden bilmek de sanırım olanaklı değil...
Kemalizm'den aldığınız "ulusçuluk" ilkesinin sizi çok fazla etkilemiş olduğunu düşünüyorum. Oysa Kemalizm'in uygulamalarına dikkatlice bakılırsa, bunu, toplumsal tarih için "aşılması gereken" bir eşik olarak belirlemiş olduğu zorlanmadan çıkarılabilir.
Zaten Mustafa Kemal neyi "aşılması gereken bir eşik"ten başka bir şey sayar ki?.. Benim için, "kişi" olarak önemi de buradan gelir.
Bana göre Mustafa Kemal, yeterince yazamamış bir filozoftur...
Bir ulusun, bir ulusal kurtuluş savaşının önderi olmasının bence pek -belki de hiç- önemi yok... Bu dünyada ulusal kurtuluş savaşı önderi çok...
Ama "filozof”ların her biri "tek" ve özgündür.
Arada bir "aynı" şeyi birlikte savunanlar olmuşsa da Felsefe Tarihi, "tek"liğin özgünlüğünü bozmamak için olmalı, onlardan tek kişi gibi söz eder; haklıdır da... Marx-Engels böyledir; Leukippos-Demokritos böyledir...
Bence Mustafa Kemal'in yaşamının satır aralarını okuyabilmek gerek...
Kemalizm'de sanırım, kalıcı ilke yok gibi... Aşılması gereken eşikleri ise "kalıcı ilke" (tanrısal düzenin "hakikat" kavramı gibi) olarak görmek bizi yanlışlara düşürüyor...
Pek çok yazınızdan, kimi böyle eşikleri "değişmez ilke" olarak alıp yargılarınızı etkileyecek olan dünya görüşünüzü bunların üstüne kurmuş olabileceğiniz gibi bir yargıya kapılıyorum. Bu da beni korkutuyor.
Bu mektubumu, size "kötüleme" amacıyla değil; bizim, yargılarımızı vermiş "ihtiyar"lar olarak birbirimize yararlı olmaya çalışmalı olduğumuz gibi bir vehimle değil, bizden sonra geleceklerin dünya görüşlerine "doğru (değişmez gerçek değil)" renk tonları sinmesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öngörüsü doğrultusunda yazmaya çalıştığımı söylemek isterim: yazdıklarınızın genç insanları "uluscu" yani "ayırımcı" politikalara itmesinden kaygı duyuyorum.
Örnek olarak son yazınızı; "Ulusal Savunma Kavramı!.." başlıklı olanı almak istiyorum.
Birinci paragrafın sonunda
"NATO'nun ‘Sistem’e, ‘Sistem’in ABD'ne ‘çalıştığı’, açıkça görülüyor."
diyorsunuz.
Bu değerlendirme, "ulusçu" yaklaşımla yapılmış bir değerlendirme değil midir?
Bu yargınızda "bizim için önemli olan yan"ın, devlet olarak yaptığımız bir işin bir başka bir devletin işine yarayarak "ters tepme potansiyeli taşıması" olarak algıladığımız görülmüyor mu?
Yani burada, bir ulusun kaderinin, bir başka ulusa (ABD'de yaşayan insanların uluslaşma sürecinde olduğunu düşünüyorum) teslim edilmiş olduğu ölçütünü kullanıyoruz.
Bu ölçüt, dolayısıyla bu değerlendirme, Kemalist ulusçuluğa göre "doğru"dur.
Kuşkusuz, Kemalizm’in yaşadığı döneme göre de...
Ama biz 1998'de Kemalist ulusçu bir dönemde yaşamıyoruz.
Çünkü ulusçuluğun, Kemalist bile olsa, gerekleri ortadan kalkmıştır. Ulusçuluğun gereği, aristokrat ümmet toplumları için vardır. O toplumların içinde savaşımı verilir. Burjuva toplumlara geçildikten, hele bunun içinde bir süre yol alındıktan sonra gerekleri ortadan kalkmış olduğu için yalnızca "ayırımcı" yanı ortada kalır ve "gerici" bir niteliğe bürünür. Ayırımcılıktan da yalnızca "çıkar çevreleri" yarar görmektedir.
Kemalist ulusçuluğun öncesi ile sonrasına da göz atmak gerek..:
Osmanlı, kendini öyle bir yüce gücün vekili olarak ümmetinin başında sayıyordu, yaşamsal ölçütlerini bu yücelikten almıştı ki, tepeden baktığı başka devletlere sözgelimi kapitülasyonları vermekte sakınca görmemişti...
Kendi kültürüne ve bu kültürden alınmış ölçütlerine göre bu, yanlış da değildir. Çünkü Aristokrasi'de "ticaret", öyle tanrısal yüceliklerdekilerin ilgileneceği bir şey değildir. "Pis"tir. Oralarda neler olduğu Aristokratları ilgilendirmez. Aristokratların sahip olduğu temel, "toprak" ve onun üzerinde çalışan -ve çeşitli adlarla anılan- "köle"lerdir.
Bu yüzden Osmanlı'nın kapütilasyonları vermesi ya da Anadolu'daki antik yapıtları "Mülk-ü Osmanî'de taş mı kalmadı, verin gitsin" diyerek peşkeş (sözcük bugünün değerlendirmesidir) çekmesi kendi zamanında Mustafa Kemal'in NATO'ya girmeyecek olması kadar doğaldı.
Bu öncesiydi... Bir de "sonra"sına bakalım:
Artık dünyada "devlet" gibi görünüyor olsalar da egemen olan, "sosyal sınıf”lardır. Bir dizge olarak ABD, "burjuva" sınıfının ta kendisidir. Önemli olan, bizim NATO'ya girmemizin ABD'ye yaradığı değildir. Kaldı ki, sosyal sınıflar açısından bakıldığında, Türkiye'nin NATO'ya girmesi son derece doğaldır, çünkü NATO bir burjuva korunma paktıdır. ABD, dünya burjuva sınıfının devlet örgütüdür, Türkiye devleti de zaten uzak gelecekte bu örgüte katılmak istemektedir.
Örgüt silahlanmaktadır. Hem de yine doğru olarak, o yıllarda Hitler'e karşı örgütünü büyük bir kahramanlıkla savunduğu için çok büyük bir güce sahip olduğu izlenimi veren (gerçekte hiç de öyle olmadığı çok sonra anlaşılacaktır) ve "emek"i elinde tuttuğu düşünülen (bunun da böyle olmadığı daha sonra anlaşılacaktır) proleterlerin devlet örgütlenmesine karşı...
Yani sosyolojik olarak Türkiye'nin NATO'ya girmesinde hiç de mantıksız bir yan yoktur.
Yine yazınızın bölüm başlığında söylediğiniz ve sonra kendi sözleriyle kanıtlamaya çalıştığınız gibi:
"Gazi sağ olsaydı..."
Eğer sizin dediğiniz gibi Gazi, bir burjuva devrimini yapmış ve herşeyin rayına girdiğine, en doğru yola varıldığına inanan biri olsaydı sağlığındaki değerlendirmeleri NATO'ya girilecek olan yıllarda da yapardı.
Bu doğru...
Ama ben, Mustafa Kemal'in her gün, her saat, her an yeni verileri değerlendirecek bir "filozof” olduğunu düşünüyorum. Böyle bir bakışla Gazi'nin bir burjuva devrimcisi olarak yukarıdaki değerlendirmeyi yaparak NATO'ya girme kararı almasında hiç bir mantıksız yan olmayacaktı.
Ama ya Gazi, daha da ileri gitse ve zamanın doğrusuna daha bir uyum sağlayarak “burjuva devrimciliği”nden vaz geçseydi?.
Bir filozofun ardından gelen genç kuşaklar, "o sağ olsaydı ne yapardı?" demek yerine, filozofun gösterdiği yoldan giderek yeni yollar açmayı seçmiş ve başarmış olanlardır.
Bu anlamda Marx ve Engels hem Hegel'cidir, hem değildir. Böyle olması da kendi düşüncelerine pek yaraşır doğrusu!..
İşte 1998'de Kemalizm, böyle olabilirse değer taşır...
Gazi'nin ardılları, sınıfsal değerlendirmeyi doğru olarak yapmayı artık anlamış, dünyadaki kutuplaşmanın uluslar (ve ulusal devletler) arasında değil, sınıflar arasında olduğunun bilincine varmış, emek-sermaye çatışmasında doğru yerini almış olmalıdır.
Günümüzde sınırlar emek ve sermaye arasına çizilmeli her türlü değerlendirme bu doğrultuda yapılmalıdır. Günümüzün doğrusu budur. Bu anlamda genç insanlar öncelikle kendilerine "ben kimim" diye sorduğunda "Türküm" yanıtını vermeyi kültüründen çıkarıp atabilmiş olmalıdır. Yönetilenlerin yanında olduğunu ve çağımızda yönetenlerin “sermayeyi ellerinde tutanlar olduğu”nu bilebilmeli ve ABD' nin değil, "sermayenin örgütü olduğu için "NATO'ya girilmemesi gerektiği"ni savunabilmelidir.
İşte Kemalizm’in günümüzde toplumumuzu getirmeyi amaçladığı yer buydu. Bu amacında da son derece başarılı olmuştur. Yani günümüzde "Nato'ya girilmesi" konusunu değerlendirirken "Kemal yaşasa ne yapardı?" değerlendirmesi, soruyu baştan yanlış sormuş olmak demektir.
Bence Kemalizm, amaçlarını doğru görmüş ve ulaşmıştır. Kemalizmin oluşturduğu toplumsal yapının NATO'ya girmesini "yozlaşma" olarak görmek yanlıştır. Evet, o yapı NATO'ya girerdi ve girdi. Şimdi ise, NATO'ya girmenin yanlışlığını göstermek üzere birtakım insanlar yetiştirmiş olmalıydı ve yetiştirmiştir!..
Özetle:
Günümüzde içinde olduğumuzun bilincine varmamız gereken toplumsal grup "Türkler" değildir. Böyle olursa, en ipe sapa gelmezleri (Kürt milliyetçiliği, MHP milliyetçiliği vb) ile birlikte aynı çöplükte ötmeye ve "şurasına değmiş, burasına değmemiş" yapmaya başlarız.
içinde olmamız gereken grup, "yönetilenler", yani "halk"tır. Bu da dünyada bir tanedir ("halklar" kavramı,. "ulus" kavramının yerine ve hedef şaşırtma amacıyla kullanılmaktadır). Bana göre günümüz için "halk", "emekleriyle geçinenler'dir.
Bunu, kültürel olarak "insan" la karşılayabiliriz.
Artık karşılamalı ve ayırımcılığa neden olacak her türlü kültürel öğeyi bir kaşık suda boğmalıyız!..
Sanıyorum, Kemalist aydın'ın günümüze değin geçmesi gereken yol bu olmalıydı. Bana göre bilinçle ve programlı olarak saptırılmaya, hiç değilse geciktirilmeye çalışılan da yine bu yoldur. Ama tarihin hiç bir döneminde benzer çabalar yeterli olmamıştır.
Sanırım aşılması gereken eşikler aşılırken acı çekilmemesi, bir toplumun aydınlarının insanlarını geriye doğru çekmemesine bağlıdır.
Ardımızdan gelecekler için açtığımız yolun nerelere değin varabileceğini en azından Mustafa Kemal kadar doğru görmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Saygılar,

Ömer TUNCER.

NOT: Cumhuriyet gazetesindeki köşesinin altına koyduğu, mektubun içeriğine değinmediği nottan, okumuş olduğu anlaşılıyordu.

23 Ocak 2011 Pazar

Evrensel Müzik Üzerine



"Geleneksel Türk Sanat Müziği" denilen müziğin niteliksel olarak ikiye ayrılmasının doğru olacağını düşünüyorum:

Klasik Türk Müziği - Osmanlı aristokrasisinin dinsel ve yaşamsal müziği.

Kendine "Türk Sanat Müziği" adını yakıştıran ticari müzik(!)...

Yalnızca bir dinleyici olarak Klasik Batı müziğinin Barok öncesi dönemine denk sosyolojik, kültürel, dolayısıyla sanatsal değer taşıdığını düşünüyorum.

İkinci kategori bugüne değin kültür tarihi açısından gereğince incelenmiş değildir. "Müzik" kavramının içine alınmamış, bir anlamda yok sayılmıştır.

Bu dönem, Osmanlı'da, sosyolojik bakımdan Burjuva kültürünün başgöstermesiyle başlamaktadır. Yani Osmanlı'da, batıcı hareketlerin ilki sayılabilecek Lâle Devri'nden sonra Klasik Türk Müziğinin içinde oluşan "Şarkı formu" ile belirlenmekte ve dönemden etkilenen bir yaşama biçimine koşut yeni bir tür, eğlence müziği oluşmaktadır. Bu bu formda, Dede Efendi gibi Klasik Türk Müziğinin değerli bestecileri bile, öteki bestelerinin ağırlığında olmayan, oldukça hafif, şarkı formunda eğlence müzikleri besteleyeceklerdir. 20. yy'a yaklaştıkça, "bireysel" burjuva yaşam biçiminin daha da egemen olmasına koşut olarak bu tür, kendini yavaş yavaş "Klasik Türk Müziği" diyebileceğimiz ve Aristokrat kültürden gelen müzikten ayıracak, arasına "Longa"lar, "Sirto"lar gibi islam olmayan Anadolu insanından eğlence müzikleri ile de birleşecektir ("Fasıl" denilen ve disipline edilmemiş yorumların da bu dönemde yaygınlaşmış olduğuna dikkat çekmek gerekir). Rum ve Türk eğlence müziklerinin-dillerinin karmaşasından oluşan Rembetiko (ya da Rebetiko) bu dönemde ortaya çıkar. İslam ilahilerinin arasında bir tür serbest okuma sayılabilecek Gazeller, ustası olan hafızlar tarafından, "bülbül sesli" gibi nitelemelerle bu dönemde günlük acıları anlatan bir tür eğlence müziğine dönüştürülür.

20.yy ortalarına doğru, öteki kültür alanları -söz gelimi Edebiyatta Yahya Kemal- ile koşutluk içinde Münir Nurettin gibi, şarkı formunun klasikleri yetişecek (ikisinin söz ve beste ortaklıkları bu durumun özel bir kanıtı gibidir), daha sonra bunlara, klasik ile popüler arasındaki kültür ayırımı gözardı edilerek "neo-klasik" adı verilebilecektir.

1950'li yıllarda yozlaşma, bu alanda doruklarına ulaşır: Gazinoların gelişmesi ile eğlence müziği para getirmeye -bir tür rant sağlamaya- başlar, hemen ardından, 1960'dan sonra araçlara takılan 45'lik plakların çıkması ve taksilere takılan plakçalarların "avazeleri" ile Zeki Müren ve yanına Halk Müziğinden Muzaffer Akgün'ün katılmasıyla doruklarına ulaşır.

İşte Arabesk denilen ve son günlerin moda deyimiyle "ucube" müzik bu dönemin devamı olarak ortaya çıkar. Bu ucubede, halk müziğinin "yanık"lığı -Anadolu türküsü bestelenmez, "yakılır"- "ezik"liğe dönüşecek Arap müziğinin tınılarına yaklaşılacak ve Arabesk adını alacaktır.

Söz konusu yozlaşma, dünya burjuva kültüründe ticari müziğin yozlaşma süreci (popüler müzik) ile de önemli koşutluklar içermektedir ve bu açıdan da ele alınmalı ve incelenmesi doğru olur kanısındayım.




Batı ya da doğu diye iki ayrı müzik olduğunu düşünmüyorum. Müzik, toplumların yaşam biçimlerine göre biçimleniyor. Yanyana yaşayan toplumlar da birbirini etkiliyor, yeni sentezler oluşturuyor.

Benim sözünü etmeye çalıştığım iki biçimde karşımıza çıkan müzik. Bunlardan birisi Aristokrat kültürden sonra Burjuva kültürünün Anadolu'da yarattığı iki tür müzik. Genel olarak bunlardan biri, hızını Aristokrat kültürün müziğinden alan, onun üzerine oturan burjuva müziği, öteki burjuva ticari yapısının etkisinde ortaya çıkan "satılabilir" ya da "satışa gelebilir" müzik. Yozlaşma, ikinci yolun üzerinde oluşuyor: Yeterli kültürel alt yapıya sahip olmayan ve yalnızca satılmak için yapılan müzik!..

Kemalist dönemin kültür üzerine, bu arada müzik üzerine etkisini bugünden bakarak ve bugünün değerleriyle değerlendirmek doğru olmaz. Osmanlı aristokrasisinin burokrasi kültürünün üstüne oturmuş olan Kemalist burokrasinin çalkantılı bir dönemden geçmesi ve pek çok yanlış yapmış olması doğaldır. Her devrimden sonra bir oturma süresi gerekir. 20.yy Anadolu Devrimi'nin dünyadaki son burjuva devrimi olması nedeniyle olmalı, bu süreç, en kısa sürede aşılmıştır. Kemalist Burjuva devriminden sonra neler yaşandığını elbette tarihçiler açıkça araştırmalıdır. Ama bu, dönemin akış içindeki doğru yerinin gözetilmeden, mahkum edilmesi gerektiği ön yargısıyla yapılmamalıdır.

Arabesk'e ve onu önceleyen yapıya bakmaya çalışırsak, Burjuva Kapitalist yapının "daha çok tüketme" ve "kâr ederek geçim sağlama" ölçütleriyle devinebiliyor olduğunu göz önünde tutarak, insanın doğal gereksemesi olan sanatın "sunum-istem / arz-talep" çarkları arasına sıkışmış olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kuşkusuz bu yapının oluşmasında, "istem/talep"in önemli bir payı olmakla birlikte, özgür bir istem olduğu söylenemez. Oluşmasında "istem"e karşı, onu üretilebilene yönlendirmek, tüketimi sürekli diri tutmak, gereksemedan çok daha fazlasını tüketmesini sağlamak üzere çeşitli Burjuva/Kapitalist mekanizmaların gelişmekte olduğu sanırım gözden kaçırılmamalıdır. Bana kalırsa bunların geldiği organize ilk kaynağın, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in oluşturduğu "Büyük Yalan" kuramı olduğu unutulmamalıdır. Bu kuramın adı önce "reklemcılık" olmuş, şimdilerde de "halkla ilişkiler" adını almıştır. Yani kapitalist yapı bu iş için para dökmekte ve başarılı olmaktadır. Üstelik tüketicinin, yani bizim paramızla!.. Yöneldiği yön ise örgütsüz olan ve durumun ayırdına varamaması için özel önlemler alınan "tüketici"dir.

Dolayısıyla yalnızca bu ürünlere bakarak, toplumun "doğal kültürel yapısı"nı açıklamak doğru değildir.

Hem gazino kültürüne, hem Arabesk'e dönersek, Karagöz'ün orta oyununun, kuklanın, gezici tiyatro turuplarının, doğal süreç içinde gerçek gereksemeden oluşmuş "eğlence sunumu" yoktur. Ve tabii Aşık Veysel'in gerçek gereksemelere oturmuş olan türküsü de yoktur. Onların kendi aktıkları yol üzerinde gelişebilecekleri ve gelişkin bir kültürün oluşabileceği tehlikesi, önünün kesilmesi gereğini doğurmuş ve kapitalist yapı, kendi "kâr" hareketlendiricisi doğrultusunda "halkla ilişkiler" kuramını da kullanarak önünü kesme operasyonunu yapıtların kendi içine yerleştirmeye başlamıştır. Hal Ashby'nin "Being There / Merhaba Dünya"sı gibi birkaç olumlu örnek dışında bugünün komedisi, artık Charlie Chaplin'in komedisinden, Shakespeare'in komedisinden niteliksel olarak farklıdır ve çok büyük oranda, gerçek gereksemenin değil, kendi oluşturduğu istemin ürünüdür. İsmail Dümbüllü komedisi ile bugünkü Cem Yılmaz komedisine yalnızca bakıvermek aradaki nitelik farkının açıkça ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Arabesk, pek çoksanat alanını kullanan öteki "sunum" alanlarında olduğu gibi, bu yapının yozlaşmış sonucudur. Türkü'nün insanca "yanık"lığını "ezik"liğe dönüştürmüş olan yapıdır. Yanıklığın başkaldırısını taşımaz. Caz müziğindeki, biraz da karikatürle kardeş olan komedi içindeki başkaldırıyı da taşımaz. Eziklik, bu ezikliğin kabullenilmişliğini içinde barındırır. Karikatür sanatının ardına sığınarak aynı yapının geliştirdiği Gırgır ve ardılları ile aynı çizgide, aynı durağanlıktadır.

Geleceğin dünyasını oluşturmak için bu yapının mutlaka ve hızla ayırdına varmamız gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin güdümlü "sunum-istem" yapısının ardındaki "güdüm"ü ortaya çıkarmak ve herkesin önünde ipliğini pazara çıkarmanın zamanı gelmiş geçmekte olduğunu düşünüyorum. Yok edilmeye çalışılan ve gerçek gereksemelerle oluşmuş her türlü sanat kanalının açık tutulmasının günümüz aydınının görevi olduğunu düşünüyorum.

Dünyada burjuva devrimleriyle aristokrasiyi alaşağı ederek burjuva düzenini oluşturmuş olan yapı, kendi çöküş sürecini yavaşlatmak için, yine kendi oluşturduğu "birey" dünyasının zayıflıklarını da kullanarak yeni ve yapay bir "kul düzeni" oluşturmuştur, bunu olabildiğince uzun yaşatmak için de elinden geleni yapmaktadır.

Kültürel ya da siyasal, her alanda geliştireceğimiz politikaların, yozlaştırmaya karşı savaşım politikaları olması gerektiğini düşünüyorum.

* * *

Toplum olarak yaşayan insanlık olarak, bugüne değin yaşadığımız ve dönemini kapattığımız Aristokrat egemenliğinin ve şu anda yaşadığımız Burjuva egemenliğinin yola çıktığı temel kavramların kültüre yansıması kaçınılmazdır. Eğer siz kendinizi "kul" duyumsuyorsanız, efendi Tanrı tarafından yetkilendirilenlerin yaşamakta olduğu saraydan aldığınız "ulufe"yle geçinirsiniz. Sultanın yediği domatesi de siz yetiştiriyor olsanız, bu, efendinize karşı sorumlu olduğunuz bir iştir, size bunun karşılığında herhangi bir şey verilmek zorunda değildir. Yaşamak için gerekseme duyduğunuz altın, akçe, para, neyse, size ulufe olarak verilir. Bu yapının üzerine koca bir kültür oluşur. Bu, Aristokrat kültürdür. "Ekmek yediğimiz kapıya ihanet edilmez" anlayışı bu dönemden günümüze gelmiştir. Yalnız klasik müzik değil, kültür alanlarının hepsi Aristokrasinin kucağında büyür, başka bir şansı yoktur. Ama Akış içinde, söz gelimi Beethoven'da bireysel başkaldırıyı bulursunuz.

Şu anda öğrendiğim bir haberi tam da bu alanın içine alıp bakalım: Başbakan efendi, yeni açılan stadta kendisini protesto edenleri "nankörlük"le suçlamış!.. Aristokrat kültürden günümüze sıçrayan bir anlayışın ürünü işte. Aristokratlığa özenen, Anadolu insanının son derece başarılı biçimde kavramlaştırdığı "sonradan görme" bir başbakan, yaptığı herşeyin kendi görevi olduğunun, eşşek gibi bunu yapmak zorunda olduğunun bilincine varamıyor ve ulufe verdiğini sanıyor. Oysa bugünün olması gereken yöneticisi her zaman yönetilenlerin hizmetinde olmak ve ne yapsa yeterli olmayacağının bilincinde olmak zorundadır. Daha buna benzer öyle çok örnek var ki...

Sözünü ettiğim "Dünyanın Bütün Sabahları" adlı film, işte tam bu kültürün değişmesi sırasında, hala müzikle soluyan, müzikle yaşayabilen bir bestecinin yaşamındaki isyanı ve iç çatışmaları inanılmaz bir başarı ve güzellikle anlatmaktadır.

Eğer Burjuva egemenliğinde yaşıyorsanız, o zaman sizde "birey" olmanın bilinci gelişmiştir. Zaten "birey bilinci" gelişmeden Burjuva Devrimi yapma şansınız da yoktur. İçinde yaşadığınız kültür de "birey" olmanız üzerine kuruludur. Özgür olmak işte bu "birey olma"nın size verdiği bir haktır. O zaman yetiştirdiğiniz domatesi Cumhurbaşkanına da verseniz karşılığını alırsınız. Aldığınız para "ulufe" değil, karşılıktır ("ücret", "fiyat", her neyse). Toplumsal yapınız da bu "karşılık"ın devindirmesiyle yaşam kazanabilir ancak.

Gelelim sanat ya da halk müziği kavramlarına. Dünyanın her yerinde bunların her ikisi de Aristokrat kültürün egemen olduğu zamandan gelir ve dinsel kökenlidir. Yani "kul"luğunuzu müzik ve dansdan oluşan törenlerle belirler, gösterirsiniz.

Anadolu'da bu ayırım çok belirgindir. Çünkü özellikle Osmanlı, yaşamı boyunca iki ayrı dinsel yapının etkisindedir. Türkmen Alevi inancı ve Saray Sünni inancı. Osmanlı tarihi boyunca birbiri ile çatışmış olan iki ayrı inanç dizgesi. Bu dizgenin içinde birey kültürünün gelişmeye başlaması ile de din dışı, "birey"i önde tutan müzik de bir yandan gelişmiştir.

Aynı yapı Avrupa kültüründe de var. Ama Avrupa'da dinsel ayırım, Alevilik-Sünnilik denli keskin ve birbiri ile savaşan kültürel yapılar olmadığı için Anadolu'daki gibi keskin çizgilerle ayrılmamıştır. Protestan'lığın ortaya çıkmasından sonra bile her iki dinsel kültür, Aristokratların arasında, Katolik papalıkla Feodal beylerin arasında kalmıştır. Bu dönemde halk müzikleri Evensel müziğin içine kadar girer. Birçok örnek var. Süitlerin hepsi, çeşitli halk müzikleriyle kuruludur. Beethoven'in 6 numaralı Pastoral senfonisinde köylülerin dansları vardır vb..

Emperyalist yöneticiler ve faşistler sizin Klasik Batı müziği adını verdiğiniz Evrensel müziği yaşayarak değil, aynen biraz önce sözünü ettiğim başbakanın tavrıyla, kendilerini "efendi" gösterebilmek için "sonradan görme" edasıyla benimser. Bunu en iyi anlatan film, Aristokrat kökenli bir Marxist olan Luchino Visconti'nin "Leopar" filmidir. Garibaldi'nin önderdiğindeki İtalyan Burjuva Devrimi sırasında hala yaşamakta olan gerçek Aristokratlarla, kendini Aristokrat göstermeye çalışan Burjuvaların altını inanılmaz bir başarıyla çizer, kültürel alt yapılarını ve yaşama biçimlerini anlatır.

Kemalist dönemin uygulamalarını hatasıyla sevabıyla anlamalıyız kuşkusuz. Ancak söylediğim şey, onu doğru sosyolojik yerine oturtarak değerlendirmenin gerekliliğidir. Sanıyorum bu tutum, bizim dünya görüşümüz gereği mutlaka yapmamız gereken bir şeydir. Yoksa yalnızca öfkelerimiz, kızgınlıklarımız bizi yanlışa götürür. Bugün yapılmakta olan pek çok yanlışın ve ön yargılarımızın kökeninde de bu tutum vardır diye düşünüyorum.

Arabeskin ortaya çıktığı dönemi ben çok iyi anımsayacak yaştayım. Yasaklamalar yerine dinlenen Arap radyolarının payı hiç ama hiç yoktur. Arabesk, sözünü ettiğiniz yasaklamalardan 35 yıl kadar geçtikten sonra, 1965'den sonra Türkçe sözlü popüler müzikle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Amaç, sözünü ettiğiniz dünya pop müziği ile aynıydı: "meta üretimi" dolayısıyla kâr ve geçim sağlamak!.. Hepsi budur!.. O dönemde böyle bir yasaklamanın izi bile kalmamıştı. Bunun açık tanığıyım.

Özetle, artık burjuva ulus (ya da "kimlik") arasındaki ayırımları ve çatışmaları terk etmediğimiz ve geleceğe dönük "insan" temelli yapılanmaları oluşturmak için emek vermediğimiz sürece hiç bir ulusun ya da "kimlik"in başarılı olması olasığı yoktur. "İnsan" için oluşacak toplumları ortaya çıkarmak zorundayız. Birbirinden ayrı "halklar" değil (bunun gerçek anlamı "uluslar"dır), halk, yani "yönetilenler"in toplumunu oluşturmak zorundayız.

Başka bir çıkar yolumuz olmadığını düşünüyorum.
 
* * *
 
"Sanat" kavramının "zenaat"den ayrı olarak 17 yy'da söylenmiş olmasından daha çok ne zaman başladığını ve insanların -17. yüzyılda - adı konulmuş olan o kavramda sözü edilen olguya ne zaman gerekseme duyduklarına bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu bağlamda:

a) Sanat -adı ne zaman konulmuş olursa olsun-, bize değin ulaştığı kadarıyla, mağara çağında, mağara resimlerindeki stilizasyonlarla başlamıştır.

b) Aristokrat sınıfın bütünüyle egemen olmasından hemen önce, Renaissance sonrası "birey"sel sanatın öncüleri denebilecek yapıtlar ortaya konulmuştur. En önemli örnekleri şiirde Homeros, Sappho vb; düzyazıda Herodotos, Felsefede Sokrates öncesi Anadolulu düşünürler ("felsefe" adı daha sonra Helenler tarafından konulacaktır); öteki sanatlarda resimde Girit ve Pompei duvar resimlerinde görülmektedir. Yontuda ise Helen okulu, Aphrodisias okulu gibi akımlar bile gelişmiştir.

c) Aristokrasinin oturması ile "birey" olan, olabilenin yalnızca "tanrı" olduğu, geri kalan herkesin kendini "kul" olarak benimsediği bir kültürel yapıda, yaratıların bütünü tanrı tarafından vahyedilmiş olandı. Şiir yalnızca kutsal kitaplardı (ünlü örneği: Kur'an'ın şairleri lanetlediğidir). O da tanrı tarafından yazılır ve vahyedilirdi. Anadolu'da 13.yy'a, Yunus Emre'ye değin sanat ya da felsefe, yaratıların hiç biri imzalanmazdı. İmzalamak "günah" sayılırdı.

d) Renaissance'da yeniden doğan "birey"dir (bu doğumun nasıl olduğu konusunda bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html ).

e) Sözünü ettiğiniz "deha"lar elbette hayatlarını soyluların dizi dibinde geçireceklerdi. Başka türlü yaşama şansı yoktu. Aynen bugün de sanat yapacakların yapıtlarını satarak geçinmek zorunda oldu gibi. Döneminin yapısında "birey"in zorlanması doğaldır.

f) Sanat yapıtlarında "isyan"ın görülmesi için "birey" kültürünün başlamış olması gerekmiştir. Örnek olarak: Beethoven'in tek Operası "Fidelio"nun öyküsüne bir bakmak yeterli olacaktır. Osmanlı'da isyan şiirleri yüzünden kellesinden olmuş Divan şairi az değildir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürtmesi üzerine onu önder sayan bir kadın şairin Kanuni'ye isyanını geçende bir tv programında bir tarih hocasından dinledim. Sultan'ın gözdesi Hurrem'e "Rus Cadısı" diyecek denli kişiseldir, ama başkaldırıdır...

Zulmedip ol nev civana eyledin cevr-i feza
Boynuna taktın kemendi canına kıldın eza
Merhametsiz şah-ı alem, n’etti sultan Mustafa
Bir Rus cadısının sözün kulağına koyup
Nekr ü ale alunuben ol acuzeye uyup
Şevkat imandır bilurken kılmadın havf ü Hüda
g) Anadolu Halk müzikleri konusunda çok haklısınız. Ancak Anadolu özel bir durumdur. Osmanlı'nın kuruluşunu gerçekleştirmiş olan 13.yy kültürünün Aristokrat karşı devrime direnişi söz konusudur. Ayrıca bunu yapabilmek için bir başka "egemen"in kulluğunu kabul etmek zorunda oldukları da gözden kaçmamalıdır: Pir Sultan'ın şiirlerindeki "şah"ın Şah İsmail olduğunu unutmamak gerekir. Bunu Pir Sultan'ı aşağılamak için söylemiyorum. Hem bir başka türlü davranmayı bilecekleri yeni bir kültür henuz gelişmemişti, hem de "şah"da bulmayı umduıkları şey 13.yy Anadolu kültürüydü ki doğmakta olan "birey" kültüründen çok güçlü ögeler içeriyordu (bkz: yukarıda sözü geçen yazı).

Özetlersem: değerlendirmelerimizi yaparken "akış"ı temel almadığımız kanısındayım. Bu da doğaldır. Yaşadığımız dönemde Marxist kurama karşın, "akış"ı temel alan geleceğin kültürünü henuz oluşturamadığımızı görmek zor değildir. En önemli görevimizin bunu yapmak olduğunu düşünüyorum.

Gelelim "emperyalizm" ve "müzik" sorununa:

a) Dönemimizde "emperyalizm"in artık uluslar arasında değil sınıflar arasında olduğunu baştan saptamakta yarar var. Bu bağlamda "biz"i sömürmekte olan düşmanımız artık "Amerika" ya da "Avrupa Birliği"nin ulusları ya da ülkeleri değil, Türkiye burjuvazisinin de içinde olduğu sermaye sınıfı, yani dünya burjuvazisidir.

b) Sömürülmekte olan "biz" ise yalnızca Türkiye'de yaşayan "üretime emeğiyle katılanlar" ya da "emeğiyle geçinenler" değil, Amerika ve Avrupa dahil bütün dünyada yaşamakta olan "emeğiyle geçinenler", sömürü bağlamında ele alırsak "tüketiciler"dir.

c) Emperyalizmi hala "uluslar arasında yaşanan sömürü" olarak gösterme politikasının başarılması için avuç dolusu para döken, çünkü "tüketiciler"i olabildiğince uzun süre sömürmeye devam etmek isteyen Emperyalist yapı da, onun sanmamızı istediği gibi "ülkeler" ya da "uluslar" değil, sermayenin ta kendisidir (Biraz daha ileri gidersek bunun sermaye sahibi insanlar bile değil, sermaye düzeninin mekanik yapısından geldiğini, yaşamak için buna gereksemesi olduğunu görmemiz olasıdır. Bu konu daha ayrıntılı araştırılmaya gerek duymaktadır. Şimdilik konumuz değildir).

Bu saptamaları yaptıktan sonra birez daha ileri gidersek:

a) Klasik Batı Müziği adını verdiğiniz müzik, bugün artık "bilim" gibi akademik bir yapıdır. Avrupa kilise müziğinden yola çıkmış, Aristokrat kültürün egemen olduğu dönemde saraylarda dolanmış olmakla birlikte Barok dönem yaşamakla bugün artık Halk müzikleri de içinde olmak üzere bütün dünya müziklerini kapsayan evensel bir müziğe dönüşmüştür.

b) Bunun emperyalizm ile ilgisi yoktur. Dünyanın her yanındaki bilimin, iletişimin gelişmesi sonucunda bir araya gelmesine benzetebiliriz. Evrensel müzik artık dinsel müzikleri de, saray müziklerini de, halk müziklerini (Sarasate'nin "Zigeunerweisen" ya da "Gipsy Airs"ini internette aratabilirsiniz) de kapsayan ve onların üzerinde yer alan gelişkin, Evrensel bir sanat türüdür, Evrensel ya da Akademik müzik demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Artık Ruhi Su'nun bütün türkülerinde, Fazıl Say'ın "Kara Toprak"ında Anadolu halk müziğini, yine Fazıl Say'ın İstanbul Senfonisinde (http://vimeo.com/18362962) hem saray müziğini hem de halk müziğini bulabilirsiniz.

c) Tanımını yukarıda vermeye çalıştığım, sınıflar arasındaki sömürü düzeni olarak Emperyalizm'in tıkamaya çalıştığı, insanı "insan" yapan yol budur. Kendini evrenselleştirerek (global sermaye), durmadan büyümek zorunda olması nedeniyle sınırları ortadan kaldırmaya çalışan sermaye, "insan"ların evrenselleşmesini (klasik anlamda Marxist enternasyonalizm) olabildiğince durdurmaya çalışmakta, bunu da "ulusal" sınırları olabildiğince uzun süre sağlamlaştırıp ayakta tutarak, dahası henuz oluşmamış sınırları oluşturmaya çalışarak, bunun için özel politikalar geliştirerek yapmaktadır. Bu politikaların en yaygın uygulananı ise ulusların birbirine düşürülmesidir. Böylece de silah tüketimini de olabildiğince uzun süre ayakta tutarak bir taşla birden fazla kuş vurmaktadır.

"İnsanlık" olarak içine düşürüldüğümüz, ama hızla kurtulmamız gereken tuzak budur!..

* * *

Sanatın doğal bir gerekseme sonucunda ortaya çıkmış olduğunu ve günümüze değin biyolojik (burada beyin) gelişmeye koşut olarak da çağlar içinde geliştiğini söyleyebiliriz.

Ancak kültürel değişiklikler de sanatın biçimini etkilemiştir ister istemez. Kimi zaman şaman doktorun hastasını iyileştirmek için doğal güçlere duasındaki içtenlikte, kimi zaman Afrika kabilesinde kurbanın (insan ya da hayvan) kendisini bağışlamasında söyleme gücünün yeterli olmadığı ortamlarda, kimi zaman mağara duvarına, ama belki de yine ava gitmeden önce, doğal güçlere haber göndermek amacıyla, dans, müzik, ya da resim sanatları gelişir. Bugün gördüğümüze göre yapılan danslar, çıkarılan sesler ya da çizilen ya da boyanan şekiller, hepsi insan beyninin ürünü olan soyutlama adını verebileceğimiz bir etkinliktir. Bunu oluşturan da insan beynidir. Belki de insanın bir tanımını da "soyutlama yapabilen hayvandır" diye vermek çok da yanlış olmaz...

İnsan beyni birçok soyutlama yapar. Bunların hepsi de "sanat" olmak zorunda değildir. Söz gelimi "dil" de bir soyutlamadır. Bilimlerin kullandığı kimi kavramlar da soyutlamalardır. Özellikle de matematik ve geometri, bütün işlemlerini soyutlamalar üzerinden yapar.

Ama "sanat" bütün bunlardan ayrı olarak "yaşam"ın paylaşılması için yapılan soyutlamadır. Ortaya çıkış biçiminde "coşku" vardır. Bilimsel soyutlamaları ise "akıl" var eder. Her iki soyutlama türü de bir "dil" oluşturmak için var olmuştur. Bunlardan biri duyunun, öteki duyarlığın dilidir. Duyusal dilin amacı bilgi aktarmak, duyarlığın amacı ise yaşamı paylaşmak, başka güçlere (insan, doğa, tanrı) paylaşmak istediklerini aktarmaktır. Ancak ne yapsa buna gücü tam olarak yetmemektedir. Çünkü duyarlık içseldir ve bunu dışsallaştırmak için mutlaka dış evrenin elemanlarına gerek vardır (Prof.Dr.Necdet Sumer - Bilim ve Ütopya Eylül 2003 Sayı:111 "Sanatsal Etkinliğin Doğası Üzerine" - mesajları şişirmemek için eklemiyorum. İsteyenlere yazıyı gönderebilirim). Bütün sanatların işlenebilen yanı bu dışsal yanıdır. Aslına bakarsanız sanatları birbirinden ayıran da yalnızca bu yandır.

Yani hangi sanat ve hangi dönem olursa olsun, sanatın özü aynıdır ve "insan"dır. Hiç kuşkusuz, kültüründen etkilendiği biçimiyle insan, siyasal yapısıyla, beğenileriyle, nefretleriyle, isyanlarıyla, hoşlanmalarıyla "insan yaşantıları"...

Elbette dışsal olan yan da kendi kültüründen etkilenecektir. Egemenlerin, halkın ya da sınıfların kültürü bu yanında kalacaktır. Ahmet Haşim'te var olan hüzün, her ne denli ona "ikinci serseri" adını takmış da olsa Nazım Hikmet'te de bir başka biçimde var olacaktır.

Gerçek Sanatın "egemen"i "egemen olmayan"ı, ya kendi biçiminde ya da üreten insanın yaşama biçimindedir. Dünyanın hiç bir yerinde, bu arada Osmanlı sarayında da, halk kökenli sanatlar ile saray kökenli sanatları birbirinden ayırmaya ve birinden yana tavır almaya ne hakkımız, ne de şansımız vardır. Divan şiirimiz de, Saray müziğimiz de bizimdir, halk şiirimiz, halk müziğimiz de (buradaki "biz" yalnızca benim gibi Anadolulu olanlar değil, bütün dünyada yaşayan "biz"dir)... En içten duygularını en bireysel duyarlıklarını paylaşan müzik de "biz"imdir, inandığı politik görüşe insanları çekmek için ajitasyon amacıyla yapılmış olanı da...

"Biz"im olmayan sanat var mıdır? sorusunun yanıtı bu durumda zor değildir: "Biz"im olmayan sanat, aynı zamanda sanat olmayandır. Kişisel olarak benim sorunum bu noktada. "Biz"im sanatımıza benzer dışsal ögelerle ve yalnızca "dışsal ögelerle" oluşturulan "meta"lara benim itirazım. Tek ölçütüm de bu. Arabesk'i değerlendirmemde de ölçütüm yine budur. Burada "egemenler" tam olarak devrededir. Bugünün egemeni olan Burjuva kültürü, kendi ekonmik yapısına uygun olarak, "insan olan"ın kültürünü geliştirmemesi için önünü kesmeye çalışmakta, sanatın içeriğini yok ederek yalnızca "biçim"den, yani kendi istediği dışsal ögelerden oluşan yapay bir sanat görüntüsü oluşturmaya çalışmaktadır.

Kültürlere bakarak yapılan Batı-Doğu ayırımları olsun, ulusal sınırlar olsun, ulusal kültür ayırımları olsun, biraz geri çekilip bakınca "yapay" ayırımlardır. Bu bağlamda, artık dünyanın üzerinde hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, müziği doğduğu kaynaklara göre birbirinden ayırmak, geleceği değil, geçmişi ölçüt alarak değerlendirmek anlamına gelmektedir. Egemenlerin ekmeğine yağ süren ve kurtulmamız gereken "tuzak" budur. Bu bağlamda Sibirya Yakut'larının boğaz çalmasıyla Afrika tam tamlarını, ya da Amerikan Zencilerinin pamuk tarlalarında söyledikleri şarkıları, blues'u ya da onlardan gelişmiş olan klasik cazı nasıl birbirinin devamı olarak görebiliyorsak Barok dönemi yaşamış olan Evrensel müziği de Emperyalistlerin müziği diye dışta tutamayız. Onun içinde yaşanmış olan gelişmişlik elbette dünyanın bu yöresinde yaşamakta olan insanların müziğini de içine alacak ve geleceğe doğru götürecektir.

Yani dışsal, biçimsel yanı üzerinde yapay olarak yürütilen bu tartışmaları uzatmadan dünyanın bizim yaşadığımız yöresinde gelişmiş olan halk ya da saray müziği de içinde olmak üzere "içsel" yapısının hangi dışsal ögelerle geliştirilebileceği üzerinde çalışmak gerektiği kanısındayım. Günümüzde bunu yapabilen de kökeni ne olursa olsun, Evrensel müziktir. Ticari olmaktan arınmış, para kazanmak için yapılmayan ama gene de yapılma savaşımı sürdürülen evrensel müzik. Artık bu, ne batı ne doğu, ne İtalyan, ne Japon, ne Türk ne Afrika; ama hem doğu, hem batı, hem İtalyan, hem Japon, hem Türk, hem Afrika müziğidir. Hem de bunlardan kaynaklanan her türlü müziktir. Geleceğin dünyasında hepimiz "bir"iz.

İşte "sol" bu dünyayı yaratmanın, geleceği kurmanın kavgasıdır. Bu tutum dışında kalan her türlü geçmişe bağlı düşünsel yapı, "sağ"da kalır. İstesek de istemesek de... Şu "egemen"den geliyor, şu "halk"tan falan gibi ayırımlarla özellikle sanata bakamayız. Buradaki ana ayırım ürettiğimiz sanatın, o egemenin sosyal dünyasında nasıl bir yerde oturduğudur. Bunun en uc örneği, Hitler'in belgeselcisi Leni Riefenstahl'ın yaptığı belgesellerdir. Onu, Hitler'in propaganda belgeselcisi diye hiç bir belgeselci yok saymaz, sayamaz. Vardır ve tarihte bir yerdedir. Bugünün belgeselinin oluşmasında onun da önemli bir payı vardır.

Tam bu noktada sevgili Can Yücel'in kendi sesinden Ezra Pound üzerine bir konuşmasını metne ekleyeyim:
Pound; Ezra (1885-1972)
Kendisi Amerikalı. Ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Pound'un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. İmgeci diye adlandırılan bir okulun elebaşı mevkisi. Gene de Eluard düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürek destekleyicisidir. Pound'un İkinci Dünya Harbi'nde Roma Radyosu'nda Faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, Pound'u bu naneye sürükleyen şey, Burjuvaziye, Kapitalizme, tefeci Yahudiliğe karşı duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini, uzun süre, bir Amerikan akıl hastahanesinde yatarak çekmiştir, bir kafes içinde. Cantos adlı uzun şiiri, sanırım azgın Amerikalıların ya da Faşistlerin değil, Dünya'da sömürüye karşı çıkanların baş üstünde tutacağı kitaplardan biridir.
Kolaylıkla cazı da , bütün öteki yerel müzikleri de içerecek biçimde müzikler bestelenebilir. Fazıl Say'ın "İstanbul Senfonisi"ni bu yapıya yine kolaylıkla örnek gösterebilirim. Koca bir orkestranın içinde Osmanlı Saray müziğinin çalgıları son derece "iyi" yerleştirilmiş ve yama gibi de kalmamıştır. Kaldı ki, sizin de söylediğiniz gibi Cazın da bu tür bir kapsayıcılığı vardır. Bütün bunlar yapılmadan önce, 1950'li yılların başında Dave Bruebeck'in İzmir'de kısa süreli bir bulunuşu sırasında duyduğu 9/8'lik aksak ritmle hemen bir küçük beste yaptığını ve "Blue Rondo a la Turk" adını verdiğini de anımsatmak isterim. Oldukça çok örnek aklıma gelmekle birlikte bir de Üzeyir Hacıbeyov'un Fuzuli'nin ünlü şiirinden besteleyip 1908 yılında Bakü'de sahnelediği "Leyla ve Mecnun" adlı operasının bütün aryalarının tar eşliğinde ve bildiğimiz türkü sesiyle okunmakta olduğunu ve inanılmaz güzellikte bir beste olduğunu örneklemek isterim.

"Seçkinler" kavramı üzerinde de durmak isterim. Böyle bir sosyolojik kavram yoktur. Aristokratların egemen olduğu dönemde seçkinler onlardır, Burjuvaların egemen olduğu dönemde de onlar... Oysa tarih içinde bu hangi sınıftan gelmiş olan müziğe "seçkinlerin müziği" diyebileceğiz, ben bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Hala Kızılbaş nefeslerinin en yaygınlıkla kullanılanları Hatayî, yani Şah İsmail'indir. Ve kendi döneminde açık-seçik bir "seçkin"dir. Yukarıda örnekledim, Beethoven'ın söz gelimi 3. Senfonisi olan Eroika, yeni geçmiş ve döneminin "seçkin"lerine karşı yapılmış olan Fransız Devrimi'nde Aristokratlara karşı Burjuva'ların egemen olmasını kutlamak için yazılmış ve dönemin burjuva önderi olduğunu sandığı Napoleon Bonaparte'a adanmıştı. Ama Napoleon'un bir "sonradan görme" olarak kendini İmparator ilan edeceği politikalar geliştirmekte olduğunu anlayınce bu adamasını geri çekmişti. Tek operası olan Fidelio'nun da bütünüyle gününün "seçkin"leri olan Aristokratlara karşı verilmekte olan savaşımı anlattığını söylemek isterim. Şimdi bunlara nasıl kolayca "seçkinlerin müziği" adını verebileceğiz? Koca Sovyet besteci Shostakovich'in neredeyse bütünüyle devrimi anlatan müziklerini hiç saymıyorum. Özellikle 5 ve 11 numaralı senfonilerini mutlaka dinlemenizi öneririm.

"Klasik Batı Müziği" diye geleneksel bir ad taktığımız müzik, bütün yerel müzikleri de kapsayan, Barok dönem yaşamışlığın gelişkinliğini de taşıyan ve her kanaldan gelen müzikçinin kullanabileceği özellikler katılan, daha önemlisi üzerine daha da araştırma ve katkı yapılabilecek olan Akademik müziktir. Yalnızca "onu mu sevsem, bunu mu sevsem"e verilecek bir yanıtla ortaya çıkan bir seçme değildir. Söz konusu olan, "eşit" anlayışlar arasındaki farklar değildir, işlenmişliktir. Hekimlikte geleneksel kırıkçı-çıkıkçılarla (ki çok iyi anımsarım, onlar da çok başarılıydı) ortopedist hekimler arasında nasıl bir ayırım varsa onun gibi...

a) Müzik, bütün sanatlar gibi bir araçtır. İnsanın kendisini paylaşmaya çalıştığı bir araç. Döneminin seçkinleri ya da halkı, kendilerini her türlü müzikle anlatmaya çalışabilirler. Tek başına "müzik" kavramına "sosyalist" denemez. Kim kullanırsa onundur. Şiire sosylisttir denilebilir mi Ahmet Haşim ya da Nazım Hikmet arasında şiir değeri bakımından bir ayırım var mıdır?

b) Müzik de, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, "gelişkinliği" üzerinden değerlendirilmelidir. Hangi müziği kullandığımız önemli değildir. Müzik de, kökeni ne olursa olsun, bütün sanatlarda olduğu gibi, sosyal sınıfların kültürlerine göre biçimlenir.

c) Müzikle ilgilenen sosyalistlerin Akademik Müzik dinliyor olmakla aristokratlaşması da olanaklı değildir. Dahası, belki de insanın insanlaşmasına, her türlü müziği yapıyor ya da dinliyor olması katkıda bulunabilir. Yeter ki burjuva yozlaşmasının içinde olmasın, "müzikmiş gibi" görünen, ve insanların gelişmesine engel olan yapılar karşımıza çıkmasın. Günümüzde bunları ayırmanın en önemli yolu, burjuva ekonomik yapısının çarkları arasında, "meta" olarak üretilmiş olmaları ile belirlenir. Bu konuda haklısınız. Ticari yozlaşmaya izin vermeyen bir yapının temel alınmasının yolu, bunu doğru ayırdetmekten geçmektedir. Yozlaşmış bir müzikten yararlanarak halka ulaşmaya çalışmak, halkı (yani yönetilenleri) gerçekten terk edilmişlikleri içinde bırakmış olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Bunun en belirgin örneği de bir tür arabesk olan Gırgır dergisi ve ardıllarının ortaya çıkardığı ve adlarına karikatür dediği çizimlerdir.

"Aşağılamak" gibi bir niyetim yok. Tam tersine çok ciddiye alıyor ve karşısına geçip savaşım vermek gerektiğini, ilerlemenin, geleceğin sanat-mış gibi görünen engellerini ortadan kaldırmak gerektiğini düşünüyorum. Geleceğe ilerlemenin yolu budur.

Kendi zamanımızın "seçkinler(!)"ini yaratma savaşımı vermenin zamanı gelmedi mi: "seçkin" olmayan kimsenin kalmadığı bir zaman?



14 Eylül 2010 Salı

12 Eylül Plebisiti Üzerine...

Semih Poroy

Bir Kez Daha Bedreddin!..
(Bir dostumun önerisi üzerine)

Son plebisitin sonuçları yüzünden karamsarlığa düşmemiz gerekmediğini düşünüyorum. Bütün Türkiye'nin ilerici bir yapıya bürünmesi için Kemalist Devrimden bu yana geçen bir yüzyılın yetmemiş olduğunu son seçimde açıkça gördük. Aceleci değişmeler bekleyerek bizim kuşağın (altmışsekizliler) hatasına bir kez daha düşmekte olduğumuzu görüyoruz. Sosyolojik olaylar öyle bir gecede -ya da on onbeş yılda, ya da 30-40 yılda- gerçekleşmiyor.

Anti-Kemalist hareket Mustafa Kemal'den bu yana sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek. Ancak bu hareketlerin de sistem içine çekilerek yaşayabilme olanağını bulması, uzun vadeli -yani duygularımızdan arınmış- gelecek için olumsuz değildir. Anti-Kemalist karşı devrimin doğal sürecinde ölmesi için gerçek anlamda ama yalnızca demokratik bir savaşım verilmek zorundadır.

Ani gelişmeler bekleme alışkanlığımızdan vaz geçmek, uzun vadeli karşıt politikalar geliştirmek zorundayız.

"Evet...", az biraz değişiklikle, Nazım'ın Şeyh Bedreddin'in ağzından söylediği gibi:

"Bu kerre gene mağlubuz..."

Ve anlaşılıyor ki gelecekte de "mağlup" olacağız.

Uzun vadeyi görmeye çalışırsak, kendimizi içinde görmeye çalıştığımız, geleceği oluşturmakla görevli toplum kesimleri olarak her zaman "mağlup" olacağız. Politikalarımızı bunu bilerek ve bu duruma göre geliştirmek zorundayız. Dünyanın bütün zamanlarında, gerçek muhalefetin doğal olarak akabileceği başka bir yol da olmadığını düşünüyorum...

Bütün zamanlarda, geleceği kurma doğrultusunda, yani doğru yolda olanlar, her zamanın "mağlup"ları olacaklar. Çünkü galip geldikleri anda da doğru yoldan çıkmış ve kendilerini statik yapıyı tutuyor durumda buluyorlar. Ne olduğunu anlayamadan da "tutucu" konumuna düşüyorlar.

Yalnızca Marxizm gibi, Kemalizm gibi birkaç yapılanmada bunu aşabilecek kıpırdanmalar görülüyor. Ama henuz birer tohumdan öteye geçemedikleri ve kendi düşünceleri görünümündeki -darbeler gibi- kendi karşıtlarını doğurdukları da görülüyor. "Mustafa Kemal Kemalizmi"ne karşı, tutucu, "Atatürkçü" karşı-devrim, Sovyetler birliğini yeniden Rusya Federasyonuna dönüşmeye zorlayan Stalinist yapı (bir tür karşı-devrim), bu nedenle oluştu. Kendine "Atatürkçü" diyen (hiç de Kemalist olmayan) siyasetin dişlerinin sökülüyor olması yanlış değildir.

Geleceğin ideolojileri yani kendilerini "sol" olarak niteleyen ideolojiler, "statik" olmaktan kurtulmanın, yapısal anlamda "dinamik" olmanın, yani "akış" üzerine oturmanın kültürünü geliştirmek, öğrenmek ve alışmak zorundadır!.. Sürekli kendini yenileyebilmenin, eski sorunlardan arınabilmenin, yeni sorunları karşılayabilmenin başka bir yolu olamayacaktır.

12 Eylül 2010 plebisitinde, 12 Eylül 1981 askeri rejiminden çok daha sert, yeni ve faşist bir dikta rejiminin kurulma çabasının olduğunu, 12 Eylül 2010 günü %58'le "olur" alan bu anayasanın bu sert rejimin anayasası olduğunu düşünüyorum. Buna karşın gelecekten umutsuz olduğum söylenemez. Tarihsel hareketler, karşı devrimler de olsa, içlerinde öyle olaylar yaratıyor ve geliştiriyor ki, geleceğin kapılarını açacak potansiyel de, kendi gelişimini her zaman, ayrıca sürdürüyor. Tarihe baktığımızda herhangi bir karşı-devrimin, geleceğe akışın potansiyelini sona erdirme başarısı gösterdiğini göremiyoruz.

Yeter ki doğayı yok edip insanlığın sonunu getirmemeyi başaralım...

18 Haziran 2010 Cuma

Bir sansür olayı ve sansür üzerine...

Belgesel Sinemacılar birliğine 29 Mart 2010 tarihinde yazdığım mesaj şöyleydi:

Filmimiz "Kuruluştan Kurtuluşa / Anadolu'da Yeniden Doğuş" yazık ki TRT Belgesel kanalında 5 dakika kadar sansürlenerek yayınlandı ve yeni bir sansüre uğramazsa bir hafta kadar da yayını sürecek görünüyor!..

Salt, eski bir memur-yapımcı olarak, dizinin yapımcısı genç arkadaşımızın, dahası "hayatı belgeleyenler" adlı belgeselcilerle söyleşilen ve birer belgesellerinin gösterildiği dizinin başına gelebilecekleri düşündüğümden protesto çekip yayını durdurmuyorum. Ama en azından bundan sonraki yayınlarda bir kez daha izlemeye ben, dayanabileceğimi de sanmıyorum.

Filmimizi sansürsüz olarak izlemek isteyecekler için bağlantı şudur:


Çıkarılan iki bölümün bölümün söz metni şöyleydi (sakıncalı görülüp çıkarılan yerler kırmızıyla işaretlenmiştir):

====================================
I

SUNUCU

Bedreddin yiğitlerinden Börklüce Mustafa Aydın illerinde adamlarıyla kulluğa baş kaldırır. Ardından Karaburun’a çekilir.

Bedreddin, İznik sürgününden kaçar, Karaburun’a yola düşer.

Ne var ki Şehzade Murad, Karaburun’a Börklüce Mustafa’nın üstüne gelmektedir.

Nazım Hikmet anlatıyor:

Mübalağa cenk olundu

Aydının Türk köylüleri
            Sakızlı Rum gemiciler
                        Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil
            kalkanları kakma, tolgası tunç
                                                          saflar
pare pare edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı;
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
yarin yanağından gayrı her şeyde
                                             her yerde
                                                          hep beraber
                                            diyebilmek
                                                 için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Geri kalanlar götürülür. Börklüce Mustafa’yla birlikte Ayasluğ çarşısında boyunları vurulur.

Ayasluğ, bugünkü Selçuk’tur.


II

Osmanlı’da ilk kez kendine açıktan “Sultan” dedirten padişah,
II.Mehmed olur. Ünlü kanunnamesiyle yozlaşmış Selçuklu-Bizans aristokrasisini yeniden iktidara taşır.

Anadolu’da artık tutunamayan “Anadolu kültürü” sınırların dışından son bir savunu dener. Anadolu Türkmenleri Şah İsmail’in Osmanlı sınırları dışında kurduğu Safevi devletini destekler.

Şah İsmail’in Osmanlı’ya karşı giriştiği savaş, Anadolu’nun da son başkaldırısıdır.

Sultan Selim, Çaldıran’a giderken, bütün Türkmenleri çoluk çocuk demeden öldürtür.

13.yy Anadolu’sunun önü böyle kesilir.

====================================

Sinemacılara "sizin filmleriniz bugüne değin göz önüne alınsaydı Türkiye bugünkü halinde olmazdı" anlamında sözler söyleyen bir Başbakanın bu sözlerinden yalnızca birkaç gün sonra salt kendi düşüncelerine ters geldiği için filmleri sansürlemeyi sürdüren o başbakanın memur sansürcüleri!..

Sizce hangisinin takiyye yaptığına inanalım?


==================================

Özgürlüklerimi tam, eksiksiz, hiç bir kısıtlama olmadan istiyorum ve herkese de bu hakkı veriyorum. Hiç birinden korkmadan!.. Ne başörtüsünden, ne dincisinden, ne ırkçısından, ne faşistinden... Düşünce düzeyinde hepsiyle başedebilecek düşüncelerim olduğunu düşünüyorum. Savaşım, kendi düşüncelerimden yana da olsa, bütün kaba güçlere karşı!.. Bunu durdurmayı başarabilirsek, düşüncelerimizle her türlü savaşımı göze alabiliriz! Öyleyse düşünceleri söylemeye karşı çıkmamız anlamlı değildir. Durdurmamız gereken, düşünceler değil, dökülen kanlardır.


Yalnızca anayasa(mız?)ın değil, bayrak, milli marş vb her türlü "milli değer" üzerindeki milliyetçi kutsallıkların hepsinin aslında dinsel kutsallıklardan sarkageldiği ve bu konudaki hassasiyetlerin, "kaybetme korkusu" üzerinden geliştiğini düşünüyorum.

Kemalist Devrim'in evrendeki bütün kutsallıklara (yani ümmet kültürüne) karşı yapıldığını ve milli kutsallıkların, Kemalizme göre bile "var olmaması", "yaşamaması" gerektiğine inanıyorum (Kemalizmin lideri Mustafa Kemal, en önemli konuşmalarından birinde -10.yıl nutku- Türk olmanın mutluluğundan söz etmiştir, kutsallığından değil). Önerdiği, herşeyin değişebilir, tartışılabilir olduğu, bilimsel bir evren, bilimsel bir kültürdür.

Liberalizm için değil, "herşeyin alabildiğine özgür olduğu bir dünya için" savaşım verilmelidir. Düşüncelere karşı çıkışlar, engelleyerek değil, karşı düşünceleri savunarak yapılmalıdır. Engelleme, sansür, düşüncelerin karşısında zayıf duruma düşüldüğünde başvurulan, insanlık dışı bir önlemdir. Herşeye karşı durulabilir, dalga geçilebilir. Kültür tarihindeki hiç bir şey, ama hiç bir şey, "kutsal-değişmez" değildir, herşey gelişebilir, yani değişebilir olarak algılanmak zorundadır.

"Dalga geçme"yi "hakaret" olarak algılama, dahası, "hakaret olarak algılatmaya çalışma", ümmet kültüründen günümüze kalmıştır. O kültürün insanları, özellikle kültürlerinin çöküş döneminde, dogmaları (tanrı, peygamber, kitap) ile dalga geçilmesine dayanamazlar. Oysa Kemalist devrim ümmet kültürüne karşı, onun her türlü özelliğine, "dogma" olmasına, "kutsal" olmasına karşı, onu çökertmek için yapılmış, yerine "Kemalist ulusalcı" kültürel yapıyı getirmiştir. Aynı kutsallıkları ona da taşıtmak, herşeyden önce Kemalizmin kendisine de ihanet etmektir.

"Kutsal"lığı günümüze değin gelen bir metin üzerinden sorsam, desem ki: "İstiklal marşımız", ulusalcı kutsallığı günümüzde de tartışılmaz bir metindir. Oysa düşünceyle karşı çıkılabilecek, dahası dalga geçilebilecek birçok yeri vardır. Bunları öyle ince ayırımlar bile yapmadan saysak:

1. "Kahraman ırkıma bir gül!"

2. "hakk'a tapan"

3. "'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?"

4. "va'dettiği günler hakk'ın"

5. "sana yok, ırkıma yok izmihlal"

Bildiğimiz 10 kıt'a içinde iki yerde "ırk", iki yerde ise "hakk" geçiyor, yani tanrıdan söz ediliyor, ayrıca herkesin biraz da şaşırdığı gibi, bir yerde de "medeniyet" yani "uygarlık" için söylenen söze bir bakın...

Oysa Kemalist milliyetçilik, ırkçı değildir, laiktir, çağdaş, yani uygarlık yanlısıdır...

Öyleyse nedir bu perhiz, nedir bu lahana turşusu?

Şudur: O günlerin heyecanlı koşulları içinde söylenmiş bir şiirdir İstiklal Marşı. Yani belirli günler içindir... Artık günümüzde üzerine düşünceler de söylenebilmelidir, dahası dalga da geçilebilmelidir.

Hele hele "dökülen kanlar"dan ve "şehitlik"ten bu denli övgüyle söz etmesi - artık bunları da buraya alamadım - neredeyse bir tür propagandasını yapıyor olmasına Nazım Hİkmet'in eleştirisi şöyledir:

Saat beşe on var
Kırk dakika sonra şafak
                                    sökecek
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak”
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe cenubunda
On Beşinci Piyade Fırkasından iki ihtiyar zabiti
Ve onların genci, uzunu
Darülmuallimin mezunu
                                     Nurettin Eşfak

Mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak
                                                   Konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşında aksayan bir taraf var,
Akif, inanmış adam,
Fakat onun ben
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Beni burada tutan şey

                       Şehit olmak vecdi mi ?

                                                         sanmıyorum.
Mesela bakın :

“Gelecektir sana vadettiği günler elbet Hakkın”

Hayır.

Gelecek günler için

           gökten âyet inmedi bize

Onu biz kendimiz
vaat ettik kendimize
bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair

“Kim bilir belki yarın….”
                             (Kurtuluş Savaşı Destenı'ndan)

Oysa "biz", yani "insan olanlar", kanı durdurmaya çalışıyoruz!.. Bunun için savaşım veriyoruz!..

Yani kaba güç dışında hiç bir şey kaba güçle karşılanamamalı, düşünce üzerinde hiç bir sansür uygulanamamalıdır. Dahası bu düşünce "dalga geçme" düzeyine bile varsa durdurulması için kaba güç, yani sansür kullanma hakkı yoktur. Açık ve net olarak her şey üzerine konuşulabilmeli, tartışılabilmeli, dalga geçilebilmeli, dahası değiştirilebilmelidir. Bir düşünceye karşıysanız, karşı durmanın yolu, aynı yolla karşı düşünce yayınlamaktır!..

Bu dünyada, kültür tarihinde eskimeyecek hiç bir öge yoktur. Herşey, bize "kutsal" gelenler bile dahil!.. Bilimsellik bunu gerektirir. Uygarlık da, Kemalist uygarlık da...

Bunca "özgürlük"ün de "liberalizm" ile hiç bir ilgisi yoktur. Engellemek, sansürlemek, açık bir "insan hakkı"dır, o kadar.

Kutsallıklar, yasaklamalar, tabular, hangisi olursa olsun, zayıflık belirtisidir...

Öyle değil mi?

==================================

Genel bakışlar yani kuramlar (teoriler) olmadan, durum saptamaları ile yalnızca polisiye önlem alabilirsiniz. Sansür de polisiye bir önlemdir. Sansürü yapanın doğru ya da haklı olması gerekmez. Güçlü olması yeterlidir.

Ama geleceği görebilmek ve kurabilmek için genel bakışa, yani kurama (teori) gerek duyarsınız. Eğer "kuram" olmasa, Mustafa Kemal, Türkiye'nin kuruluşunun önderi olamazdı.

Doğruyu günlük saptamalarla değil, doğru kuramların ölçütleriyle ölçebiliriz. Kuramlar günlük saptamaları da içerir. Bu yüzden de geleceği kuracak doğurgan tartışmalar, günlük olgular değil, kuramlar arasında oluşur. Kuramlar tartışmalarla gelişir, doğruya yaklaşır, yayılır, genişler. Sağlıklı bilgiyi oluşturur.

Kuram yoksa gelecek de yoktur!..

==================================

Gelecekten korkmaya başladığımızda, kendinizi geleceği oluşturacakların arasında göremediğimizde korkarız. Korktukça da kaba güç kullanarak karşı düşünceyi önlemeye çalışırız!.. Sansürün mantığı da tam bu.

Biz gelecekten korkmuyorsak, geleceğe karşı çıkanlarla her durumda başedebiliyorsak, ne Anayasanın başlangıç ilkelerinden, ne de cumhuriyeti yitireceğimizden korkmamıza gerek yoktur. Kültür tarihinde bugüne değin hiç bir şey geriye doğru gitmemiş, gerilememiştir. Eğer Cumhuriyetin başlangıç ilkelerini ve Cumhuriyeti tabu, dokunulmaz görüyorsak yeterince güçlü olmadıklarını düşünüyoruz, güçlendirmeye çalışıyoruz demektir. Oysa biz, onlara da dokunulabileceğini göze almak zorundayız. Geriye doğru dönüştürmek isteyeceklere karşı, güçlü olan ileriye doğru değiştirebilecek olanlardır. Doğru değişim, doğru "akış" budur.

Görevimiz, Kemalist ilkeleri bile "tutmak" değil, ("tutucu" kavramı tam bu durumdan türer) ileriye doğru geliştirmektir. Burada karşı çıkacağımız şey, olduğu gibi "tutmak", ve "geriye doğru götürmek" olmalı, karşı çıkış yolumuz, sansür gibi kaba güç gösterileriyle değil, düşünsel olmalıdır. Gücümüzün kaynağı düşüncelerimiz olmak durumundadır.

Gelecekten yana olan, her zaman, salt gelecekten yana olması nedeniyle güçlüdür. Bu yüzden de geri götüreceklerden korkmak gerekmiyor. Yeter ki biz gelecekten yana olalım ve herşeyi ama herşeyi "değişmez" kılmak yerine herşeyi ama herşeyi değişir, ama doğruya değişir halde tutmaya çalışalım. Savaşımımız, tutmaktan ve geriye değiştirmekten yana olanlara karşı olsun!..

Ama yasaklamadan!.. Sansürlemeden!..

Güçlü olan gelecekten yana olandır.