osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2011 Perşembe

Sınıfsal kültür ve Devrim ilişkisi üzerine...

“Liberty leading the People”
EUGÈNE DELACROIX
1830
oil on canvas, 260- 325 cm. - Paris , Louvre.



Dünya bir sınıfın egemenliğinden bir sonraki sınıf egemenliğine geçerken, iktidar el değiştirmeden önce oldukça uzun sürelerle kültür değişimleri yaşamaktadır. ABD'de 1776 ve Fransa'da 1789 yıllarında Burjuvalar ilk kez devlet egemenliğini ele geçirmeden önce Avrupa'da (Doğu'da çok daha erken, Hallac-ı Mansur ile 9.yy'da), 1215 yılında İngiltere'de soyluların kırala baskıyla imzalattığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Bildirgesi) adında geçen "libertatum/özgürlük" kavramı, Soyluların kültüründe yoktur. Soylu (Aristokrat/Feodal) kültür bir kul kültürüdür. Kırallar, İmparatorlar, Çarlar, Sultanlar bile tanrının kulu olarak özgür değildir. "Özgürlük" kavramı burjuva kültürünün doğmakta olduğunu gösterir. Magna Carta'nın ardından yine 13. yy'da, 1250'li yıllarda, soylular İngiltere'de, sonradan Lordlar Kamarası olacak dünyadaki ilk meclisi kurar. Buna karşı 1290'lı yılların ortalarında Kıral, kendisini destekleyen, ama soylu olmayanlardan oluşan ve yine dünyada ilk kez anti aristokrat diyebileceğimiz ikinci meclisi, halk meclisini kurar. Bu meclis de sonradan Avam Kamarası'na dönüşecektir. (Anadolu'daki durum için bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/search?updated-max=2007-11-03T13%3A42%3A00%2B02%3A00)

13.yy ardından Avrupa'da yine "kul" olmayı reddeden, kul olmaya karşı çıkan, "birey" üzerine kurulan birçok kültür hareketi yaşanacaktır. Bunların en önemlileri Renaissance (yeniden Doğuş) ve dinde Reform hareketleridir. Felsefe'de yine birey üzerine kurulu akımlar gelişecek, Descartes gibi, Spinoza gibi dinlerini reddetmeyenler bile metafiziklerinin içinde matematiğin yöntemini uygulayarak insan (birey) aklını yerleştirmeye çalışarak Rationalism (akılcılık) akımını oluşturacaktır. Hele 1700'lü yılların (18.yy) başında ortaya çıkacak ve insan aklının doğumdan önceden hiç bir bilgi getirmediği (boş levha/tabula rasa) düşüncesi üzerine kurulu olan Deneycilik (Ampirism), öncüleri (David Hume, John Locke) içinde aynı zamanda İdealizm'in en büyük filozofu sayılacak olan piskopos Berkeley bile bulunabilecektir.
Tarihte yeni bir sınıfın egemen olduğu hareketlere bakarsak, Devrim'i yalnızca iktidarın ele geçirilmesi olmadığını görürüz. Burjuva Devrimi sürecine bakarak toplumsal gereksemelerin başlamasından sonra kültürel hazırlıkların yüzyıllar öncesinden başlaması gerektiği görülüyor. İşçi sınıfının devrimi için Sovyet deneyiminin başarısızlığı doğaldır. Çünkü kültürel ortam henuz hazır değildir. Aynı şey ilk kuruluşlarında Ankara ve Osmanlı devletlerinin başına da gelir. 1265'te Ankara'da kurulan başarısız Ahi devletini Paris Komününe, kuruluşundaki anti-Aristokrat yapıya karşın başarılı olamayan ve 1. Murat'tan Yavuz Sultan Selim dönemine değin çok sıkı bir karşı-devrim yaşayan (bkz: aynı yazı) Osmanlı'yı da devrim kalıbı (formel yapısı) açısından, kaba çizgileriyle Sovyet deneyimine benzetebiliriz. Başarılı Burjuva Devriminin ortaya çıkabilmesi, burjuva toplumunun oluşması için yüzyıllar gerekmiştir.
Devrimcinn görevi, sürecin hızlanması için kültürel alt yapıyı da ihmal etmeden hazırlanmasına destek olmaktır. Bu bağlamda yapılacak çok şey var. Önce kuramı ihmal etmeden uygulamada, oluşturacağımız politikaların kuramımıza ne denli uygun olduğunu kesinlikle denetlemek zorundayız. Uygulamadan alınacak sonuçlara göre, kuram sürekli olarak yenilenmelidir (feedback). Savaşım verilecek noktalar devrim süreci gözetilerek seçilmelidir (kaba hatlarıyla da olsa Burjuva devriminin formel yapısı devrim sürecini kavramak açısından iyi bir örnek oluşturur). Sermaye düzeninin kendi içindeki zıtlıklar (insan hakları v.b.) sürekli göz altında tutulmalı ve politik öncülük ele geçirilerek sermaye düzeninin çürüme noktaları genişletilmeli, bu tutum üzerinde politika geliştirilmelidir. Devrimci siyasal örgütlenmeler iktidara uzun bir sürede yürüneceğini bilmek zorudnadır. Bu durumda kendi kuracakları sosyal yapının ayrıntılarını bilmedikleri bir dönemde iktidara gelmek için savaşım vermek yerine, doğru muhalefet yolunu seçmelidir. Bu da karşısına devrim stratejisiyle çıkılan sınıf iktidarının çözemeyeceği iç zıtlıklarının yakalanıp bunların üzerine gidilesi ve bu noktalarından çürütülmesi ile olanaklıdır.
Sorun, devrimlerin yalnızca bir sınıfın değil, bütün insanlığın ürünü olması gerekmesinden geliyor. Komünist Devrim'in olması için yalnızca İşçi sınıfının gücünün gerekli olduğunu sanıyoruz!... Devrimi oluşturabilmek için bütün insanlığın, geleceği kurma cesaretini gösterebilecek (aydın) olan herkesin çabasına gerek vardır. Toplumlarda geleceğe yönelik değişim gereksemeleri tek bir sınıfa yönelik gereksemeler değildir. Egemen sınıflar da süreç içinde çatlar ve bir bölümü geleceğe yönelik gereksemeler içine girer. Böylece sınıf içi zıtlıklar ortaya çıkar. Burjuva devrim sürecini Aristokratların başlattığını, dahası bir süre götürdüğünü, Marx'ın değilse de Engels'in bir İngiliz Aristokratı olduğunu unutuyor gibiyiz.

Devrimler, sınıf gereksemeleri üzerinden doğar, doğrudur. Ama o sınıf insanının savaşımda başarılı olamamasının devrimi engelleyeceği yanılgısına da düşülmemelidir. Evrensel akış, toplumsal gereksemeler, önce kültürü, ardından da sosyal ortamı olması gereken yere doğru sürekli hareket ettirmektedir. Burada devrimcinin görevi bu sürecin yürütülmesinde görev almak ve olabildiğince hızlandırmaktır. Toplumun, gitmesi gereken yöne doğru akış içinde olduğunu görüyoruz. Çıkarları doğrultusunda buna engel olmak isteyenler olacağı gibi, geleceğin belirsizliğinden içgüdüsel olarak korktukları için, Kemalistler gibi, eskinin "daha iyiydi", "yeterince olgunlaşmadıydı"sına kapılıp içtenlikle akışı durdurmak, henuz olgunlaşamadığına inandıkları bir önceki sosyal ortama dönmek isteyecekler de olacaktır. Üstelik bu açık sağ nitelikli tutumu eski devrimciliklerinden kalma bir inançla "devrimcilik" de sanacaklardır. Oysa toplum ve kültür akmaktadır ve artık "devrimcilik" onların bıraktığı yerde değildir. Bu anlamda "istemezük"çülerle aynı çizgide olduklarının ayırdına varamayacaklardır.

Bu bağlamda, Kemalist ulusçuluk da içinde olmak üzere her türlü milliyetçiliğin, dahası kırıntısının bile bugünün evreninde insanı tutuculuğa düşüreceğini artık görmemiz gerekir. Ulusçuluk ümmet toplumlarına karşı ilerici konumdadır. Ümmet toplumlarının ortadan kalkması ile de ilerici niteliğini yitirmiştir. Hele bundan sonra başka uluslar üzerine egemenlik kurma politikaları uygulaması durumunda iyice gerici konuma düşmektedir. Doğal olarak ezilmek istenen ulusun ulusal başkaldırı savaşımı da aynı ortamda, yani "onların çöplüğünde, yapılmış olmaktadır. Bu tutum anlaşılabilir. Ama devrimcilik savı taşımadığı sürece... Yani ulusçuların aynı zamanda devrimci olduğu zamanlar geçmiştir. O devrim Burjuva devrimiydi. Şimdi artık burjuva sınıfı egemen sınıftır ve ulusçu yapı da onun üst yapısıdır. Günümüz dünyasında hem ulusçu hem derimci olunmaz, olunamaz!.. (Bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)
Bu bağlamda bu ülkede devleti ellerinde tutan, egemen Türk ulusçularının olduğu kadar kendilerini savunma durumunda olan Kürt ulusçuları da aynı tuzağın içindedir. Bugün artık, savunma durumunda (Kemalist deyimle "mazlum") olsun olmasın bütün ulusçulukların tutuculukla özdeş olduğunu, dahası Marx'ın deyişiyle "insanlığın afyonu" olduğunu, dinin yerinde geçtiğini ivedilikle anlamamız, politikalarımızı bu tutum üzerine kurmamız gerekiyor.

23 Ocak 2011 Pazar

Evrensel Müzik Üzerine



"Geleneksel Türk Sanat Müziği" denilen müziğin niteliksel olarak ikiye ayrılmasının doğru olacağını düşünüyorum:

Klasik Türk Müziği - Osmanlı aristokrasisinin dinsel ve yaşamsal müziği.

Kendine "Türk Sanat Müziği" adını yakıştıran ticari müzik(!)...

Yalnızca bir dinleyici olarak Klasik Batı müziğinin Barok öncesi dönemine denk sosyolojik, kültürel, dolayısıyla sanatsal değer taşıdığını düşünüyorum.

İkinci kategori bugüne değin kültür tarihi açısından gereğince incelenmiş değildir. "Müzik" kavramının içine alınmamış, bir anlamda yok sayılmıştır.

Bu dönem, Osmanlı'da, sosyolojik bakımdan Burjuva kültürünün başgöstermesiyle başlamaktadır. Yani Osmanlı'da, batıcı hareketlerin ilki sayılabilecek Lâle Devri'nden sonra Klasik Türk Müziğinin içinde oluşan "Şarkı formu" ile belirlenmekte ve dönemden etkilenen bir yaşama biçimine koşut yeni bir tür, eğlence müziği oluşmaktadır. Bu bu formda, Dede Efendi gibi Klasik Türk Müziğinin değerli bestecileri bile, öteki bestelerinin ağırlığında olmayan, oldukça hafif, şarkı formunda eğlence müzikleri besteleyeceklerdir. 20. yy'a yaklaştıkça, "bireysel" burjuva yaşam biçiminin daha da egemen olmasına koşut olarak bu tür, kendini yavaş yavaş "Klasik Türk Müziği" diyebileceğimiz ve Aristokrat kültürden gelen müzikten ayıracak, arasına "Longa"lar, "Sirto"lar gibi islam olmayan Anadolu insanından eğlence müzikleri ile de birleşecektir ("Fasıl" denilen ve disipline edilmemiş yorumların da bu dönemde yaygınlaşmış olduğuna dikkat çekmek gerekir). Rum ve Türk eğlence müziklerinin-dillerinin karmaşasından oluşan Rembetiko (ya da Rebetiko) bu dönemde ortaya çıkar. İslam ilahilerinin arasında bir tür serbest okuma sayılabilecek Gazeller, ustası olan hafızlar tarafından, "bülbül sesli" gibi nitelemelerle bu dönemde günlük acıları anlatan bir tür eğlence müziğine dönüştürülür.

20.yy ortalarına doğru, öteki kültür alanları -söz gelimi Edebiyatta Yahya Kemal- ile koşutluk içinde Münir Nurettin gibi, şarkı formunun klasikleri yetişecek (ikisinin söz ve beste ortaklıkları bu durumun özel bir kanıtı gibidir), daha sonra bunlara, klasik ile popüler arasındaki kültür ayırımı gözardı edilerek "neo-klasik" adı verilebilecektir.

1950'li yıllarda yozlaşma, bu alanda doruklarına ulaşır: Gazinoların gelişmesi ile eğlence müziği para getirmeye -bir tür rant sağlamaya- başlar, hemen ardından, 1960'dan sonra araçlara takılan 45'lik plakların çıkması ve taksilere takılan plakçalarların "avazeleri" ile Zeki Müren ve yanına Halk Müziğinden Muzaffer Akgün'ün katılmasıyla doruklarına ulaşır.

İşte Arabesk denilen ve son günlerin moda deyimiyle "ucube" müzik bu dönemin devamı olarak ortaya çıkar. Bu ucubede, halk müziğinin "yanık"lığı -Anadolu türküsü bestelenmez, "yakılır"- "ezik"liğe dönüşecek Arap müziğinin tınılarına yaklaşılacak ve Arabesk adını alacaktır.

Söz konusu yozlaşma, dünya burjuva kültüründe ticari müziğin yozlaşma süreci (popüler müzik) ile de önemli koşutluklar içermektedir ve bu açıdan da ele alınmalı ve incelenmesi doğru olur kanısındayım.




Batı ya da doğu diye iki ayrı müzik olduğunu düşünmüyorum. Müzik, toplumların yaşam biçimlerine göre biçimleniyor. Yanyana yaşayan toplumlar da birbirini etkiliyor, yeni sentezler oluşturuyor.

Benim sözünü etmeye çalıştığım iki biçimde karşımıza çıkan müzik. Bunlardan birisi Aristokrat kültürden sonra Burjuva kültürünün Anadolu'da yarattığı iki tür müzik. Genel olarak bunlardan biri, hızını Aristokrat kültürün müziğinden alan, onun üzerine oturan burjuva müziği, öteki burjuva ticari yapısının etkisinde ortaya çıkan "satılabilir" ya da "satışa gelebilir" müzik. Yozlaşma, ikinci yolun üzerinde oluşuyor: Yeterli kültürel alt yapıya sahip olmayan ve yalnızca satılmak için yapılan müzik!..

Kemalist dönemin kültür üzerine, bu arada müzik üzerine etkisini bugünden bakarak ve bugünün değerleriyle değerlendirmek doğru olmaz. Osmanlı aristokrasisinin burokrasi kültürünün üstüne oturmuş olan Kemalist burokrasinin çalkantılı bir dönemden geçmesi ve pek çok yanlış yapmış olması doğaldır. Her devrimden sonra bir oturma süresi gerekir. 20.yy Anadolu Devrimi'nin dünyadaki son burjuva devrimi olması nedeniyle olmalı, bu süreç, en kısa sürede aşılmıştır. Kemalist Burjuva devriminden sonra neler yaşandığını elbette tarihçiler açıkça araştırmalıdır. Ama bu, dönemin akış içindeki doğru yerinin gözetilmeden, mahkum edilmesi gerektiği ön yargısıyla yapılmamalıdır.

Arabesk'e ve onu önceleyen yapıya bakmaya çalışırsak, Burjuva Kapitalist yapının "daha çok tüketme" ve "kâr ederek geçim sağlama" ölçütleriyle devinebiliyor olduğunu göz önünde tutarak, insanın doğal gereksemesi olan sanatın "sunum-istem / arz-talep" çarkları arasına sıkışmış olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kuşkusuz bu yapının oluşmasında, "istem/talep"in önemli bir payı olmakla birlikte, özgür bir istem olduğu söylenemez. Oluşmasında "istem"e karşı, onu üretilebilene yönlendirmek, tüketimi sürekli diri tutmak, gereksemedan çok daha fazlasını tüketmesini sağlamak üzere çeşitli Burjuva/Kapitalist mekanizmaların gelişmekte olduğu sanırım gözden kaçırılmamalıdır. Bana kalırsa bunların geldiği organize ilk kaynağın, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in oluşturduğu "Büyük Yalan" kuramı olduğu unutulmamalıdır. Bu kuramın adı önce "reklemcılık" olmuş, şimdilerde de "halkla ilişkiler" adını almıştır. Yani kapitalist yapı bu iş için para dökmekte ve başarılı olmaktadır. Üstelik tüketicinin, yani bizim paramızla!.. Yöneldiği yön ise örgütsüz olan ve durumun ayırdına varamaması için özel önlemler alınan "tüketici"dir.

Dolayısıyla yalnızca bu ürünlere bakarak, toplumun "doğal kültürel yapısı"nı açıklamak doğru değildir.

Hem gazino kültürüne, hem Arabesk'e dönersek, Karagöz'ün orta oyununun, kuklanın, gezici tiyatro turuplarının, doğal süreç içinde gerçek gereksemeden oluşmuş "eğlence sunumu" yoktur. Ve tabii Aşık Veysel'in gerçek gereksemelere oturmuş olan türküsü de yoktur. Onların kendi aktıkları yol üzerinde gelişebilecekleri ve gelişkin bir kültürün oluşabileceği tehlikesi, önünün kesilmesi gereğini doğurmuş ve kapitalist yapı, kendi "kâr" hareketlendiricisi doğrultusunda "halkla ilişkiler" kuramını da kullanarak önünü kesme operasyonunu yapıtların kendi içine yerleştirmeye başlamıştır. Hal Ashby'nin "Being There / Merhaba Dünya"sı gibi birkaç olumlu örnek dışında bugünün komedisi, artık Charlie Chaplin'in komedisinden, Shakespeare'in komedisinden niteliksel olarak farklıdır ve çok büyük oranda, gerçek gereksemenin değil, kendi oluşturduğu istemin ürünüdür. İsmail Dümbüllü komedisi ile bugünkü Cem Yılmaz komedisine yalnızca bakıvermek aradaki nitelik farkının açıkça ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Arabesk, pek çoksanat alanını kullanan öteki "sunum" alanlarında olduğu gibi, bu yapının yozlaşmış sonucudur. Türkü'nün insanca "yanık"lığını "ezik"liğe dönüştürmüş olan yapıdır. Yanıklığın başkaldırısını taşımaz. Caz müziğindeki, biraz da karikatürle kardeş olan komedi içindeki başkaldırıyı da taşımaz. Eziklik, bu ezikliğin kabullenilmişliğini içinde barındırır. Karikatür sanatının ardına sığınarak aynı yapının geliştirdiği Gırgır ve ardılları ile aynı çizgide, aynı durağanlıktadır.

Geleceğin dünyasını oluşturmak için bu yapının mutlaka ve hızla ayırdına varmamız gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin güdümlü "sunum-istem" yapısının ardındaki "güdüm"ü ortaya çıkarmak ve herkesin önünde ipliğini pazara çıkarmanın zamanı gelmiş geçmekte olduğunu düşünüyorum. Yok edilmeye çalışılan ve gerçek gereksemelerle oluşmuş her türlü sanat kanalının açık tutulmasının günümüz aydınının görevi olduğunu düşünüyorum.

Dünyada burjuva devrimleriyle aristokrasiyi alaşağı ederek burjuva düzenini oluşturmuş olan yapı, kendi çöküş sürecini yavaşlatmak için, yine kendi oluşturduğu "birey" dünyasının zayıflıklarını da kullanarak yeni ve yapay bir "kul düzeni" oluşturmuştur, bunu olabildiğince uzun yaşatmak için de elinden geleni yapmaktadır.

Kültürel ya da siyasal, her alanda geliştireceğimiz politikaların, yozlaştırmaya karşı savaşım politikaları olması gerektiğini düşünüyorum.

* * *

Toplum olarak yaşayan insanlık olarak, bugüne değin yaşadığımız ve dönemini kapattığımız Aristokrat egemenliğinin ve şu anda yaşadığımız Burjuva egemenliğinin yola çıktığı temel kavramların kültüre yansıması kaçınılmazdır. Eğer siz kendinizi "kul" duyumsuyorsanız, efendi Tanrı tarafından yetkilendirilenlerin yaşamakta olduğu saraydan aldığınız "ulufe"yle geçinirsiniz. Sultanın yediği domatesi de siz yetiştiriyor olsanız, bu, efendinize karşı sorumlu olduğunuz bir iştir, size bunun karşılığında herhangi bir şey verilmek zorunda değildir. Yaşamak için gerekseme duyduğunuz altın, akçe, para, neyse, size ulufe olarak verilir. Bu yapının üzerine koca bir kültür oluşur. Bu, Aristokrat kültürdür. "Ekmek yediğimiz kapıya ihanet edilmez" anlayışı bu dönemden günümüze gelmiştir. Yalnız klasik müzik değil, kültür alanlarının hepsi Aristokrasinin kucağında büyür, başka bir şansı yoktur. Ama Akış içinde, söz gelimi Beethoven'da bireysel başkaldırıyı bulursunuz.

Şu anda öğrendiğim bir haberi tam da bu alanın içine alıp bakalım: Başbakan efendi, yeni açılan stadta kendisini protesto edenleri "nankörlük"le suçlamış!.. Aristokrat kültürden günümüze sıçrayan bir anlayışın ürünü işte. Aristokratlığa özenen, Anadolu insanının son derece başarılı biçimde kavramlaştırdığı "sonradan görme" bir başbakan, yaptığı herşeyin kendi görevi olduğunun, eşşek gibi bunu yapmak zorunda olduğunun bilincine varamıyor ve ulufe verdiğini sanıyor. Oysa bugünün olması gereken yöneticisi her zaman yönetilenlerin hizmetinde olmak ve ne yapsa yeterli olmayacağının bilincinde olmak zorundadır. Daha buna benzer öyle çok örnek var ki...

Sözünü ettiğim "Dünyanın Bütün Sabahları" adlı film, işte tam bu kültürün değişmesi sırasında, hala müzikle soluyan, müzikle yaşayabilen bir bestecinin yaşamındaki isyanı ve iç çatışmaları inanılmaz bir başarı ve güzellikle anlatmaktadır.

Eğer Burjuva egemenliğinde yaşıyorsanız, o zaman sizde "birey" olmanın bilinci gelişmiştir. Zaten "birey bilinci" gelişmeden Burjuva Devrimi yapma şansınız da yoktur. İçinde yaşadığınız kültür de "birey" olmanız üzerine kuruludur. Özgür olmak işte bu "birey olma"nın size verdiği bir haktır. O zaman yetiştirdiğiniz domatesi Cumhurbaşkanına da verseniz karşılığını alırsınız. Aldığınız para "ulufe" değil, karşılıktır ("ücret", "fiyat", her neyse). Toplumsal yapınız da bu "karşılık"ın devindirmesiyle yaşam kazanabilir ancak.

Gelelim sanat ya da halk müziği kavramlarına. Dünyanın her yerinde bunların her ikisi de Aristokrat kültürün egemen olduğu zamandan gelir ve dinsel kökenlidir. Yani "kul"luğunuzu müzik ve dansdan oluşan törenlerle belirler, gösterirsiniz.

Anadolu'da bu ayırım çok belirgindir. Çünkü özellikle Osmanlı, yaşamı boyunca iki ayrı dinsel yapının etkisindedir. Türkmen Alevi inancı ve Saray Sünni inancı. Osmanlı tarihi boyunca birbiri ile çatışmış olan iki ayrı inanç dizgesi. Bu dizgenin içinde birey kültürünün gelişmeye başlaması ile de din dışı, "birey"i önde tutan müzik de bir yandan gelişmiştir.

Aynı yapı Avrupa kültüründe de var. Ama Avrupa'da dinsel ayırım, Alevilik-Sünnilik denli keskin ve birbiri ile savaşan kültürel yapılar olmadığı için Anadolu'daki gibi keskin çizgilerle ayrılmamıştır. Protestan'lığın ortaya çıkmasından sonra bile her iki dinsel kültür, Aristokratların arasında, Katolik papalıkla Feodal beylerin arasında kalmıştır. Bu dönemde halk müzikleri Evensel müziğin içine kadar girer. Birçok örnek var. Süitlerin hepsi, çeşitli halk müzikleriyle kuruludur. Beethoven'in 6 numaralı Pastoral senfonisinde köylülerin dansları vardır vb..

Emperyalist yöneticiler ve faşistler sizin Klasik Batı müziği adını verdiğiniz Evrensel müziği yaşayarak değil, aynen biraz önce sözünü ettiğim başbakanın tavrıyla, kendilerini "efendi" gösterebilmek için "sonradan görme" edasıyla benimser. Bunu en iyi anlatan film, Aristokrat kökenli bir Marxist olan Luchino Visconti'nin "Leopar" filmidir. Garibaldi'nin önderdiğindeki İtalyan Burjuva Devrimi sırasında hala yaşamakta olan gerçek Aristokratlarla, kendini Aristokrat göstermeye çalışan Burjuvaların altını inanılmaz bir başarıyla çizer, kültürel alt yapılarını ve yaşama biçimlerini anlatır.

Kemalist dönemin uygulamalarını hatasıyla sevabıyla anlamalıyız kuşkusuz. Ancak söylediğim şey, onu doğru sosyolojik yerine oturtarak değerlendirmenin gerekliliğidir. Sanıyorum bu tutum, bizim dünya görüşümüz gereği mutlaka yapmamız gereken bir şeydir. Yoksa yalnızca öfkelerimiz, kızgınlıklarımız bizi yanlışa götürür. Bugün yapılmakta olan pek çok yanlışın ve ön yargılarımızın kökeninde de bu tutum vardır diye düşünüyorum.

Arabeskin ortaya çıktığı dönemi ben çok iyi anımsayacak yaştayım. Yasaklamalar yerine dinlenen Arap radyolarının payı hiç ama hiç yoktur. Arabesk, sözünü ettiğiniz yasaklamalardan 35 yıl kadar geçtikten sonra, 1965'den sonra Türkçe sözlü popüler müzikle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Amaç, sözünü ettiğiniz dünya pop müziği ile aynıydı: "meta üretimi" dolayısıyla kâr ve geçim sağlamak!.. Hepsi budur!.. O dönemde böyle bir yasaklamanın izi bile kalmamıştı. Bunun açık tanığıyım.

Özetle, artık burjuva ulus (ya da "kimlik") arasındaki ayırımları ve çatışmaları terk etmediğimiz ve geleceğe dönük "insan" temelli yapılanmaları oluşturmak için emek vermediğimiz sürece hiç bir ulusun ya da "kimlik"in başarılı olması olasığı yoktur. "İnsan" için oluşacak toplumları ortaya çıkarmak zorundayız. Birbirinden ayrı "halklar" değil (bunun gerçek anlamı "uluslar"dır), halk, yani "yönetilenler"in toplumunu oluşturmak zorundayız.

Başka bir çıkar yolumuz olmadığını düşünüyorum.
 
* * *
 
"Sanat" kavramının "zenaat"den ayrı olarak 17 yy'da söylenmiş olmasından daha çok ne zaman başladığını ve insanların -17. yüzyılda - adı konulmuş olan o kavramda sözü edilen olguya ne zaman gerekseme duyduklarına bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu bağlamda:

a) Sanat -adı ne zaman konulmuş olursa olsun-, bize değin ulaştığı kadarıyla, mağara çağında, mağara resimlerindeki stilizasyonlarla başlamıştır.

b) Aristokrat sınıfın bütünüyle egemen olmasından hemen önce, Renaissance sonrası "birey"sel sanatın öncüleri denebilecek yapıtlar ortaya konulmuştur. En önemli örnekleri şiirde Homeros, Sappho vb; düzyazıda Herodotos, Felsefede Sokrates öncesi Anadolulu düşünürler ("felsefe" adı daha sonra Helenler tarafından konulacaktır); öteki sanatlarda resimde Girit ve Pompei duvar resimlerinde görülmektedir. Yontuda ise Helen okulu, Aphrodisias okulu gibi akımlar bile gelişmiştir.

c) Aristokrasinin oturması ile "birey" olan, olabilenin yalnızca "tanrı" olduğu, geri kalan herkesin kendini "kul" olarak benimsediği bir kültürel yapıda, yaratıların bütünü tanrı tarafından vahyedilmiş olandı. Şiir yalnızca kutsal kitaplardı (ünlü örneği: Kur'an'ın şairleri lanetlediğidir). O da tanrı tarafından yazılır ve vahyedilirdi. Anadolu'da 13.yy'a, Yunus Emre'ye değin sanat ya da felsefe, yaratıların hiç biri imzalanmazdı. İmzalamak "günah" sayılırdı.

d) Renaissance'da yeniden doğan "birey"dir (bu doğumun nasıl olduğu konusunda bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html ).

e) Sözünü ettiğiniz "deha"lar elbette hayatlarını soyluların dizi dibinde geçireceklerdi. Başka türlü yaşama şansı yoktu. Aynen bugün de sanat yapacakların yapıtlarını satarak geçinmek zorunda oldu gibi. Döneminin yapısında "birey"in zorlanması doğaldır.

f) Sanat yapıtlarında "isyan"ın görülmesi için "birey" kültürünün başlamış olması gerekmiştir. Örnek olarak: Beethoven'in tek Operası "Fidelio"nun öyküsüne bir bakmak yeterli olacaktır. Osmanlı'da isyan şiirleri yüzünden kellesinden olmuş Divan şairi az değildir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürtmesi üzerine onu önder sayan bir kadın şairin Kanuni'ye isyanını geçende bir tv programında bir tarih hocasından dinledim. Sultan'ın gözdesi Hurrem'e "Rus Cadısı" diyecek denli kişiseldir, ama başkaldırıdır...

Zulmedip ol nev civana eyledin cevr-i feza
Boynuna taktın kemendi canına kıldın eza
Merhametsiz şah-ı alem, n’etti sultan Mustafa
Bir Rus cadısının sözün kulağına koyup
Nekr ü ale alunuben ol acuzeye uyup
Şevkat imandır bilurken kılmadın havf ü Hüda
g) Anadolu Halk müzikleri konusunda çok haklısınız. Ancak Anadolu özel bir durumdur. Osmanlı'nın kuruluşunu gerçekleştirmiş olan 13.yy kültürünün Aristokrat karşı devrime direnişi söz konusudur. Ayrıca bunu yapabilmek için bir başka "egemen"in kulluğunu kabul etmek zorunda oldukları da gözden kaçmamalıdır: Pir Sultan'ın şiirlerindeki "şah"ın Şah İsmail olduğunu unutmamak gerekir. Bunu Pir Sultan'ı aşağılamak için söylemiyorum. Hem bir başka türlü davranmayı bilecekleri yeni bir kültür henuz gelişmemişti, hem de "şah"da bulmayı umduıkları şey 13.yy Anadolu kültürüydü ki doğmakta olan "birey" kültüründen çok güçlü ögeler içeriyordu (bkz: yukarıda sözü geçen yazı).

Özetlersem: değerlendirmelerimizi yaparken "akış"ı temel almadığımız kanısındayım. Bu da doğaldır. Yaşadığımız dönemde Marxist kurama karşın, "akış"ı temel alan geleceğin kültürünü henuz oluşturamadığımızı görmek zor değildir. En önemli görevimizin bunu yapmak olduğunu düşünüyorum.

Gelelim "emperyalizm" ve "müzik" sorununa:

a) Dönemimizde "emperyalizm"in artık uluslar arasında değil sınıflar arasında olduğunu baştan saptamakta yarar var. Bu bağlamda "biz"i sömürmekte olan düşmanımız artık "Amerika" ya da "Avrupa Birliği"nin ulusları ya da ülkeleri değil, Türkiye burjuvazisinin de içinde olduğu sermaye sınıfı, yani dünya burjuvazisidir.

b) Sömürülmekte olan "biz" ise yalnızca Türkiye'de yaşayan "üretime emeğiyle katılanlar" ya da "emeğiyle geçinenler" değil, Amerika ve Avrupa dahil bütün dünyada yaşamakta olan "emeğiyle geçinenler", sömürü bağlamında ele alırsak "tüketiciler"dir.

c) Emperyalizmi hala "uluslar arasında yaşanan sömürü" olarak gösterme politikasının başarılması için avuç dolusu para döken, çünkü "tüketiciler"i olabildiğince uzun süre sömürmeye devam etmek isteyen Emperyalist yapı da, onun sanmamızı istediği gibi "ülkeler" ya da "uluslar" değil, sermayenin ta kendisidir (Biraz daha ileri gidersek bunun sermaye sahibi insanlar bile değil, sermaye düzeninin mekanik yapısından geldiğini, yaşamak için buna gereksemesi olduğunu görmemiz olasıdır. Bu konu daha ayrıntılı araştırılmaya gerek duymaktadır. Şimdilik konumuz değildir).

Bu saptamaları yaptıktan sonra birez daha ileri gidersek:

a) Klasik Batı Müziği adını verdiğiniz müzik, bugün artık "bilim" gibi akademik bir yapıdır. Avrupa kilise müziğinden yola çıkmış, Aristokrat kültürün egemen olduğu dönemde saraylarda dolanmış olmakla birlikte Barok dönem yaşamakla bugün artık Halk müzikleri de içinde olmak üzere bütün dünya müziklerini kapsayan evensel bir müziğe dönüşmüştür.

b) Bunun emperyalizm ile ilgisi yoktur. Dünyanın her yanındaki bilimin, iletişimin gelişmesi sonucunda bir araya gelmesine benzetebiliriz. Evrensel müzik artık dinsel müzikleri de, saray müziklerini de, halk müziklerini (Sarasate'nin "Zigeunerweisen" ya da "Gipsy Airs"ini internette aratabilirsiniz) de kapsayan ve onların üzerinde yer alan gelişkin, Evrensel bir sanat türüdür, Evrensel ya da Akademik müzik demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Artık Ruhi Su'nun bütün türkülerinde, Fazıl Say'ın "Kara Toprak"ında Anadolu halk müziğini, yine Fazıl Say'ın İstanbul Senfonisinde (http://vimeo.com/18362962) hem saray müziğini hem de halk müziğini bulabilirsiniz.

c) Tanımını yukarıda vermeye çalıştığım, sınıflar arasındaki sömürü düzeni olarak Emperyalizm'in tıkamaya çalıştığı, insanı "insan" yapan yol budur. Kendini evrenselleştirerek (global sermaye), durmadan büyümek zorunda olması nedeniyle sınırları ortadan kaldırmaya çalışan sermaye, "insan"ların evrenselleşmesini (klasik anlamda Marxist enternasyonalizm) olabildiğince durdurmaya çalışmakta, bunu da "ulusal" sınırları olabildiğince uzun süre sağlamlaştırıp ayakta tutarak, dahası henuz oluşmamış sınırları oluşturmaya çalışarak, bunun için özel politikalar geliştirerek yapmaktadır. Bu politikaların en yaygın uygulananı ise ulusların birbirine düşürülmesidir. Böylece de silah tüketimini de olabildiğince uzun süre ayakta tutarak bir taşla birden fazla kuş vurmaktadır.

"İnsanlık" olarak içine düşürüldüğümüz, ama hızla kurtulmamız gereken tuzak budur!..

* * *

Sanatın doğal bir gerekseme sonucunda ortaya çıkmış olduğunu ve günümüze değin biyolojik (burada beyin) gelişmeye koşut olarak da çağlar içinde geliştiğini söyleyebiliriz.

Ancak kültürel değişiklikler de sanatın biçimini etkilemiştir ister istemez. Kimi zaman şaman doktorun hastasını iyileştirmek için doğal güçlere duasındaki içtenlikte, kimi zaman Afrika kabilesinde kurbanın (insan ya da hayvan) kendisini bağışlamasında söyleme gücünün yeterli olmadığı ortamlarda, kimi zaman mağara duvarına, ama belki de yine ava gitmeden önce, doğal güçlere haber göndermek amacıyla, dans, müzik, ya da resim sanatları gelişir. Bugün gördüğümüze göre yapılan danslar, çıkarılan sesler ya da çizilen ya da boyanan şekiller, hepsi insan beyninin ürünü olan soyutlama adını verebileceğimiz bir etkinliktir. Bunu oluşturan da insan beynidir. Belki de insanın bir tanımını da "soyutlama yapabilen hayvandır" diye vermek çok da yanlış olmaz...

İnsan beyni birçok soyutlama yapar. Bunların hepsi de "sanat" olmak zorunda değildir. Söz gelimi "dil" de bir soyutlamadır. Bilimlerin kullandığı kimi kavramlar da soyutlamalardır. Özellikle de matematik ve geometri, bütün işlemlerini soyutlamalar üzerinden yapar.

Ama "sanat" bütün bunlardan ayrı olarak "yaşam"ın paylaşılması için yapılan soyutlamadır. Ortaya çıkış biçiminde "coşku" vardır. Bilimsel soyutlamaları ise "akıl" var eder. Her iki soyutlama türü de bir "dil" oluşturmak için var olmuştur. Bunlardan biri duyunun, öteki duyarlığın dilidir. Duyusal dilin amacı bilgi aktarmak, duyarlığın amacı ise yaşamı paylaşmak, başka güçlere (insan, doğa, tanrı) paylaşmak istediklerini aktarmaktır. Ancak ne yapsa buna gücü tam olarak yetmemektedir. Çünkü duyarlık içseldir ve bunu dışsallaştırmak için mutlaka dış evrenin elemanlarına gerek vardır (Prof.Dr.Necdet Sumer - Bilim ve Ütopya Eylül 2003 Sayı:111 "Sanatsal Etkinliğin Doğası Üzerine" - mesajları şişirmemek için eklemiyorum. İsteyenlere yazıyı gönderebilirim). Bütün sanatların işlenebilen yanı bu dışsal yanıdır. Aslına bakarsanız sanatları birbirinden ayıran da yalnızca bu yandır.

Yani hangi sanat ve hangi dönem olursa olsun, sanatın özü aynıdır ve "insan"dır. Hiç kuşkusuz, kültüründen etkilendiği biçimiyle insan, siyasal yapısıyla, beğenileriyle, nefretleriyle, isyanlarıyla, hoşlanmalarıyla "insan yaşantıları"...

Elbette dışsal olan yan da kendi kültüründen etkilenecektir. Egemenlerin, halkın ya da sınıfların kültürü bu yanında kalacaktır. Ahmet Haşim'te var olan hüzün, her ne denli ona "ikinci serseri" adını takmış da olsa Nazım Hikmet'te de bir başka biçimde var olacaktır.

Gerçek Sanatın "egemen"i "egemen olmayan"ı, ya kendi biçiminde ya da üreten insanın yaşama biçimindedir. Dünyanın hiç bir yerinde, bu arada Osmanlı sarayında da, halk kökenli sanatlar ile saray kökenli sanatları birbirinden ayırmaya ve birinden yana tavır almaya ne hakkımız, ne de şansımız vardır. Divan şiirimiz de, Saray müziğimiz de bizimdir, halk şiirimiz, halk müziğimiz de (buradaki "biz" yalnızca benim gibi Anadolulu olanlar değil, bütün dünyada yaşayan "biz"dir)... En içten duygularını en bireysel duyarlıklarını paylaşan müzik de "biz"imdir, inandığı politik görüşe insanları çekmek için ajitasyon amacıyla yapılmış olanı da...

"Biz"im olmayan sanat var mıdır? sorusunun yanıtı bu durumda zor değildir: "Biz"im olmayan sanat, aynı zamanda sanat olmayandır. Kişisel olarak benim sorunum bu noktada. "Biz"im sanatımıza benzer dışsal ögelerle ve yalnızca "dışsal ögelerle" oluşturulan "meta"lara benim itirazım. Tek ölçütüm de bu. Arabesk'i değerlendirmemde de ölçütüm yine budur. Burada "egemenler" tam olarak devrededir. Bugünün egemeni olan Burjuva kültürü, kendi ekonmik yapısına uygun olarak, "insan olan"ın kültürünü geliştirmemesi için önünü kesmeye çalışmakta, sanatın içeriğini yok ederek yalnızca "biçim"den, yani kendi istediği dışsal ögelerden oluşan yapay bir sanat görüntüsü oluşturmaya çalışmaktadır.

Kültürlere bakarak yapılan Batı-Doğu ayırımları olsun, ulusal sınırlar olsun, ulusal kültür ayırımları olsun, biraz geri çekilip bakınca "yapay" ayırımlardır. Bu bağlamda, artık dünyanın üzerinde hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, müziği doğduğu kaynaklara göre birbirinden ayırmak, geleceği değil, geçmişi ölçüt alarak değerlendirmek anlamına gelmektedir. Egemenlerin ekmeğine yağ süren ve kurtulmamız gereken "tuzak" budur. Bu bağlamda Sibirya Yakut'larının boğaz çalmasıyla Afrika tam tamlarını, ya da Amerikan Zencilerinin pamuk tarlalarında söyledikleri şarkıları, blues'u ya da onlardan gelişmiş olan klasik cazı nasıl birbirinin devamı olarak görebiliyorsak Barok dönemi yaşamış olan Evrensel müziği de Emperyalistlerin müziği diye dışta tutamayız. Onun içinde yaşanmış olan gelişmişlik elbette dünyanın bu yöresinde yaşamakta olan insanların müziğini de içine alacak ve geleceğe doğru götürecektir.

Yani dışsal, biçimsel yanı üzerinde yapay olarak yürütilen bu tartışmaları uzatmadan dünyanın bizim yaşadığımız yöresinde gelişmiş olan halk ya da saray müziği de içinde olmak üzere "içsel" yapısının hangi dışsal ögelerle geliştirilebileceği üzerinde çalışmak gerektiği kanısındayım. Günümüzde bunu yapabilen de kökeni ne olursa olsun, Evrensel müziktir. Ticari olmaktan arınmış, para kazanmak için yapılmayan ama gene de yapılma savaşımı sürdürülen evrensel müzik. Artık bu, ne batı ne doğu, ne İtalyan, ne Japon, ne Türk ne Afrika; ama hem doğu, hem batı, hem İtalyan, hem Japon, hem Türk, hem Afrika müziğidir. Hem de bunlardan kaynaklanan her türlü müziktir. Geleceğin dünyasında hepimiz "bir"iz.

İşte "sol" bu dünyayı yaratmanın, geleceği kurmanın kavgasıdır. Bu tutum dışında kalan her türlü geçmişe bağlı düşünsel yapı, "sağ"da kalır. İstesek de istemesek de... Şu "egemen"den geliyor, şu "halk"tan falan gibi ayırımlarla özellikle sanata bakamayız. Buradaki ana ayırım ürettiğimiz sanatın, o egemenin sosyal dünyasında nasıl bir yerde oturduğudur. Bunun en uc örneği, Hitler'in belgeselcisi Leni Riefenstahl'ın yaptığı belgesellerdir. Onu, Hitler'in propaganda belgeselcisi diye hiç bir belgeselci yok saymaz, sayamaz. Vardır ve tarihte bir yerdedir. Bugünün belgeselinin oluşmasında onun da önemli bir payı vardır.

Tam bu noktada sevgili Can Yücel'in kendi sesinden Ezra Pound üzerine bir konuşmasını metne ekleyeyim:
Pound; Ezra (1885-1972)
Kendisi Amerikalı. Ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Pound'un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. İmgeci diye adlandırılan bir okulun elebaşı mevkisi. Gene de Eluard düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürek destekleyicisidir. Pound'un İkinci Dünya Harbi'nde Roma Radyosu'nda Faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, Pound'u bu naneye sürükleyen şey, Burjuvaziye, Kapitalizme, tefeci Yahudiliğe karşı duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini, uzun süre, bir Amerikan akıl hastahanesinde yatarak çekmiştir, bir kafes içinde. Cantos adlı uzun şiiri, sanırım azgın Amerikalıların ya da Faşistlerin değil, Dünya'da sömürüye karşı çıkanların baş üstünde tutacağı kitaplardan biridir.
Kolaylıkla cazı da , bütün öteki yerel müzikleri de içerecek biçimde müzikler bestelenebilir. Fazıl Say'ın "İstanbul Senfonisi"ni bu yapıya yine kolaylıkla örnek gösterebilirim. Koca bir orkestranın içinde Osmanlı Saray müziğinin çalgıları son derece "iyi" yerleştirilmiş ve yama gibi de kalmamıştır. Kaldı ki, sizin de söylediğiniz gibi Cazın da bu tür bir kapsayıcılığı vardır. Bütün bunlar yapılmadan önce, 1950'li yılların başında Dave Bruebeck'in İzmir'de kısa süreli bir bulunuşu sırasında duyduğu 9/8'lik aksak ritmle hemen bir küçük beste yaptığını ve "Blue Rondo a la Turk" adını verdiğini de anımsatmak isterim. Oldukça çok örnek aklıma gelmekle birlikte bir de Üzeyir Hacıbeyov'un Fuzuli'nin ünlü şiirinden besteleyip 1908 yılında Bakü'de sahnelediği "Leyla ve Mecnun" adlı operasının bütün aryalarının tar eşliğinde ve bildiğimiz türkü sesiyle okunmakta olduğunu ve inanılmaz güzellikte bir beste olduğunu örneklemek isterim.

"Seçkinler" kavramı üzerinde de durmak isterim. Böyle bir sosyolojik kavram yoktur. Aristokratların egemen olduğu dönemde seçkinler onlardır, Burjuvaların egemen olduğu dönemde de onlar... Oysa tarih içinde bu hangi sınıftan gelmiş olan müziğe "seçkinlerin müziği" diyebileceğiz, ben bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Hala Kızılbaş nefeslerinin en yaygınlıkla kullanılanları Hatayî, yani Şah İsmail'indir. Ve kendi döneminde açık-seçik bir "seçkin"dir. Yukarıda örnekledim, Beethoven'ın söz gelimi 3. Senfonisi olan Eroika, yeni geçmiş ve döneminin "seçkin"lerine karşı yapılmış olan Fransız Devrimi'nde Aristokratlara karşı Burjuva'ların egemen olmasını kutlamak için yazılmış ve dönemin burjuva önderi olduğunu sandığı Napoleon Bonaparte'a adanmıştı. Ama Napoleon'un bir "sonradan görme" olarak kendini İmparator ilan edeceği politikalar geliştirmekte olduğunu anlayınce bu adamasını geri çekmişti. Tek operası olan Fidelio'nun da bütünüyle gününün "seçkin"leri olan Aristokratlara karşı verilmekte olan savaşımı anlattığını söylemek isterim. Şimdi bunlara nasıl kolayca "seçkinlerin müziği" adını verebileceğiz? Koca Sovyet besteci Shostakovich'in neredeyse bütünüyle devrimi anlatan müziklerini hiç saymıyorum. Özellikle 5 ve 11 numaralı senfonilerini mutlaka dinlemenizi öneririm.

"Klasik Batı Müziği" diye geleneksel bir ad taktığımız müzik, bütün yerel müzikleri de kapsayan, Barok dönem yaşamışlığın gelişkinliğini de taşıyan ve her kanaldan gelen müzikçinin kullanabileceği özellikler katılan, daha önemlisi üzerine daha da araştırma ve katkı yapılabilecek olan Akademik müziktir. Yalnızca "onu mu sevsem, bunu mu sevsem"e verilecek bir yanıtla ortaya çıkan bir seçme değildir. Söz konusu olan, "eşit" anlayışlar arasındaki farklar değildir, işlenmişliktir. Hekimlikte geleneksel kırıkçı-çıkıkçılarla (ki çok iyi anımsarım, onlar da çok başarılıydı) ortopedist hekimler arasında nasıl bir ayırım varsa onun gibi...

a) Müzik, bütün sanatlar gibi bir araçtır. İnsanın kendisini paylaşmaya çalıştığı bir araç. Döneminin seçkinleri ya da halkı, kendilerini her türlü müzikle anlatmaya çalışabilirler. Tek başına "müzik" kavramına "sosyalist" denemez. Kim kullanırsa onundur. Şiire sosylisttir denilebilir mi Ahmet Haşim ya da Nazım Hikmet arasında şiir değeri bakımından bir ayırım var mıdır?

b) Müzik de, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, "gelişkinliği" üzerinden değerlendirilmelidir. Hangi müziği kullandığımız önemli değildir. Müzik de, kökeni ne olursa olsun, bütün sanatlarda olduğu gibi, sosyal sınıfların kültürlerine göre biçimlenir.

c) Müzikle ilgilenen sosyalistlerin Akademik Müzik dinliyor olmakla aristokratlaşması da olanaklı değildir. Dahası, belki de insanın insanlaşmasına, her türlü müziği yapıyor ya da dinliyor olması katkıda bulunabilir. Yeter ki burjuva yozlaşmasının içinde olmasın, "müzikmiş gibi" görünen, ve insanların gelişmesine engel olan yapılar karşımıza çıkmasın. Günümüzde bunları ayırmanın en önemli yolu, burjuva ekonomik yapısının çarkları arasında, "meta" olarak üretilmiş olmaları ile belirlenir. Bu konuda haklısınız. Ticari yozlaşmaya izin vermeyen bir yapının temel alınmasının yolu, bunu doğru ayırdetmekten geçmektedir. Yozlaşmış bir müzikten yararlanarak halka ulaşmaya çalışmak, halkı (yani yönetilenleri) gerçekten terk edilmişlikleri içinde bırakmış olmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Bunun en belirgin örneği de bir tür arabesk olan Gırgır dergisi ve ardıllarının ortaya çıkardığı ve adlarına karikatür dediği çizimlerdir.

"Aşağılamak" gibi bir niyetim yok. Tam tersine çok ciddiye alıyor ve karşısına geçip savaşım vermek gerektiğini, ilerlemenin, geleceğin sanat-mış gibi görünen engellerini ortadan kaldırmak gerektiğini düşünüyorum. Geleceğe ilerlemenin yolu budur.

Kendi zamanımızın "seçkinler(!)"ini yaratma savaşımı vermenin zamanı gelmedi mi: "seçkin" olmayan kimsenin kalmadığı bir zaman?



16 Kasım 2010 Salı

Ahilik, 13.yy Anadolu Devrimi ve Osmanlı'nın kuruluşu üzerine söyleşi



"Melih Baş'ın hazırladığı ve Ulusal Kanal'da yayınlanmakta olan "Geçim ve Tutum" adlı dizinin 03 Kasım Çarşamba saat 18:05'te yayınlanmış olan programına Ömer Tuncer katıldı. 13. yy'da Anadolu Ahiliğini, Burjuva sınıfının doğuşu ile Osmanlı'nın anti-Aristokrat bir yapıyla kurulması bağlamında ele aldı."

Şu bağlantıdan izleyebilirsiniz:

30 Nisan 2008 Çarşamba

13.yy Anadolu Devrimi'nde Mevlânâ


13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂNÂ CELÂLÜ’D DİN RÛMÎ’NİN YERİ[1]

13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.

Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşüncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşünsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.

Anadolu düşüncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşünsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşünsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.

Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıdır.

Bu iki akımın ardından Şeyhi ve üvey babası İbn ül Arabî’nin ölümü üzerine 1245’te Anadolu’ya gelmiş olan Sadru’d Din Konevî’nin “Vahdet-i Vücûd”, yani evren-tanrı ile bütünleşerek tanrı “birey”liğini kazanma hareketi içindeki “bilgi edinme” sürecinin temelini “akıl” ve “müşahade/gözlem”e bağlaması ile, insanlığın dogma(hazır verilmiş bilgi)’den kurtulup “birey”in kendi öz bilgisini edinebilirliğinin yolunun açılması 13. yy Anadolu Devrimi’nin üçüncü ve bilimsel ayağını oluşturmaktadır.

“Kul” kültürünün kendisine karşıt bütün bu yeniliklere tepki vermesi doğaldır. Bu tepki, Anadolu’da, Kalenderiler, işgalci Moğollar, zaman zaman Moğol valisi gibi davranan Selçuklu Sultanları ve onların İmam Gazalî ardılı düşünüş biçimini gününün toplumsal gereksemelerine uydurmaya çalışan Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmi ile Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizî’den gelmiştir.

Şimdi, 13. yy Anadolu’sunun sosyal olaylarına, “Devrim Kronolojisi”ne, bu yazının izin verdiği sınırlar içinde kaba çizgileriyle, göz atarsak:

· 1204 -1225 Ahî Evren Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un Kayseri esnafı arasında Ahî örgütünü oluşturması.

· 1240 Babaî’lerin Selçuklu Aristokrat yönetimine başkaldırması, Selçukluların Baba İlyas’ı idamı üzerine galeyana gelip Konya’ya yönelen Babaîlerin, Kırşehir Malya ovasında önünü keserek, çoluk-çocuk demeden katletmeleri.

· 1243 Baycu Noyan komutasındaki Moğolların Kösedağ’da Selçukluları yenerek bütün Anadolu’yu ele geçirişi.

· 1243 Kayseri Savunması. Kültür Tarihinde ilk kez, bir kent halkının tanrı vekili saydığı sultanının teslim olmasından sonra kendi kentini, yalnızca “kendi kenti (vatanı)” olduğu için savunması. Bu savunmada kentlerini savunan Kayseri Ahîlerinin karşısında Moğollara destek veren Kalenderî’ler ve onların şeyhi Şems-i Tebrizî de vardır.[3] Sonunda Moğollar, Selçuklu Subaşısı Hacok oğlu Hüsamü’d Din’in Kayseri’lilere ihaneti ve Moğollara yol göstermesi ile kente girerler.

· 1244 Şems’in Moğolların ardından Selçuklu Başkenti Konya’ya gelişi.

· 1247 Şems’in Ahîler ve Moğol karşıtları tarafından öldürülmesi. (Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud ile Mevlânâ’nın oğlu Alaü’d Din Çelebi’nin de bu olaya karıştıklarını düşündürecek güçlü veriler vardır[4]).

· 1247 Bu olay üzerine Nasirü’d Din Mahmud ve Alaü’d Din Çelebi Konya’dan Kırşehir’e göçüşü (Bundan sonra Ahîlik Kırşehir’den yönetilir).

· 1261 Nasirü’d Din Mahmud ve Alâü’d Din Çelebi’nin bir ay tutulması gecesi, Moğol yanlısı Selçuklu Emîri Nuru’d Din Caca tarafından bir gece baskınıyla öldürülmesi (Ahî Evren bu sırada 90 yaşındadır. Mevlânâ, oğlu Alâü’d Din Çelebi’nin Konya’ya getirilen cenazesi için cenaze namazı kıldırmayı reddetmiştir).

· 1265 Ankara’nın, Ankara’lı Ahîlerin eline düşmesi; 100 yıla yakın süreyle “Kul”luk düzeni (Aristokrasi) olmadan bir devletin yönetilme denemesi.

· 1273 Mevlânâ’nın ölümü.

· 1299 Osmanlı Devleti’ni, Anadolu Ahîleri (Ahiyân-ı Rûm), Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm), Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm), Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) ile Bizans Aristokrasisi karşısında kendi “birey”liklerini elde etme çabası içinde olan Anadolu Rumlarının elbirliğiyle kurması.

Bu yapının içerisinde Mevlânâ Celalu’d Din Rûmî 1244’de Şems’in Konya’ya gelmesiyle etkin olmaya başlar ve Moğollardan yana, Anadolu Devriminın karşısına çıkarak durdurma çabasına girer.

Moğol işgali altındaki Anadolu’da Moğolların halkın mallarını gasbetmesini doğallaştırmaya çalışır:

“Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.

Mevlânâ buyurdu ki:

Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir.” (“Fîhi Mâfih” Mevlânâ; Çev: Abdülbakî Gölpınarlı)

İmam Gazali’nin görüşlerini, günün koşullarına uygun hale getirmeye çalışır. Toplumsal “birey”leşme gereksemelerini “kul”luğun sınırları içinde kalarak karşılamaya çalışır. Bütün evren’in tanrısallaştığı, Tanrının maddeyi de kapsadığı Vahdet-i Vücud görüşünün karşısında, Tanrısallığın yalnızca insan tarafından kavranabildiği görüşünü yerleştirmeye çalışır. Tasavvufun insan ruhunun tanrıyı bütün evrende aramak üzere yola düşmesi gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Âfâki) görüşüne karşı, tanrıyı arama yolculuğunun yalnızca insanda olması gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Enfusî) görüşünün savunucusudur. Böylece maddi evren, bilimin evreni, insan ilgisinin dışında kalacaktır.

Hace Bektaş’ın “Makalat”ında, insanlaşma sürecini ve insanlaştırma eğitimini anlattığı dört kapı kuramını[5] toplumsal ve gelişkin kültürel gereksemeleri karşıladığı için dışlayamaz, ama kısaca ve sığlaştırarak alır.[6]

Mesnevi’de geçen hemen bütün öyküler, 13. yy Anadolu Devrimi yanlılarını kötülemek için, komik duruma düşürmek için anlatılmıştır.
Bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha[7]”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi kötüleyici “öykü”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 3116-3124. satırlarındaki[8] öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der.

“Baksana bizim evi tarif ediyor!..”

Mesnevi V.Cilt, 3325-3335. satırlarında da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı
davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi VI.Cilt 4449-4519 satırlarda Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 3409-3419. satırlarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, “kul”luk düzeninin yoksullarıdır, aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille “Cuha” diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin yoksulluğunu alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:261-277), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan işliklerde yapılır. Aşağılamak için Mevlânâ, bunu anımsatarak, yolu yanlışlıkla attarlar çarşısına girmiş olan “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf(!?) düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, birinci yolu seçmiş olan sûfîlerdir. Bu ayırım, 13. yy Anadolu Devriminin temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildin başında, Mesnevi’de, kötülerle mücadele etme amacını anlatmaktadır. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla verdiği savaşımdır.

Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî’nin önderlik ettiği karşıdevrim süreci, Osmanlı’nın kuruluşunu oluşturan 13. yy Anadolu Devrimi çizgisini[9] sürdüren “gaziyân” egemenliğinden[10] sonra, 1. Murad’dan başlayarak yeniden canlanacak, tırmanmaya başlayacaktır. Güçlendikçe Anadolu Devriminin savunucuları, kendi devrimlerini savunmaya çalışır. Yıldırım Bayezid zamanındaki Ahî başkaldırısı, Çelebi Mehmed’in iktidarına karşı duran Şeyh Bedreddin ile müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarını Anadolu Devriminin kendini savunması olarak görmek gerekir.

Sultan İkinci Mehmed (Fatih), karşıdevrimi iktidara taşır. Şah İsmail’in 13. yy Devrimini yeniden iktidara getirmek için savaşması da Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı yenilgiyle sona erer. Kanuni Sultan Süleyman’a karşı yapılan Celâlî kalkışmaları (Köroğlu da bir Celâlî’dir), bölgesel kalır.

13. yy Anadolu Devrimi’nin önü, Aristokrat karşıdevrim ile böyle kesilir. Selçuklu-Bizans aristokrasisi, enerjisini 13.yy Devrimi’nden almış olan Osmanlı içinde yeniden doğar, kuruluşunda “birey/insan”ı ölçüt almanın dizgesini oluşturmaya çalışan Osmanlı Devletini, “kul” temelli imparatorluğa geri dönüştürür.

Böylece Mevleviliği, 20.yy Kemalist Burjuva Devrimi’nin “birey” düzenini egemen kılmasına değin, “kul”luk düzeni içindeki Osmanlı sarayının destekçisi ve baş inanç dizgesi olarak görüyoruz.

[1] BİLİM VE GELECEK dergisinde “13.yy Anadolu’sunda devrim ve karşı-devrim / Mevlânâ Hangi Sınıfın Adamı?” başlığıyla yayınlanmıştır. Eylül 2007 / Sayı:43, s:32

[2] 1)”Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları” Prof.Dr Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 165, Ankara 1995 / Bu kitabın içinde Ahı Evren’in bütün kitaplarının listesi ve bulundukları yerler ile “Tabsiratü’l Mübtedi ve Tezkiretü’l Mintehi” adlı kitabının tam çevirisi yer almaktadır.

2) “Metâli’ü’l Îman / İmanın Boyutları” Ahi Evren, Tercüme, İnceleme ve Araştırma: Prof.Dr Mikâil Bayram, Damla Ofset Matbaacılık A.Ş.

3) “El Mürâselât / Yazışmalar” Ahî Evren – Sadru’d Din Konevi yazışmaları. Çev: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2002 / Bu kitap, “Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsi arasındaki Yazışmalar” başlığıyla sunulmuştur. Oysa Prof.Dr. Mikâil Bayram, yukarıda sözü geçen “Tasavvufi Düşüncenin Esasları” başlıklı kitabının 65. sayfasında, bu yazışmaların Nasireddin Tusi ile değil, Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahi Evren ile yapıldığını, tarihsel kanıtları ile göstermektedir.

[3] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr. “Selçuklu Döneminde Kalenderi-Ahi Çatışması” Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:17, Temmuz 2005, s:36

[4] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, 1. Baskı Konya, 2005

[5] Tuncer, Ömer, “Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem” / Bilim ve Gelecek Dergisi; Sayı:36, Şubat 2007, s:46

[6] Mesnevi 5. Cild önsöz

[7] Soytarı

[8] Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinin satır sayıları M.E.B. Şark İslam Klasikleri dizisinden, 5 ciltlik Abdülbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirmesiyle yayınlanmış Velet İzbudak çevirisinden alınmıştır.

[9] Tuncer, Ömer “Kuruluştan Kurtuluşa” / Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24, Şubat 2006, s:33

[10] “Osman Gazi” ve “Orhan Gazi” “gazi” sanları bile “Gaziyân-ı Rûm”dan olduklarını, yani 13.yy Anadolu Devrimi’nin parçası olduklarını göstermektedir. Kaldı ki Orhan Gazi’nin öldüğünde bir kiliseye gömülmüş olması, “birey”leşme çabası içinde olan Bizans’lı Hıristiyanların bu devrimdeki içten birlikteliklerinin kanıtıdır.
Posted by Picasa

16 Şubat 2008 Cumartesi

"Aydınlanma", "Marxçı kuram" ve "akış" üzerine...




Bir yanıt... (*)

Uzun zahmetler sonucu ortaya çıkmış olduğu anlaşılan yazınızın bir tek noktasının, ama ta yüreğinde olduğunu düşündüğüm bir noktanın çağrıştırdıklarını paylaşmak istiyorum.

Diyorsunuz ki:

====================================

Şimdi işin / düşüncenin en komik tarafına geliyoruz.

Bu eller ve başlar üzerinde tutulan Aydınlanma Hareketi'nin, bu günkü tarih olarak, ucunda küreselleşme durmaktadır. Aynı düşünce kanalı, aynı eyleme biçemi ile zihinleri, işlevsel zihni performansı, küreselleşme düşüncesine ulaştırmıştır.


İndirgemeci, Modernist Batı Bilimi'nin kendi kuralları içinde, Aydınlanma Kavramı bu gün Küreselleşme Kavramına ulaşmıştır. "ya o ya bu" kuralını burada kullanamayız. Bunların ikisi, yani Aydınlanma Hareketi / Modernite ve Küreselleşme Hareketi aynı ve tek bir sürecin düğüm noktalarıdır. Birini kabul etmemiz, ötekini kabul ettiğimizi belirtir.

====================================

Pek de kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış olmanız ve "akış"ı göz önüne alarak yorumlarınızı bunun üzerine oturtmanız, geleceğin kültürüne doğru bir gidişi simgelediği için olumluyorum.

Ancak sanırım bunu yaparken gözden kaçırdığınız nokta şu: Akış içinde doğup, gelişip yok olan hiç bir sosyal yapı, doğumundaki "doğruluk"u, "haklılık"ı ölümüne değin taşıyamaz. Sosyal yapıların (yandaşları dolayısıyla) akışa ayak uyduramayan statik karakteri -akışın getirdiği değişikliklerle- gereklilikleri ortadan kalktığında, tutucu bir nitelik kazanarak, bir süre daha yaşamaya direnir. Üstelik bu direnç o denli keskinleşir ki, oluk oluk dökülen kanlara neden olabilir.

O denli çok ki, örnek vererek yazıyı uzatmak istemiyorum.

Bu saptamayı yaptıktan sonra işaret ettiğiniz "akış" parçasını, önce izninizle, daha da uzaktan bakarak, tamamlamaya çalışacağım:

Bir ucunda Aydınlanma öte ucunda küreselleşme olan bir süreç...

Ama daha öncesi ve daha sonrası var:

Aydınlanma, Aristokrat toplumsal kültürün bilgi edinme yöntemi olan "tümdengelim (ki metafiziğin yöntemi de budur)"in üzerine "tümevarım"ı da bilgi edinme yöntemi olarak koyan bir yapı olarak ortaya çıkar. Akış içinde bunun da kendi iç süreçleri oluşur. Rationalistler, Descartes ve Spinoza, metafiziği sistematize etmeye çalışır ve tümdengelimi matematiğin kullandığı biçimiyle, bilgi edinme yöntemi olarak almaya çalışırlar.

Ardından "Aydınlanma"yı getiren Ampiristler, Locke, Hume, Berkeley, işin içine deney ve gözlemi de katarak bilgi edinme'de "tümevarım"ı fiilen bilgi edinme sürecine katarlar.

Biraz geri çekilip bakarsak bu süreç bize kısaca şunu anlatıyor:

Statik(duragan), değişmez tanrısal hakikat (doğru bilgi) dışında, insanevladının bulabileceği başka doğru bilgiler de vardır!.. İnsanlar bunu deney ve gözlemleriyle bulabilirler (oysa tanrısal hakikat dışındaki bilginin olanaksız, yanlışlığı kesin ya da sapkın olduğu savıyla koca İskenderiye kitaplığı, aristokrat kültür yandaşı tek tanrılı din mü'minlerince yakılmış, insanlığın kültür birikimi yok edilmiştir).

Tümevarım yönteminin bilgi edinme sürecine girmesi, yapılacak her yeni deney ya da gözlemin bilgiyi değiştirebilme niteliği nedeniyle, bilgiyi oluşturan süje-obje bağının "süje" yanına değişken nitelik kazandırmıştır. "Bilgi"nin "nesne"den gelen yanı olarak "Obje", yine değişmez, dahası tanrısal özelliğini korumaktadır.

Şimdi daha da geri gidersek, bu yapı ("kul" kültürüne karşı "birey" kültürü), Aristokrat kültür yapısının (zamandan ve mekandan münezzeh "tanrı", ve tanrısal, değişmez bilgi olan "hakikat/truth" ) içinden, bildiğimiz kadarıyla Hallac-ı Mansur'la 9.yy'da doğar. Sonra İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam; sonra 13.yy Anadolu bilgeleri, Hace Bektaş, Ahi Evren, henuz çok iyi bilmediğimiz Sadrettin Konevi (bilgi için akıl ve gözlem yöntemlerini Rationalistler ve Empiristlerden çok önce, 13.yy'da önermiş, öğretisine bağlı Ekberiyye adlı bir bilim ekolü oluşturmuştur; bu ekolden bilim insanları Osmanlı'nın kuruluşunda İznik Medreselerinde, devlet danışmanı olarak Ulema'nın yerini almış olan İlmiyye sınıfını oluşturmuştur http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html)

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Akış içinde aynı sürecin kimi noktalarını sizin deyiminizle "kabul etmemiz", kimi noktalarını da "kabul etmememiz" günümüzün değerleriyle olanaklıdır. Söz gelimi Fransız Devrimi, Aristokrasiye karşı doğru zamanda doğru yapılmış bir devrimdir. Ama bu devrimi yapan Fransız burjuvazisinin oluşturduğu kültürün bir parçası olarak söz gelimi Fransız milliyetçiliğini (ve tabii dünyadaki bütün ulusçuluk/milliyetçilikleri) bugünün değerleriyle doğru bulmamız olanaklı değildir.

Yurttaşımız Herakleitos'un kültürünü sürdüren Anadolu'muzun güzel deyişiyle "Köprülerin altından çok sular akmıştır"...

Aydınlanma, Renaissance sonrası için doğru bir "bilgi edinme hareketi"dir. Bunun ardılıdır diye bugünkü küreselleşmeden yola çıkarak Aydınlanmayı yadsıyamayız. Tabii Hallac'ı da yadsıyamayız, Anadolu Tasavvufunu da, Osmanlı'nın kuruluşundaki ilmiyyecileri de...

Şimdi artık, bilgi edinme yöntemleri için "obje"nin de "süje" gibi akış içinde olduğunu savlayan ve sistematize eden bilgi edinme yöntemlerine gerek vardır. Geleceğin "bilgi"sinde "süje"nin ve "obje"nin, her ikisinin de akışa bağlı olarak değişebilirliğini, gelişebilirliğini hesaba katan yöntemlerin geliştirileceğini düşünüyorum http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html. Bugünkü küreselleşmenin yan ürünü gibi ortaya çıkmış olan ve bütün modernizmi bir kalemde reddeden Post-Modernizmin bu kültürel ihtiyacın üstüne oturtulduğunu ama sonunda henuz çözüm bulamadığı ve sistematize edemediği için çöktüğünü düşünüyorum.

"Akış"ı doğru dürüst inceleyip bütün özellikleriyle ele almak ve aşılması gereken sosyo kültürel yapının her dönem için hangisi olması gerektiğine, doğru karar vermek gerektiğini düşünüyorum.

Kaldı ki küreselleşme, dünyamızın sermaye egemenliğinden kurtulması sürecinde, geleceğin ulus-devlet sonrası sosyo kültürel yapılanması için, kullanılabilecek bir temel oluşturabilir. Marxçılığın gelecek için öngördüğü "enternasyonalizm"i unutmamamız gerekir.

Bu bağlamda Sosyalizm'e ilişkin aşağıdaki düşüncelerinize de bir kez daha bakmak gerektiğini düşünüyorum:

=============================

Bu bağlamda söylemek istediğim başka şeyler de var: Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.

Ve bence, çok önemli olan başka bir birliktelikleri vardır ki, bu nedenden ötürü 70 yıl sonra, aşağı yukarı dört kuşak sonra, reel sosyalizm ortadan kaldırılabilmiş ve kendi insanlarında büyük, kayda değer bir mental güçlük yaratmamıştır. En azından dünyada bu konuya dikkati çeken araştırmalar varsa bile bizlere kadar ulaşacak çapa erişmemiştir. Hem kendi mental sağlıkları hem de bilimsel bilgi üretiminin sürdürülebilmesi açılarından söylüyorum.

=============================

Akış içinde yerli yerine oturtursak, gelecekte ortaya çıkacağını düşündüğümüz "Sosyalist üretim tarzı"nın bugüne değin uygulanan ve adına "sosyalist" denen üretim tarzları ile ne denli ilgili olabileceği üzerinde de durmak isterim.

Osmanlı'nın başlangıcında Selçuklu-Bizans beylerinin beylik düzeni olan ve Selçuklu'da "İkta düzeni" denilen toprak yapısına karşı Osmanlı, "Dirlik Düzeni" adlı bir toprak düzeni kurmuştur. Bu, "Huzur Düzeni" demektir. Bu yapıya göre devlet toprakları (mîrî topraklar), "dirlikçi" adlı bir kişinin yetkilendirilmesiyle "yılda bir çift öküzün işleyebileceği kadar" ölçütü ile, halka, sırayla dağıtılıyordu. Bu yüzden tarımla geçinenlere "çiftçi" denilmiştir. Dirlikçi, üç yıl toprağını işlemeyenin elinden alıyor, işleyecek olan bir başkasına vermek üzere yeniden sıraya koyuyordu.

Bu yapı Hüdavendigâr Murat'la Fatih Mehmet arasındaki karşı-devrim sürecinde ortadan kaldırılıp yerine Selçuklu-Bizans aristokrasisinin beylik düzeni olan timar yöntemi yeniden diriltildi.

İmdi... "Dirlik Düzeni"nin çok uzun sürmemesi, yapının yanlışlığını da, gelecek sosyal düzenin bununla aynı toprak yapısı taşıması gerektiğini de göstermez.

Bunun gibi, 20.yy başlarında uygulanmaya başlanan ve bugün de Küba gibi kimi ülkelerde uygulanmaya çalışılan üretim tarzı, iflas etmiş bir üretim tarzı olarak algılanamaz. "Akış" göz önüne alınıp düşüncelerimiz "akış" üzerine oturabildiğinde geleceğin üretim tarzının 20.yy başlarında uygulananla aynı olmak zorunda olmadığını, ama aynı doğrultuda gelişmesinin olası olduğunu kolayca görürüz. İnsanlığın geleceğindeki üretim tarzı konusunda, gereksemelerin, dolayısıyla "akış"ın yönlendirmesi ile "geleceğin üretim tarzı"nın, yani "sosyalist üretim tarzı"nın kendini göstereceğini, ve akış içinde de durmadan gelişmesini sürdüreceğini görmek zor almasa gerektir.

14. yy ve sonrasında Şeyh Bedreddin'leri, Şah İsmail'leri, Köroğlu'ları yenerek ortadan kaldırılan şeyin yalnızca "anti aristokrat yapılanma özlemleri" olduğu ve ortadan kaldırıldığında bir daha karşılaşılmayacağı sanılıyordu. Aristokrat "kul"luk düzeninin yeniden egemen olacağı ve artık değişmeyeceği düşünülüyordu. Fatih kanunnamesi, Aristokrasinin yeniden iktidara gelmesinin, egemen olmasının resmi belgesidir.

13.yy Anadolu devriminin, nedenlerinin değil, yalnızca henuz geliştirilememiş sonuçlarının ortadan kaldırılması da, yine sizin deyiminizle "mental zorluk" yaratmamıştır. Oysa bu, ne aynı çizgide gelişen Renaissance'a ne ardından gelen Aydınlanma gibi kültürel akımlara, ne Fransız Burjuva Devrimi'ne, ne ondan sonra gelen Burjuva Devrimlerine ve ne de tipik bir burjuva devrimi olan Kemalist Devrim'e engel olabilmiştir.

Bu hareketlerin eksiksiz hepsi, "akış" içinde biriken toplumsal gereksemelerden doğmuş ve doğmakta olan hareketlerdir ve kurulu sosyal yapının karşısında güçlenip hem kültürel hem toplumsal iktidarı ele geçirmektedirler. Açık olmak gerekirse iktidarı ele geçirir geçirmez de tutucu bir kılığa bürünürler. İşte bir düşünür olarak algılandığında Mustafa Kemal'in gençiği öne çeken konuşma (Bursa nutku ve Gençliğe Hitabe) ve özellikle eğitim konusundaki uygulamalarında bu tür tutuculuğun ayırdına vardığı ve engel olmaya çalıştığını gördüğümü de söylemeliyim.

Bugüne değin "tutucu Atatürkçülük(!)"ün karşı durduğu ve örtmeye çalıştığı da Kemalizm'in bu yanı değil midir?

Diyorsunuz ki:

=============================

Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.

=============================

Çok doğru. Ancak bu saptamanın da yeniliği önleyici "aynı yol" olduğunu söyleyemeyiz.

Bütün yeni kültürler eski kültürlerin içinden doğmakta ve onun düşünsel malzemelerini kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu noktada da yine çok doğru olarak saptadığınız gibi doğrusal bir gidiş değil, "yeni bir sapak" vardır. Bu nokta yeniliğin kalkış noktasıdır. Köklerini yozlaşmış, çürümüş eski kültürel yapı içine salacak özsuyunu oradan alacaktır. Üstüne basacağı, besleneceği yeni kültür henuz oluşmamıştır.

Yine Burjuva devrimleri örneği üzerinden gidersek, bir yandan (kentleri bırakıp dinsel engellemelerden dağlara kaçarak yeni bilgiler edinmek üzere çalışmalarını sürdüren) Descartes'in tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bir matematiksel metafizik oluşturma çabası, ama Tanrı ispatlarını düşünsel dizgesinin en başına yerleştirmesi; Spinoza'nın, kuramını, aldığı Musevi eğitiminin üstüne kurması da bundandır.

Ardından, Aydınlanma'yı yaratan, yeni, tümevarımsal, deney ve gözlemin bilgi edinme yöntemleri arasına girmesini sağlayan en büyük düşünürler arasında Berkeley gibi bir piskoposun sayılması, dizgesinin içine tanrısallığın önemli bir payı bulunması, yine aynı nedenledir.

Oysa bu bakış, aynı doğrusal Burjuva Kültürü çizgisi, değişmez Aristokrat tanrısal bilgiye karşı bilimsel düşünceyi doğuracak ve sonunda atheizme değin ulaşacak, Marxizm, diyalektik materyalizmini bu yapının içinden söküp çıkaracaktır.

Bunun 13.yy Anadolu Devrimi içinde de örnekleri vardır. İmam Gazali yanlısı tutucu Aristokrat çizgideki Mevlana'ya karşı Ahi Evren (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş, Sadrettin Konevi ve Yunus Emre, aynı zamanda dinsel bir çizgi olan tasavvuf içinde yer almaktadır. Öte yandan özellikle Ahi Evren ile Mevlana'nın ölümcül bir toplumsal-düşünsel çatışmanın da içinde olduklarını görüyoruz. Şems'in öldürülmesinde Ahilerin ve Ahi Evren'in payı olduğu izlenimi çok güçlüdür. Buna karşılık bize "hoşgörünün doruğu" olarak tanıtılmaya çalışılan Mevlana Celaleddin Rûmî, Ahi Evren'le birlikte Konya'yı terk ederek Kırşehir'e yerleşen öz oğlu Alaaddin Çelebi'nin, Ahi Evren'le birlikte öldürülmesine izin vermiş, bir baskınla öldürülmelerinden sonra da oğlunun cenaze namazını kıldırmayı reddetmiştir.


Yani, Marx'ın kuramı da akış içinde değerlendirilmelidir. O da insan aklının gelişme çizgisine ve toplumsal gereksemeler doğrultusunda, akış içinde değişecek, gelişecektir. Eğer böyle düşünülmezse, kuramın kendisine aykırı düşülmüş olur. Marxçı kuramın, akış içinde değişebilir ve gelişebilir niteliği, başka toplumsal kuramlara göre en ayırıcı özelliğidir ve geleceğin dünyasında tutucu toplum yapılarına yol açmamasını sağlama işlevi de üstlenmektedir. Her günün yeni doğrusuna kendini yeniden uyarlayabilmenin yolu budur.

Bugüne değin gelen (Stalinizm gibi) statik uygulamaların sizi yanıltmamasını dilerim. Bu duraganlık da yine eski yozlaşmış kültürlerin üzerine basma zorunluğundan ve yozlaşmış değerlerin günümüze sarkmasıyla oluşmaktadır.

Ama yaşadığımız süre içinde dünyada ilk kez, Marxçı görüşlerine karşın, bir devlet başkanının, Mihail Gorbaçov'un, Marxist olduğu savındaki koca devletini Marxizmin dışına düşmesi pahasına, akışın gerektirdiğini düşündüğü köktenci değişikliklere açtığını ve dökülebilecek kanın önünü kestiğini gördük. Bu yüzden de Marxist dünya görüşüne karşın karşıdevrimcilikle suçlanmıştır, suçlanmaktadır.

Bu tutumu, herhangi bir ulus-devlet (sermaye devletidir) başkanından bekleyebilir miyiz?
Devrimler öyle bir gecede (ya da kısa sürede) yapılıp bütün değerleri ve dizgeleri bir anda değiştirmez, değiştiremez. Devrimler çok uzun süreçlerdir. Toplumlar bu süreci yaşarken bir kültürden yepyeni bir kültürü sancılar, acılar içinde doğurmakta, yeni ortam içinde solumayı öğrenmekte, yepyeni bir "insan" yaratmaktadır. "İnsan" kavramı zaten içinde yaşadığı kültürden başka nedir ki? Bir de bu kültüre kendisinin karınca kararınca kattığı küçücük eleştirilerini, değerlerini ekleyebilirsiniz en çok...

Geri kalan hayvansı yanımız değil midir?

Bugüne değin artık yıkılma sürecine çoktan girmiş olan "birey kültürü"nün "kul kültürü" karşısında, Avrupa merkezcilerin (Burjuva toplum bilinci olan "ulusalcılık" gereği) kendi kabullerini doğru olarak alsak bile, Burjuva Devriminin oluşum süreci, Magna Carta'dan bu yana üç çeyrek bin yılı aşmıştır. Hallac-ı Mansur'la başlatırsak bu süreç bin iki yüz yıla yakındır. Bu yüzden yeni kültürlerin ayaklarını hemen kendi yarattığı düşünsel yapıya basması beklenemez. Toplumsal ve kültürel gereksemeler, değişiklikleri, yeni devrimlerin süreçlerini başlatacaktır. Bu nedenle yeni gelenlerin oluşturmaya çabaladığı değişiklikleri "akış" içinde görmeden, içinde yaşadıkları kültüre bakarak "daha önceki kültürün devamıdır" yargısına varmak, "Mustafa Kemal de diktatördü, ülkeyi tek partiyle yönetti, hem çok da adam astı" gibi, aynı düşünsel çizgide, çok haksız bir değerlendirme olmaz mı?

Ne dersiniz?
(*) "Ütopyacılar" yazışma gurubunda 2008 yılı ilk aylarında yayınlanmış, yeniden düzenlenmiştir.

1 Aralık 2007 Cumartesi

Karşıdevrime Direnen Filozof: Şeyh Bedreddin

13.YÜZYILDA KADRİ BİLİNMEDİK ANADOLU DEVRİMİ VE
KARŞIDEVRİME DİRENEN FİLOZOF: ŞEYH BEDREDDİN[1]

Ömer Tuncer

Aşıkpaşazade, Osmanlı’nın kuruluşunda Diyâr-Rûm’da (Anadolu) birbirini bütünleyen dört örgütlenmeden söz ediyor. Adlarını artık herkes biliyor: Ahîyan-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), Bacıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları), Gâziyan-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) ve Abdalan-ı Rûm (Anadolu Abdalları)... Tümü, Anadolu Sûfileridir. Hepsine birlikte belki “Sûfîyan-ı Rûm” demeliydi. Biz, bilinen bir adla, “Diyar-ı Rûm Erenleri” olarak anacağız.

13. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’yu elinde tutan Sûfîlerin, varsa başka ‘san’larını terk ederek, adlarının önüne ya da sonuna bulundukları grubun adını aldıklarını görüyoruz: Ankara’da camileri bugüne gelen Ahî Şerafeddin (1295) ve Ahî Elvan(1350)’ın “Ahiyan”dan, “Fatma Bacı”nın “Bacıyan”dan, Osmanlı’nın ilk askerleri Alp Erenler’in “Gâziyan”dan olduğunu biliyoruz. Hele Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pîr Sultan Abdal, Kazak Abdal gibi abdalları Anadolu’nun her yanında bulabiliyoruz.

Dikkat edilirse bunlardan hiç biri aristokratların “bey”i, “ağa”sı, “sultan”ı gibi “verilmiş” sanlar değildir. Hepsi dünyada yaptıkları, yaradıkları işlerle ya da durumları ile ilgilidir. Yani bir insan, Diyar-ı Rûm Ereni ise “canlardan bir can”dır, hepsi bu... Yani “insan” olan insanın “sıradan” olması, bütün verilmiş “san”larından arınması, yalnızca “insan” kalması gerekir. Bu yüzden Osman Bey ve Orhan Bey’in Osmanlı’nın kuruluşunda Diyar-ı Rûm Erenleri ile birlikte davranabilmeleri için aristokrat “Bey” sanlarını terk etmeleri Gâziyan-ı Rûm üyesi olarak “gâzilerden bir gâzi” olmaları gerekmiştir. Adlarını bu yüzden Osman Gâzi ve Orhan Gâzi olarak değiştirirler (“Ertuğrul Gâzi” adı bize 14. yy sonlarından, Yıldırım Bayezid zamanından ulaşır. Osman ve Orhan Gâzi’lere benzetilerek “gâzi” denilmiş olmalıdır).

13.yy’da Diyar-ı Rûm Erenleri, güçlerini birleştirip siyasal bir oluşum haline gelmiş, 1265’te Ankara’da, 1299’da da Söğüt’te (Osmanlı) dayanışmayla birer devlet kurmuşlardır (bkz: “13.yy’da Anadolu ve Evrensel Kültüre Kattıkları”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya Sayı:98 s:62). Bu devletler, insanoğlunun ilk yerleşim örnekleri olan ve kendiliğinden oluşan ilkel komünlerden sonra, dünyada ilk kez “Tanrı’dan vekalet alınmadan” kurulmuştur. Diyar-ı Rûm Erenleri kendi “sıradan”, “insan” özellikleriyle, kendilerine “yüceler”de yer aramaya gerek duymadan yöneticilerini kendi aralarından seçtiler.

II Mehmet, ünlü Kanunname’sinde, ataları olan Gâzilerin sofrasına her gelenin oturduğunu, sohbetine her isteyenin katılabildiğini (ve bu geleneği bu yasayla ref’ettiğini - kaldırdığını) söylemektedir.

Bedreddin’in ataları...

Şeyh Bedreddin’in böyle bir kültür ortamında, 1359 ile 1364 arasında, yani Orhan Gâzi döneminin sonu ile Murad Hudavendigâr’ın ilk yıllarında doğmuş olduğu biliniyor[2].

Prof. Omay’ın araştırmasından Bedreddin’in dedesi Abdülaziz’in Selçuklu Sultan ailesinden gelen bir aristokrat olduğunu, dahası kardeşi 3.Alâeddin Keykubat’ın vezirliğini yaptığını, üstelik Osmanlı Devletinin tanındığını gösteren işaretleri Osman Gâzi’ye götüren Selçuklu veziri olduğunu anlıyoruz. Sultanın ayrılması ile onun da vezirlikten ayrıldığını ve Anadolu Erenleri’nin kurmakta olduğu Osmanlı’ya katıldığını öğreniyoruz. Sonra da oğlu Gâzi İsrail ile birlikte, Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa[3]’nın komutasında Trakya fetihlerine katılıyor.

Şeyh Edebali[4]’den başlayarak, Osmanlı Devletinin, Diyar-ı Rûm Erenleri çizgisinde ve geleneksel Aristokrat yapıya bağlı olmadan kurulmaya ve yönetilmeye çalışıldığı gözleniyor.

Yeni bir Toprak Düzeni doğuyor...

Bunu, başlangıçta Osmanlıların oluşturduğu “üretim” düzeninden anlarız: Mirî topraklar (devlet toprakları) üzerinde herkesin geçimini sağlayan ve “Dirlik Düzeni” adı verilen değişik bir yapıdır. Oysa Selçuklu aristokrasisinin “İkta Düzeni” “bey”lere kocaman toprakların, üzerindeki insanlarla birlikte verildiği tipik bir Aristokrat toprak düzenidir.

Aristokrat toplumlarda toprak tanrı mülküdür. Devlet, bu mülkün yönetilme düzenidir. Devlete bu yüzden “mülk” denir. Hükümdar, toprağı, kendi seçtiği aristokratlarıyla birlikte, tanrı adına yönetir. Tanrı buğday, para, altın istemeyeceğine göre de tanrı adına zenginleşir, semirirler. Toprağı süren, eken, biçen boğaz tokluğuna çalışır. Yapı bir tür kulluk, kölelik yapısıdır. Anadolu’da Kemalist Burjuva Devrim’iyle ortadan kalkma sürecine giren “Ağalık” düzeninin kökleri Selçuklu “İkta Düzeni”ne değin uzanmaktadır.

Oysa Osmanlı, dünyada ilk kez, toprağın kullanımını bütünüyle işleyene bırakan “Dirlik Düzeni”niyle birlikte doğar..

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre:

Dirlik düzeninin Maddesi:

Toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

1. - ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama, işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Dirlik düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış olur. Osmanlı dirlik düzeni ilk ülkücü ilbler derebeyileşmedikçe, müreffeh çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı hıristiyan halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır. Çiftçi müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: Aslında "onda bir" demek olan aynî vergidir ve tektir. Çiftçi hıristiyansa, öşürden başka bir de baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.

2. - DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. "Sahibül arz" (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine, tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (Topraktan işleyip yararlanma): Köylünün, Mülkiyet: Bütün müslümanların hakkıdır.[5]

Aristokrat geleneğe göre toprak tanrınındır. Oysa Anadolu tasavvufunda tanrı “ben”i ile insan “ben”i aynıdır (bkz: “Aristokrat Ortaçağ’ın ‘Mutlak Hakikat’ kavramı ve Anadolu Tasavvufu’nun başkaldırısı”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya, Mart 2003, Sayı:105, s:49).

Toplumsal “akış”ın bu aşamasında, mülkiyet, gelenekte olduğu gibi devlette kalmakla birlikte toplumun güncel gereksemesi, devlet örgütünü hangi dinden olduğuna bakmadan o örgütün üyelerine bırakmaktadır. Osmanlı dirlik düzeni, doğal olarak, Selçuklu ümmet düzeni[6]nden de izler taşımakla birlikte, temel olarak kendi gibi olmayan inanç sahipleriyle (baskın olarak Bizans’lı Hıristiyanlar ve Haçlı şövalyeler) birlikte oluşturulmaktadır. Bu yanıyla da ileride “laiklik”i oluşturacak olan yapının gizilgücünü (potansiyelini) ve ön işaretlerini taşımakta, gereksemenin belirdiğini göstermektedir.

İlk dirlikçi: Aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi bir halk memuru "şövalye" İlbtir. İratcı toprak beyi sayılamaz:
  1. Toprak mülkiyeti yoktur;
  2. Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz;
  3. Toprağın tasarrufuna el atamaz;
  4. Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir.
Sosyal görevlidir. Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin "ehil" ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal adaletin sağlanması gibi konuları tutar.

Savaş zamanı: Çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi, ilk çağında atını, silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırkyılda bir olmaz.

Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe atar olması ile ayrılmaz; aldığı maaşta, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir. Ve yanında yetiştireceği her cebelü kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de ondan bir akçe fazla almaz.

Sistem bu idi.

Öyle kaldı mı?[7]

Önünü “çıkar” kesmeseydi!..

Selçuklu’dan kalma soylu(!)lar, soyluların egemenliği yitirmesiyle çıkarını yitirmekte olanlar, her zaman olduğu gibi “iyi niyet(!)”lerine karşın yeni çözümler aramanın güçlüğünü yüklenmektense eski çözümlere sapıveren kolaycılar...

Anadolu Ahîlerinin,

“Buraya sarhoşlar, zina işleyenler, münafıklar, gammazlar, dedikoducular, müfteriler, gururlular, kibirliler, merhametsizler, kıskançlar, kin tutanlar, sözünden dönenler, yalancılar, kadınlara şehvetle bakanlar, emanete hıyanet edenler, ayıbı yüze vuranlar, hırsızlar, varyemezler, insan öldürenler giremez!..”[8]
yazılı “levha”ları bile para etmedi... Kuzu kılığına büründüler, her biri bir yandan çekiştirmeye başladı.

Osmanlı’da Aristokrat Karşıdevrim...

Gâzi adını artık almayan 1. Murat’a henüz “sultan” denmese de, “Hudavendigâr” (sahip, efendi) sanını alması ile başlayan Aristokrat karşıdevrim, sonraları saman altından hızını artırmaya başlar. Ahîyan, kendi kurduğu devleti Osmanlı’ya sahip çıkmak için, dünyanın ilk “kepenk kapatma” eylemini Yıldırım Bayezit zamanında yapsa da para etmez... Murat Hudavendigâr zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrim, Sultan II Mehmed’le doruğuna ulaşacak, Yavuz Selim’le sağlamlaşacak, Kanunî Sultan Süleyman’da tamamlanacaktır.

Ve Bedreddin...

“Şeyh Bedreddin hareketi”, Anadolunun, bu karşıdevrime direnişidir.

Yaşlılığında “Gâzi”lere katılan ve Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın komutasında Trakya fetihlerine giden Gâzi Abdülaziz şehid olur, oğlu Gâzi İsrail, Dimetoka’nın fethi sırasında, Bizans’lı kale beyinin kızı ile evlenir, yakın kasabalardan birinde, Simavna’da kadı olarak kalır. Bedreddin, babasının kadılık yaptığı Simavna’da, Gâzi İsrail ile Dimetoka’lı Bizans beyinin kızı Melek Hatun’dan doğar. Yetişmesi sırasında, olası ki babasının “gâzi”liğinden gelen sûfî geleneği ile anasından aldığı Hıristiyan kültürüne, önce Edirne, Bursa ve Konya medreselerinde; sonra da Kudüs, Kahire ve Şeyhûniyye medreselerinde gördüğü eğitimin eklenmesiyle, yetişkinliğinde herkesin saygı gösterdiği bilgin kişiliğine ulaşır:[9]

Gençliğini sürerken, eğitimi sırasında, Osmanlı’da, önce I. Murat’ın adında artık “gâzi” sözünü kullanmadığını, Diyar-ı Rûm Erenleri’nin “adam öldürmeme” ilkesine karşın, egemen olmak için kardeşlerini, dahası öz oğlunu öldürtebildiğini, yeni alınan toprakları Gâziyan-ı Rûm’un oluşturduğu “Dirlik Düzeni”ne katmak yerine Selçukludaki “İkta Düzeni” gibi beylere dağıtabilecek bir “tımar” düzeni oluşturduğunu, kendisine “hudavendigâr” dedirterek “efendi”lik makamına çekilip “canlardan bir can” olma özelliğini yitirdiğini görür.

Sonra, Yıldırım Bayezit zamanında, Anadolu Erenlerinin önemini iyice yitirdiğini, Selçuklulardaki gibi sünnî din ulemasının önem kazandığını, buna karşı çıkan Ahîlerin dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirdiklerini gördü. Bayezid’in Osmanlı’da ilk kez “Sultan” ve “Han” gibi “verilmiş” ünvanlar kullanmaya başladığını, halkıyla birlikte, onlar gibi yaşamak yerine saraylarda yaşamayı yeğlediğini gördü. Yönetenlerin kendilerini Selçuklularda olduğu gibi halktan koparmakta, halkın üzerine basarak yükselmekte olduklarını gördü. Diyar-ı Rûm Erenlerinin yeniden “kul”a dönüştürülmekte olduğunu gördü.

“Şeyh Bedreddin”, Anadolu’nun bu geri dönüşe direnmesidir.

Anadan Bizanslı beysoylu, atadan Selçuklu bir aristokrat olmasına, “kul” kültürü içinde yetişmesine karşın, babadan bir “gâzi”ydi ve Sûfî geleneğiyle yetişmişti. “efendi” ya da “kul” yerine “birey” olmayı, “tanrısal ben” ile birleşmeyi yeğlemişti. İlk düşüncelerini bu geleneğe oturttu:

Bilesin ki, Tanrı birdir ve ondan başka varlık yoktur.[10]
Madde, hayvan, insan, tanrının kendi “ben”indeki yarattığı kahramanlardır. Yalnızca Tanrı’nın isteğiyle var olurlar. Bu yüzden kendi başlarına bağımsızlıkları yoktur, “kul”luklarının mantığı budur.

Hakk, tapılacak varlıktır. Etkilendiği zaman kul olur.(...) Etkilenen mahluk birisi tarafından yaratılır, zorlanır, tutsaktır, kahredilmiştir. Demem o ki yaratan, zorlayan, tapındıran, kahreden yalnız Hakk'tır. Suretler onun oyuncaklarıdır.[11]
Tasavvuf, insanın “ben” olma gereksemesinden doğar. Buna hakkı olduğunu düşünmenin yoludur. Bu nedenle de Tasavvufta “ben” olmanın yolları aranır. Oysa Tanrı’dan başka “ben” yoktur. Var olan tek “ben” Tanrıdır. İnsanoğlunun “ben” olabilmesi için tek yol Tanrı olmasıdır: “Enel Hakk”...

Neden böyle bir gereksinim doğar?

Küçük üretici (esnaf), kervancı (tüccar), faizci, Aristokrat toplumlarda toprak düzeni dışındadır. Üretici ve tüccar faizciden, sermaye yapıp kâr elde etmek için kredi alır. Bu, hesap tutunca geri ödenebilir bir paradır. Üstelik tefeci, kendi parasını garantiye almak için hesabın tutup tutmayacağını denetlemek durumundadır. Bu yapı, önce kendi içine kapalı bir ekonomik düzen oluşturur, yüzyıllar içinde güçlenir.

Sonra ekonomik güçlük içine düşen aristokratların zorlamasıyla açılır ve beylere, krallara bile kredi açmaya başlar. Ama bu, Aristokrat çarklara göre dönen bir yapı değildir. Kısa zamanda faizle aldıkları parayı geri ödeyemez olurlar. Çatışma da bu noktada çıkar.

Sermayeye bağlı yeni sosyal yapı da gelişmiş, güçlenmiştir. Bu dünya, onların dünyasıdır. Tanrıya bağlı bir yapı değildir. Aristokratların “kul” anlayışına karşı “ben” (varlığın merkezine tanrıyı koyan anlayıştan evrenin merkezine “ben”i koyma) anlayışı bu ekonomik yapıdan oluşur.

Bedreddin’in Filozofluğu

Şeyh Bedreddin 14. yüzyılın ikinci yarısında ve 15. yüzyıl başında yaşamış olmakla birlikte 13. yy Anadolu Erenlerinin açtığı yoldan, onların düşüncelerini daha ileri götürmüş bir filozof sayılmalıdır. Aristokrat bir kökenden gelmiş olmasına karşın, dünyaya kendi sosyal sınıfının bulunduğu noktadan bakmamıştır. Bir yandan evrenin varlığına ve yapısına ilişkin tanrıbilim içerikli düşünceler oluştururken öte yandan ve belki daha da önemlisi, toplumsal yapıyı anlamaya ve düzenlemeye yönelik yepyeni düşünceler oluşturmuştur. Ancak bu düşüncelerini biz yazık ki yazmış olduğunu öğrendiğimiz pek çok kitaptan doğrudan bilme olanağına sahip değiliz. Bunun yerine çoğunluğu olumsuz yargılarla aktaranlardan anlamaya çalışıyoruz. Gariptir, torununun yazmış olduğu Menakib’de adı anılan pek çok kitabından yalnızca Osmanlı devletinin tehlikeli bularak yüzyıllarca yasaklamaya çalıştığı, adı, “Tanrı’nın Esinledikleri” anlamına gelen, “Varidat”ın metni elimizdedir.

Özgün düşüncelerinden örnekler:

    1. “Vahdet-i Vücut” değil, “Vahdet-i Mevcut” düşüncesi doğrudur. Bu, Tanrıyla birleşme değil, bütün evren zaten tanrıdan başka bir şey olmadığıdır..
    2. Bütün aşamalar cisimler evreninde toplanmıştır. Cisim ortadan kalkarsa ne ruhtan ne ruh gibi olanlardan eser kalır.
Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşler:

    1. Tanrı Dünyayı yaratmış ve insanlara bahşetmiştir.
    2. Servet ve tarım ürünleri herkesin ortak malıdır.
    3. İnsanlar eşittir. Kiminin servet sahibi olması, kiminin ekmeğe bile muhtaç kalması tanrısal amaca aykırıdır.
    4. Nikahlı kadınlardan başka dünyada herşey ortak olmalıdır.
    5. Birinin çevresi ve inançları ötekininkine benzemiyor diye onun üzerinde güç kullanılması, kutsal buyruklara ve amaçlara aykırıdır. Çünkü düşünce ve vicdan doğaya uyumla oluşur.

      Bunlar insanı gücün etkisinden korumalıdır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi ya da Mecusi hepsi Tanrının kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında dostluk ve bağlılık olması gerekir. Bu birliktelik ve dostluk nedeniyle doğru olan (hak), ilkel olana
      (batıl) üstün gelir. Yönetme ise zulüm ve baskıdır (saray, saltanat, savaş, asker hepsi zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema bunlar da zulüm ve baskıdır).

      Yönetenin saldırılarını anlayışla karşılamak, Tanrının amaçlarına uygun olmayan buyruklarına uymak doğru değildir.
    6. Yöneticiler, halifeler döneminde olduğu gibi yönetilenler tarafından seçilmelidir.
    7. Herkes eksiksiz özgürlüğün gerektirdiği gibi düşüncelerini ve yaşama biçimini açıklayabilmelidir. Başkalarının yaşama biçimi ve inançlarına saygılı davranılmalıdır.
Şeyh Bedreddin ve sonrasında kendisi ve yolunu izleyenlere ilişkin fetvalardan çıkarılabilecek düşüncelerden örnekler:

1)Sofyalı Bali Efendi’ye göre (Kanuni dönemi)

a. “(...)her ne zaman ki bir yere gelip, toplanıp sohbet ettiklerinde, meclislerinde şarap ve dost, arkadaş, yaşlı, genç, kadın ve erkek(...)” bulunurdu:

b. “Cennette şarap dedikleri şarap bu güzel ve kalbe ferahlık veren şaraptır. Ve Kevser dedikleri işte bu dünyadır ki, Hak sofrasıdır. Tüm Tanrısal nimetler buradadır.”

c. “Ahiret işleri, rüsum uleması'nın (taklitçi bilginlerin) anladıkları gibi değildir. Bunun, ata sözleri olduğundan habersizdirler.”

d. “Sanmayın ki gökyüzü (evren) yok olacaktır ve mülkün sahibi mülkünden dışarda olacaktır. O, insandadır. Her kim insanı bildi. Hakk'ı bildi.”

2) Şeyh Bedreddin hakkında Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin görüşü:

Soru:

Simavnalu taifesinden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
Bedreddin hareketi, devrim sayılmalı mıdır?

Şeyh Bedreddin hareketi tek başına bir “devrim” sayılamaz. Devrimler sosyal sınıfların iktidarı birbirinin elinden alma sürecidir ama bu iktidar, yalnızca siyasal iktidar anlamında değildir. Devrim, yeni iktidara gelen sosyal sınıfın kültürünü bütünüyle oluşturması ve insanların yaşamalarını bu yeni kültürün oluşturduğu ölçütlerle oluşturmaları demektir ve uzun yüzyıllarda oluşur. Devrimin bir ülkedeki askeri başarısı, yalnızca bir darbedir. Bu nedenle de hiçbir devrimci bir devrimi tek başına yapmaz. Aristokrasiye karşı yapılmış olan Anadolu Devrimi, 13.yy başlarından bu yana sürmekte, savaşımı verilmekte ve olgunlaşmaktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmek için 20.yüzyılı ve Mustafa Kemal’i beklemesi gerekmiştir.

Bu devrimin içinde, başlarında yer alan Şeyh Bedreddin hareketi, Ankara ve Osmanlı Devletleriyle Aristokrasiye karşı kendi devlet örgütünü kurmuş olan Anadolu Devrimi’ne, 1.Murat zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrime karşı Anadolu’nun, kendi devrimini savunmasıdır. Bedreddin Her iki sosyal yapıya da tanık olmuş, gençliğinde, geçmişten gelen Aristokrat kültür değerlerini, hem de yeni oluşmakta olan halk hareketinin değerlerini bütünüyle kavrama şansına ulaşmıştır. Tam bu yıllarda karşıdevrim hareketinin başlaması ile her aşamasına tanık olmuştur.

Dünyada Aristokrasiye karşı ilk kez yapılmış olan bir devrimin sonrasında kurulan toplumsal yapının elbette aksamaları olacaktı. Bu aksamalar, karşıdevrimin gerekçelerini oluşturuyordu. Şeyh Bedreddin, Aristokrasiye geri dönüşü desteklemek yerine düşünsel ve yapısal aksamaların çözümünü araştırıyor, düşünüyor, bulmaya çalışıyordu.

Çözüm önerilerini oluştururken içinde yaşamakta olduğu dinden, sosyal yapıdan, kendi döneminde yaşanan başka sosyal yapılardan etkileniyor, esinleniyor, kullanıyor; kimi zaman onlardan oluşturulmuş yeni sentezlerle, kimi zaman yanlışlarına karşı yapılmış karşı çıkışlarla yeni yapılar oluşturuyordu.

Bu tavır, 13.yy’da yaşamış ve Anadolu Devrimini başlatmış olan Hace Bektaş gibi, Şeyh Nasiru’d Din gibi, Yunus Emre gibi tasavvuf düşünürlerinden ayrı bir özellik taşıyordu. Renaissance sonrası Avrupa’da yeniden ortaya çıkacak “bilim insanı tavrı”ydı. Çözmeye çalıştığı sorunu anlıyor, kavrıyor, üzerine düşünüyor ve sonuca varıyordu. Özellikle toplumsal uygulamalar için yeni önerilerde bulunuyordu İkiyüz yıl kadar sonra Renaissance ütopyaları yazarları Thomas Morus ve Campanella da, yapıtlarını bu anlayışla verecektir.

Bedreddin onlardan farklı olarak, kuramcı olarak kalmamış, eylemci olmak zorunda da kalmıştır. Devrimin geri dönüşünü önlemek için toplumsal harekette önder olarak yer alır ve bu yüzden sürgün edilir, bu yüzden öldürülür. 13.yy’da Şeyh Nasiru’d Din Mahmud da Ahî Evren olarak toplumsal hareketin başında bulunmuştur ancak ilk kez toplumsal model oluşturarak harekete bu modele göre yön veren Şeyh Bedreddin’dir.

Yüzyıllar sonra Karl Marx’ın felsefeye eylemi katma konusunda savunduğu aynı tutumdur. 19.yy’da Avrupa’da Marxist hareketin önderliğini bizzat kendisi yapmıştır.

Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşlerde oluşturmuş olduğu modelin Renaissance ütopyalarında ikiyüz yıl sonra önerilecek olan toplum modellerinden aşağı olmadığı gözlenebilir.

Bedreddin sonrasında Anadolu Devrimi...

Çelebi Mehmed’in iktidarı ele geçirmesiyle Anadolu Devrimi’nin karşıdevrim süreci devam eder. İstanbul’u ele geçiren II.Mehmed’in Selçuklu Aristokrat kültürüne Bizans aristokrat geleneklerini katması ile bu süreç güçlenerek sürer. Fatih Kanunnamesi ile de yasaya girmiş olur. II Mehmet kendini kulların üzerinde iyice yücelere, iyice ulaşılamazlıklara çeker, Divan toplantılarına bile katılmaz olur. Gerektiğinde bu toplantıları bir paravan arkasından dinleme geleneğini oluşturur.

Böylece 13.yy’da tanrıyı bile “ben”leştirerek insanlar arasına indiren tasavvuf düşüncesine karşı Aristokrat karşıdevrim devlet yönetiminde de yeniden egemen olur.

Yavuz Selim önce Çaldıran’da Anadolu tasavvufunu destekleyen Şah İsmail’i ortadan kaldırır, Şah İsmail yandaşlığıyla suçladığı Anadolulu Türkmenleri kılıçtan geçirir. Pîr Sultan Abdal, bu arada idam edilir. Sonra da Mısır seferinden Kutsal Emanetleri ve dolayısıyla da Halifeliği Osmanlı’ya getirir, bütün müslümanların efendisi sıfatıyla Aristokrat yapıyı iyice perçinler.

Anadolu Erenleri geleneği, bu dönemden sonra, bir kanadıyla Çaldıran’ın kılıç artığı Aleviler olarak köylerde baskılar altında bir yozlaştırma ve sünnîleştirme süreci içinde yaşatılacak, bir kanadıyla zaman zaman kazan kaldırsalar da, Yeniçeriliğin içinde Bektaşiler olarak Aristokrasiye hizmet edecek, toplumsal yanı en güçlü olan Ahîyan-ı Rûm ise tümden sünnîleştirilerek Osmanlı Saltanatının denetiminde Esnaf Loncalarına dönüştürülecektir.

Böylece çok sonraları “Burjuva” adı verilecek olan sosyal sınıfın Dünya’daki ilk hareketlenmesi son bulur. Ancak bu yeni kültür, gereksemelere tutunarak toplumun içinde yayılmasını ve gelişmesini sürdürür, Avrupa Renaissance’ının oluşmasına katılır, Dünya’yı Burjuva Devrimlerine hazırlar.

Selçuklu ve Bizans Aristokrat sentezinden oluşan Aristokrasi ise Osmanlı Devletini önce duraklama, sonra da çöküş sürecine sokacak, yenileştirme çabaları sonuç vermeden 20.yüzyıla getirecek ve Kemalist Devrimle sonlanacaktır. Kemalist Devrim, 13.yy Anadolu Devrimi’nin devamıdır. Yozlaşmış Osmanlı Aristokrasisini devirmiş, Anadolu Erenlerinin dünya görüşünü yaklaşık 600 yıl sonra yeniden iktidara taşımıştır. Bu nedenle Mustafa Kemal’i “Gâzi” olarak anmakla Anadolu insanı, belki de bilmeden en uygun adı vermiştir. Gerçekten Mustafa Kemal, Osman Gâzi ve Orhan Gâzi’nin önderliğinden sonra Diyar-ı Rûm’da “Gâziyan-ı Rûm” anlayışına yakışacak ilk “Gâzi” önder olmuştur.

[1] Bilim ve Ütopya Mayıs 2003 Sayı:107


[2] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:12-13

[3] Süleyman Paşa’nın adındaki “paşa” ünvanı ilginçtir, Anadolu tasavvufunun kökeninde bulunan babailiğin önderi Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa, onun da oğlu “Garibname”siyle ünlü Aşık Paşa’dır. Artık anlamı unutulmuş bir tasavvuf ünvanı gibi görünüyor. En büyük oğullara verilen “Beşe” ünvanından geliştiği savı araştırılmayı gerektiriyor.

[4] Osman Gazi’nin kayınpederi.Kardeşinin ahî olduğu kesindir. Osmanlı’nın kuruluşundaki çabaları onun da ahî olduğunu çok güçlü bir izlenim olarak verse de, bu konuda gösterilen kaynaklar yeterli değildir, doğrulamaya gereksemesi vardır.

[5] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm

[6] Selçuklu Aristokrasisinin kurumsal din önderi Mevlana’nın “kim olursan ol gene gel” biçimindeki söylemi, altta, kendi inancından olmayanlara yönelik bir aşağılamayı da birlikte getirmekte ve onları kendi inanç dizgesine yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla kendi gibi olmayanları kendisine benzetmek için hazırlanmış bir tuzaktır.


[7] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm

[8] Çağatay, “Ahilik Nedir, s:19


[9] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:10-15 başlıklı yazıdan derlenmiştir.

[10] “Variat” Şeyh Bedreddin. Haz:Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları Yay, Birinci Basım, Aralık 1979, s:91

[11] Aynı Yapıt s:91