birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

Türkiye Kızılbaşları Kerbela'yı neden unutmuyor da, unutulmaz acılara karşın Dersim'i unutuyor?



Zamanı, "akış"ı unutmamamız gerekir. Kerbelâ, yalnızca Kızılbaşların değil, bütün Şiî'lerin, Şafî'lerin, dahası, Sünnî'lerin de unutmadığı bir olaydır... Unutulmaz, 1400 yıl önce Feodal kültür içinde gerçekleşmiş ve değerlendirilmiş, gelenekselleşmiştir, unutulamaz!.. Dersim katliamı ise 20.yy'da feodal kültürün -artık aşılmakta olan- "sorun çözümü"nin yansımasıdır!..
Oysa Anadolu Kızılbaşlığı, bugünkü haliyle Şah İsmail'den sonra var!.. Unutmamaları Şah İsmail aracılığıyla İran üzerinden girmiş olan Şiî kültür ögeleri nedeniyledir.
Bildiğimiz kadarıyla dünyevî Mu’tezile (İslam akılcılığı) ardılı Hallac'la başlayan, Ömer Hayyam'la, İbn Sîna ile süren; Anadolu'da ise Baba İlyas, Ahi Evren Şeyh Nasiru'd Din Mahmut (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş Velî ile toplumsallaşan ve "kul"a göre "birey"i önde tutan 13.yy Anadolu kültürü (Kızılbaş Türkmen kültürünün temelindedir, Kürtlerin katılması Şah İsmail'i desteklemeleri ve feodal karşı-devrime karşı Kızılbaş direnişine katılmaları ile ortaya çıkmıştır), Renaissance'da Avrupa'da da yaygınlaşacak olan burjuva "birey kültürü"nün temellerini oluşturmuştur.
Bu bağlamda Anadolu'lu -Türkmen ya da Kürt- Kızılbaşların, dünyanın en eski "birey kültürü"nün yaratıcısı olmakla, Dersim olaylarını önemsemelerinin zayıf karakteri denli doğal bir şey olamaz!.. Çünkü "birey kültürü"nde bir suçlu varsa, sorumlu olan, suçlunun yalnızca kendisidir, daha sonra gelen ardılları değildir.
Yine bu bağlamda, Burjuva birey kültürüne, doğru dürüst bakarsak Ermeni kırımının suçlusu, bugünün Türkleri değil, kırımı gerçekleştiren Osmanlı toıplumu, devletidir!.. Dersim'i gerçekleştiren de feodal kültürün uzantılarından henûz kurtulamamış olan günün toplumu ve feodal kültürle yetişmiş ve bundan henuz arınamamış olan yöneticileridir (M.Kemal, İsmet Paşa, özellikle de en ağır pay, Celâl Bayar'dadır)!..
Bu yüzden Dersim'li Kızılbaş Zaza'lar, Kemalist Burjuva Devrimi'nin getirdiği laisizmi, kendi katledilenlerinden çok daha önemli olarak, kültürlerine uygun buldukları için, kültürel doğası gereği "insan"ı önde tutmayı amaçlayan Kemalist, sosyal demokrat ve "insan"ı gerçekten önde tutması umulan komünist akımların içinde yer almışlar ve Dersim katliamını, unutma sürecine girmiş, "feodal” intikam çığlıkları atmamışlardır.
Bana kalırsa, bugün, Ermeni Kırımı'nın, Dersim Katliamı’nın gündemde tutulmasının nedeni, Dünya kapitalist işleyişinin tahminen %75-80 kadarını elinde tutan savaş endüstrisinin, denetimi elinde tutarak, gerektiği anda ortaya çıkarmayı bilinci bir biçimde planladığı savaş potansiyelini canlı tutma isteğinden başka bir şey değildir!..
Yine bana kalırsa Anadolu Kürt hareketi, bu oyuna gelmiş, kendi harcamaları dışında, yalnızca Türkiye Devleti’nin yaklaşık 500 milyar dolarlık savaş harcamasına neden olmuştur!.. Oysa Dünya sermayesi, Anadolu Kızılbaşlarını (Kürt kökenli de olsa), çok köklü ve uzun süreli baskı altında kalmış olmalarına karşın, bu oyuna getirememiştir!.

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

22 Eylül 2011 Perşembe

Sınıfsal kültür ve Devrim ilişkisi üzerine...

“Liberty leading the People”
EUGÈNE DELACROIX
1830
oil on canvas, 260- 325 cm. - Paris , Louvre.



Dünya bir sınıfın egemenliğinden bir sonraki sınıf egemenliğine geçerken, iktidar el değiştirmeden önce oldukça uzun sürelerle kültür değişimleri yaşamaktadır. ABD'de 1776 ve Fransa'da 1789 yıllarında Burjuvalar ilk kez devlet egemenliğini ele geçirmeden önce Avrupa'da (Doğu'da çok daha erken, Hallac-ı Mansur ile 9.yy'da), 1215 yılında İngiltere'de soyluların kırala baskıyla imzalattığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Bildirgesi) adında geçen "libertatum/özgürlük" kavramı, Soyluların kültüründe yoktur. Soylu (Aristokrat/Feodal) kültür bir kul kültürüdür. Kırallar, İmparatorlar, Çarlar, Sultanlar bile tanrının kulu olarak özgür değildir. "Özgürlük" kavramı burjuva kültürünün doğmakta olduğunu gösterir. Magna Carta'nın ardından yine 13. yy'da, 1250'li yıllarda, soylular İngiltere'de, sonradan Lordlar Kamarası olacak dünyadaki ilk meclisi kurar. Buna karşı 1290'lı yılların ortalarında Kıral, kendisini destekleyen, ama soylu olmayanlardan oluşan ve yine dünyada ilk kez anti aristokrat diyebileceğimiz ikinci meclisi, halk meclisini kurar. Bu meclis de sonradan Avam Kamarası'na dönüşecektir. (Anadolu'daki durum için bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/search?updated-max=2007-11-03T13%3A42%3A00%2B02%3A00)

13.yy ardından Avrupa'da yine "kul" olmayı reddeden, kul olmaya karşı çıkan, "birey" üzerine kurulan birçok kültür hareketi yaşanacaktır. Bunların en önemlileri Renaissance (yeniden Doğuş) ve dinde Reform hareketleridir. Felsefe'de yine birey üzerine kurulu akımlar gelişecek, Descartes gibi, Spinoza gibi dinlerini reddetmeyenler bile metafiziklerinin içinde matematiğin yöntemini uygulayarak insan (birey) aklını yerleştirmeye çalışarak Rationalism (akılcılık) akımını oluşturacaktır. Hele 1700'lü yılların (18.yy) başında ortaya çıkacak ve insan aklının doğumdan önceden hiç bir bilgi getirmediği (boş levha/tabula rasa) düşüncesi üzerine kurulu olan Deneycilik (Ampirism), öncüleri (David Hume, John Locke) içinde aynı zamanda İdealizm'in en büyük filozofu sayılacak olan piskopos Berkeley bile bulunabilecektir.
Tarihte yeni bir sınıfın egemen olduğu hareketlere bakarsak, Devrim'i yalnızca iktidarın ele geçirilmesi olmadığını görürüz. Burjuva Devrimi sürecine bakarak toplumsal gereksemelerin başlamasından sonra kültürel hazırlıkların yüzyıllar öncesinden başlaması gerektiği görülüyor. İşçi sınıfının devrimi için Sovyet deneyiminin başarısızlığı doğaldır. Çünkü kültürel ortam henuz hazır değildir. Aynı şey ilk kuruluşlarında Ankara ve Osmanlı devletlerinin başına da gelir. 1265'te Ankara'da kurulan başarısız Ahi devletini Paris Komününe, kuruluşundaki anti-Aristokrat yapıya karşın başarılı olamayan ve 1. Murat'tan Yavuz Sultan Selim dönemine değin çok sıkı bir karşı-devrim yaşayan (bkz: aynı yazı) Osmanlı'yı da devrim kalıbı (formel yapısı) açısından, kaba çizgileriyle Sovyet deneyimine benzetebiliriz. Başarılı Burjuva Devriminin ortaya çıkabilmesi, burjuva toplumunun oluşması için yüzyıllar gerekmiştir.
Devrimcinn görevi, sürecin hızlanması için kültürel alt yapıyı da ihmal etmeden hazırlanmasına destek olmaktır. Bu bağlamda yapılacak çok şey var. Önce kuramı ihmal etmeden uygulamada, oluşturacağımız politikaların kuramımıza ne denli uygun olduğunu kesinlikle denetlemek zorundayız. Uygulamadan alınacak sonuçlara göre, kuram sürekli olarak yenilenmelidir (feedback). Savaşım verilecek noktalar devrim süreci gözetilerek seçilmelidir (kaba hatlarıyla da olsa Burjuva devriminin formel yapısı devrim sürecini kavramak açısından iyi bir örnek oluşturur). Sermaye düzeninin kendi içindeki zıtlıklar (insan hakları v.b.) sürekli göz altında tutulmalı ve politik öncülük ele geçirilerek sermaye düzeninin çürüme noktaları genişletilmeli, bu tutum üzerinde politika geliştirilmelidir. Devrimci siyasal örgütlenmeler iktidara uzun bir sürede yürüneceğini bilmek zorudnadır. Bu durumda kendi kuracakları sosyal yapının ayrıntılarını bilmedikleri bir dönemde iktidara gelmek için savaşım vermek yerine, doğru muhalefet yolunu seçmelidir. Bu da karşısına devrim stratejisiyle çıkılan sınıf iktidarının çözemeyeceği iç zıtlıklarının yakalanıp bunların üzerine gidilesi ve bu noktalarından çürütülmesi ile olanaklıdır.
Sorun, devrimlerin yalnızca bir sınıfın değil, bütün insanlığın ürünü olması gerekmesinden geliyor. Komünist Devrim'in olması için yalnızca İşçi sınıfının gücünün gerekli olduğunu sanıyoruz!... Devrimi oluşturabilmek için bütün insanlığın, geleceği kurma cesaretini gösterebilecek (aydın) olan herkesin çabasına gerek vardır. Toplumlarda geleceğe yönelik değişim gereksemeleri tek bir sınıfa yönelik gereksemeler değildir. Egemen sınıflar da süreç içinde çatlar ve bir bölümü geleceğe yönelik gereksemeler içine girer. Böylece sınıf içi zıtlıklar ortaya çıkar. Burjuva devrim sürecini Aristokratların başlattığını, dahası bir süre götürdüğünü, Marx'ın değilse de Engels'in bir İngiliz Aristokratı olduğunu unutuyor gibiyiz.

Devrimler, sınıf gereksemeleri üzerinden doğar, doğrudur. Ama o sınıf insanının savaşımda başarılı olamamasının devrimi engelleyeceği yanılgısına da düşülmemelidir. Evrensel akış, toplumsal gereksemeler, önce kültürü, ardından da sosyal ortamı olması gereken yere doğru sürekli hareket ettirmektedir. Burada devrimcinin görevi bu sürecin yürütülmesinde görev almak ve olabildiğince hızlandırmaktır. Toplumun, gitmesi gereken yöne doğru akış içinde olduğunu görüyoruz. Çıkarları doğrultusunda buna engel olmak isteyenler olacağı gibi, geleceğin belirsizliğinden içgüdüsel olarak korktukları için, Kemalistler gibi, eskinin "daha iyiydi", "yeterince olgunlaşmadıydı"sına kapılıp içtenlikle akışı durdurmak, henuz olgunlaşamadığına inandıkları bir önceki sosyal ortama dönmek isteyecekler de olacaktır. Üstelik bu açık sağ nitelikli tutumu eski devrimciliklerinden kalma bir inançla "devrimcilik" de sanacaklardır. Oysa toplum ve kültür akmaktadır ve artık "devrimcilik" onların bıraktığı yerde değildir. Bu anlamda "istemezük"çülerle aynı çizgide olduklarının ayırdına varamayacaklardır.

Bu bağlamda, Kemalist ulusçuluk da içinde olmak üzere her türlü milliyetçiliğin, dahası kırıntısının bile bugünün evreninde insanı tutuculuğa düşüreceğini artık görmemiz gerekir. Ulusçuluk ümmet toplumlarına karşı ilerici konumdadır. Ümmet toplumlarının ortadan kalkması ile de ilerici niteliğini yitirmiştir. Hele bundan sonra başka uluslar üzerine egemenlik kurma politikaları uygulaması durumunda iyice gerici konuma düşmektedir. Doğal olarak ezilmek istenen ulusun ulusal başkaldırı savaşımı da aynı ortamda, yani "onların çöplüğünde, yapılmış olmaktadır. Bu tutum anlaşılabilir. Ama devrimcilik savı taşımadığı sürece... Yani ulusçuların aynı zamanda devrimci olduğu zamanlar geçmiştir. O devrim Burjuva devrimiydi. Şimdi artık burjuva sınıfı egemen sınıftır ve ulusçu yapı da onun üst yapısıdır. Günümüz dünyasında hem ulusçu hem derimci olunmaz, olunamaz!.. (Bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)
Bu bağlamda bu ülkede devleti ellerinde tutan, egemen Türk ulusçularının olduğu kadar kendilerini savunma durumunda olan Kürt ulusçuları da aynı tuzağın içindedir. Bugün artık, savunma durumunda (Kemalist deyimle "mazlum") olsun olmasın bütün ulusçulukların tutuculukla özdeş olduğunu, dahası Marx'ın deyişiyle "insanlığın afyonu" olduğunu, dinin yerinde geçtiğini ivedilikle anlamamız, politikalarımızı bu tutum üzerine kurmamız gerekiyor.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Ulus Baker'in sağlığında Körotomedya gurubunda, video üzerine kuramsal bir tartışma

Ulus Baker

Yazışmanın pdf bağlantısı:
https://yadi.sk/i/p_k0vO3I3R5uJ8
Yazışmanın tam tarihini anımsamıyorum. Ulus Baker yazışmaların 23. sayfasında Ankara Film Festivalinde Seçiciler Kurulu üyesi olduğu zamanı "geçen yıl" olarak anlattığına ve Festival kataloglarında bu festivalin 26 Kasım - 09 Aralık 2001 tarihinde yapılmış olan 13. Ankara Uluslararası Film Festivali olduğu anlaşıldığına göre, bağlantıdaki yazışma, 21 Kasım - 01 Aralık 2002 tarihinde yapılmış olan 14. Ankara Uluslararası Film Festivali sırasında ve sonrasında yapılmış olmalıdır.
(NOT: Metnin redaksiyonunda, Londra'dan yazdığını söyleyen kişinin adı doğru konulmamıştır.)

1 Ocak 2011 Cumartesi

Felsefe, bilim ve sanatta "mülkiyet" kavramı üzerine...





Felsefe Bilim ve Sanatta Telif Hakları Zındanı...

Sanat üreticilerinin de izleyicilerinin de hep birlikte bu konuda savaşım vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Kapitalist toplumsal yapının sanatçıyı ürününü satarak geçinmeye zorlamasına karşı!.. Toplum, kapitalist dizge dışında yaşadığı çok uzun binyıllar boyunca sanatçısını ürününü satmak zorunda bırakmadı. Ama gene de biz Homeros'tan Yunus'a, Aiskhilos'tan Shakespeare'e, Praxiteles'ten Rodin'e, hiç bir resmini görmemiş olmamıza karşın ressam Apelles'ten Brugel'e sanatçılarımızı biliyoruz. Ürünlerini, araya yüzyıllar ve binyıllar girmesine karşın bizimle paylaşmayı başardılar.

Öyle başardılar ki bunca zamana karşın Ömer Hayyam rubaileri bugün Sevgili Fazıl Say'a bu konuda beste çalışması yapmak için esin kaynağı olabiliyor.

Yalnızca sanatçılar mı? Filozofları, bilim insanlarını da aklınıza getiriniz. Onların da ürünlerini satmak zorunda kalmadıklarını düşünüyorum.

"Yunus Emre hiç bir şiirine fiyat etiketi takmamıştı!.." Takmak zorunda da kalmamıştı.

Fiyat etiketimizi taktığımız anda ne oluyor görüyoruz. Herşeyin sahtesi ortalığı dolduruyor. Bir yanda meyhane ressamları, öte yanda sarhoş eylencesi arabesk ve meyhane şarkıları, daha da ötede salya sümük şiirler... Haydi bırakın bunları bir yana, bütün bu pespayeliğe "sanatçı" adı vermeler...

Savaşmak zorunda kaldığımız yapı bu değil mi? Ama biz toplumu, gerçek sanatçıyı EN ÜST DÜZEYDE yaşatacak yapıya zorlayacak baskı gurubunu sanatçılar ve sanat izleyicileri olarak oluşturmazsak ve paylaşım ürünlerimizi, kapitalizmin bizi zorladığı gibi satarak geçinmeyi savunursak ne aynı mantıkla üretilen arabeskin kökü kesilir, ne pespaye aşk şiirlerinin, ne "piyasa sineması" denen garabetin, düşük düzeyli tv dizilerinin ne de sağda solda gördüğümüz inanılmaz çirkinlikteki leylek, ördek biçimli objelerin!..

Hemen yarından başlayarak ürünlerimizi satmayı bırakalım demiyorum kuşkusuz. Yaşayabildiğimiz, soluk alabildiğimiz dünyayı hemen terk etmeyeceğiz kuşkusuz. Ama geleceğin dünyasını bir sanat dünyası haline getirmek için de "biz ürünlerimizi satarak yaşamak zorunda kalmak istemiyoruz" kampanyası başlatmamız ve çok güçlü ve istikrarlı olarak sürdürmemiz gerekmiyor mu?

Peki bu "internet" denilen "hırsızlık ortamı(!)"nı neden bir "paylaşım ortamı" olarak kullanmıyoruz? Hiç değilse kendini başka yollarla geçindirebilenler tarafından bu yapı başlatılsa diyorum... Neden sattıklarımızın yanında küçük küçük kimi bestelerimizi de internet üzerinden telif istemeden dağıtmaya başlamayalım, üstelik karşı çıkacağımıza bunu çoğaltmaya da çalışmayalım?


Ne dersiniz?


Kimi yinelemeler de olacak galiba ama... Peki, daha açık anlatmaya çalışayım:

1) Sanat yapıtının üretilme amacı yaşamımızı, duyarlığımızı, şu anda dünyada bulunan ve gelecek olan başka benliklerle paylaşmaktır. Öteki üretimlerin ise gereksemeden fazlasının satılması temeldir. Yani başka başka nedenlerle üretilirler. Nefes aldığınızda bedeninizden çıkan nefesi toplayıp satmak gibi bir şeye nasıl kalkışmıyorsak sanat, bilim ve felsefe alanlarındaki ürünlerimizin de tüketim maddeleri gibi ekonominin parçası haline gelmeleri onların niteliklerini değiştirmekte, onları arz-talep doğrultusunda biçimlendirmektedir. Bu alandaki yozlaşmanın nedeni budur.

2) Kapitalist toplum, ihtiyaç duyulan her üründen "kâr" çıkarmaya çalışan, hareketini, yaşamasını "kâr"la sağlayan toplumdur. Temel yapısı, insanların, basitçe bakıldığında, ürettiklerinin gereksemelerinden fazlasını satarak başka gereksemelerini karşılamalarıdır. Üretimi "kâr" belirler. Toplumu yönlendirir, biçimlendirir, dahası oluşturur. Kültürümüz de bu çarkın içine girdiğinde buna göre şekillenir. Kendi gereksememiz devre dışı kalır ve satılabilecek şeyi üretmeye başlarız. Kültür yozlaşmasının, basitçe, temel nedeni budur. Önerdiğim direnme işte bu yapıya karşıdır.

3) Bundan önceki toplumlar Aristokratların yönettiği toplumlardı - "feodalizm" dediğimiz yapı... "Kâr" ölçütüne göre biçimlenmiyordu. İnsanlar kendilerini "kul" görüyorlardı. En üsttekiler, kırallar, sultanlar, çarlar, imparatorlar bile "Allahın kulu" idiler. Yaşamanın yolu, kendi üstündekilerden alınan sadaka mantığındaki mülkler, gelirlerdi. Dünyanın her yerinde böyledir. Ağalar, beyler kendi üstündekilerden bir tür "sadaka" alır, kendi altındakilere bir tür "sadaka" verirdi. Yani alıp verdiklerinin mantığı, "karşılık" yani "bedel" değildi. O yüzden de her "ast" kendini "üst"üne "muhtaç" duyumsardı. Sanat, bilim ve felsefe de ister istemez bu yapı içerisinde oluşuyor, biçimleniyordu. Sarayda ya da bey konaklarında oluşuyor ise... Zaman aktıkça insan, saraylar dışında "kul"dan "birey"e dönmeye yani özgürleşmeye başladı. İngiliz kıralı bile feodal beylerin baskısıyla 1215 yılında "Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Bildirgesi"nı imzalamak zorunda kaldı. Sosyal ortamda burjuva hareketinin ilk adımı budur ve kültüreldir. İlginçtir ki Aristokratlar tarafından oluşturulmuştur. Bundan sonra ortaya daha bağımsız, daha kişisel yapıtlar çıkmaya, felsefe ve bilim insanları daha bağımsız çalışmaya, efendilerine bir anlamda "başkaldırma"ya başladı. Müzik, kiliselerden ve camilerden dışarı çıktı, bireyin dünyasına ulaştı. Alain Corneau'nun "Dünyanın Bütün Sabahları" filmi bu dönemi çok güzel anlatır. 13.yy Anadolu devrimi (Hace Bektaş, Ahi Evren Hace Nasiru'd Din - Nasrettin Hoca, Sadrettin Konevi ve hemen arkalarından gelen Yunus Emre tarafından geliştirilmiş ve aktarılmış olan gerçek tasavvuf) 300 yıl kadar sonra da Avrupa'da Renaissance budur (bu arada söylemeliyim: bugün dincilerin bayrak yaptığı Mevlana, bir tasavvuf insanı değil, Anadolu Devrimi'ne karşı bir yalancı tasavvuf oluşturma çabasına girişmiş, batıdaki örneği olan papalığın yenileşmeye karşı savaşımını ve direncini 13 yy Anadolu'sunda oluşturmuş olan kişidir).

4) "Birey"le birlikte "satış" da başladı. Hemen birlikte yozlaşma da... İşte "arabesk"ten şikayetimiz varsa, savaşımımız bu yozlaşmaya karşı olmak durumundadır. "Kâr"dan da özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı temel tutup yeni bir yapı oluşturmak zorundayız. Bu yapının nasıl bir yapı olacağı bizim tarafımızdan bulunacaktır. Şimdi yapıtlarımızı "satma" ve bununla "geçinme"ye karşı durma gereğini biliyoruz. Çünkü özgürlüğümüzü kısıtlayan temel yapı budur.

5) Doğal ki geçinmemizin bir yolunu bulmalı, burnumuzdaki bu "ayıcı halkası"nı fırltaıp atmalıyız. Hem de bu yol bize "üst düzeyde" bir geçim sağlamalıdır. Bulacak olan yine "biz"iz. "Kâr" bağlamından bağımsız üretim ve paylaşım için, teknoloji bize 20 yy sonunda müthiş bir olanak vermiştir. İnternet olanağını kullanmak zorundayız. Dünyada bugün bile bir sürü insan yazılarını, kitaplarını internet yoluyla yazıyor, müziklerini internet yoluyla paylaşıyorlar. Sanat, Bilim ve Felsefe alanlarına yakışan da budur.

Bir itirafta bulunayım: Orhan Gencebay, geçen yıldı galiba, kendi meslek birliği adına tv'de konuşuyordu. Bütün çabalarına karşın, toplanması gereken telifin ancak %7 oranında toplanabildiğini söyledi. İçimden gelen duygu "beter olun!" duygusuydu!

Yok olacaklar!.. Bizim başaramadığımızı gelişen teknoloji yapıyor işte...

6) Çok yakın bir zamanda ne denli "profesyonel" olursa olsun, internet dışında paylaşım alanı kalmayacak. Ya uyum sağlayacağız, ya yok olacağız. O yüzden de doğru olan, direnmek yerine hızla uyum sağlamak değil midir?

Şimdi birkaç yanıt daha:

7) "Yozlaşma" yalnız bizim ülkemizde değildir. Bütün dünyada "Popüler bilim", "Felsefe yaptığını söyleyen bir sürü ukala", "Metal" filan gibi "popüler" alanlarının bütünü yozlaşma alanlarıdır. Bu alanlarda üretilen "meta", alanda kâr görülmediğinde bütünüyle çökecektir. Çok da hayırlı olacaktır. Dahası bu sürecin hızlanmasına yardım etmek durumundayız. Yapıtlarımızı "meta"laşmaktan kurtarmak, yozlaşmayı önlemek ve daha bağımsız olmak istiyorsak!..

8) "Fikri Mülkiyet Hakkı" sözcüklerinin ne ifade ettiğini gayet iyi bildiğimden emin olunuz!.. Benim için, o Arapça üç sözcüğün yan yana gelmesinden oluşan "Fikrî Mülkiyet Hakkı", paylaşmak üzere ürettiğim Felsefe, Bilim ve Sanat alanlarında yapıtlarımızın yozlaşma karşısında korunmasıdır. Filmimin kesilerek yayınlanmamasıdır. Müziğimin izinsiz olarak amacı dışında, sözgelimi tüketim reklamlarında kullanılmaması, besteci ya da yorumcunun yapıtının, burnundaki "geçim" adlı ayıcı halkasının çekiştirilerek, kullanılmaya razı edilememesi için korunmasıdır!.. Hem de öyle yasalarda yazdığı gibi yetmiş yıl falan değil, dünya durdukça!..

Ayrıca:

9) Buna "mülkiyet" adını vermek son derece yanlıştır. Bireysel "mülkiyet", kavramı bu sistemin ürünüdür. Aristokrat toplumlarda "mülkiyet" yalnızca tanrınındır. Hem de bizim "fikrî(!)" alanlarımızda bile... Kapadokya kiliselerinin hiç birinde duvar resimlerinde imza bulamazsınız. Üstelik çeşitli ressamların yapmış olmasına karşın, üslup olarak bile ayırmanız çok zordur. Çünkü onu yapan elin bilinci, kendisinin "tanrının eli" olduğu biçimindedir. Yazılan hiç bir yapıt imzalı değildir. Çünkü tanrı tarafından vahy edilmektedir. Yani vahiy ürünü olan yalnızca Kur'an değildir, bütün sanat, bilim ve felsefe ürünleri vahy edilirse var olur... Avrupa kültürü, Sokrates'ten bu yana gelen 1800 yıllık uykusundan henüz uyanmadan, şiirine ilk imzayı atan, sanatında mahlas kullanan, önce Ahmet Yesevi, sonra da Yunus Emre olmuştur. Yani kendi "birey"liklerinin önce Yesevi ve Yunus tarafından altı çizilmiştir. Hallac-ı Mansur gibi, Ömer Hayyam gibi, Farabi gibi, İbn Sina gibi adını doğrudan yazmadan "birey"liğini belirleyenler yaklaşık 10.yy'dan bu yana vardı. ama 12.yy'da Yesevi ve 13.yy'da Yunus adlarını "mahlas" olarak doğrudan yapıtlarının içine yerleştirmişlerdir.

Bireysel mülkiyet, Aristokrat toplumlarda yalnızca tanrınındır. Çünkü "birey" olan yalnızca O'dur. Günümüzde ise bireysel mülkiyet, toplumsal yapı tarafından kendi ölçütlerine göre dayatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Özgürlük, yapıtın üretilir üretilmez paylaşmanın yolunun bulunması, topluma mal edilmesiyle olanaklıdır. İnternet bunu sağlamaktadır. Tereddütsüz kullanmamız gerekir.

30 Nisan 2008 Çarşamba

13.yy Anadolu Devrimi'nde Mevlânâ


13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂNÂ CELÂLÜ’D DİN RÛMÎ’NİN YERİ[1]

13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.

Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşüncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşünsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.

Anadolu düşüncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşünsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşünsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.

Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıdır.

Bu iki akımın ardından Şeyhi ve üvey babası İbn ül Arabî’nin ölümü üzerine 1245’te Anadolu’ya gelmiş olan Sadru’d Din Konevî’nin “Vahdet-i Vücûd”, yani evren-tanrı ile bütünleşerek tanrı “birey”liğini kazanma hareketi içindeki “bilgi edinme” sürecinin temelini “akıl” ve “müşahade/gözlem”e bağlaması ile, insanlığın dogma(hazır verilmiş bilgi)’den kurtulup “birey”in kendi öz bilgisini edinebilirliğinin yolunun açılması 13. yy Anadolu Devrimi’nin üçüncü ve bilimsel ayağını oluşturmaktadır.

“Kul” kültürünün kendisine karşıt bütün bu yeniliklere tepki vermesi doğaldır. Bu tepki, Anadolu’da, Kalenderiler, işgalci Moğollar, zaman zaman Moğol valisi gibi davranan Selçuklu Sultanları ve onların İmam Gazalî ardılı düşünüş biçimini gününün toplumsal gereksemelerine uydurmaya çalışan Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmi ile Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizî’den gelmiştir.

Şimdi, 13. yy Anadolu’sunun sosyal olaylarına, “Devrim Kronolojisi”ne, bu yazının izin verdiği sınırlar içinde kaba çizgileriyle, göz atarsak:

· 1204 -1225 Ahî Evren Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un Kayseri esnafı arasında Ahî örgütünü oluşturması.

· 1240 Babaî’lerin Selçuklu Aristokrat yönetimine başkaldırması, Selçukluların Baba İlyas’ı idamı üzerine galeyana gelip Konya’ya yönelen Babaîlerin, Kırşehir Malya ovasında önünü keserek, çoluk-çocuk demeden katletmeleri.

· 1243 Baycu Noyan komutasındaki Moğolların Kösedağ’da Selçukluları yenerek bütün Anadolu’yu ele geçirişi.

· 1243 Kayseri Savunması. Kültür Tarihinde ilk kez, bir kent halkının tanrı vekili saydığı sultanının teslim olmasından sonra kendi kentini, yalnızca “kendi kenti (vatanı)” olduğu için savunması. Bu savunmada kentlerini savunan Kayseri Ahîlerinin karşısında Moğollara destek veren Kalenderî’ler ve onların şeyhi Şems-i Tebrizî de vardır.[3] Sonunda Moğollar, Selçuklu Subaşısı Hacok oğlu Hüsamü’d Din’in Kayseri’lilere ihaneti ve Moğollara yol göstermesi ile kente girerler.

· 1244 Şems’in Moğolların ardından Selçuklu Başkenti Konya’ya gelişi.

· 1247 Şems’in Ahîler ve Moğol karşıtları tarafından öldürülmesi. (Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud ile Mevlânâ’nın oğlu Alaü’d Din Çelebi’nin de bu olaya karıştıklarını düşündürecek güçlü veriler vardır[4]).

· 1247 Bu olay üzerine Nasirü’d Din Mahmud ve Alaü’d Din Çelebi Konya’dan Kırşehir’e göçüşü (Bundan sonra Ahîlik Kırşehir’den yönetilir).

· 1261 Nasirü’d Din Mahmud ve Alâü’d Din Çelebi’nin bir ay tutulması gecesi, Moğol yanlısı Selçuklu Emîri Nuru’d Din Caca tarafından bir gece baskınıyla öldürülmesi (Ahî Evren bu sırada 90 yaşındadır. Mevlânâ, oğlu Alâü’d Din Çelebi’nin Konya’ya getirilen cenazesi için cenaze namazı kıldırmayı reddetmiştir).

· 1265 Ankara’nın, Ankara’lı Ahîlerin eline düşmesi; 100 yıla yakın süreyle “Kul”luk düzeni (Aristokrasi) olmadan bir devletin yönetilme denemesi.

· 1273 Mevlânâ’nın ölümü.

· 1299 Osmanlı Devleti’ni, Anadolu Ahîleri (Ahiyân-ı Rûm), Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm), Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm), Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) ile Bizans Aristokrasisi karşısında kendi “birey”liklerini elde etme çabası içinde olan Anadolu Rumlarının elbirliğiyle kurması.

Bu yapının içerisinde Mevlânâ Celalu’d Din Rûmî 1244’de Şems’in Konya’ya gelmesiyle etkin olmaya başlar ve Moğollardan yana, Anadolu Devriminın karşısına çıkarak durdurma çabasına girer.

Moğol işgali altındaki Anadolu’da Moğolların halkın mallarını gasbetmesini doğallaştırmaya çalışır:

“Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.

Mevlânâ buyurdu ki:

Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir.” (“Fîhi Mâfih” Mevlânâ; Çev: Abdülbakî Gölpınarlı)

İmam Gazali’nin görüşlerini, günün koşullarına uygun hale getirmeye çalışır. Toplumsal “birey”leşme gereksemelerini “kul”luğun sınırları içinde kalarak karşılamaya çalışır. Bütün evren’in tanrısallaştığı, Tanrının maddeyi de kapsadığı Vahdet-i Vücud görüşünün karşısında, Tanrısallığın yalnızca insan tarafından kavranabildiği görüşünü yerleştirmeye çalışır. Tasavvufun insan ruhunun tanrıyı bütün evrende aramak üzere yola düşmesi gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Âfâki) görüşüne karşı, tanrıyı arama yolculuğunun yalnızca insanda olması gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Enfusî) görüşünün savunucusudur. Böylece maddi evren, bilimin evreni, insan ilgisinin dışında kalacaktır.

Hace Bektaş’ın “Makalat”ında, insanlaşma sürecini ve insanlaştırma eğitimini anlattığı dört kapı kuramını[5] toplumsal ve gelişkin kültürel gereksemeleri karşıladığı için dışlayamaz, ama kısaca ve sığlaştırarak alır.[6]

Mesnevi’de geçen hemen bütün öyküler, 13. yy Anadolu Devrimi yanlılarını kötülemek için, komik duruma düşürmek için anlatılmıştır.
Bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha[7]”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi kötüleyici “öykü”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 3116-3124. satırlarındaki[8] öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der.

“Baksana bizim evi tarif ediyor!..”

Mesnevi V.Cilt, 3325-3335. satırlarında da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı
davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi VI.Cilt 4449-4519 satırlarda Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 3409-3419. satırlarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, “kul”luk düzeninin yoksullarıdır, aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille “Cuha” diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin yoksulluğunu alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:261-277), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan işliklerde yapılır. Aşağılamak için Mevlânâ, bunu anımsatarak, yolu yanlışlıkla attarlar çarşısına girmiş olan “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf(!?) düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, birinci yolu seçmiş olan sûfîlerdir. Bu ayırım, 13. yy Anadolu Devriminin temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildin başında, Mesnevi’de, kötülerle mücadele etme amacını anlatmaktadır. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla verdiği savaşımdır.

Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî’nin önderlik ettiği karşıdevrim süreci, Osmanlı’nın kuruluşunu oluşturan 13. yy Anadolu Devrimi çizgisini[9] sürdüren “gaziyân” egemenliğinden[10] sonra, 1. Murad’dan başlayarak yeniden canlanacak, tırmanmaya başlayacaktır. Güçlendikçe Anadolu Devriminin savunucuları, kendi devrimlerini savunmaya çalışır. Yıldırım Bayezid zamanındaki Ahî başkaldırısı, Çelebi Mehmed’in iktidarına karşı duran Şeyh Bedreddin ile müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarını Anadolu Devriminin kendini savunması olarak görmek gerekir.

Sultan İkinci Mehmed (Fatih), karşıdevrimi iktidara taşır. Şah İsmail’in 13. yy Devrimini yeniden iktidara getirmek için savaşması da Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı yenilgiyle sona erer. Kanuni Sultan Süleyman’a karşı yapılan Celâlî kalkışmaları (Köroğlu da bir Celâlî’dir), bölgesel kalır.

13. yy Anadolu Devrimi’nin önü, Aristokrat karşıdevrim ile böyle kesilir. Selçuklu-Bizans aristokrasisi, enerjisini 13.yy Devrimi’nden almış olan Osmanlı içinde yeniden doğar, kuruluşunda “birey/insan”ı ölçüt almanın dizgesini oluşturmaya çalışan Osmanlı Devletini, “kul” temelli imparatorluğa geri dönüştürür.

Böylece Mevleviliği, 20.yy Kemalist Burjuva Devrimi’nin “birey” düzenini egemen kılmasına değin, “kul”luk düzeni içindeki Osmanlı sarayının destekçisi ve baş inanç dizgesi olarak görüyoruz.

[1] BİLİM VE GELECEK dergisinde “13.yy Anadolu’sunda devrim ve karşı-devrim / Mevlânâ Hangi Sınıfın Adamı?” başlığıyla yayınlanmıştır. Eylül 2007 / Sayı:43, s:32

[2] 1)”Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları” Prof.Dr Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 165, Ankara 1995 / Bu kitabın içinde Ahı Evren’in bütün kitaplarının listesi ve bulundukları yerler ile “Tabsiratü’l Mübtedi ve Tezkiretü’l Mintehi” adlı kitabının tam çevirisi yer almaktadır.

2) “Metâli’ü’l Îman / İmanın Boyutları” Ahi Evren, Tercüme, İnceleme ve Araştırma: Prof.Dr Mikâil Bayram, Damla Ofset Matbaacılık A.Ş.

3) “El Mürâselât / Yazışmalar” Ahî Evren – Sadru’d Din Konevi yazışmaları. Çev: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2002 / Bu kitap, “Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsi arasındaki Yazışmalar” başlığıyla sunulmuştur. Oysa Prof.Dr. Mikâil Bayram, yukarıda sözü geçen “Tasavvufi Düşüncenin Esasları” başlıklı kitabının 65. sayfasında, bu yazışmaların Nasireddin Tusi ile değil, Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahi Evren ile yapıldığını, tarihsel kanıtları ile göstermektedir.

[3] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr. “Selçuklu Döneminde Kalenderi-Ahi Çatışması” Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:17, Temmuz 2005, s:36

[4] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, 1. Baskı Konya, 2005

[5] Tuncer, Ömer, “Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem” / Bilim ve Gelecek Dergisi; Sayı:36, Şubat 2007, s:46

[6] Mesnevi 5. Cild önsöz

[7] Soytarı

[8] Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinin satır sayıları M.E.B. Şark İslam Klasikleri dizisinden, 5 ciltlik Abdülbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirmesiyle yayınlanmış Velet İzbudak çevirisinden alınmıştır.

[9] Tuncer, Ömer “Kuruluştan Kurtuluşa” / Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24, Şubat 2006, s:33

[10] “Osman Gazi” ve “Orhan Gazi” “gazi” sanları bile “Gaziyân-ı Rûm”dan olduklarını, yani 13.yy Anadolu Devrimi’nin parçası olduklarını göstermektedir. Kaldı ki Orhan Gazi’nin öldüğünde bir kiliseye gömülmüş olması, “birey”leşme çabası içinde olan Bizans’lı Hıristiyanların bu devrimdeki içten birlikteliklerinin kanıtıdır.
Posted by Picasa

2 Aralık 2007 Pazar

Sosyokültürel Yapılanmada Gülmece / Humor in the Socio-Cultural Development

Rotterdam'lı Desiderius Erasmus'un
"Deliliğe Övgü" kitabının ilk baskısına
Hans Holbein'ın derkenarı:
"Delilik konuşuyor"

SOSYOKÜLTÜREL YAPILANMADA GÜLMECE, KARİKATÜR VE İNSAN HAKLARI[1]

Ömer TUNCER

Doğuda olsun Batıda olsun, Renaissance’a değin soyluların egemenliğinde yaşayan insanoğlu, içinde yaşadığı kültürel yapıyı “mutlak hakikat” kavramı üzerine kurmuştur. Aristokrat sosyal sınıfın kültür ortamı, “statik”i, “duragan”ı, “değişmeyen”i, yani “mutlak hakikat”i arayan düşünsel bir yapıdır. Bu yapıya göre, “Mutlak hakikat” bizim dışımızda, bizden bağımsız olarak “var”dır. İnsanoğlu’na yalnızca onu bulmak kalır. Ama, “Mutlak hakikat”, insanoğlunun öyle tümüyle ulaşabileceği bir şey değildir. Aklı bunun için yeterli olmaz. “Mutlak hakikat” bütünüyle ancak yaratıcısı olan, yüce varlık tarafından bilinebilir. Yüce varlık, aynı zamanda “mutlak hakikat”in kendisidir de... “Mutlak hakikat”i kavramak, aynı zamanda “yüce yaratıcı”nın kendisini de kavramış olmak demektir.

Toplumsallaştıkça biçimlenen soylu (aristokrat) kültürel yapılanma, “ben”in yaşantısını paylaşmayı amaçlayan sanata izin veremezdi. Çünkü “yüce yaratıcı”dan başka “ben” olamazdı. Bu yüzden “doğal ben”in toplumsallaşması sürecinde resim, yontu, tragedya, mimarlık gibi sanatlar yalnızca “tanrısal ben”i, “yücelik”i konu alıyordu. İnsanoğlu doğallıktan uzaklaştıkça “doğal ben” olmaktan da uzaklaşıyor, “kul” kültürü oluşuyordu. Antik Ege kültüründe Sappho’nun lirik şiiri, insanın doğal gülme duygularını ortaya çıkaran komedya, aşağı bir kültürün ürünü sayılıyordu. Giderek “katharsis/arınma”yı (“doğal”lıktan arınıp “kul”a dönüşme) sağlayan ve insanı “yüce”lik karşısında “boyun eğme”ye yönelten tragedya yüceltilir oldu.

Ardından koca Ortaçağ geldi, “kul” kültürü, insanlığı büsbütün örttü.

İnsanca coşku, sevgi, mutluluk yok edildi; Ortaçağ, “doğal ben” için zorlamaların, yasaklamaların, cezalandırmaların; mutsuzluğun, coşkusuzluğun, asık suratlı insanların çağı oldu. Kul kültürü “ciddiyet”in kültürüydü.

“Kul”, istemese de “ciddi” olmak zorundaydı.

Ama inceden de aksa, “insan”ın oluş süreci önünde sonsuza değin dayanabilecek set yoktur. Sokrates idealizminden bu yana gelişmekte olan koca Ortaçağ yavaş yavaş sona eriyor, daha özgür olan Doğu’dan değişik sesler geliyordu:

“Onun sevgisi üzre ben Hakk’ım.”
Hallac-ı Mansur
(857-922)
“Vasiyet”
Tanrı’dan başka “ben” yoktu. Öyleyse Hallac da aradaki “ciddiyet”i kaldırır atar, yerine coşkuyu, sevgiyi koyar, tanrıyla birleşir, tanrılaşırdı... Böylece kulluktan kurtulur, “ben” olabilirdi...

Ardından Ömer Hayyam, kullarına içkiyi yasaklamış olan tanrıya Ortaçağın ciddiyet sislerinin dağılmaya başladığını, artık kendisinin o kullardan olmadığını haber veriyordu:

Mey kâsemi kırdın, yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarâbım yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım


Ömer Hayyam (12.yy)
(Çev: Orhan Veli Kanık)
Sonra Anadolu’lu sûfîler geldi. Hace Bektaş’lar, Yunus Emre’ler, Aşık Paşa’lar... “Var olan” tek “birey”in, tanrının benliğiyle birleşip tanrılaşan ama Hallaç’la aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamayan Seyyid Nesimî’ler:

Nesîmi oldu Hakk ile Hakk yüzdükleri derisidir.

İnsanoğlunun artık bir “ben”liği vardı.

Önce Yunus, “ben”liğini gösterdi, Şiirine adını, imzasını ilk koyanlardan oldu.

Gülmece ile yoldan saptığını düşünenler insanı şaklabanlıkla suçladılar, alaya aldılar. Onlara göre “kul” olunmazsa “şaklaban” olunurdu, insan için başka bir yol yoktu. “Ben”lik sahibi olma isteği şaklabanlık demekti.

Mesnevi’de(II.Cilt) Mevlânâ(13.yy), “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha(bir Arap şaklabanı)’nın hikâyesi”ni anlatıyor:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” deyince Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der. “Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
Mevlânâ, “kul”luktan kurtulmakta olan Anadolu Sûfilerini küçümsemek ve belki de engel olmak için komik durumlara düşürmeye çalışır. Yine Mesnevi’de (V.Cilt):

Adamın biri diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...
Öyküler bildik... Mevlânâ’nın yerin dibine batırmak için yazdığı şaklaban öykülerindeki “insan” inceliğiyle Nasreddin Hoca, kendi gibi ayakları yere basan Anadolulu tarafından yere göğe sığdırılmaz... Anadolu kültürünün içinde yoğrulur, günümüze değin taşınır. Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü başkanı Prof. Mikâil Bayram’ın “TARİHİN IŞIĞINDA NASREDDİN HOCA VE AHİ EVREN” adlı kitabına göre bu Anadolu’lu can, Hace Nasiru’d Din, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahî Evren’dir.

Anadolu Sûfileri “esprit/gülmece”yi gerçek anlamında anladılar, önemsediler. Hace Nasiru’d Din’in kitaplarından “Letâif-i Gıyâsiyye” ve “Letâif-i Hikmet”in adlarındaki “Letâif” sözcüğü, “latifeler” demektir ve “incelikler” anlamına gelmektedir[2].

Şeriat kapısının insanı korkuyla terbiye etmeyi amaçlayan inançları bu incelikten yoksundu:

Sen, türlü yemişlerle, birçok şeylerle aldatılan çocuğa benzersin. (...)Huri, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, yemişler ve cümle benzer nimetlerin tümü, düşte gerçekleşir, duyumlarda (hassada) değil.
“Varidat”
Şeyh Bedreddin (14.yy)
Korkutucu tanrı inancını ince ince eleştirenler oldu:

(...)Terazî korsun hevâset tartmağa
Kastedersin beni oda atmağa

Terazî âna gerek bakkaal ola
Yâ bezergân tâcir ü attâr ola

Çün günah murdârların murdârıdır
Hazretinde yâramazlar kârıdır
(...)
Sen basirsin hod bilirsin hâlimi
Pes ne hâcet tartasın a’mâlimi

Geçmedî mi intikaamın öldürüp
Çürütüp gözüme toprak doldurup(...)

Yunus (13.yy)

İnsanoğlu’nun “kul”dan “ben”e dönüşmesi ve tanrılaşması ona her alanda dünyaya egemen olma hakkı tanıdı. Oysa gücünün yetmediği pek çok alan vardı. “Ben”inde eksik bulduğu gücü aklıyla, zekâsıyla tamamlayacaktı:

(...)
Kıldan köprü yaptırmışsın gelsin kulum geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım yiğit isen geç e Tanrı

Kaygusuz Abdal (14.yy)
Gülmece, insanın “insanlaşma süreci”nde ortaya çıkmıştır.

Anadolu’dan 100-150 yıl kadar sonra Avrupa’da insanoğlu, Renaissance’da ezik “kul” ciddiyetini terk etmiş “birey benliği”nin ürünü olan inceliğe, gülmeceye yönelmiştir.

İşte Montaigne(16.yy) işte hekimlik:

“Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen bir başka hekim bulurum.”
İşte Erasmus(16.yy) işte delilik:

“Kadınların, burada söylediklerime kızacak kadar deli olduklarını sanmıyorum. Ben onların cinsindenim, ben Delilik’im. Onların deli olduklarını kanıtlamak, haklarında yapabileceğim en büyük övgü değil midir? Zira işin doğrusuna
bakılacak olursa, erkeklerden sonsuz derecede daha mutlu olmalarını bu deliliğe borçlu değil midirler? Her şeye yeğlemekte haklı oldukları şu büyüleri, en gururlu kıyıcıları kendilerine bağlamaya yarayan şu çekiciliklerini ilk önce delilikten almıyorlar mı?”
Üstelik Erasmus’un “Deliliğe Övgü” adlı kitabı, Hans Holbein’in esprili çizimleriyle, bir tür karikatürle doludur.

Resme “ben” inceliğini katan ilk sanatçılar olarak Hièronymus Bosch (15.yy sonu), Baba Bruegel (16.yy) ile oğullarını görüyoruz.

Bugünkü anlamda karikatürün doğuşu 19.yy’da gerçekleşti. 13.yy’da başlayan ve temelinde “ben” kavramı bulunan kültürel yapılanma süreci, Renaissance’ı, dinde yenileşmeleri oluşturmuş, siyasallaşmış, Burjuva devrimleriyle iktidara gelmişti.

Sosyoloji bilimi, gelişmeyi ve değişmeyi sağlayan “akış”ın, bütün doğayı olduğu gibi toplumları da etkilediği anlaşıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Bilimsel yöntemlerle bakınca, toplumsal gelişmenin, yeni kültürleri oluşturmaya çalışanlarla eski kültürleri taşıyanlar arasındaki çatışmayla ortaya çıktığını görülmüştür. Bu çatışmada, ayrıca, gülmecenin, toplumsal gücü (resmi ideoloji) elinde tutan eski kültürün taşıyıcılarına karşı savaşımda da, yeni kültürün oluşturulmasında da çok etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Fransız Devrimiyle başlayan siyasal sürecin Dünya burjuva devrimini gerçekleştirip “ben” temelli kültürünü bütün dünyada siyasal iktidara taşımasından sonra, şaşırtıcı bir biçimde, “birey”in yeniden “kul”a dönüşme tehlikesi ortaya çıktı. Burjuva sınıfının elinde tuttuğu üretim aracı olan “sermaye”nin yönlendirmesiyle davranmak, istediği gibi tüketmek, istediği gibi üretmek, onun oluşturduğu dizgeye göre yaşamak gerekiyordu. Yani Burjuva sınıfı, kendisinin varlık nedeni olan “ben” kültürünü yok etme sürecini başlattı ve bireyin birey olma haklarını elinden alma savaşımına girişti. Sermaye güçlendikçe birey zayıflıyor ve insan olma hakları elinden alınıyordu.

“Ben” kültürünün siyasallaşması sonucunda Fransız Burjuva Devrimi ile ortaya çıkan İnsan Hakları’nın, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası, Birleşmiş Milletler tarafından korunmaya alınması da yeterli olmadı.

Karikatür, çağdaş anlamıyla, bu dönemin “insan”ının hakkını koruma savaşımında kullanılan başarılı bir “savaşım aracı-sanat” olarak, doğdu ve gelişti.

3. Binyılın sonlarına doğru insanlığın nasıl bir kültür içinde olacağını bugünden bilmek zor. Ama insanoğlu nereye doğru ilerlerse ilerlesin karikatür, geleceğin insanı için verilecek bütün savaşımlarda kullanılabilir bir araç, yaşanabilir bir sanat olacak görünüyor. “İnsan”ı geleceğin toplumlarına götürecek kapının açılmasında ve insanlığın bu kapıdan geçmesinde karikatürün görevi ve payı oldukça yüklüdür. Üstelik bu görev artarak sürecek gibi görünüyor.
___________________________
[1] Karikatür Vakfı’nın düzenlediği Karikatür Festili’nin “İnsan Hakları” konulu konferansına sunulmuş bildiridir ve aynı konudaki bildiriler kitabunda yayınlanmıştır.

[2] Dünya mizah tarihi, Mevlevilik, Katoliklik gibi sünnî/ortodoks inanç dizgelerinin aşağıladığı gülmecenin “kaba komiklik / şaklabanlık / cuha” anlamından sıyrılıp “incelik / lâtife” anlamında kullanılması ile başlar. Bunun oluşabilmesi için insanın “kul” olmaktan kurtulup “ben” olabilmesi gerekir.
=============================
The Role of Humor , Caricature and Human Rights in the Socio-Cultural Development

Ömer Tuncer

Translated by:
Ayla İmre Onart
Adnan Adam. Onart

Both in the East and the West, until the Renaissance, people who lived under the domination of the nobles, constructed a cultural structure within which they lived, accepting it as the “absolute truth.” The cultural environment of the aristocratic social class is based on a way of thinking that searches for the “static,” the “immutable,” that is, the “absolute truth.” According to his way of thinking, the “Absolute Truth” exists outside of us, independent of us. People are expected to simply discover it. Reason is not sufficient to achieve this. The “Absolute Truth” can only be known to its creator, to the sublime being. The sublime being is also the “Absolute Truth.” To understand the “Absolute Truth” means also to understand its sublime creator.

The cultural formation of the class of the nobles (of the aristocrats) as it gained social structure, could not leave alone the arts that aim to share the experience of the individual “I,” because there couldn’t be any “I” but the “I” of the sublime being. For that reason, in the socialization process of the “natural I,” artistic endeavors such painting, sculpture, tragedy, architecture could only cover the “divine I” or the “sublime.” The human beings, as they distanced themselves from the nature, they distanced themselves also from being a “natural I,” and creating a culture of “creature.” People were belittling the cultural accomplishments of Antic Aegean culture such as the lyrical poems of Sappho or the comedy that makes us laugh. In time, the tragedy that produces the catharsis/purification (purification from nature in order to become the creature) and pushes man to submit to the sublime has started to gain esteem.

Then came the gigantic Middle Age and the “Servant Culture” became even more dominant.

Humane emotions, love and happiness were destroyed. The Middle Age became the age of coercing the “Natural I,” the age of prohibitions, punishments, unhappiness, apathy, soberness. “Servility” was also the culture of dourness.

“Servants,” whether they liked it or not, were forced to become dour and dull.

No obstacle can forever stop the flow of the “human” process – even a feeble one. The Middle Ages had been evolving ever since the Socratic Idealism’s demise and at that time the voices emanating from the East which had been enjoying more freedoms were diverse and rich.

“I am the Truth rooting in His love.”
Hallac-I Mansur (857-922)
“The Will”

There was no “I” but the divine I. That means Hallac was getting rid of the “dour” and replacing it with passion and love, thus becoming one with the divine and becoming divine.

After Hallac, Omar Khayyam announced to the prohibitionist God that the seriousness of the Middle Ages were dissipating and that he was not one of His serious creatures:

You broke my glass; you threw it to the ground, my God
You spoilt mypleasure, to what end, my God,
You spilled and wasted my rose colored wine
I think you were the drunk one, my God

Omar Khayyam
(12th Century)

Then came the Anatolian Sufis: Hacı Bektaş, Yunus Emre, Aşık Paşa and the others… Seyyid Nesimi who shared the destiny of the Hallac when he merged into the divine to become divine:

Nesimi became the Truth with the Truth
What they flay is just his skin
Man now had an “I.”
First Yunus expressed his “I;” he was the first bard to put his name in his poems.

Those who were considering the humor to be a heresy accused the “man” to be a buffoon and made fun of him. According to them, one had to be either a “creature” or a “buffoon.” There was no middle ground. Claiming an “I” meant the desire to become a “buffoon.”

Rumi (13th century) in his Methnevi (2nd volume) tells the story of a child crying at the funeral of his father and Cuha (a buffoon from Arabia):

“O my father… Where are they taking you? They are taking you to a small house without carpet, without rug. A house where there is no light during the evening, nothing to eat, not even bread during the day. Hearing these words, Cuha says: They must be taking the decease to our place. The kid has been describing our house."
Rumi makes fun of Anatolian Sufis who are in the process of emancipating from being the “creature” and maybe attempts to stop this process. Again in Methnevi (volume V.), we can read:

The husband brings home a pound of meat. But when he does not see any meat in his dinner dish, he asks his wife. The wife replies: The cat ate it. The husband weighs the cat and he observes that the cat weighs just a pound. He asks, if this is the cat where is the meat and if this is meat, where is the cat.
The stories were familiar. Nasreddin Hoca, whom Rumi tries to disgrace, was much loved by the Anatolian people who shared his down-to-earthliness. This tradition melted into the Anatolian culture and reached to our era. Prof. Mikail Bayram, the head of History Department of the Selçuk University, in his book “ Nasreddin Hoca and Ahi Evren from the Perspective of History” observes that this Anatolian figure, Hace Nasiru’d Din, is in reality Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, that is Ahi Evren.

The Anatolian Sufis understood really the point of the humor and appreciated it. The books of Hace Nasiru’d Din “Letaif-i Giyasiyye” and “Letaf-i Hikmet” the word “letaif” to mean “joke” and “finesse.”

Sharia on the other hand, who tried to discipline men with fear, did not include anything similar to the ‘finesse’.

You are similar to a child manipulated with the promise of fruits and such things. Angels, palaces, trees, fruits and similar goods exist only in the dreams, not in the senses.
“Varidat” – Şeyh Bedreddın (14th century)

In the mean time, there were those who criticized a God who used fear as his tool to discipline his creatures.

(...)You set a scale to weigh deeds, for your aim
Is to hurl me into Hell’s crackling flame.
A scale is suitable for a grocer,
For a small merchant or a jeweler.
Sin, though, is a vilest, filthiest vice,
The profit of those unworthy of Grace.
You can see everything, you know me-fine;
Then, why must you weigh all these deeds of mine?
Do you still seek revenge though you killed me,
Since I rotted, since darkest soil filled me.(...)
Yunus (13th Century)
Translated by: Talât Halman
The transformation of man from creature to an “I” and to divine gave him a dominant status in all areas. But there were areas beyond his reach.

Wherever he felt short of his goal, he attempted to compensate by using his intelligence:

(…)
You built a bridge from a hair for your creatures to pass
Why don’t you give a try first, our God, the fearless

Kaygusuz Abdal (14th century)
Humor took shape within the process of humanization.

After 100 – 150 years in Europe, during the Renaissance, man leaving behind the serious and bruised “creature/servant” status, moved toward the finesse and the humor that are the product of the emergence of the “individual I.”

Listen to Montaigne (16th century) commenting on medicine:

If your doctor is against sleep, vine and meat, don’t worry I’ll find you another one who would be in favor of these.
Listen to Erasmus (16th century) commenting on folly:

I don’t believe, women are fool enough to be upset with things I write here. I am of their kind, I am the Folly. Isn’t it the highest compliment to women, to prove their folly? After all don’t they owe the fact that that they much more happy than men to their folly? Don’t you think they owe their charm they prefer to anything else and their appeal to the most proud men to the folly?
Moreover Erasmus’ “Praise of Folly” is full of humoristic gravures, some kind of caricatures.

I count among the painters who brought the finesse of “I” to the painting, Hieronymus Bosch (15th century), Bruegel, the father (16th century) and his sons.

The advent of the caricature (cartoon) as we know today happened during the19th century. The cultural formation that had started at 13th century and was based on the concept of the “I”, had created Renaissance, reformation in the religion, underwent a politization and brought to power the bourgeoisie.

Sociology as a science comes into being after our understanding that the process that brings the evolution and the change to the nature is also in the works for the social domain. When the scientific methods are used, it becomes clear that social development happens through the conflict between the ones who work to create a new culture and the ones who attempt to conserve the old culture.

But something very curious happened: after the political process that started with the French Revolution established the culture of “I” in the whole world, the individual risked again to become a “creature/servant” (a subject). What was required now was, to live, to consume, to produce according to the system created by the bourgeoisie who was holding the means of production in its hands. That means the bourgeoisie started to destroy its very reason of existence, and waged the war of taking-away-the-rights of the individual to be an individual. As the capital was getting stronger, the individual was getting weaker and its rights were more and more taken away.

Human rights that had emerged as a result of politization of the culture with French revolution could not be protected after the Second War despite the efforts of the United Nations.

Caricature (or cartoons) in its contemporary meaning became and evolved to be an effective artistic weapon during this period for protecting the human rights.

At the turn of this millennium, it is difficult to predict what type of culture we are going to be in. But whichever direction the human race is going to take, caricature is going to be a weapon in the hands of the humanity of the future to protect its rights. In paving the path that will take the humanity to the societies of the future, caricature will have an important role. Moreover this role seems to be growing every day.

10 Kasım 2007 Cumartesi

Anadolu'nun Bilinmeyen "Bilim Çağı"


ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞINDA,
İZNİK’İN YERİ VE ÖNEMİ*

Ömer Tuncer
İznik, tarih boyunca dünyada pek çok yanıyla bilinen bir kenttir:

Eski Roma için İznik, Anadolu’ydu:
İZNİK’E VEDA
Artık bahar getiriyor ılık havaları
Artık çekiliyor kış sonunun azgın fırtınaları
Yatıştırıyor onları Zephyr(Batı yeli)’in tatlı solukları
Arkada kalıyor ey Catullus, Phrigia ovaları,
Bunaltıcı İznik’in zengin toprakları.
Gidiyorsun Anadolu’nun ünlü kentlerine.
Artık heyecanlı yürek yolculuk için sabırsızlanıyor,
Artık sevinçli ayaklar gezmek istiyor.
Ey sevgili yoldaş alayı, hoşçakalın,
Uzak yurttan gelmiş olan bizleri
Başka başka yollar götürüyor geri

Gaius Valerius CATULLUS
(M.S.57)
(Tercüme Dergisi Sayı:38 s:100)

Hıristiyanlar için İznik, birinci ve sonuncu Ekümenik (evrensel) Konsil(Hıristiyanlık toplantısı)ın yapıldığı yerdir. 20 Mayıs – 25 Temmuz 325 günleri arasında Senato Sarayı’nda yapıldığı ve Bizans imparatoru Konstantin’in de katıldığı bilinen ilk toplantı da “Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi”nin kutsallığı kesinleştirilmiş, karşı görüşler din dışı sayılmış, İskenderiye Piskoposu Arius ile iki yandaşı sürgün edilmiştir.

27 Eylül 787’de başlayan ve bugün kalıntısı görülen Hagia Sophia kilisesinde yapılan ikinci İznik Konsili’nde ise karşı duruşlar reddedilerek Hıristiyan ikonaları karşısında ibadet edilebileceği karara bağlanmıştır.

Türkler için İznik, Anadolu’ya geldikten sonraki ilk Selçuklu başkentidir. 1075 – 1097 arasında 22 yıl kadar Başkent olarak Selçukluların elinde kalmış, sonra yeniden Bizanslıların eline geçmiştir.

Osmanlı İznik’ine gelince…

Orhan Gazi’nin 1326’da Bursa’nın almasından sonra 1331 yılında İznik’i de alır. Bu kuruluş yıllarında son derece önemli bir yere sahiptir. Osman Gazi İznik’i, düşünsel politikaların geliştirildiği bir bilim kenti haline getirir.

Yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan yeni bilgilere göre bu önemi anlayabilmek için birkaç yüzyıl önceye dönmemiz ve insanlık tarihinde Orhan Gazi’ye değin gelen düşünsel ve politik gelişmelere bir göz atmamız gerekiyor.
12.yy sonlarında Asya’dan Doğu’ya akınlar yapan Moğollar’ın önünden kaçan bilim insanlarının Batı’ya, Anadolu’ya geldiklerini görüyoruz. Çoğunun kökeninin Horasan’da olması, kimilerinin de Horasan’da başlayan eğitim üzerine yeni çalışmalar yapması Anadolu’ya geldiklerinde “Horasanîler” olarak anılmalarına neden olur.

Horasanîler, düşünceleri yüzünden yaşamından olmuş Hüseyin bin Mansur el Hallac (Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin)’in düşüncelerini geliştirirler. Hallaç, 26 Mart 922’de, Bağdat’da, parçalanarak idam edilmiştir.

Hallac’ın düşünceleriyle insanlık, “kul” kültüründen “birey” kültürüne geçişinin ilk adımını atar. O güne değin evrende var olan tek “birey” Allah’dır. Geri kalan her şey Allah’ın kuludur.
Doğal, kültürel ve toplumsal gelişme içinde yeni gereksemeler doğması, insanı, “birey” olmaya yönelik adım atmaya zorlamaktadır… Oysa “birey” olmanın tek yolu vardır: Allah’la birleşmek, aynılaşmak!..

İşte bu kültürel gerekseme, gelecekte Osmanlı’nın kuruluşunu da, Avrupa Renaissance’ını da, Fransız Devrimini de, Anadolu Kemalist Devrimini de oluşturacak olan kültür yapılanmasının, “birey kültürü”nün ilk düşünsel adımını ortaya çıkarır:

“Ey kavmim, Allah beni benden alınca ve beni benden yok edince, sonradan olan varlığımın nitelikleri darmadağın oldu. Sultan olan Allah geçmişten geleceğe sonsuzluğuyla ortaya çıkınca, sanki benim sonradan ortaya çıkan varlığım, hiç var olmamış gibi oldu. Oysa geçmişten geleceğe sonsuzluk her zaman vardı. Sonra benim benliğim onun benliğinde yok oldu. Benim (bireysel) varlığım, onun (evrensel) varlığına karıştı. Ve toplumsallığım onun tanrısal varlığında darmadağın oldu.

Sonra etrafıma bakındım, (evrende) ondan başka hiç bir şey göremedim!.. Ve ondan başka hiçbir şey duyamadım!.. Ve ondan başka hiçbir şey anlatamadım!..

Ve dedim ki: ‘Enel Hüve (ben O’yum)’. (…) O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. Oysa O, Hakk olmaya kendisi sahiptir. (…) Ve benim sınırlarım, onun varlığı üzre çizilmiştir.”

Hallac’ın vasiyeti olan, öldürülmeden hemen önce söylediği (yazdığı?) bu sözler, insanlık tarihinde “kul”luktan sonra gelen yeni yapılanmanın temeline konulan ilk harç olmuştur. Ardından gelenler, Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Hasan Sabah, kendi alanlarında aynı yolu izlemiştir.

Öte yandan “birey”i temel alan düşünsel yapı, karşıtlarını, Selçuklu Nizamiye medreselerinde hocalık yapan Hüccet-ül-İslam İmam Gazali ve ardıllarının “kul” kültürünü coşkuyla savunan, “birey” düşüncesine, özgür felsefeye karşı duran ve bunun kuramını yapan düşüncenin ortaya çıkmasına da neden olur.
Arada Ahmed Yesevi (12.yy ortaları) gibi iki yolu uzlaştırma çabalarını da görürüz.
Bu iki karşıt düşünsel kanal, Anadolu’nun 13.yy’ında her alanda kendini gösterir. Özellikle toplumsal örgütlenme, bütünüyle bu çatışmanın alanı durumuna gelir.
Anadolu’nun yeni kültür yapılanmasında önderlik etmiş ilk bilge, 13.yy başlarında, Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmuştur. Kayseri’de üretici esnafı örgütlemiş, geleceğin dünyasında “burjuva” denilecek “birey” temelli yapının kültürel, siyasal ve toplumsal temellerini atmıştır.
Aynı yıllarda Baba İlyas-ı Horasanî, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkesinde Anadolu Türkmenlerini örgütlemektedir.
1230’lu yılların sonlarında Ahî ve Babaî’leri destekleyen Anadolu Selçuklu Sultanı Alaü’d Din Keykubat’ı öldürerek yerine geçen oğlu II Gıyasü’d Din Keyhüsrev, kendisine karşı suikast düzenledikleri savıyla Ahî ve Babaî ileri gelenlerini tutuklaması ile Anadolu Türkmenlerinin Selçuklu’ya başkaldırarak Baba İlyas’ı kurtarmak üzere Amasya’ya doğru çoluk-çocuk yola düştüğünü görüyoruz.
Selçuklu’ların telaşa kapılıp Baba İlyas’ı idam etmesiyle gazaba gelen Anadolu Türkmenleri, toplana toplana, Sultan kenti Konya’ya yürümeye başlar. Selçuklular iyice telaşa kapılır, ordu, Hıristiyan askerlerin de desteğiyle bu çoluk çocuk kalabalığı Kırşehir’in Malya ovasında karşılar. Ve Anadolu tarihinin iki büyük Türkmen kırımından birincisi yaşanır (ikincisi, Sultan Selim’in Çaldıran’a giderken yaptığı kırımdır).
Hemen ardından Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Selçuklu ordusunu Kösedağ’da yener, bütün Anadolu’yu işgal eder. Tek direniş, Kayseri’li ahîlerden gelir. Sultanlarının yenilgisine karşın, o güne değin bir kentin kendi insanlarının işgale karşı, kendi başlarına yaptığı ilk direniştir.
Kayseri savunması, Sosyoloji tarihinin ilk “vatan savunması”dır.
Bu sırada Konya’da, İmam Gazali’nin yolundan giden Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî, Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğollarla onların atadığı Selçuklu Sultanlarını desteklemektedir.
13.yy Anadolu devrimini oluşturan düşünsel alt yapıyı kuran ikinci bilge, Babaî kırımında kardeşi Menteş’i yitirmiş olan Hace Bektaş’tır. Sulucakarahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) tekkesini kurmuş, Babaîliğin dünya görüşünü geliştirerek sürdürmüştür. Ahmed Yesevi’den aldığı “dört kapı” kuramını tersine çevirmiş, kendi düşünceleriyle yoğurmuş, geliştirmiştir.
Buna göre, insan, dört ana aşamadan (kapıdan) geçerek olgunlaşır, hayvanlıktan insanlığa geçer:
1. “Şeriat Kapısı”nda yel insanları, “abidler(kul, insansı)”;
2. “Tarikat Kapısı”nda ateş insanları “zahidler(korku insanı)”;
3. “Marifet Kapısı”nda su insanları “arifler(bilge)”;
4. “Hakikat Kapısı”nda toprak insanları “muhipler(dost)”.
Böylece Hace Bektaş, “Makalat”ında kuldan bireye geçişin, kulları eğitip insanlaştırmanın yolunu çizer.
1240’lı yılların ortalarında Anadolu’ya üçüncü bilge, Sadru’d Din Konevi gelir. Muhyi’d Din ibn ül Arabî’nin üvey oğlu ve öğrencisidir. Şeyh ül Ekber (Büyük Şeyh) denen Arabî’nin ölümü üzerine kitaplarını alarak Konya’ya gelmiştir. Günümüze gelen 168 kitap Konya Yusufağa kütüphanesindedir (son yıllarda kitaplardan 70 kadarı yazık ki, çalınmıştır).
Muhyi’d Din ibn ül Arabî, Hüseyin bin Mansur el Hallac’ın vahdet-i vücud (varlığın birliği) düşüncesini irdeleyen bir tasavvuf insanıdır. Sadru’d Din Konevi de aynı yolu sürdürmüştür.
Ancak Anadolu’ya geldikten sonra Hace Bektaş ve özellikle Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’la olan yazışmaları (El Mürâselât) ve ilişkileri sonucunda düşüncelerinin daha maddesel, daha dünyevî bir biçim aldığı görülüyor (Sadru’d Din Konevi’nin ibnül Arabî’den gelen sezgiciliğine karşı, Ahî Evren Fahruddin-i Razi’nin öğrencisidir ve akliyecidir).
Buna bağlı olarak Sadru’d Din Konevî, yüzyıllar sonra, Avrupa Renaissance’ından sonra ortaya çıkacak olan “Akılcılık / Rationalism (Descartes, Spinoza)”, “Deneycilik / Ampirism (John Locke, David Hume, George Berkeley)” gibi doğru bilgiye ulaşma kuramları geliştirmiş, dahası, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunmuştur. Avrupa felsefesinin aynı tartışmalara ulaşabilmesi için 17.yy’ı; hele iki bilgi kaynağının birlikte kullanılması gerektiği düşüncesi için Immanuel Kant’ı, yani 18.yy’ın ikinci yarısını beklemek gerekecektir.
Sadru’d Din Konevi, öğrencisi olan pek çok bilim insanıyla birlikte, bu tartışmaları içeren düşünce akımına, Muhyi’d Din ibn ül Arabî’ye verilen lakaba (Şeyh ül Ekber) uygun olarak “Ekberiyye” demiştir. “Ekberiyye” adına, tasavvufun, görünür (zahiri) bilgilerin altına asıl derin (batın) anlamları bulma becerisiyle (ilm-i batın) bakarsak, çağrışımlarının, gerçekten çok daha derinlere uzanmakta olduğunu görebiliriz.
Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, onun 1275 yılındaki ölümünden sonra da Ekberiyye hareketini sürdürür.
1299 yılında, Babaîlerin, Ahîlerin, Hace Bektaş düşüncesinin ve Ekberiyye akımından gelen bilim insanlarının (Ahiyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm) hep birlikte kurdukları Osmanlı devleti, ne Anadolu’da, Selçuklu ve Bizans’ta, ne de tarihte başka Aristokrat devletlerde (sultanlıklarda, kırallıklarda, imparatorluklarda) görülmemiş bir şeyi yapar, devlet danışmanlığını dini gurupların (ulema) eline bırakmaz, akılcı ve gözlemci bilim insanlarına (ilmiyye) verir.
Oysa bilindiği gibi aristokrat toplumlarda “iktidar” tanrının kendisi, kan bağı olan birisi, ya da tanrı vekilleri tarafından kullanılır; sultanlar, kıralar, çarlar taç giyme vb törenlerle din adamları tarafından tanrı adına görevlendirilirdi. Bunun sonucu olarak da din adamları (ulema) aristokrat toplumlarda son derece etkin bir danışmanlık görevini de üstlenmiş olurdu.
Orhan Gazi, İznik’i aldıktan hemen sonra (1231), bugün yeri hala saptanamamış ilk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesi’ni kurar ve Ekberiyye hareketinden gelen bilim insanlarına verir. Bunlar, Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, ve onların yetiştirdikleridir:
Müeyyedi’d Din Cendi, Davud-u Kayseri, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Kutbu’d Din-i Şirazî, Fenarî ailesi, Kara Hoca, Tacü’d Din-i Kürdî bunlardandır.
İznik’te aynı yarım yüzyıl içinde, iki medrese daha kurulur. Bunlardan biri yine yeri tam olarak saptanamamış olan Hayrü’d Din Paşa medresesi ile bugün ayakta duran ve onarılıp İznik Belediyesi denetiminde Çiniciler çarşısı olarak kullanılmakta olan Süleyman Paşa medresesidir.
İznik, böylece Osmanlı’nın bilim ve kültür merkezi olur, Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı Devleti’nin bilimsel danışmanlığını yapan “ilmiyye”nin bulunduğu yaşadığı kent haline gelir.
1.Murat’tan başlayarak yavaş yavaş Selçuklu’nun ve Bizans’ın kulluk düzeninin yeniden tırmanmaya başlaması, Yıldırım Bayezid’in, ilmiyye sınıfının etkisini azaltarak yeniden ulemaya önem vermesi, eski aristokrat yapının yeniden egemen oluşunu göstermektedir.
Bundan sonra Ekberiyye akımı, Aristokrat karşı-devrim süreci içinde yavaş yavaş önemini yitirecektir. Yalnızca, Aristokrasiyi Osmanlı iktidarına taşıyan ve kendine artık açıktan “sultan” dedirten, kendine ilk Osmanlı sarayını yaptıran Fatih Sultan Mehmed’in, İznik medreselerinde yaşamakta olan Ekberiyye’ye özel bir önem verdiği, bu nedenle de Fatih döneminde Ekberiyye’nin kısa bir parlak dönem yaşadığı anlaşılıyor.
Fatih, Sadru’d Din Konevî’nin felsefesinin ana kitabı olan “Müftah ül Cem ül Ğayb” adlı eserini on ayrı bilim insanına şerh ettirir. Farsça’ya tercüme ettirir. Şerhleri ve tercümeyi yapanlar İznik’li Ekberiyye’ci bilim insanları, Kutbu’d Din-i İznikî, Molla Ahmed İlahî’dir.
Yazık ki bugün hâlâ, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunan Ekberiyye’ci bilim insanlarının hemen hiç birinin kitapları gün yüzüne çıkmamış, doğru dürüst incelenmemiştir.
İşte bu yüzden, özellikle İznik ve, Bursa medreselerinde, insanlığın kapısını geleceğin dünyasına açmak için neler yapıldığının, insanlığın birikimine neler katıldığının ayrıntısını bilemiyoruz. Bilim insanlarına, felsefecilere düşen, pek çoğu Bursa ve İstanbul Eski Eserler kütüphanelerinde bulunması olası olan, Ekberiyye akımının, özellikle bilim ve bilgiye ulaşma konusundaki kitaplarının, bir an önce kültür tarihindeki benzerleriyle karşılıklı olarak incelenmesi, doğru olarak, çevrilmesi ve insanlık tarihindeki doğru yerini alması olmalıdır.
_________________
* [1] “Bursa’da Yaşam” Dergisi Haziran 2007, s:170’de yayınlanmıştır. (“Bursa Olay” gazetesi eki)