Ermeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ermeni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

Türkiye Kızılbaşları Kerbela'yı neden unutmuyor da, unutulmaz acılara karşın Dersim'i unutuyor?



Zamanı, "akış"ı unutmamamız gerekir. Kerbelâ, yalnızca Kızılbaşların değil, bütün Şiî'lerin, Şafî'lerin, dahası, Sünnî'lerin de unutmadığı bir olaydır... Unutulmaz, 1400 yıl önce Feodal kültür içinde gerçekleşmiş ve değerlendirilmiş, gelenekselleşmiştir, unutulamaz!.. Dersim katliamı ise 20.yy'da feodal kültürün -artık aşılmakta olan- "sorun çözümü"nin yansımasıdır!..
Oysa Anadolu Kızılbaşlığı, bugünkü haliyle Şah İsmail'den sonra var!.. Unutmamaları Şah İsmail aracılığıyla İran üzerinden girmiş olan Şiî kültür ögeleri nedeniyledir.
Bildiğimiz kadarıyla dünyevî Mu’tezile (İslam akılcılığı) ardılı Hallac'la başlayan, Ömer Hayyam'la, İbn Sîna ile süren; Anadolu'da ise Baba İlyas, Ahi Evren Şeyh Nasiru'd Din Mahmut (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş Velî ile toplumsallaşan ve "kul"a göre "birey"i önde tutan 13.yy Anadolu kültürü (Kızılbaş Türkmen kültürünün temelindedir, Kürtlerin katılması Şah İsmail'i desteklemeleri ve feodal karşı-devrime karşı Kızılbaş direnişine katılmaları ile ortaya çıkmıştır), Renaissance'da Avrupa'da da yaygınlaşacak olan burjuva "birey kültürü"nün temellerini oluşturmuştur.
Bu bağlamda Anadolu'lu -Türkmen ya da Kürt- Kızılbaşların, dünyanın en eski "birey kültürü"nün yaratıcısı olmakla, Dersim olaylarını önemsemelerinin zayıf karakteri denli doğal bir şey olamaz!.. Çünkü "birey kültürü"nde bir suçlu varsa, sorumlu olan, suçlunun yalnızca kendisidir, daha sonra gelen ardılları değildir.
Yine bu bağlamda, Burjuva birey kültürüne, doğru dürüst bakarsak Ermeni kırımının suçlusu, bugünün Türkleri değil, kırımı gerçekleştiren Osmanlı toıplumu, devletidir!.. Dersim'i gerçekleştiren de feodal kültürün uzantılarından henûz kurtulamamış olan günün toplumu ve feodal kültürle yetişmiş ve bundan henuz arınamamış olan yöneticileridir (M.Kemal, İsmet Paşa, özellikle de en ağır pay, Celâl Bayar'dadır)!..
Bu yüzden Dersim'li Kızılbaş Zaza'lar, Kemalist Burjuva Devrimi'nin getirdiği laisizmi, kendi katledilenlerinden çok daha önemli olarak, kültürlerine uygun buldukları için, kültürel doğası gereği "insan"ı önde tutmayı amaçlayan Kemalist, sosyal demokrat ve "insan"ı gerçekten önde tutması umulan komünist akımların içinde yer almışlar ve Dersim katliamını, unutma sürecine girmiş, "feodal” intikam çığlıkları atmamışlardır.
Bana kalırsa, bugün, Ermeni Kırımı'nın, Dersim Katliamı’nın gündemde tutulmasının nedeni, Dünya kapitalist işleyişinin tahminen %75-80 kadarını elinde tutan savaş endüstrisinin, denetimi elinde tutarak, gerektiği anda ortaya çıkarmayı bilinci bir biçimde planladığı savaş potansiyelini canlı tutma isteğinden başka bir şey değildir!..
Yine bana kalırsa Anadolu Kürt hareketi, bu oyuna gelmiş, kendi harcamaları dışında, yalnızca Türkiye Devleti’nin yaklaşık 500 milyar dolarlık savaş harcamasına neden olmuştur!.. Oysa Dünya sermayesi, Anadolu Kızılbaşlarını (Kürt kökenli de olsa), çok köklü ve uzun süreli baskı altında kalmış olmalarına karşın, bu oyuna getirememiştir!.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Sermayenin "halk" ve "kimlik" tuzakları üzerine...



Zaza, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum, Çingene gibi adlarla anılan topluluklarin hiç biri, sosyoloji biliminin terminolojisinde "halk" değil, "millet/ulus"dur. Siyasal düzlemde "ulus" savaşımı ise, günümüzde, devrimci değil, gerici bir eylemdir. İki amaçla sermaye tarafından provoke edilmektedir: 1) Devrimci potansiyeli saptırıp, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak; 2) "Emek"i parçalı ve birbirine düşman tutarak daha kolay yönetmek!.. 

Asıl vermemiz gereken savaşım, "halk", yani "yönetilenler"in savaşımıdır!.. Bu savaşım ulusal ayrılıklarla yapılamaz!.. Günümüzde "yönetilenler/halk" üretime emeğiyle katılanlardan başkası değildir!.. "Halk" kavramının "ulus" anlamında kullanılması sermaye tarafından yöneltilmiş net bir provokasyon, net bir saptırmadır!..

Kültürel savaşımımız "ulus kültürleri” için ancak ve ancak “biz”im, öz kültürümüz olan "insan" kavramı bağlamında yapıldığı ve her türlü ulusu kapsadığında değerlidir!.. Ulusal kültürleri ezen başka uluslar değil (bu da tuzak bir saptırmadır), sermayenin ta kendisidir ve “ezen ulus” nitelemesinin, "Türk" örneğinde olduğu gibi, nitelenen uluslar da pek çok yöntemle, en azından "ezen görünümüne sokulmuş olmakla" gerçekte sermaye tarafından ezilmektedir!..

Ana savaşımımız, sermaye tarafından saptırılmış devrimci potansiyelimizin yönelmesi gereken ana siyasal yapı, sermayenin kurulu sosyal düzenine muhalefet etmektir!.. "Sermaye", insan denetiminden çıkmış, dünya yüzeyinde (globalleşme) kendi kendine çalışan ve insanı (burjuva sınıfını bile) kullanan robot bir güç haline gelmiştir. Doğru savaşım, "halklar" saptırılmış başlığı altında uluslar olarak birbirimizi boğazlamak yerine, savaşımımızı bu güce karşı yöneltmektir. Arkasına saklandığı "ulus" ve "ulus-devlet" görünümünü çürütmek, arkasındaki asıl "sermaye canavarı"nı görünür kılmaktır!.. Siyasal anlamda demokratik bütün partilerin, emek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının bu amaçla politikalar üretmesi ve uygulaması ana politikamız olmak zorundadır.

Bana kalırsa ulus ağırlıklı sivil toplum kuruluşlarının, varlığı, kültürel görünümlü, çok da haklı olan istekleri, doğru yönelimli politikaların saptırılması için sermaye tarafından kullanılmakta, çok da başarılı olmaktadır!.. Bu başarının en büyük suçlusu “halk” (şimdilerde “kimlik”) kavramı altında “ulus” ve “ulusalcılık” tuzağına düşmüş olan, ama kendini “devrimci” sanan, bütün ulusların ulusalcılarıdır!.. Sosyolojik bakımdan, “Kıralcı-Cumhuriyetçi”, “Ümmetçi-Kemalist” vb olunamayacağı gibi “ulusalcı-devrimci”lik de olanaklı değildir, olunamaz!.. Günümüzde devrimcilerin, artık bu tuzağın ayırdına varıp kendilerini kurtarmaları gerekmez mi?.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html


28 Mayıs 2010 Cuma

"Millet/Ulus" kavramı üzerine sosyolojik bir değerlendirme...




Sosyolojik olarak "ümmet" Aristokrat toplumun, "ulus/millet" burjuva toplumunun "toplumsal bilinç kavramı"dır. Arapca "millet" sözcüğü, "ümmet" anlamıyla "müslüman milleti" biçiminde kullanılmaya başlamış, Osmanlı'da Burjuva hareketlerinin gelişmesine koşut olarak "ulus" anlamıyla kullanılmaya başlanılmıştır.

 "Millet" ya da "ulus" (ikisi de aynı şeydir; biri Arapça biri Türkçe)  sosyalizmin ortadan kaldırmayı savladığı Burjuva sınıfının kültürüne bağlı bir kavramdır. Burjuva kültürünün "yarışmacı" ve "benci" bütün özelliklerini aynen taşır.

 Aristokrat kültürün ve onun toplumsal bilinç kavramıyla anılan "ümmet"lerin yıkılış sürecinde "ulus/millet", "ümmet"in yerine geçecek toplumsal bilinç olması açısından önemli ve "akış"daki yeri dolayısıyla o günün geleceğini kurucu, yani "ilerici" bir kavram olarak karşımıza çıkmakla birlikte, günümüzde, yarışmacı özellikleri nedeniyle -hangi güncel nedenle olursa olsun- ulusların birbiri ile boğazlaşmasına ve inanılmaz kanların dökülmesine neden olan "gerici" bir konum almıştır.

 Dahası, Marx'ın ünlü "Din, toplumların afyonudur" saptamasının, Marxist kuram doğrultusunda "diyalektik akış"ın bu dönemi için, "ulus ve ulusalcılık toplumların afyonudur" biçiminde değiştirilmesi gerekir.

Ulusçuluğun anti-emperyalist bir yapı olduğu savı, yine günümüz koşulları için geçersizdir. Aristokrasinin, "tanrı adına" "mülk"ün, yani "devlet"in hakkı olan ve "öteki"lerin işgaline uğramış olan "bütün dünya"yı ele geçirmek için "haçlı" ya da "fetih" savaşları yaparak insanları boğazlama, tutsak etme, devşirme, mallarına el koyma (yağma) hakkını kendinde gören ümmet kültürü yerine, Burjuva egemenliği döneminde, birbirini egemenliği altına alarak, tutsak alarak, kültürlerini yaşamalarına önemli kısıtlamalar getirerek, ya engel olarak ya da daha kötüsü bütünüyle yok ederek egemen olmaya çalışan ulusları görüyoruz. Emperyalizmin Burjuva kültürü dönemindeki görünüşü ulusların ulusları sömürmesi biçimindedir. Bu dönemde sömürülen (Mustafa Kemal'e göre: "mazlum") ulusların kendini korumaları anti-emperyalist, yani ilerici bir tutumdur.

 Ancak günümüzde eski alışkanlıklarımızla Emperyalist olarak nitelediğimiz, ABD gibi devletler, kendi ulusal burjuvalarını değil, küresel sermayeyi temsil etmeye başlamışlardır. "Emperyalizm", artık ulusların ulusları değil, "sermayenin emeğiyle geçinenleri sömürmesi" biçimine dönüştüğünü gizlemek için, ulusal devletlerin hala gerekli olduğu savının arkasına saklanmaktadır. Bu bağlamda ABD'ye karşı verilen anti-emperyalist savaşım, ispanyol boğasının, arkasında toreodor olmayan kırmızı çaputa umarsız saldırısına benzemektedir.


Bu bağlamda ulusal devletlerin varlığı, yaşamını sürdürmesi dünya sermayesinin açığa çıkmasını önlemesi açısından sermayenin çok işine gelmektedir. Dahası ABD'nin öteki ulus devletleri sömürmekte olduğu savı, "öteki ulusa devletler" tarafından, ulusal sermayenin korunması sonucunu doğuran politikaların geliştirilmesine neden olmaktadır. Oysa günümüzde, "akış"ın bu döneminde, ulusal olsun olmasın yarışmacı Burjuva-sermaye düzeninin, küresel olarak bütünü, sosyalistlerin kuramları gereği değiştirmesi gereken yapının kendisidir. Üstelik bakkal mehmet efendinin sermayesini de ayırma olanağı yoktur, çünkü değiştirilmesi gereken şey, küçük ya da büyük ayırımına bakmadan, yarışmacı kültürün bütünüdür.

 Yerine konacak olanın, geleceğin toplumlarında "insan" temelli "dayanışma"cı bir yapı olması beklenir. Geleceği kurma savıyla politika üreten sosyalistlerin kendi "dayanışmacı kültür kuramı"nı geliştirmeleri doğru olur. Kaldı ki, çok gelişkin olmasa da, kültür tarihinde dayanışmacı örnekler vardır. Romalılar döneminde dayanışmayla kölelerin başkaldırdığı Spartaküs hareketini, 13.yy'da Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlı'nın kuruluşunu sağlayan Ahî kültüründe, dayanışarak üretim yapmaya verilen "imece" adının anlattığı dayanışma karakterli toplumsal hareketleri unutmamamız gerekir.

 Kaldı ki 20 yy başlarında Faşist Franko'ya ve Salazar'a karşı verilen İspanyol İç Savaşı'nda Faşizme karşı, canlarını ortaya koyarak Cumhuriyetçilerle omuz omuza savaşmaya gelen gönüllülerin hangi ulus/millet'den oldukları, hangi ulusu savundıkları hiç önemli olmamıştır. Gönüllüler arasında bulunan Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u, sonradan Fransa'da Kültür Bakanı olan Andre Malraux'un "Umut"u bu destansı dayanışmayı anlatır (aynı dönemde, İspanya'da Türkiye elçisi olan Yahya Kemal'in yazdığı "Endülüste Raks" ise aynı dili konuşan insanlar olarak bize utanç vermelidir).

 Daha sonra burjuva toplumlarının doğal yarışmacı yapısı gereği var olan "ulus/millet" bilinci, sermaye tarafından yapay olarak "kültür emperyalizmi"nin araçları (en önemlisi, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in geliştirdiği "Büyük Yalan" kuramının geliştirilmiş biçimi olan "Halkla İlişkiler" bilimi(!)'dir) ile daha da güçlendirilmiş ve artık "insan"lar, başka "insan"ların gerçek savaşımının aynı zamanda kendi öz savaşımı olduğu bilincini hiç bir zaman taşıyamayacak duruma getirilmiştir. "Birey"in önde tutan ve Burjuva kültürü için çok doğal olan bu tutum "insan" için utanılacak bir yapı olduğu kadar günümüzün Burjuva yapılanmasına da pek yakışmaktadır!..

 Umulur ki, insanlık, "yarışmacı" Burjuva kültürünün toplumsal yapısı olan "ulus/millet" açmazından, Ortaçağ sonunda yıkılma sürecine girmiş olan "ümmet"i savunmaya çalışan engizisyon düzenine koşut savunma düzenleri oluşturmaya kalkışmadan kurtulmuş olur!..




KEMALİST ULUSÇULUK ÜZERİNE

Millet" önceleri "ümmet" karşılığı, aynı dinden olanlar için kullanılmış. Sonra anlam kayması ile, önce "budun/kavim" (bunun da biri Arapça biri Türkçe) karşılığı kullanılır olmuş. Orhon yazıtlarında (M.S. 7 yy - Muhammed'le çağdaş) geçen kavram "Türk budun". "Türk Milleti" diye çevrilmesi doğru değildir. "Budun"da bir oranda akrabalık ve kan birliği temeli vardır. Budun büyüdükçe bu yan azalır, Burjuva toplumları döneminde, ulus/millet ortaya çıkar.

Lisede, sosyoloji dersinde öğrencilere "ulus"un üç özdeksel/maddi, üç de tinsel/manevi ögesi vardır diye öğretiriz: Dil birliği, din birliği, yurt birliği, ülkü birliği, tarih birliği, kültür birliği'dir. Ama hiç bir ulusta bunların hepsi birden yoktur. Bazı uluslarda bunlardan yalnızca biri bulunabilir, hiç biri olmadan da ulusal yapı ortaya çıkabilir. Bu "birlik"ler toplumların uluslaşma süreci içinde, çeşitli uluslarda görünen özelliklerden derlenmiştir. Sosyologlar tarafından kendi görüşüne uygun olanı öne çıkarılarak alınmıştır. Söz gelimi “ırk birliği”ni aşmak için, kurama göre Kemalist ulusçuluk temeline "kültür birliği" yerleştirir. Ama “ırk-soy birliği” de unutulamaz bir türlü: “Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”. Kıbrıs'ta, Bulgaristan'da yaşayan müslümanlara her zaman "soydaşımız"dır! Aynı yurdu paylaşmış olmamıza karşın birbirimizi, Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Çingeneleri, dahası Türkleri bile uygulamada her zaman dışta tutmuş, her türlü aşağılamayı, uygun görmüşüzdür:

“Millet-i sadıka”;
“Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”;
“Gâvur”;
“Etrak-ı bî idrak”
“Keçinin ve Türk’ün olduğu yerde fidan bitmez!”

Ve daha aklımıza gelecek pek çok deyim, deyiş, söyleyiş, atasözü vb…

Sosyolojik açıdan ise, "ümmet", ne denli Aristokrat toplumları bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı" ise, "ulus/millet" de Burjuva toplumlarını bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı"dır. Burjuva devrimlerinin oluşumunda "ümmet"e karşı verilen savaşımda, ulus/millet devrim yapan gurubu bir arada tutmaya yarayan öge olmuştur. Yani milliyetçi olmak burjuva devrimlerinin oluşum sürecinde ilerici/solcu bir nitelik iken, Aristokrat ümmet toplumlarının yok olmasından sonra, burjuva toplumların bireyci ve yarışmacı niteliği gereği, doğal olarak, uluslar/milletler birbirine düşmüş ve boğazlaşmaya başlamıştır. “Hakikat bilgisinin Allah’tan başka hiç bir yerden gelemeyeceği dogması" ile tanrının yetkilendirdiği var sayılan ve kendi ümmeti dışındaki bütün insanları yok etmeyi amaçlayan, onların kendisine hizmet için yaratıldığını düşünen "ümmetçi kültür"ün mantığına göre, Hıristiyan Haçlı seferleri gibi, İslam fetihleri gibi, Güney Amerika'nın ele geçirilmesindeki keşif/ele geçirme seferleri gibi "insan"ı "kul" gören kanlı inanç seferlerinin kültüründen sarkan etkilerle, Burjuva toplumlarını da, kendi ulusundan başkasını aşağı gören ("arî ırk" gibi, “damarlarındaki asil kan” gibi, Batı merkezci "Avrupa kültürü" gibi) ve öteki ulusların kendisine hizmet için var olduğu duygusuyla yaşayan ayırımcı/emperyalist bir konumda görürüz .

Bu aşamada "ulus/millet" artık "gerici/sağcı" niteliklidir. Kendisinin ortadan kalkma tehlikesine karşı, tutunmak için -varlığını bütün kutsallıklara karşı olmakta bulmasına karşın- kendisi "kutsal"laşır. Bir tür korunma içgüdüsüne kapılır, ümmet toplumlarından gelen "kan dökebilme" özelliğini, bir yandan, kendisini tutsak alacağını düşündüğü "düşman" uluslara, öte yandan, kendisini ortadan kaldırma potansiyeli gördüğü ilerici/solcu/gelecekçi/"insan"cı kültürel yapıya karşı kullanmaya, kan dökmeye başlayacaktır. Nazi Almanyası’nın faşist anlayışında olduğu gibi, bir yandan kendisi temel ve üstün ulustur, "ırk" ölçütüne göre ayırdığı öteki ulusları ortadan kaldırma yetkisine sahiptir, öte yandan gelecekte doğal süreç içinde kendisini yok etme potansiyeli taşıyan aydınlar, komünistler ve oların kültürü (kitapları) da ana düşmanlardır ve yok edilmelidir.

Sosyoloji tarihinde yıkılacağı duygusuna ve korkusuna kapılan bütün sosyal kurumlar acımasız ve kan dökücü olmuşlardır!.. Örnekleri çoktur, daha dün, Ermeni soykırımı (gönlümüz hoş olsun diye “tehciri” de diyebilirim), Kürt hareketlerinin bastırılması, Şeyh Sait isyanı ve Dersim İsyanı... 1936-37 sıralarında çıkarılan ve azınlıkların vakıflarının mallarına devletin el koymasını ve yeni mal edinememelerini sağlayan yasa, 1942 yılında varlık vergisi olayları, 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında Rumların ve Ermenilerin püskürtülüp yurt dışına göçmeğe zorlanması ("Politiki Cousina" filminde anlatılıyor) arkasında devlet olsun olmasın Türk ulusunun yok olma korkusuyla ya kendisinin yarattığı ya da kışkırtılma potansiyeli sermaye tarafından kullanılmış olan olaylardır.

Bazı insanlık dışı uygulamaları da uluslar, anlaşarak yaparlar: Lozan antlaşmasına uygun olarak yapılan, yaklaşık bir buçuk milyon Anadolu Ortodoksu (aralarında Ortodoks Türklerın var olma olasılığı çok yüksektir) ile beşyüzbin Batı Trakya Müslümanının (aralarında müslüman Yunanlılar ya da Arnavutların olma olasılığı da az değildir) göç ettirildiği ünlü 1924 "Mübadele"si bunlardandır.

Doğaldır ki, yarışmacı Burjuva kültürünün egemen olduğu günümüzde, yalnızca "Türk"ler değil, elinde güç tutan bütün uluslar "öteki"leri yok edip egemen olmayı kendilerine "hak" görürler.

Bu doğrultuda, Türklere karşı yapılmış olan hareketler de hiç önemsiz değildir. Batı Trakya Türkleri ile Bulgaristan Türklerinin son birkaç on yıl içinde karşılaştığı olaylar bunlardandır. Kıbrıs'a Türkiye ordusunun çıkmasına neden olan ve Yunan cuntası tarafından desteklenen Nikos Sampson hareketi bunlardandır.

"Ulus"un ulusa ettiği saymakla bitmez. Taraflardan birinin Türk olup olmaması da hiç fark etmez... Gücü eline geçiren ulus ötekini ezer, ya sessiz soluksuz bırakır, ya da yok eder - etmeye çalışır. Burjuva toplumlarının bireyci-yarışmacı karakteri bu sonucu doğurur.

Bugüne değin toplumsal örgüt sayılan “devlet”, ilkin aristokratların kendi kültürlerine uygun olarak, yönetilenleri (yaratılmış olanlar) düzen içinde tutmak için üzerlerinde baskı kurmak amacıyla oluşturduğu bir mekanizmadır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere organize olmuştur. Aristokrat kültürden sonra gelen Burjuva kültüründe de üretime yönelik iki toplumsal sınıf (Burjuvazi ve Proleterya) hala varlığını sürdürdüğü için, her ne denli, “demokrasi”, yani yönetilenlerin kendilerini yönettiği yönetim biçimi savında olursa olsun, Aristokratlardan aldıkları "baskıcı devlet” modelini kendi çıkarları için kullanmışlardır. Bununla da kalmamış, 20.yy’da kendilerine “komünist” demeyi uygun gören ve proleteryanın üretime katkısı olan “emek”e göre organize olacağı savını öne süren devrimci toplumlar da aynı “devlet” örgütlenmesini, üstelik, kuruluş amaçlarındaki Aristokrat baskıcı yapısını hiç değiştirmeden, belki de değiştiremeden, büyük bir “kolaycılık”la, kuramlarının içinde var olan “kamu” karşılığı kullanmaya kalkışmışlardır. 20.yy’ın sosyalist olduğu savındaki “halk cumhuriyetleri(!)”nin baskıcı bürokrat yapısı böyle ortaya çıkmıştır.

Kutsal sembollerin sosyoloji tarihi açısından hiç bir önemi yoktur. Doğal süreç içinde kendilerini yok olma tehlikesi içinde gören ulusların yıkılmamak için sığındığı kutsallıklardır. Oysa “ulus” kavramını kendi toplumsal bilinç kavramı olarak doğuran Burjuva kültürü, ümmet kültürünün “yaratılmışlar(halîk)/halk”ını yönetmek, "gütmek" (tek tanrılı dinlerin peygamberleri “çoban” olarak nitelenmiştir) için kullandığı “kutsal” kavramını yıkma savaşımını kazanarak egemen olmuştur. Şimdi aynı kavrama kendisi sığınmaktadır.

Daha dün, anımsadığımız yıllar içinde Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine yapılan baskıcı resmi devlet konuşmalarıyla “vatan millet sakarya” nutukları diye dalga geçen Türk aydını, entegre olduğu dünya ulusçulukları ile birlikte çökme sürecine girmiş, içi boşalmış milliyetçi/ulusalcı karaktere bürünmüş, elinde kutsallaştırılmış al bayrak, kendisi, aynı nutukları atanlardan olmuştur. Karanlıklara düşerek MHP yanlılığına değin ulaşmış “eski” aydınlar vardır!..


Burjuva kültüründe kutsallık bulunmaz. Söz gelimi, Fransız Burjuva Devrimi'nde önemli olan bayrağın kendisi değil, Fransız devriminin ilkeleri olan "eşitlik", "özgürlük" ve "kardeşlik" kavramlarının simgelemesidir.

“Bayrak”ın kültür tarihindeki gelişimi son derece pratik nedenlere dayalıdır. Türk tarihinde "tuğ"lar altında toplanan bölükler daha sonra "sancak", sonra da "bayrak" altında toplanmışlardır. Bayrak, toplanılacak yeri işaretlemek üzere yüksekçe bir yere asılan ve dikkat çeksin diye sallanma ya da rüzgarda dalgalanma özelliği taşıyan bir bez parçasının zaman içinde, Aristokrat kültürün etkisiyle kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir!

Ayrıca bayrak gibi kutsal simgeleri, yalnız uluslar değil, Kültür Tarihinde “sonra gelen” başka guruplar da kullanır. Komünist "Kızıl Bayrak" bunlardandır. İngiliz işçi partisinin komünist döneminden kalma "Red Flag / Kızıl Bayrak" marşının geleneksel olarak hala heyecan içinde söyleniyor olması bunlardandır. Ayrıca, komünistler tarafından ortaya atılmış ve bir tür kutsallık yüklenmiş olan “enternasyonel” kavramının bir küçük burjuva ideolojisi olan Sosyal Demokratlar tarafından “Sosyalist Enternasyonel” adında kullanılması ilginçtir.

Şu, ne olduğunu bir türlü bilemediğimiz, kavram kargaşası içinde kalmış "Halk" kavramı Arapça "halîk"ten gelir ve "yaratılmışlar " demektir. Aristokrat kültür döneminde “tanrı dışındaki herkes” anlamındadır. Ama zamanla aşama aşama, tanrı yetkileri kullanan Aristokratlar, "halk" kavramını, “tanrının yönettikleri”, “tanrı adına yönetilenler” ve yalnızca "yönetilenler" anlamıyla kullanmaya başlamışlar ve bu kavram, önce “Aristokrat olmayanlar”, sonra da “yönetici sınıftan olmayanlar” anlamıyla kullanılmayı sürdürmüştür.

Günümüzdeki anlamı da budur.

Dünyanın bütün "yönetilenler"i "halk"tır. Şu ülkenin halkı, bu ülkenin halkı diyebiliriz. Zaman zaman "millet/ulus" kavramlarına yaklaştırabilir ve "Türk halkı", "Kürt halkı" olarak da kullanabiliriz. Ama "halklar" diyemeyiz. Bu kavramın, ulusların varlığına karşı durmamız gerekirken, uygulamada "ulus”un varlığını olumlamamıza yarayan saptırıcı bir kavram olarak önümüze özellikle sürülmüş olduğu çok açıktır. Biz de bu tuzağa düşmeye hazırız. Çünkü Burjuva kültürü içinde soluk alıyor ve uygulamada her sorunu ve çözümünü, Burjuva toplumunun, “ulus” kavramının yüklenmiş olduğu anlamlarla oluşturduğu çözümlerde buluyor, alıyor, kullanıyoruz.

Geleceğin yapısı, dizgesel olarak, yönetilenlerin, gerçek anlamda kendi kendini yönettiği, demokrasilere doğru evrilmektedir. Bu durumda dünyada halk(yönetilenler)ın kendi kendini yöneteceği toplumsal örgütlenmelerin oluşacağı düşünülmeli, savaşımı verilmeli, dizgesi (sistemi) oluşturulmaya çalışılmalıdır .

Buna dizgeye "devlet" denir mi? Sanmıyorum!.. En azından, bildiğimiz anlamda “baskıcı devlet” olmayacağı kesindir. Ayrıca, büyük olasılıkla, bu örgütlenme bir kamu örgütlenmesine doğru evrilmiş olacaktır. Ve bizim bugün "devlet" dediğimiz şeyin Aristokrat kültürden sarkan "ali kıran baş kesen" yetkilerini de taşımayacaktır!.. Bunun yerine “dayanışma” ile oluşmuş, dayanışmacı bir yapı olacağı anlaşılmalıdır.

Bu amaçla özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra ortaya çıkan ve "komünist" olma savı taşıyan "devlet"ler "halk cumhuriyeti" adını kullandılar ama aristokrat etkilerden ve "ulus-devlet" niteliğinden sıyrılamadıkları için de devlet bürokrasisinin baskıcı egemenliğini terk edemediler.

Kemalist Devrim, açık bir burjuva devrimidir. Ümmet toplumuna karşı yapılmıştır. Bu nedenle "ulus/millet" olarak örgütlenmesi doğru ve zorunluydu. Oysa Sovyetler Birliği gibi bir örnekte de "halk/kamu" örgütlenmesi için çaba gösteriliyordu. Bu yüzden Kemalist Devrim, ümmet toplumuna karşı "millet" toplumsal bilincini kullanmak zorundadır, ama toplumsal örgütlenmede, yani Cumhuriyetin yapısında, yönetilenlerin egemen olmasını düşünür ve partisinin adında (Halk Fırkası), kültürel geliştirme örgütlenmelerinde (Halkevi) "halk" adını kullanır. Partisinin ana ilkelerine her iki kavramı da koyar: "milliyetçilik", ve "halkçılık"..


Ancak Kemalist Devrim bir burjuva devrimi olduğu için "yönetilenler" anlamındaki "halk" ve "halkçılık" kavramları, uygulamada, tam olarak yerine oturamaz. Dahası dizgenin içinde yeri olmadığı için de biraz yapıştırma olarak kalır. Çünkü burjuva toplumlarında, "yönetilenler/halk" değil, sermaye, yani burjuvaların ideolojisi yönetimdedir. Bu durumda da toplumun "yönetilenler/halk"a göre örgütlenmesi olanaklı değildir.


Kemalist Burjuva Devrimi’nin önderi Mustafa Kemal, gelecekte "halk" kavramının toplumsal örgütlenme dizgesi içinde yer alacağını açık olarak görmüş olmalıdır ki, kuramın geliştirdiği toplumsal dizgenin içine geleceğin tohumlarını yerleştirmiştir. Bu da Kemalist Devrim’de, Herakleitos'un ünlü "akış"ının ayırdında olunduğunun önemli ölçütlerinden biridir.


Peki günümüz dünyasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” doğru bir ilke midir? Bu ilke, dünyanın bugünkü ulus-devletler döneminde genel bir bakışla doğru, savaşımı verilmesi gereken bir ilke gibi görülebilir. Ama, doğal olarak aristokrat dönemden kalma "sahip olma" tutkularımızın henuz kültürümüzden çıkıp yok olmadığı bir dönemde yaşadığımız için, uygulanması öyle kolay olmamıştır. Çekler ve Slovaklar gibi, Belçikalılar ve Dutch'lar gibi gelişkin sayılabilecek birkaç örnek dışında, özellikle de geri kalmış toplumlarda, Aristokrat kültürden kalma "mülk"e sahip olma duygusunu kültüründen atamamış hiç bir ulus, kendi topraklarında yaşayan bir başka ulusa "haydi üzerinde yaşadığın şu toprakları al da kendi devletini kur" dememiştir, diyememiştir.


Oysa “sermaye”nin, ulus-devletler arasındaki sınırları, çıkarına uygun ölçütlere göre kaldırmakta olduğunu ve sermayenin akışında ulusal sınırların öneminin, artık bütünüyle ortadan kalkmış olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik çok uzak olmayan bir gelecekte "ulus/millet" kavramının ortadan kalkarak toplumsal örgütlenmelerin ve kültürel yapılanmaların "ulus/millet" temeline göre değil, başka ölçütlerle oluşacağını görebilmek çok da zor olmasa gerektir.


Bu durumda doğal akış, ulus çatışmalarını kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Bunun belirtileri burjuva toplumları içinde öncü kültürel tepkilerde son elli yıl içinde baskın biçimde ve güçlenerek, açıkça görülmektedir. Geleceğin yapısını oluşturmaya çalışanlar tarafından bu potansiyelin yönetilmesi gerekmektedir.


Politikacılar, yönetilenlere baskı politikalarını keyiflerinden mi uyguluyorlar?


Hiç bir toplumsal önder, kendiliğinden "zebani" olmaz. Umduğu, hayal ettiği toplumun oluşmadığını gördüğü sürece sertleşmek zorunda kalır. Abdülhamit'i de, Stalin'i de bunlar arasında sayabiliriz. Hayal ettiğiyle uygulanabilir olanın aynı olması gerektiğinin ayırdına varmak gerekir. O zaman sertlikten başlasak da yumuşamaya doğru akan bir süreç içinde bunu başarma olanağı buluruz. Genellikle devrimlerden sonra bu süreç yaşanır. Toplumun olabildiğince yumuşak bir inişle yeni yapıya “indirilmesi” gerekir. Birer “birey” olan önderlerin becerisi, bu aşamada önem kazanır.


Bunu son yüzyıllarda yapabilmiş ender liderden biri de tabii ki Mustafa Kemal'dir. Yürüttüğü bütün politikaların bu doğrultuda olduğu açıkça görülmektedir.


Stalin'e gelirsek: Hiç kuşkusuz ki geleceği kurmaya çalışan bir Marxist'tir. Ancak uygulamacı olarak -bana kalırsa- toplumunu bir gecede Marxist ölçütlere göre kuramayacağını gözden kaçırmış, ona uyum zamanı tanımamış, politikalarını "akış"a, bir süreç"e göre düzenlememiştir. Bu konuda dirençli ve inatçı olduğu için de karşı çıkışları baskıyla durdurmaya çalışmıştır. Karşıt, kapitalist-burjuva toplumların aleyhte propagandasına da bol malzeme sağlamıştır.


Ancak ikinci paylaşım savaşında Hitler'in durdurulmasına karşı Stalin yönetimindeki Sovyet insanının dünyaya yaptığı katkı, unutulur gibi değildir.


Marx&Engels, kültür tarihinde birkaç, çok akıllı filozoftan biridir ("biridir" diyorum çünkü felsefe tarihinde birkaç filozof, iki kişi olarak tek felsefe dizgesi oluşturmuştur. Bunların en önemlisi de Marx&Engels'dir). Ütopik hiç bir kurum önermez. Yani hiç bir uygulama önerisi yoktur. Yalnızca kapitalist ekonominin, o güne değin insanların göremediği-düşünemediği açılardan bakarak, eleştirisini yapar, çürüme noktalarını gösterir ve yeni oluşacak toplumun hangi kanallara doğru girerek doğru yolda akacağını, burjuva/kapitalist toplumun, "insan"a karşıt, çürüme noktalarını temel alarak gösterir. Marx, yaşadığı sürece Avrupa komünistlerine siyasi önderlik eder. Ama bu, oldukça kısa sürer. Yani, bilinen ve karşı propagandaya konu olan bütün uygulamalar, daha sonraki Sovyet deneyimi ile öteki Marxist olduğu savındaki deneyimlerin uygulamalarıdır.


Temel düşünce olarak Marx&Engels yanılmaya olabildiğince pay bırakmamayı başarabilmiş filozoflardır. Birkaç noktayı da aldıkları geri bildirimlerle (feed back), kendileri düzeltmişlerdir. Söz gelimi Marx, bunların önemlilerinden birini, "herşeyin kayıtsız şartsız ekonomik yapıya bağlı olduğu" savını, gözlem ve deneyimleri sonucunda değiştirmiş, kültürel yapının da ekonomik yapıyı etkileyebileceğini -sosyoloji terimleriyle- anlatmıştır.


Temelleri çok sağlam olarak atılmış da olsa akış içinde hiç bir dizge, hele uygulamayı yönetme savındaki bir dizgenin her zaman aynı kalmasına olanak yoktur. Yeni deneyimlerle, yeni gereksemelerle, uygulamadan gelen pratik sorunlar her zaman çıkacak ve kuramın onları da çözmesi gerekecektir.


Bunları kendini Marxist olarak tanımlayan ya da tanımlamayan filozoflar çözmüşler, tamamlamışlardır. En önemlileri arasında Sartre (existentialist), Polanyi (sosyal demokrattır denilebilir), Mao, Marcuse sayılabilir. Sürekli olarak yeni çözümleri arama işi sürmektedir ve sürmesi de doğrudur.


Marxizmin en özgün yanlarından, Felsefeye getirdiği en önemli yeniliklerden biri, bilimsel yönteme uygun olarak dizgesini kapalı tutmamış olmasıdır. Yani Marxizm, gelişebilen, geliştirilebilen bir dizgedir. Bu nedenle de tutucu bir yapıya dönüşme şansı yoktur. Uygulamadaki tutuculuklar, uygulamacıların Marxist kurama ters düştüğü ve bunda direndiği noktalarda ortaya çıkar.


Kemalizm'in de -Atatükçü geçinenlerin anlayamadığı- en önemli özelliği, Marxizm'den bu ileriye açık olma özelliğini almış olmasıdır.



30 Eylül 2009 Çarşamba

“Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…


Günümüzün doğrularından bakışla “Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…
(Bir dostumla yaptığım yazışmalardan geliştirilmiştir. Ö.T.)

Tarih boyunca neredeyse bütün o korkunç sıkıntıları yaratan, insanevladının kendi arasına “ümmet” gibi, “millet/ulus” gibi, kültürel ya da ırksal, sınırlar koyarak “başka insanevladı”ndan yapay bir “öteki” yaratması değil midir?

Sınıfsal “akış” içinde bunun “doğal” olduğunu söyleyebiliriz. Ama artık “insan” olmanın bilincine varıp yalnızca sınıfsal ayırımları (“öteki” sınıf(lar)ı - ki artık tekdir ve “burjuvazi”dir) temel almak gerekmiyor mu?

Burjuvazi kuramsal olarak ortadan kaldırılabilir bir sınıftır. Nasıl Aristokrat sınıf olmadan toplumlar var olabildiyse, Burjuva sınıfı var olmadan da toplumlar var olabilir.

“İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. (...)

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın
kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.

Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.”

“Komünist Parti Manifestosu”ndan
Karl Marx - Friedrich Engels (1847)

İnsanın ve insanlığın geleceği işte bu tümceler üzerine kurulu... Ve bizim “insan” olarak en önemli görevimiz bunun ayırdına varıp önündeki engelleri kaldırma konusunda çaba göstermek ve “akış”a bu konuda destek vermektir.

Peki, nedir bu engeller? Sermayenin bir dizge olarak kendi egemenliğini uzatmak için, artık sosyolojik bakımdan ortadan kalkmış, ama duygusal izleri daha tam olarak arınmamış olan “ümmet”, “ulus” gibi duyguları kullanarak, insanlar arasında bir zamanlar var olan sınırları yapay olarak ayakta tutma çabasından başka bir şey değildir. Kendimizi “türk” ya da “çingene” hissetmemizin gerekçesi yalnızca budur...

Biz geleceği kuracak “aydınlık kafalar” olduğumuzu düşünmüyor muyuz? Öyleyse nedir bu “dün”den kalma “ulus” duygusuna “kutsallık” derecesindeki bağlılığımız? Bütün kutsallıkları “tutuculuk” olarak niteleyip yaşamımızdan çıkarıp atmayı ilke edinmemiş miydik? Aydınlanma dediğimiz şey, kutsal kitaplardan bilgi çıkarmak için koca ortaçağın kullandığı tümdengelim karşısında tümevarımı da bilgi edinme yöntemi olarak uygulamaya koyup, deneyemediğimiz ve gözleyemediğimiz ya da kendi düşünemediğimiz her türlü bilgiyi hayatımızdan söküp atmak değil miydi?

“Ulus bağlılığı”, kutsallığı, geleceğe karşı, içeriği değiştirilmiş bir “istemezük”çülükten başka nedir ki? Oysa “sol” kavramı ile geleceği kurmayı, geleceği savunmayı anlamıyor muyuz?


İnsanın kendi kültürel kimliği olarak toplumsal saptama yapmasını “ulusçuluk” olarak yargılamak onu zaten içine itildiği “düşüklük duygusu-na” itmek değil midir?

1) Bu “saptama”nın “toplumsal” olması, aynı anda “öteki” kavramının da birlikte ortaya çıkması sonucunu doğurmakta ve tarih boyunca gelen “öteki” saptamalarının tümünün getirdiği, “insan karşıtı” toplumsal olumsuzlukların sürmesi anlamına gelmektedir. Bu da, günümüzde, emeğiyle geçinenlerin dünya yüzünde küçük parçalar halinde kalması ve sermayenin onları denetim altında tutarak istediği gibi yönetebilmesi sonucunu doğurmaktadır.

2) Bu “saptama”, kültürel kaldığı sürece kimsenin bir söyleyeceği olmaz. Ancak aynı kültürel özgürlüğün bütün, ama bütün başka kültürlerde oluşmasını de engellememek koşuluyla. Başka kültürlere yapacağımız her yasaklama, engelleme, toplumsallaşmakta; aynı anda “biz” ve “onlar” ayırımını devreye sokmakta, üstelik “bizim kültürümüz” üzerinden “biz”e de yansımaktadır. İstesek de istemesek de...

3) “Düşüklük duygusu” kendi tersi olan “yükseklik duygusu” ile birlikte gelir. İkincisi var olmazsa birincisi de var olmaz. Üstelik, “hangisine karşı ve hangi ölçütlerle daha düşük?” gizli sorusunu da birlikte getirir ve kafamızda ister istemez “kültürel kimlik”ler arasında hiyerarşik bir astlık üstlük duygusu yaratır. İstesek de istemesek de... Bu duygunun da toplumsal yansımaları olur ve sermayenin, “biz”i parça parça bırakmak üzere kullandığı yine budur.

Bugünün insanının kültürel kimliğinin toplumsal yüzünü “ulusçuluk” olarak yargılamak ve “ümmetçilik”le birlikte tarihin toplumsal çöplüğüne gömmek zorundayız!..

Geleceği savunmak için!..

İşte bu anlamda Marx'ın yaklaşık 160 yıl önce 1847'de “işçinin vatanı yoktur” demesi son derece yerindedir. Bizim bugüne uyarlayarak söylememiz gereken de şu olmalıdır: “Evet, yurtseveriz, ama bizim yurdumuz bütün dünyadır!..”


Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyorsa, Türklerin de tüm dil, tarih ve kültür varlıkları, Mustafa Kemal’ın tüm yaptıkları imhaya çalışılmıyor mu? Bir tu-tunum ideolojisi olan “Türklük olayı” çözülerek cemaat, aşiret kültürü getirilmeye çalışılması ne anlama geliyor?

İşte karşı soru: “Kemalizm de Türkler için aynı şeyi yapmadı mı?” (o yapay Güneş-Dil teorisi'nin falan ayrıntısına girmiyorum).

Peki Kemalizmi “haklı”, ama bugünkü Kürtleri “haksız” kılan bir şey var mıdır?

Vardır: “akış”, ve yalnızca “akış”… 100 yıl önce ümmete karşı savaşım verilebilmesi için ulus bilinci gerekiyordu. Yaratılan ulusların yaratılmasındaki haklı gerekçe, yalnızca budur. Uluslar, hangi gerekçeyle olursa olsun, birbiri ile boğazlaşmaya başladığında “gerici” konuma düşmüştür. Günümüzde artık “ümmet tehlikesi” diye bir tehlike söz konusu değildir. Bugün ümmet tehlikesi olarak görülen her şey, ama her şey, en ince noktasına değin sermaye tarafından insanlar arasındaki ayırımı, dolayısıyla Burjuva düzenini daha uzun süre uygulamada tutmak ve çatışmayı kışkırtarak silah tüketimini sürdürmek gibi iki yanlı bir amaca yönelik, planlı olarak yürütülmektedir.

Bunun karşısında, Kürtlerle Türklerin -ve doğaldır ki bütün insanların-, bu durumun ayırdına varabilen kesimlerinin bir araya gelerek günümüzün gerçek, gelecek cephesini oluşturmaları ve bütün uluslara ve ulusçuluklara karşıt tutumla kültürel -silahsız- savaşım başlatmaları gereklidir. Bu cephede toplanan insanların artması Marx'ın yukarıdaki geleceğe yönelik öngörüsünün de daha çabuk oluşması sonucunu doğuracak ve insanlık, ufkun, göremediği ötesini görecektir. Orada yeni bir toplum, yeni değerler, ve doğal ki yeni sorunlar var olacaktır. Bu, geleceğin yeni sınıf kültürünün oluşması demektir. Bizim kültürümüz, ulusal kültürler değil, sınıfsal kültürlerimizdir. Biz, ütopyalar biçiminde uydurarak değil, sorunlarımızı çöze çöze değerlerimizi yaratmak ve kendi kültürümüzü bu değerlerle oluşturmak, ufkun arkasına doğru akarak yeni ufukları görmeye çalışmak zorundayız. Bizim değerlerimiz bulunduğumuz anın duragan (statik) değerleri değildir; bizim değerlerimiz, “sürekli akış”ı temel alarak geleceğe yönelmek, geleceği kurmak zorundadır.

Bu nedenle de bugün “türk olma” bilincinden “insan olma” bilincine yükselmek zorundayız. Ya bütün değerlerimizi bu bilince göre düzenlemek zorundayız, ya da “insan olma”ya karşı “istemezük”çülerin yanında yer alacak, onların hareket ordularına karşı direnişi gibi geleceğe direnmek konumunda olacağız.

Yanımızın hangisi olduğunu, bu ortamın seçenekleri içinden seçmek zorundayız.

Adını Mustafa Kemal’in koyduğu ve kurmay başkanlığını son ana kadar yaptığı Hareket Ordusu, tam böyle bir durumda, geleceğin güçlü yelini ardına alarak ve 31 Mart olayında (13 Nisan1909) meşrutiyet’e karşı şeriat yanlısı “istemezük”çüleri dağıtmak üzere kurulmuştu!..


Şu aşamada, emperyalizmin toplumsal yapıyı parçalama saldırısı karşısında evrensel bir insanlık tezi ütopik bir çözüm müdür? Toplum dağılıyor mu?

Evet, toplum dağılıyor, dağılacak!.. Ve yenisi bu çürümenin içine köklerini salarak doğacak. Destek vermemiz gereken çürümüş toplum değil, bu fidandır. Dağılmakta olan toplumu tutmak doğru olsaydı, Renaissance ortaya çıkmazdı, Aristokrat katolik Ortaçağ yaşamını sürdürürdü. Ne Aydınlanma olurdu, ne Fransız Devrimi...

Kemalist Burjuva Devrimi de olmazdı, Osmanlı Aristokrat yapısını tutmaya çalışmak doğru olurdu!..

Evet, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada Burjuva Toplumu dağılıyor!.. Ve biz hazırlıklı değiliz. Hazırlıklı olmayalım diye ellerimize ulusçu armutlar tutuşturuluyor... “Ellerimiz armut toplasın” diye, yapmamız gerekeni yapamayalım diye!..

Ne olursa olsun, hazırlıklı olmamak bizim yanlışımızdır. Eskiye bakarak, Kemalizm dahil, şuna değmiş, buna değmemiş deme şansımız, “o iyiydi”lere sığınma hakkımız yok! Bizim işimiz, yeniyi oluşturmak, oluşturmanın doğru yöntemini bulmaktır. Hiç bir yerden yardım, hiç bir yerden medet yok. Kemalizm dahil!..

Klasik “emperyalizm” kavramı, “ulusların birbirini sömürmesi” anlamıyla önümüzde özellikle tutuluyor. Oysa yüz yıldır köprülerin altından Herakleitos'un suları aktı durdu. Artık uluslar değil birbirini sömüren. Sömürücüler yalnızca sosyal sınıflar... Klasik emperyalizm görünümü, önüne yine emperyalistler tarafından konulmuş yapay paravandan başka bir şey değil. Boğaya gösterilen kırmızı çaput gibi... Arkasında toreodor falan yok!.. Saldırmamız istenen şey bu bez parçası yalnızca!..

Bunun dik âlâsını yapıyor, günlük politikalarda bütünsel dünya görüşümüzü gözden kaçırıyor, ve sömürücü sermayenin ekmeğine yağ sürüyoruz. Sermaye de ağzı kulaklarında göbeğini kaşıyor...

Bugünün ilericiliği, solculuğu bunun ayırdına varmak, stratejilerimizi buna göre yapmak, politikalarımızı, savaşımımızı buna göre düzenlemektir...

Dağılan toplumu tutmaya çalışmak değil, yeniden kurmak zorudayız. İşimiz kolay değil! Dünyanın bir araya gelmesine yönelik politikalar geliştirmek zorundayız...

Yarını kuracak olan, kurulu düzenin reformistleri, 12 Eylül’ün tutucu “taş Mustafa Atatürkçüleri” ya da onlara karşıymış gibi görünen ama aynı reformist bakışla sol gösterip sağ vuran neo-liberaller değil, “biz”iz...

“Akış”ı Düşüncelerimize temel almak zorundayız... Önümüze konulan bütün engelleri parçalayıp, Anadolu’lu yurttaşımız Herakleitos'un “akış”ını görmek, değerlerimizin en başına yerleştirmek, her türlü dizgemizi “akış” üzerine oturtmanın yolunu bulmak zorundayız...

“Yeni Aydınlanma”nın temel direği budur.


Kemalist ya da değil, “Ulusçuluk” üzerine…

Ulusçuluğu savunup savunmamamız önemli değil, temel yanlışımız, düşüncelerimizi ve yaşantımızı ulusçu kültür değerleri üzerinden ve eleştirel bir bakışa gerek duymadan yürütmemizdir. Bu tutum tam olarak burjuva kültürünün yansımasıdır. İçinde soluyup, bunu, ister istemez yapıyoruz.

Bir büyük organizasyonun kuruluş çalışmaları sırasında, onursal başkanımız Aziz Nesin'in, ev sahipliği yaptığı ve önemli bulduğumuz ülkelerin kültür ateşelerine verdiğimiz yemekte yaptığı konuşmayı “biz Türkler” sözcükleri üzerine oturtmuş olması, beni büyük şaşkınlığa uğratmıştı. Bir insanın hem Marxist olması, hem de “biz” kavramını “Türkler” üzerinden anlıyor olmasıydı bunun nedeni. Düşünmüştüm, Osmanlı zamanında yaşıyor olsa, yine özdekçi dünya görüşünü benimsemiş bile olsa, aynı bakış açısıyla, “biz” kavramını “aynı ümmetten olanlar”, yani “müslümanlar” olarak anlamak zorunda kalacaktı...

Pek çok örneğini göstermeme gerek yok sanırım.

Yine düşünmüştüm, her sosyal sınıf egemenliği kendi kültürünü oluşturuyor, bu kültürün kendine özgü yaşama ölçütleri oluyor ve bu ölçütler insanlara ister istemez “doğru” geliyor. Bunların günümüze uygunluklarını, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirmezsek yeni kültürleri kuramıyoruz. Bir sosyal sınıf kültürünün içinden bakarıyor, ama bir sonraki sınıfın sosyal yapısını oluşturmaya çalışıyoruz. Gerçekçi olmayan ütopik toplum modelleri ortaya böyle çıkıyor. Dolayısıyla dünya toplumu olarak yeni sınıfların egemenliğine de hazır olamıyoruz.

Büyük devrimciler, bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal, proleter devrimci olarak Karl Marx - Friedrich Engels, kendinden önceki sınıfların kültürlerine eleştirel gözle bakabildikleri için “devrimci” nitelemesine hak kazandılar. Hiç de ütopik diyemeyeceğimiz yeni toplum düzenlerini bu yüzden, gerçekçi toplumsal gereksemeler üzerinde, oluşturabildiler.

Peki nedir diye düşünüyorum bugüne değin yaşanan kültürel ölçütler: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

İmdi...

Hepimizin bildiği gibi Aristokrat toplumların “kül kültürü”, Burjuva toplumlar tarafından aşılmış ve “ben/birey” kültürüne dönüşmüştür. Böylece kulların “ümmet bilinci”, bireylerin “millet bilinci”ne dönüşür. Aziz Nesin'i konuşturan işte bu bilinç... Savunsak da savunmasak da... Bu bilinci aşmadan ve yeni toplumlar için yeni toplumsal bilinç ölçütlerini doğru olarak bulmadan yeni toplumlara geçme yani devrim yapma şansımız yoktur.

Yanlışlık, bir önceki kültürün ölçütleri ile bir sonraki toplumu kurma çabasında... Osmanlı'da karşı devrim de bu yüzden gelir (
http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html), Sovyet Devrimi bu yüzden çöker!.. İşte ne denli Kemalist olmasak da, Mustafa Kemal'in Lenin'e göre, kabul etmemiz gereken üstünlüğü, doğru zamanda doğru devinimi, yani burjuva devrimini örgütlemiş olmasındadır. Lenin gibi basamak atlama çabasına girmemiş olmasındadır. Kemalist Burjuva Devriminde, korkup durduğumuz ümmetçi karşı devrimin gelme olasılığı yoktur. Türkiye toplumu dünya liberalizmine entegre olmuştur ve onunla birlikte de yozlaşmaktadır. Bu yozlaşma bir karşı-devrim değildir. Sosyal bir yapının doğal yaşlanma sürecini yaşıyoruz. Yapmamız gereken, bir sonraki kültür aşamasının ve toplumsal çözümlerin oluşturulması politikalarının geliştirilmesidir.

Oysa günümüz Kemalizm’i, olmayan, yapay bir karşı devrimi durdurma politikasına göre hazırlık yapıyor ve yozlaşmakta olan toplumu, var olmayan bu karşı devrimden koruyup ilk haline döndürme boş çabasıyla çalışıyor. Bu çaba 80 yaşındaki bir dedeyi 25 yaşındaki dinamik haline döndürme çabasına benziyor. Böyle bir karşı devrim varmış görüntüleri de sermaye tarafından önümüze sürülüyor, yanlış politikalara yönlendiriliyoruz.


Her birey için kendi "ben"i dışındaki kişiler “öteki” midir?

Bu yargının doğruluğu, “birey toplumları” için tartışılabilir. Ama “kul toplumları” yani ümmetler için doğru değildir. Kulların karşısında “öteki”, hiyerarşik kulluk sıralamasında kendi üstünde olanlar, tanrıdan gelen vekaletten kendinden çok pay alanlar, yani Aristokratlardır. Kullar yaşayabilmek için kendi aralarında dayanışmak durumundadır. Onların arasında “öteki” olmaz. Spartakus başkaldırısı böyle oluşur. Anadolu'da 1240 Babaî başkaldırısı da, Yıldırım Bayezid'e karşı ahîlerin kepenk kapatma eylemi de, Şeyh Bedreddin başkaldırısı da, Şah İsmail'in Kızılbaş devletinin Selim'e karşı direnişi de, Köroğlu ile simgeleşen Celalî ayaklanmaları da Aristokrat “öteki”ye karşı “kul”ların dayanışması ile oluşmuştur. Bu dayanışma, kendi içinde karşıtını, yani “birey olma”yı yaratır. Birey toplumlarının ilk adımları bu dayanışmanın içinden çıkmıştır.

“Doğadaki öteki”, bizim doğayı yenmemiz ve kültürel olarak ortadan kaldırmamız gereken “öteki”dir. Yoksa avlanan panterin “öteki”si, kültür oluşturan insan topluluklarında ortadan kalkmaktadır. Nietzsche'nin saptadığı gibi, insanlaştığımız oranda içgüdülerimiz ortadan kalkıyor ve kalkacaktır. İnsanlaşmamız, içgüdülerimizi, yani hayvanlığımızı ortadan kaldırma çabamızdır. O yüzden de doğadaki “öteki” bizim “var” olduğunu saptayıp, düşüncelerimizi dayandıracağımız bir şey değil, tam tersine insanlaşma sürecinde ortadan kaldırmak zorunda olduğumuz “öteki”dir.

Düşüncelerimizi “doğadaki öteki”ye yaslamak, doğal dengeler üzerine oturduğu savında olan Burjuva-liberal kültürün bizdeki güçlü etkilerinden önemli biridir. Düşüncelerimizi bunun üzerinden kurmak, önümüzde bulunan, yarışmacı liberalizmden başka bütün çıkış yollarımızı gözümüzün önünden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir.

Sosyal devrimler, 68 kuşağının sandığı gibi, bir gece dağa çıkıp ertesi gün devrim yapıp dağdan inerek olmaz. Burjuva sınıfının bütün kültürünü oturtarak dünyaya egemen olabilmesi, Avrupalı ölçütlere göre 1215 Magna Carta Libertatum ile, Doğuya bakarsak Hallac-ı Mansur'un “Enel Hüve”si ile 300 yıl daha önce başlamış ve ikinci dünya savaşı sonrasına değin sürmüştür.

Yani toplumların kültürleriyle birlikte değişimi, yani sosyal devrim denilen şeyin gerçekleşmesi için, öyle 10 yıllar, yüz yıllar değil, bin yıla yakın süreler gerekmiş bundan önce... Koca ortaçağ direnmeleri, kan dökülmeleri, engizisyonlar yaşanmış.

100-150 yıl önce sistematize edilmiş bir devrimin, Burjuva devrimi ile karşılaştırıldığında, hemen hiç badire atlatmadan pat diye oluşacağını sanmak doğru değildir. Henuz başarılı olmamasını, olmayacağı biçiminde yorumlamak da... Hele “bakın gördünüz işte, başarılı olamadı!..” sözleri de sermayenin bizi içine çektiği düşünce tuzaklarının en önemlilerinden biridir.

Ayrıca Proleter Devrim’i işçi sınıfının örgütleyip, örgütlenip, kendi başına yapacağı yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Bugüne değin toplumsal değişmeler yeni gereksemeler üzerine kurulmuş ve bütün toplum tarafından yapılmıştır. İlk burjuva hareketi olan Magna Carta Libertatum'u krala imzalatanlar İngiltere’deki Aristokratlardır. 1250'li yıllarda, yine İngiltere’de, Burjuva demokrasisine ilk adım sayılan, dünyanın ilk meclisini kuranlar da Aristokratlardır. Bu meclis bugünkü Lordlar Kamarasına evrilmiştir. Daha ilginci, Aristokratların kurduğu bu meclise karşı, 1290'lı yıllarda (yani Osmanlı henuz kurulmadan) halkın (yani o günkü burjuvaların) meclisi, bizzat Aristokratların başı olan İngiltere Kralı tarafından kurulur. Bu meclis de bugün Avam Kamarasına evrilmiştir.

Geleceğin toplumu emeğiyle geçinenlerin toplumu olacaktır. Yoksa işçiler devrimi yapmakla görevlidir, onlar olmazsa devrim de olmaz gibi bir düşünce son derece yanlıştır. Bu arada Marxist kuramın en önemli kuramcıları Karl Marx'ın bir Yahudi olarak, Avrupa'da burjuva sınıfını oluşturan en önemli guruptan geldiğini, Friedrich Engels'in de bir İngiliz Aristokratı olduğunu anımsamak gerekir. Yani, Devrimleri, sosyal sınıf egemenliklerini, bunların kültürlerini toplumsal gereksemeler oluşturur. O sosyal sınıfın bizzat örgütlenip devrim oluşturması değildir beklenilmesi gereken. Daha çok o sosyal sınıfın üretime katkısının, ki Marxist Devrim bağlamında bu “emek”tir, kendine özgü kültürü oluşturması ve toplumda egemen olmasıdır temel olan...


Dünya’nın ilk yurttaşları

İlk dünya yurttaşları epey önce gerçekleşti. İspanya iç savaşında bütün dünyanın insanı gönüllü “insan” olarak oradaydı, Franko Faşizmine karşı İspanyol olarak değil, “insan” olarak öldüler. Hamingway'in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u, Andre Malraux'nun “Umut”u onları anlatır...

Sacco ve Vanzetti de bu yüzden idama gittiler!..

O dönemde “sermaye” henuz “insan”a karşı örgütlenememiş, silahlanamamıştı ve insanlara yönelik birey olarak kalma, kendi sınırlarını aşmama konusunda propaganda -halkla ilişkiler- taktikleri geliştirememişti. Bugün artık kültürel anlamda silahlandı ve bütün insanlığa “sınırlarınızın içinde kalın” buyurdu!..

İşte bir soru: Neden bir sermaye devleti olarak ABD, ikinci dünya savaşı sonunda, Avrupayı Faşist İtalya ve Almanya'dan kurtarmak üzere ordu gönderir de Faşist, İspanya ve Portekiz'deki Franko ve Salazar egemenliğine karşı aynı şeyi yapmaz?


Bu ülkede hepimiz Türk, hepimiz Ermeni değil miyiz?

“Hırant Dink öldürüldüğünde ben Ermeniyim! Sulukule ortadan kaldırıldığında da Çingeneyim; canım neremden yanarsa ben oyum" diyebildiğimiz gün ‘insanlaşmış’ olacağız!.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/insan-kamil.html


Batıda aristokrat, Katolik, ortaçağ dönemi bitti mi?

Tamamen bitmiştir. Aristokrat dönemden kalan kültürel uzantılar, biçimler, dönemin ana yapısının sürdüğünü göstermez. Bugünün dünyasında insan bilinci “birey” temeline göre, ekonomik yapı “kâr”, toplumsal bilinç “ulus” ölçütüne göre işlemektedir. Bütün sanatlar “ben” kavramının içinde dolanmaktadır. Oysa Aristokrat toplumlarda bunlar “kul”, “hizmet(tanrıya)”, “vahiy” ve “ümmet” kavramlarıyla çalışıyordu.

Osmanlı sadrazamlarının yarısına yakını kellelerini efendilerinin saçma sapan da olsa bir emriyle gönüllü olarak vermişlerdir, “kul” olmayı kabulledikleri için... Bugün olsa hangi kadın 8.Henry'nin karısı olup herif bıktığında öldürülmek isterdi? Ama o gün bir sürü kadın bunu kendi isteğiyle kabul etmiştir.

Toplumun bütünü tanrının hizmetindeydi ve tanrının devleti, kulların efendisi, sultanlar kırallar, çarlar, imparatorlar da o devletin yöneticisi konumundaydı. Kullar sorgusuz sualsız devlet için vardı. Fetihler “Allah Allah!..” çığlıklarıyla yapılır tanrının mülkü kulluğunu kabul etmeyenlerin elinden kurtarma haklılığıyla ele geçirilirdi (haçlı Seferleri, İstanbul'un fethi vb...).

Bütün yaratılar, yazılar, resimler, müzikler, şiirler tanrı tarafından vahyedilirse yaratılabilirdi. Onun için özellikle Ortaçağ sonlarına doğru ve özellikle doğu toplumlarında, yazıların büyük çoğunluğu imzasızdır. Çünkü bireyler yaratılarını ancak tanrı vahyettiği için yapabilirlerdi. Kur'an için günümüzde müslümanların inandığı vahiy, bütün yaratılar için geçerliydi. Yazılan metinlere imza konulması ayıp, dahası günah sayılırdı. Bu yüzden bugün pek çok metnin kim tarafından yazıldığını bulmak için tarihçiler çeşitli yöntemler geliştiriyor. Kapadokya kiliselerinin içinde bulunan resimlerin hiç birinde ressamının imzasını göremiyoruz.

Bu devletlerin içinde yaşayan insanlar “ümmet”ti. Aynı dine inanırlardı. Ya bir tanrı (Augustus vb..) ya onun kanından gelmiş biri (oğlu vb..), ya da vekili (peygamberler, azizler vb..) ya da en azından “tanrının yeryüzündeki gölgesi” tarafından yönetilirlerdi. Bu kişi, canlarını alma yetkisi de içinde, kullar üzerinde, tanrı adına, istediği gibi tasarruf yetkisine sahipti.

Ortaçağın bitip bitmediğini, ancak bu kültürel tutamakların var olup olmadığıyla ölçebiliriz. Yoksa İngilterede hala kral var gibi turistik-biçimsel özelliklerle değil. Hele Suudi Arabistan, Taliban, Hizbullah ya da El Kaide gibi dinsel görünen örgütlenmelerle hiç değil. Çünkü onlar, inançları Ortaçağdan sarkagelen insanları etraflarında toplamak ve kolay yönetmek için sermaye tarafından oluşturulmuş, sermaye tarafından desteklenmekte olan örgütlenmelerdir. Bunlardan kimisinin El Kaide gibi daha sonra sermayeye karşı isyan etmiş olmalarını, yine gerçek aristokrat ümmet toplumlarından bugüne kalmış “tanrı adına yapılan fetihler” gibi Aristokrasinin mantığıyla değil, Burjuva kültürünün ölçütlerine göre, sermayenin yarışmacı yapısı içinde değerlendirmek gerekir.

“Çağdaş olmak” nedir? Eğer bu soruya “insan” olmak diye yanıt verirsek, batı çağdaş değildir. Ama Kapitalizmin bugün geldiği yaşlanma ve çökme aşamasını anlıyorsak evet, batı çağdaştır. Sosyolojik bakımdan günümüzün geldiği yer de budur.

Doğal ki, Kapitalizmin kendi iç çatışmaları vardır. “insan”ın önde tutulması ile sermayenin çıkarlarının çatıştığı yerlerde “batı” (bu kavramın tam olarak ne demek olduğunu anlamıyor, “sermaye” demeyi daha doğru buluyorum) kendi çıkarını seçmektedir. Ama diyalektik gereği kendi karşıtını da -insan hakları örgütlenmeleri, Greenpeace vb- kendi içinde yaratmakta, yaşatmaktadır.

Sermayenin yapısı, doğal dengeyi temel alan yarışmacı yapıyı örnek alarak, güçlünün güçsüzü doğal seçme (seleksiyon) ile devre dışı bırakmasını, dahası onun varlığını kendi varlığına katmasını (doğada canını alarak etini yemesini) gerektirir.

Biz, bütün bunlara karşı çözüm arıyorsak, dünyadaki mazlumlarla birleşmeliyiz. Ancak güç birliğimiz bizi kurtarabilir. Mazlumların güç birliği... Ülke mülke değil, hele maazallah “millet/ulus” hiç değil. Yalnızca “mazlum”... Mazlumları bir araya getirecek ve örgütleyecek politikalar geliştirmemiz ve bu politikalarla “muhalefet” görevini üstlenmemiz gerekiyor. Çağdaş demokrasi ancak bu durumda dengelenecek ve her iki kanadı da yerli yerine oturabilecek, ancak bundan sonra yaşam kazanabilecektir.

Marxist'lerimiz bunu yapmaya çalışmak yerine, sermayenin tongasına düşmüş, anti-emperyalizm görünümü altında milliyetçilik peşindeler!..


Değişimi sağlayacak filizler, çürümüş bir enkazdan mi, var olan dinamiklerden mi yürüyecek?

Her ikisinden de… Bir toplumda değişimi sağlayacak dinamikler, önceki toplumların cesetlerinin gübrelediği topraklardan filizleniyor. Ortaçağ sonuna dikkatle bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

Kapitalist-liberalist dünya çürüyor. Ülkeler de… İster istemez dağılacaklar… Ve yenisi kurulacak. Yeni toplumda yeni sosyal sınıf egemenliği geliyor. Egemenlik ancak böyle değişiyor. Toplumlar ancak böyle gençleşiyor…

Büyümezse çökme özelliği gösteren Kapitalist ekonomik yapı, büyüyebileceği son noktadan, küresel sermaye egemenliğinden sonra, kendi üstüne çökmeye başladı. Bir pamuk ipliğinin kopmasından ortaya çıkan son ekonomik kriz budur. Çok daha kocamanı da uzak değil yazık ki...

Ve gelecek büyük kriz(ler?)in çok büyük bir savaş getirme olasılığı hiç az değil (1929 ekonomik krizinin ikinci dünya savaşını getirdiği unutulmamalıdır). Artık bu atom savaşı mı olur, yoksa son derece vahşi bir klasik savaş mı olur bilmek kolay değil. Dünya yönetimine Mihail Gorbaçov gibi aklı başında bir kadro soyunur da kendi elleriyle kendinden sonrakilere teslim etmeyi başarırsa olabildiğince az kanla kurtulma olasılığı bulunabilir belki…

Ama aydınlıktan önce çok büyük bir karanlık görünüyor. Ortaçağ’dan çok daha berbat bir karanlık!.. Savaş teknolojisinin gelişmişliği nedeniyle, öyle engizisyon falan gibi insanlık olarak birkaç bin ya da birkaç on binle kurtulabileceğimiz bir çatışma da olmayacak korkarım!..


Sapkın milliyetçi akımların karşı karşıya getirmeye çalıştıkları Türk ve Kürt kardeşliğine inanan aydınlar eninde sonunda birbirlerine sahip çıkacaklar denebilir mi?.

Liberal yarışmacı toplum bilinci olan “ulus”lar arasında “kardeşlik” olmaz. Yalnızca ya “karşıtlık”, ya da “aynılık” olur. “Kardeşlik” ayırımcı bir kavramdır, birbirinden ayrı olmayı belirler ve “karşıt olma” ile birlikte var olur. Kimsenin kardeşi filan değilim; kendini “insan” duyumsayan herkesle aynıyım ve yalnızca aynıyım. Kendini kürt, türk, çingene, ingiliz, fransız, rus duyumsayan hiç kimseyle de aynı değilim. Onlar “insan”ın karşısındaki saflaşmada yerlerini almış olanlardır.

Bize “Amerika” diye belletilen paravanın ardına saklanmış olan sermayenin -ki içinde Türkiyeli sermaye de var- işine gelmeyen tutum budur. Kürtler, türkler, çingeneler, fransızlar, ingilizler, ruslar ve aralarındaki ulusal sınırlar, sermayenin o denli işine geliyor ki... Onları bu parçalı halleriyle ve birbirleriyle yarış içindeyken denetlemeleri ve kullanmaları; ister çatıştırmaları, ister “kardeş”leştirmeleri çok daha kolay. Ve sermaye bunu işine geldiği zaman ve işine geldiği gibi, çok da güzel yapıyor!.. Şimdiye değin buna karşı, karşıt politikalar geliştirdiğimiz söylenebilir mi?


Egemen sınıflar ve arkalandıkları emperyalist güç, ulusalcı kesimleri bitirebiliyor mu?

Bitirmeyi mi istiyor, yaşatmayı mı? Dikkatli bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

“Emperyalist güç” -bana göre yine “sermaye”- ulusalcılığı bitirmeye çalışmıyor... Tam tersine, yaşaması için her şeyi yapıyor. Ulusalcılığın entellektüel ömrü 75-80 yıl kadar önce yukarıda verdiğim örnekler sırasında çoktan bitmişti. Türkçü Turancılığın, Avrupa Faşizminin “nasyonal sosyalist / milliyetçi toplumcu” karakteri, milliyetçi/ulusalcılığın (nasyonalizmin) göçmekte olduğu korkusuyla oluşur. Ancak yıkılmakta olan sosyal yapılar, yıkılma korkusuyla sertleşir. Bundan sonra, her türlü ulusçu ya da ümmetçi yapı, viagra desteğiyle dik durma anlamına gelir. Ardında sermayeyi ve yalnızca sermayeyi buluruz!..

Adını ister “yönetilenler”i parçalamak için “halklar” koyalım ve “Kürt halkı”, “Türk halkı” gibi ayırımcı kavramları kullanalım, bu eskiyince ister “kimlik” olarak niteleyelim, bu bilinç ulus bilincidir ve burjuva sosyal yapısının ayırımcı-yarışmacı üst yapı kurumudur. “Ben” kavramının toplumsallaşması ile oluşur. Bize takılan at gözlükleri -yani ulus devletler, dolayısıyla da ulusal sınırlar- bizim sınıf kültürlerini görmemizi engelliyor. Ümmet kültürleri olduğu gibi, ulusal kültürler de elbette var olacaktır. Ama temel olan sınıf kültürümüzdür.

Akış içinde biri öbürünün yerine geçerek gelen sınıf kültürümüz temel kültürümüzdür. Ulusal kültürlerin eşit kültürler olarak var olmalarını da sağlayacak olan yine sınıf kültürleridir. Yoksa “Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyor,” diyerek bir kültürü kolaylıkla yok saymak ya da aşağılamak için gerekli ortam bulunur. Sermayenin suladığı işte bu ortamdır.

Tohumlar bizden, sulayıp büyütmesi sermayeden... Ürün de sermaye düzeninin oksijen çadırında olabildiğince uzun süre daha yaşatılması...

Artık bunun ayırdına varmak ve sermayenin yolunu açmayacak, tam tersine tıkayacak politikaları geliştirmek zorundayız!..


Kim bu “biz”?

“Biz”, kendimizi duyumsadığımız gurupla birlikteliğimizdir. Bu “Türk” olur, “Müslüman” olur, “Anadolulu” olur, “hemşehri” olur...

Günümüzün dünyasında, geleceği kuracak olan “biz”: Kendini bir ümmetten ya da bir ulustan saymayan,öncelikle “insan” olduğunun bilincine varan herkesdir... Aydınlardır, Kürtçü ya da Türkçü gibi ulusçuluklar taşımayan gerçek Marxistlerdir, sermaye düzeninin iç çelişkilerinin ayırdına varan ve karşı durmak için örgütlenen Greenpeace'dir, doğa korumayı ilke edinmiş olan yeşillerdir, demokrasiyi “ancaksız”, “fakatsız”, pırıl pırıl aydınlıkla ve sıfır karanlıkla yerleştirmeye çalışanlardır, insan hakları savunucularıdır “biz”!..

“Biz” yeterince çokuz. Ama partileşmeye, politik örgütlenmeye ve toplu muhalefet politikaları üretmeye gereksememiz var!..

31 Ocak 2009 Cumartesi

İnsan-ı Kâmil

İnsan-ı Kâmil

Yazışmalar:

========================

Bu dünyada canım nereden yanarsa ben oyum...

  • 1240'da Selçuk sultanlarıyla Bizansli Hıristiyanların birleşerek katlettikleri Babai Türkmenlerin arasında bulunan Hace Bektaş'ın kardeşi Menteş benim!..
  • 1412'de "Yarin yanağından gayri her şeyde ortaklık" isteyen Şeyh Bedreddin kethudası Aydınlı Börklüce Mustafa'yla ardındaki Sakızlı Rum balıkçı, Aydınlı Yahudi esnaf benim!..
  • 1514'te Sultan Selim Çaldıran'a giderken, kaçmayı reddederek eski müridi Hızır Paşa tarafından asılarak öldürülen Pir Sultan Abdal, dağ tepelerine kaçamadığı için o incecik boynu koparılan Türkmen Alevi bebek benim!..
  • 1656'da 14 yaşındaki sultan IV Mehmet'in, başkaldıranların baskısına dayanamayarak bir hiç uğruna öldürttüğü ve götürülüp At Meydanı'ndaki çınar ağacına asılan cesetlerin arasında bulunan İç Ağası Mehmet Efendi benim!..
  • Yılını bilmediğim bir zamanda Yunus'un "Cennet Cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen onu / Bana seni gerek seni" şiirini ilahi olarak okudukları için ipe götürülürken de aynı ilahiyi okuyanlardan biri yine benim!..
  • 24 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışının ertesi günü Meclis'te konuşan Mustafa Kemal'i, "Ermenilere yönelik yeni bir Türk şiddeti olmayacağının garantisini veririz." demek zorunda bırakan şiddetin yok ettiği Ermeni benim!..
  • 1930'da Menemen'de Derviş Mehmet tarafından boyu destereyle kesilip kafası sırığın üzerinde dolaştırılan 24 yaşındaki öğretmen Kubilay!..
  • 1942'de varlık vergisi veremediği için Osmanlı Bankasına borçlanan sonra da borcunu ödeyemediği için fabrikası haraç mezat satıldığından kahrindan ölen Yahudi tüccar Mişon Efendi benim!..
  • 1955'te 6-7 Eylül olayları sırasında İstanbul'da, kendi apartmanındaki Rumları, kapıdan geçen güruhtan koruduktan sonra kendisi de eline bir kalın sopa alıp Rum evi basmaya giden Kapıcı Mehmet'in evini bastığı Rum Kostas da benim!..
  • Ve tabii ki, Çorum olaylarında katledilen alevi Haydar, Madımak oteli baskınında yitirilen Kürt karikatürist Asaf Koçak da benim!..
  • Hala hapiste tutulan bir meczuba öldürtülen Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, çocuklara öldürtülen Rahip Santoro,

ve tabii ki Hırant Dink benim!.. Ermeni olmama ne şaşıyorsunuz?

Biliyorum, işim kolay değil!.. "İnsan" olmaya çalışıyorum!
Var mısınız?
Ömer

========================

----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Sunday, February 01, 2009 4:17 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Ustat Omer Tuncer'e Yurekten Katiliyorum,

Rezerv koydugum tek husus, bu gercekleri dile getirirken, dis guclerin, bolucu, parcalayaci oyunlarina gelip ( Gazze'de Hamas'in yaptigi gibi), eldeki bulgurdan da olmamaktir..

Sevgili dostlarima, genc yasinda Iran şahinin istihbarat örgütü Savak tarafindan katledilen, Iranl'li dusunur "Ali Şeriati"nin özgeçmisini ve eserlerini incelemelerini öneririm.

Selamlarimla,

Enis turan

========================

Ömer Tuncer wrote:

Sn Enis Turan,

Katılımınız bu kadar işte...

Bu aynı mantıkla bize, yani mazlumlara, tarih boyunca hep birşeyler beklettiler...

Bizi böyle oyaladılar... Hem de ölümüne... Yine aynı oyalama politikalarınız gündemde...

Herhangi birşeyi beklemenin gerekmediğini düşünüyorum.

Bunu artık yutmuyoruz ve "biz" artık "insanlaşma" sürecindeyiz!

Bunun için de mutlaka ve mutlaka Ermeni "de" olmam gerekiyor.

Yani Hırant'ın ölümüne Ermeniliği paravan edildiğinde, evet, "Hepimiz Hırant", "Hepimiz Ermeni"yiz işte...

"İnsan"sak eğer!..

Yani kardeş, vatandaş falan değil... Öz be öz Ermeni!..

Dünyadaki bütün öz be öz "insan"larla birlik olabilmek ve oyalayanların oyunlarını gırtlaklarına tıkmak için...

"Adam gibi insan" olabilmek için!..

Hırant "adam gibi insan"dı... bunun için öldürüldü... Ermeni olduğu için değil!..

Çoğalmamız herşey için yeter... Sardalya sürülerinin çokluklarıyla köpek balıklarına karşı durmaları gibi...

İstemedikleri, direnemeyecekleri de işte budur!..

İnsan-ı Kâmil karşısında silahsızdırlar, dayanamazlar..

Yeter ki biz, olmayı becerelim...

Ömer.

========================

----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Sunday, February 01, 2009 7:39 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Ne beklemesi ne oyalaması dostum? Neden söz ediyorsunuz siz?

Bakın Sn. Tuncer, bu memlekette kimsenin kimseyle uğraştığı falan yok. Butun sorun, 90 yıl önce karşılıklı olarak yaşanmış acı olayların sürekli olarak gündeme getirilmesi, tekrar kanatılmaya çalışılmasıdır. Aynen sizin şimdi yaptığınız gibi. Burada ve başka bir yerde, durup dururken Ermenilere dalaşan, Ermeniler şöyledir böyledir diyene rastladınız mı siz hiç? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu , bu ne menem bir İnsan-ı Kâmil'liktir anlamadım gitti. :))

Bir Ermeni olmanıza da hiç bir diyeceğimiz olamaz, milleti zoraki kışkırtmayın yeter.

Ezilenler için mücadele, onları birbirine düşürmek değil, bilakis birbirlerine kenetlenmelerini sağlamaktır. Hepimiz Gazze'liyiz, hepimiz Iraklıyız, Hepimiz Bosnalıyız, Çeçeniz, Karabağ Azerisiyiz dediğini hiç duymadım ben.. hem de bunlar günümüzde ve burnumuzun dibinde olduğu halde.

Adam gibi insan olmakmış, İnsan-ı Kâmil'lik miş. Hadi canım sende...

Enis Turan

========================


Ömer Tuncer wrote:


Vay!.. Çok kızdınız ha?

Her yerde kolayca harcayıverdiğiniz "Yürekten katılıyorum" lafınızın ne denli sahte ve yapıştırma olduğunun ayırdına vardım diye mi?

Hangi doksan, tarih boyunca yaraları açan sizin anlayışınız, kanatmaması gereken de nedense katledilen "insan"larla, birlikte olanlar ha?..

Hadi biraz "neden" sorusu soralım:

Selçukluların Babaî kırımını beğenmediniz. Daha geri gideyim: Sokrates'e baldıran zehrini içiren hangi anlayıştı?

İskenderiye kitaplığını hangi anlayış yaktı? Bizans imparatoru Teodosius'un verdiği emirle İskenderiye başpiskoposu Theophilos mu? Halife Ömer'in verdiği emirle Amr ibn As mı? Kimden gelirse gelsin bu emir neden verildi? Hitler'in kitap yakma emrinden nasıl bir farkı vardı?

Hallac-ı Mansur'u parçalayan kimlerdi? Neden?

Anadolu'da öz oğlu Alaü'd Din Çelebi'yi katleden baskına hangi "Rumî" izin verdi? Sonra da cenaze namazını kıldırmayı reddetti? Neden?

Seyyid Nesimî'nin derisi canlı canlı neden yüzüldü?

Osmanlı boyunca kaç sadrazam vardı, kaçı keyf için idama gönderildi? "Devletin bekası içün" azl etmek neden yetmiyordu?

"Recm" nedir? Bir anlatır mısınız? Tarihte kaç kadın kaç erkek recm edildi? Neden?

Osmanlı'nın yasal(!) köle pazarlarını bilir misiniz? Orientalist ressam LEON GEROME'un bu konudaki resimlerini ekliyorum. Bakın bakalım, müslümanlığa mı sığdırabileceksiniz, insanlığa mı?


Osmanlı zaptiyelerinin Afrika kabilelerine değin gidip küçük erkek çocukların çüklerini kesip öylece bıraktıklarını, altı ay kadar sonra yeniden gelip, soylular için hadım harem ağası olarak yetiştirilmek üzere sağ kalanları toplayıp İstanbul'a getirdiklerini bilir misiniz?

Neden sizin dogmanızda dört yasal eş dışında erkekler için cariyeler de helaldir? Hadi özelleştirelim? Hangi Osmanlı sultanları yasal eşlerden değil de böyle cariyelerden doğmuştur?


Allah'ın vaadettiği Cennetinde bulunduğu söylenen genç ve güzel erkek hizmetkarlar olduğu savlanan ve Kur'an'da adları geçen gılmanlar kimlerdir? Bunlar için Yunus Emre bir şiirinde neden: "Huri ile gılmanı hevesim yok koçmağ için"; bir başka şiirinde de: "Huri ile gılmanı bir bir koçasım gelir" demektedir? Yunus Emre'ye göre "gılman" da Cennet'te, "huri" gibi "koçulmak üzere" mi sunulmaktadır? Bunların hepsinden önemlisi şu soru tabii: Bu dünyadaki özlemlerimiz arasında eşcinsellik bu denli sıradan, olağan mıdır ki bunu önlemek için öte dünyada eşcinsel ilişkiye izin verileceğine, dahası cennetliklere eşcinseller sunulacağına söz verilmektedir?


İnsanların başına getirilmiş daha ne acı olaylar var, aklıma bile getirmek istemiyorum. Anlattıklarım dışında daha başka gariplikleri ve kaynaklarıyla birlikte görmek isteyenler, Salah Birsel'in "Salah Bey Tarihi" başlıklı üçlemesine bakabilirler: "Boğaziçi Şıngır Mıngır", "Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu" ve "Kahveler Kitabı".

Bir Avrupa ülkesinde yaşasanız ve Papalığın adamları gelse küçük oğlunuzu iyi bir Hıristiyan ve papalık uğruna savaşacak asker olarak devşirmek istese gönül hoşluğuyla vermek ister misiniz? Sizi bir yana bıraktım, 4-5 yaşındaki oğlunuz anne-babasından ayrılıp hiç tanımadığı, hiç bilmediği bir kültürün, bir dilin olduğu eve, yepyeni bir ana-babaya nasıl gider? Orada öteki çocukların yanında nasıl yaşar, bu yeni yaşama nasıl alışır? İnsanca mıdır? Kim bilir kaçı o evlerde intihar etmiştir!?. Hiç kaydı tutulmuş mudur?



Siz Anadolu'da kaç Ermeni çocuğun, kendisinin Ermeni olduğunu bilmeden Türk aileler tarafından 1915 felaketinden kurtarılıp yetiştirildiğini ve kendisinin Ermeni olduğunu hiç bilmeden o ailenin çocuğu olarak yaşayıp öldüğünü biliyor musunuz? Ben birini çok yakından tanıyorum!.. Gidip de yollarda ölenler-öldürülenler ayrı... Başka Ermenilerin başkaldırması neden bu çocukların da onlar gibi cezalandırmalarını gerektiriyordu? Çoktandır devletin zaten yapması gereken bir özürün çıkardığı bunca patırtıyı anlamak olanaklı mıdır?





Yoksa yaraları kaşımayacağız!.. Üstünü örteceğiz!.. Bu dünyada sizin anlayışınız da göğsünü gere gere dolanacak öyle mi? Gereğinde aynı şeyleri aynı haklılık anlayışıyla yineleyesiniz diye ha?..

Yağma yok!..

Biz "onlar"dan değiliz. Biz bütün bu acıları çekenleriz.

Bizim dilediğimiz bu özüre siz yaygara da koparsanız çocuklarınız katılacak!..



Bosna'dan söz ediyorsunuz... Bir Fransız filozof, Bernard-Henri Lévy'nin 1994 yapımı "Bosna" adlı filmini gördünüz mü ( http://www.imdb.com/name/nm0529717/ )? Kendi ülkesinin yaptıklarını örtmeye çalışanlardan değil, insanlığın önünü açmaya çalışan "insan"lardan biri. Gazze'yi Çeçenistan'ı yaşamları pahasına ortaya çıkaran gazeteciler de öyle. Onlar "ben"dir; "Ben" de onlarım. Acı çekenlerin ta kendileri... Hiç bir nedenle ve hiç bir zaman çekilen acıları unutmayanlardan, unutmayacaklardan...
Yaralar tarih boyunca örtülmemeli, bütününün üstü eksiksiz açılmalıdır!.. Yeni yaralar açılmasına engel olmak için!..

Ve açılıyor, "insan"a ulaşacaksak daha da açılacak!... Sonuna kadar!.. İsteseniz de istemeseniz de!..

Evet!.. "İnsan-ı Kâmil" budur!..

Evet... "Adam gibi insan" olmak!.. tam orada!..

Beğenseniz de... Beğenmeseniz de...

Ömer.
==================


----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Monday, February 02, 2009 3:44 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Kızmadım Ömer Bey, hayal kırıklığına uğradım yalnızca.

Tarihteki her olay kendi zamanı içinde mukayeseli olarak ele alınmalıdır. Aynı dönemde diğer devletlerin tebalarının başına gelenleri incelediniz mi siz hiç? Siz Osmanlı ya da Selçukluyu zamanın devletler sisteminden iyot gibi soyutlayarak değerlendiremezsiniz. Aynen şimdi olduğu gibi o zaman da dış güdümlü çomak sokmalar ve işbirlikçileri (!) daima olmakta idi.

Ayrıca, mazlumlardan, sömürülenlerden söz ederken, meselenin özüne inecek yerde, işin içine Ermeniliği, Rumluğu soktuğunuz anda, başkaları da Türklüğü, Kürtlüğü sokmaya başlar ve iş zıvanadan çıkar. Bunu idrak edemediğinizi hiç sanmıyorum (!)

Yüzyıllarca uslu uslu oturan, Ermenilere "Millet-i Sadıka" diyen , onlara devletin en üst makamlarında görev veren Osmanlı, durup dururken mi azdı? Onlara olmadık vaadlerde bulunan İngilizi, Rusu, Fransızı melâike mi sence?

Aynı haltlar şimdi, günümüzde, devşirme ve işbirlikçiler de kullanılarak işlenmiyor mu dersin?

Günümüzün emperyalistleri zebella gibi başımıza dikilmişken hangi hak ve hukuktan söz ediyorsun ki sen.

Mülkiyet meselesinden, kapitalizmden, dev tekellerden, küreselleşme denilen modern sömürgecilikten, ABD ordusundan, füzelerden, CIA'dan Mosad'dan, vs, ve onların yediği herzeler hakkında hiç tısss yok bakıyorum (!)

Varsa yoksa Ermeni, Rum, Hırat ve eski defterler.. sanki bu eski defterleri inkar eden ve Hırant'ın öldürülmesini onaylayan varmış gibi. Buna, dense dense "kendi kendine gelin güvey olmak" denir ancak.

Sen ileriye dönük ne öneriyorsun dostum? Onlardan da söz etsene biraz. Küresel çapta hak ve adaleti sağlamak, sömürüyü önlemek ve de biz mazlumları ayağa kaldırmak için ne yapalım? TC'ne baş kaldırıp onu ortadan kaldırırsak, bir Kürdistan, Ermenistan, Pontus ve Batı Anadoluda bir İyonya devleti kurulmasını sağlarsak başımız göğe mi erecek sence? Mazlumlar iktidara mı gelmiş olacak? Yoksa Gürcistan daki "Turuncu Devrim"de olduğu gibi, her birinin başına yeni Amerikan uşakları mı geçecek?

ABD'si, Almanı; Rusu seni rahat bırakacak ve sen, bir İnsan-ı Kâmil olarak özlediğin o "insani düzeni" kuracağını mı sanıyorsun yoksa...
İn aşağı artık, in, Ömer Beyciğim.. Fazla havalandın zira...

Sevgilerimle,

Enis Turan

Not: Savaş Beyciğimiz, nedense benim yanitimi gruba iletmemiş.. bu nedenle özel adreslerinize de gonderme geregi duydum.


========================

Sn Turan,

Önce "Bana "sen" diye hitabetme hakkını size kim verdi?"

Sonra, hayal kırıklığına neden uğruyorsunuz? Arkadan dolaşmaya çalıştığınızın ayırdına vardım diye mi?

Yine saptırıyorsunuz. Benim yalnızca Türklerden söz ettiğimi kim söyledi?


Osmanlı'nın Türk olduğunu düşündüğümü kim söyledi? Aristokrat sınıf egemenliğinde bütün dünyada durum aynıdır. Sokrates örneğini, Hıristiyan örnekleri, Hallac-ı Mansur'u boşuna mı verdim? Şu sizin meşhur Rûmî'yi siz "Türk" filan mı sanıyorsunuz?

Mazlumlar dünyasından bakınca zalimlikte aralarında hiç bir ayrılık yoktur. İşte Aristokrat Osmanlının eğlencesinin ne olduğunu Reşat Ekrem Koçu şöyle anlatıyor:

DALKAVUKLAR

Eskiden kahyaları nizamnameleri ve narhları olan bir esnaf zümresi idi. Kendilerine yapılan her harekete tahammül etmeleri meslekleri icabı idi. Fakat dalkavuğa yapılan her muziplik, her hareketin derhal narh üzerinden bedeli ödenirdi. Mesela dalkavuğun yüzüne bir tokat atma 50 para, merdivenden yuvarlama 150 para idi. Bir yeri sakatlansa latifeyi yapan tedavi ettirmeye mecburdu. Ve mesela kuyruğu dışarda kalmamak üzere bir fındık sıçanını dalkavuğun ağzında kapama 400 para idi.

Ve mesela bostan dolabına bağlanarak su içinde bir miktar durdurulmak şartı ile, bostan kuyusunda bir devri 600 para idi... Ölürse cenaze masraflarını latifeyi yaptıran veriridi!

Ellerin ve ayakların domuz topu denilen biçimde bağlanması 40 para idi.

Buruna fiske vurmak, fiske başına 20 para idi.

Elin içinde beş-on kıl kalmak ve dişlerini leylek gibi takırdatmak şartı ile sakal zelzelesi 60 para idi.



Herkes onların hizmetkarıdır.

Türkler de öyle: "Etrak-ı bî idrak"tır. Sevgili Çetin Altan'da bu kavramı bolca okumuş olacağınızı düşünüyorum.

"Millet-i sadıka" da öyle... Ne aşağılayıcı bir tanımlama değil mi? Kapındaki köpek gibi!.. Kudurduğunda da kafasına kurşunu basacaksın öyle mi?..

Siz Türkler olarak, Ermenilerin kapısında "millet-i sadıka" olmak ister miydiniz?

O meşhur "üst-kimlik"inize kendi kültürel varlığınıza bütün haşmetinizle çöreklenip, sizin üst kimliğinize gelmek istemeyecek alt-kimlik(!)leri "düşman", "sadık olmayan" ilan edecek, Baba İlyas ve Babaîler gibi, Şeyh Bedreddin gibi, Köroğlu ve Celalî'ler gibi, Pir Sultan Abdal ve Şah İsmail Hatayî gibi gibi boyunlarını burmaya çalışacaksınız öyle mi? Üstelik "kendimle aynı hakları veriyorum" yalanlarını da hiç utanmadan bas bas bağırarak!..

Bütün Aristokrat kültürde olduğu gibi, Osmanlı Aristokrasisine göre de kendi dışındaki bütün "insan"lar onların "kul"udur.

Önemli olan bugün, içinde bulunduğumuz toplum adına ve bugünkü değerlere göre, adam gibi değerlendirmek ve yapılanlardan özür dilemektir.

Yarını mı soruyorsunuz!.. Önce Osmanlı kalıtçısı olmaktan Cumhuriyet Türkiyesi olarak iyice vaz geçeceğiz.

Aynen Mustafa Kemal'in yaptığı gibi:


"(...) bugünkü Balkan Devletleri, Osmanlı İmparatorluğunun yavaş yavaş parçalanması ve nihayet tarihe gömülmesinin tarihi neticeleridir. Bu itibarla Balkan Milletlerinin asırlara şamil müşterek bir tarihi vardır. Bu tarihin elemli hatıraları varsa, onlara sahip olmakta bütün Balkanlılar müşterektir. Türklerin hissesi en ağır ve acı olmuştur.(...)"
Mustafa Kemal







Yarın için değil mi? Bu toprakların çocuğu olarak önce bütün yapılanlar için "adam gibi" birbirimizden özür dileyeceğiz!.. Sonra Osmanlı ile aynı kültürden olmadığınızı açıkça söyleyeceğiz. Bu toprakların bütün insanları olarak bir araya gelip "adam gibi" hep birlikte birlikteliklerin olurunu arayacağız. Pazarlık değil, olur arayacağız...

Sonra bütün dünyanın mazlumları ile birleşeceğiz. Ama tam olarak birleşeceğiz. Öyle o milletin mazlumu, bu milletin mazlumu filan diye hiç bir ayırım yapmadan... Bir mazlumlar birliği oluşturacağız. Çağımızın mazlumları sermaye karşısında emeğiyle geçinenlerdir. Bunu da Marx, ve tabii yine "adam gibi" söylüyor. Gelecek mi istemiştiniz? İşte gelecek:

"İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. (...)
Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.
Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.
Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır.
Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer."

Komünist Manifesto'dan

Beni bırakmamaya çalışacak olan ABD'si, Alman'ı, Rus'u değil, sermayenin kendisidir. Bunun içinde Türkiye sermayesi de var. Ve "ben", "insan" olarak bütün ABD, Alman, Rus "insan"larıyla birarada bu sermayeye karşı savaşım vermek zorundayız diyorum.

Siz orada, ya ardındaki sermaye gözden uzak kalsın diye milliyetçi/ulusçu paravanlar kurarak, ya da çok daha iyi niyetli bir bakışla kimilerinin kurduğu milliyetçi/ulusçu paravanların ardında neler olduğunu görmezden gelerek yaşayıp gidin bakalım...

"Akış" böyle bir şey işte... "Akış"ın ayırdına varmayanları, Aklı geleceğe doğru dürüst ermeyenleri sonunda toprak ediyor!..

Ya bir de etmeseydi?

Ömer Tuncer.
NOT: Bir yanıt verecekseniz hitabınızı düzeltip de gelin!..
=============================
Sevgili Dostlar,

İnsan-ı Kâmil yazışmalarıma birkaç yanıt var. Hepsine bir arada yanıt vermek istiyorum.

Önce Sn Umur Gürsoy diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: ütopyacýlar
Sent: Monday, February 02, 2009 11:08 AM
Subject: [Utopyacilar] orta yerden giriyorum

Sevgili Ütopya grubu üyeleri,

Kıymetli Tuncer ve Turan arasındaki bilgilendirici ancak giderek sertleşen tartışmaya bütün cehaletimle ortadan girerek haddime düşmese de orta yerde birleştirici bir iki söz söyleme gereksinimi duydum.

Yıllar önce Attila İlhan, kitaplarından sanırım "Ulusal Kültür Savaşı"nda; Fransız Devrimi'nin ya da Fransızların başardığı şeyin soylu (aristokrat) kültürünün iyi ve güzel yönlerini ve birikimini (müzik, yemek, nezaket vb) tüm Fransız halkına mal edilmesi olduğunu anlatır.

Daha sonra bunlara ilave Alev Alatlı okumalarım da beni kimi zaman sağcı olunabileceği ve pek tabii ki görecelilik (görelilik-izafiyet-relativite) ya da bulanık mantık düşüncesine getirmiştir.

Son olarak beni en çok etkileyen ve beni onunla (ve pek çok yeşil ve ekolojist düşünürün kitaplarında olduğu gibi) tanıştırdığı için Savaş Emek'e müteşekkir olduğum Feyerabend okumalarım başta batı kökenli neredeyse demokratik olmayan her türlü insan mühendisliği projesinden nefret ettirdi. Demokrasinin bile kusurları var.

Bu nedenle bende eski sol (Marksist) ve eski milliyetçi-mukaddesatçı ve skolastik düşüncelerden bir sentez oluştu. Bu sentez aslında insanların akvaryum benzeri evren ve içindeki yerküredeki ekolojik döngüler ve insan ekolojisi ile yönetildiğidir.

"Ayrılıklar da aşka dahil" diye bir şarkı sözü var ya sizlerin yazışmalarınız da ekolojiye dahil ve birbirinizi kırmaya hiç gerek yok.
Her şey ekolojinin kurallarına göre gidiyor; ABD'nin, Osmanl¹n¹n, Ermeninin vb yaptıkları ile ceylanlarla aslanların yaptıklarını pek farkı yok. Varsa bir fark aslanlar daha aslan; doyunca öldürmüyorlar.

Ben kuş gribi salgını gibi bir büyük dünya salgını bekliyorum. Ya da küresel ısınmanın ölümcül etkileri ile bu sorunları dünya bizlere sormadan halledecek, belki de ABD bunun için vardır.

Sayın Tuncer'in dünya emekçilerinin-mazlumlar¹n¹n birleşmesi vb gibi var sayımlar en azından dünya müslümanlarının-hiristiyanlarının birleşmesine göre pek gerçekçi ve ekolojik değil ne yazık ki.

Bize acılarımızı çekmek kalıyor. Bunu azaltmak için Kemalist ideoloji ve onun devletine muhtacız gibi de görünüyor. Alatlı'nın dedi»i gibi "En kötü devlet devletsiz kalmaktan ve özgürlüğümüzün yitirilmesinden iyidir".

Sevgilerimle.

Umur Gürsoy-Osmaniye

======

Sn Gürsoy denli karamsar değilim. Kendi dönemi içinde Kemalizme hiç itirazım yoktur. Tersine pek çok yerde yazdığım gibi, Kemalist Burjuva Devrimi'ni 1917 Sovyet Devrimi'nden çok daha gerçekçi ve doğru zamanda bulurum.

Tarih ve Kültür Tarihi boyunca her zaman olduğu gibi "akış" bizi yeniliklere doğru sürüklüyor. Şimdi geçmişi doğru anlamak ve oradan güç alıp geleceğe bakarak yeni dünyaları oluşturmak, kurmak, oluşumlarını hızlandırmak için çaba göstermek gerekiyor. Bunun için Kemalizm, sığınılacak bir yer değil, Aynen Fransız Burjuva Devrimi'nde olduğu gibi, üzerine basıp ileriye sıçranacak bir tramplendir. Ve Fransız Devrimi'ne göre özgünlüğü de tam bu noktadadır: ileriye sıçramalara hep açık kalmış, geleceğe gidişi desteklediğini bütün belgelerinde, eylemlerinde göstermişir. Ben bunu "diyalektik" tartışmalarının yaşandığı Marxizm ile aynı çağda oluşmasına bağlıyorum.

Her ne kadar kendimi Kemalist olarak tanımlamasam da Kemalist Burjuva Devrimi, tereddütsüz düşüncelerim için en temel iki sıçrama noktasından biridir.

Kültür tarihinde "gelecek" üzerine, geçen yıl Ütopyacılar toplantısında sunduğum bildirimin tam metnini, "Sosyal Sınıflar, kültürler, akış kuramı ve gelecek üzerine..." başlığıyla http://www.utopyacilar.org/esas/tuncer_2008.html adresinde bulabilirsiniz.

Yani Sn Gürsoy'un düşünceleri ile çok ters yönde düşündüğüm söylenemez. Ancak Kemalizm, benim için Gürsoy gibi bir sığınma yeri değil, bir sıçrama noktasıdır. Kültür Tarihinde kulların sığınma yerleri dinlerdir ve Kemalizme "sığınmak" bana göre Kemalizmin kendisine aykırıdır. Kemalizm'in en önemli özelliği sığınak olmaması ve ileriye açıklığıdır.

=========================================

Sn Ayşe Tosuner diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: utopyacilar@yahoogroups.com
Sent: Monday, February 02, 2009 11:25 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

sayın omer tuncer,

ben sizin sadece insan-i kamil yazınızı okudugum icin begendim dedim .Kusura bakmayın ama enis turan ın cevabını okuyunca cok farklı bir noktada oldugunuzun ayırdına vardım.ulusalcı olan hic kimsenin hırant dink in olumunden mutluluk duyma ihtimali olamaz.mazlum halklar da bagımsızlıkları varsa eger ozgur olabilirler.batı emperyallizminden ulkemizi sonuna kadar korumak bizim gorevimiz.bizi bolmek icin cok ugrastılar.kurt turk dediler basaramadılar ,cunku icice gecmis bir halkı bolmek kolay degildir,
alevi sunni dediler yine basaramadılar.simdi en son oyunlar laik seriat catısmasını kullanmaya geldi umarım onu da basaramayacklar.cunku Ataturk devrimlerini bu halk benimsemistir .O yuzden basaramayacaklar

Ayse tosuner
=======

Sn Tosuner de önce yazılarımı beğenmiş. Sonra, bence biraz da Turan'ın çeldirmelerine kapılmış görünüyor. Bütün düşüncelerimin toplumumuzu bölmeyi amaçladığı kanısına varmış olmalı ki, "bölücülük" karşıtı bir paragraf yazmış.

Anladığım yanlış değilse: yazdıklarım da Mustafa Kemal'den ve Marx'dan yaptığım alıntılar da tam tersine insanları bölmeye çalışan davranış ve eylemlere karşı, bütün insanların bir ve aynı olduğunu göstermeye çalışan, ulusal ayrılıkları bile ortadan kaldırıp, insanların gelecekte "insan" kavramı çerçevesinde birleşeceklerini tahmin eden ve kuvvetle onaylayan paylaşımlar ve yazılardır. Tutumum bütün ayırımcılıkların karşıtı ve geleceğin kuruluşuna yönelik bir tutumdur.

================================

Geliş sırasına göre burada yanıt vermem gereken EnisTuran'ı ve son derece saygısız mesajını en sona bırakıyorum...

================================

Sayın Şenel Ergin, Sayın Umur Gürsoy'a yanıt olarak yazmış olmakla birlikte doğrudan benim "İnsan-ı Kâmil" kavramını yanlış kullandığıma ilişkin bir mesaj olduğu için, bu kavramdan ne anladığımı da açıklıkla yazma isteğindeyim.

Diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: <utopyacilar@yahoogroups.com>
Sent: Monday, February 02, 2009 2:29 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] orta yerden giriyorum

Sayın Umur Gürsoy,
Yazınızı rahat bir nefes alarak okudum. Fikir beyanlarının dar sınırlarını genişlettiniz. Sizin söylediğiniz gibi, ben de olabildiğince alçak> gönüllülükle, söz konusu tartışmayı okurken zihnimde patır kütür dolaşan bir şeyi yazmak istedim. Yazınızı okuduktan sonra, hiç olmazsa size ulaşabileceğimi düşünüyorum.
"İnsan-ı Kâmil" kavramı içeriği çok net olarak tanımlanmış bir "insan durumu"nu anlatır. Bize okutulan tartışma kapsamında seyreden fikirlerin oluşturulduğu düşüncenin metafizik'i bu kavramı içermez. Yani her iki taraf için de, beyan edilen fikirlerin niteliğinden ve doğruluğundan bağımsız olarak, fikir sahiplerinin insan-ı kâmil duruma erişmeleri olanaklı değildir.
"İnsan-ı Kâmil" niteliği sizin yazınızdaki düşünce boyutunu kapsar ve bunu da aşar. Daha fazla da konuşmak istemiyorum. Bu kanalda her şey kolay harcanıyor.
Ancak söylemek istediğim çok net bir şey var: İnsanlar bu dünya denen reel-irreel ortamlara atılmış, kurallar haline getirilmiş zihin ürünleri olan yön göstericiler eşliğinde düşünebiliyor. Bu bağlamda, modernist, materyalist batı biliminin siyaset felsefesi bağlamı "İnsan-ı Kâmil" kavramını taşıyamaz. Bu tartışma için başka uygun bir terim oluşturulmasını öneriyorum. "Beğenseniz de, beğenmeseniz de" Bilim Felsefesi bunu söyler.
Sevgi ile selamlıyorum.
Şenel Ergin

=====================

Her kavrama olduğu gibi bu kavrama da Sn Şenel Ergin, doğaldır ki, istediği anlamı yükleyebilir ve yazılarında kendi yüklediği anlamı ile kullanabilir. Bu yazıları bizim de anlamamızı istiyorsa, yazının başında hangi anlamı yüklediğini belirtir. Biz de yazısında ne dediğini tam olarak anlamış oluruz. Bu tavır, hepimizin bildiği gibi bir bilim insanının tavrıdır.

Oysa "İnsan-ı Kâmil" kavramı çok eski bir kavramdır ve anlamı bellidir.

Sühreverdi el Maktul'un ikiye ayırdığı tasavvuf yolunda "Seyr-i Sülûk-i Afaki / Ruhun dış dünya yolculuğu" yanlılarının, yani Hace Evhadettin-i Kirmani, Hace Nasiru'd Din Mahmud, Hace Bektaş ve Yunus Emre'nin, sonra da günümüze değin Alevi-Bektaşilik yolunda önemli bir kavramdır. Varılacak yeri yurdu belli bir "yetkin insan"ı değil, sürekli bizden uzaklaşan, ardından gelmemizi bekleyen bir amacı anlatır. İşte bu özelliği yüzünden de "İnsan-ı Kâmil"e ulaşmak için Marifet kapısının "bilge(arif)"liğini de aşmak ve Hakikat kapısının "dost(muhip)"liğine, "birey"liğine dolayısıyla "tanrı"lığına ulaşmak gerekir. Ama ulaşıldığında görülür ki, burası da statik, değişmez, gelişmez, durduğu yerde duran, huzurlu bir nokta değildir. Buraya varmak, eksikliğinin bilincine varmak ve sürekli kendini geliştirme sürecinde tutmak anlamına gelmektedir. İşte içinde çelişki taşıyor gibi görünen bu düşünce, tasavvufun düşünce biçimi olan İlm-i Batın tarafından yorumlandığında anlaşılabilir.

Karşı yolda olan "Seyr-i Sülûk-i Enfusi / Ruhun iç dünya yolculuğu" yanlıları ise kültür tarihi boyunca, sürekli olarak bu yolun önünü kesmeye çalışmış, bunun için saptırmalar, anlamı dondurmalar, kemikleştirmeler gibi yöntemler kullanmışlardır. Gerçekten de İlm-i Batın, yani alttaki gerçek anlamı arama bilimi, son derece bireysel bir yoldur. İlle de benzetmek gerekirse, bir şiirden herkesin kendine göre alacağı özel bir tad olması gibi bir şey. İlm-i Batın'da da herkes kendine göre yorumlama özgürlüğüne sahiptir.

İşte bu yol sünni kafaların anlayacağı bir yol olmadığı için Şems ve Mevlânâ ile ardılı Seyr-i Süluk-i Enfusi'ciler, Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Seyr-i Sülûk-i Afaki'cilere karşı yükselen bir karşı devrim örgütlemişler ve Fatih Mehmet döneminde devleti ele geçirerek Yavuz Selim döneminde de tam egemen olmuşlar, Osmanlı'yı sünni bir imparatorluğa dönüştürmüşler ama Yükselme Devrini de sona erdirmişlerdir.

Seyr-i Süluk-i Afaki'cilerin bıraktığı yerden, kültürel bakımdan da Osmanlı Aristokrat "kul düzeni"ni alaşağı ederek "birey olma" savaşımını günümüze değin getiren ise Kemalist Burjuva Devrimi olmuştur.

Sn Ergin, "Bu bağlamda, modernist, materyalist batı biliminin siyaset felsefesi bağlamı "İnsan-ı Kâmil" kavramını taşıyamaz" diyor. Bu kavramın onun söylediğinin nasıl bir anlama geldiğini tam olarak bilmediğim için modernist materyalist batı felsefesinin bu kavramı taşıyıp taşıyamaması gibi bir konuda söyleyecek bir şeyim de yıktur.

Ancak geleneksel anlamıyla "İnsan-ı Kâmil" kavramı, karşılaştırmalarım yanlış değilse, hem ortaya çıkış ortamı bakımından, hem düşünsel bakımdan F. Nietzsche'nin "Übermensch / Üstinsan" kavramıyla tam tamına çakışmakta, üstelik Avrupa felsefesinin düşünce geliştirmekte ne denli geç kaldığını da anlatmaktadır. Doğru dürüst bir incelemeyle, şimdiye değin tasavvuf sandığımız şeyin malihülyalara dalmış ayakları yerden kesik mistik birt ortam değil, ayakları taş gibi yere basan 13. yy Anadolu tasavvufu olduğunu, sapasağlam bir felsefe sistemi oluşturduğunu görmemiz çok zor değildir. Bu nedenle de Renaissance sonrasi Avrupa felsefesindeki "kul"dan "birey"e dönüşme çabalarının ilk örneklerini 13.yy Anadolu felsefesinin içinde tereddütsüz görebiliyoruz.

(Daha ayrıntılı bilgi ve bu konudaki belgesel bağlantısı için: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html )

Sn. Şenel Ergin hocama bağışlarsa bir şey daha söylemek isterim: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde 1966-1972 yılları arasında beni altı yıl okutmuş, bitirme tezimi de yaptırmış, doktora yeterliğini de vermiş olan sevgili hocalarım Sevgili H.Vehbi Eralp, Sevgili İsmail Tunalı, sevgili Macit Gökberk, Sevgili Nermi Uygur, Sevgili Bedia Akarsu ile hadi Sosyoloji hocalarımı da sayayım: Sevgili Nurettin Şazi Kösemihal ile asistanı sevgili Muzaffer Sencer, son yılımda da Cahit Tanyol'un hiç birinden "Felsefe böyle der", "ahlak felsefesi böyle der", "estetik böyle der", "mantık böyle der", "bilim felsefesi böyle der" ya da "sosyoloji böyle der" gibi bir söz duymadığımı, ancak herhangi bir konuda felsefenin değil, birbirinden çok farklı olarak tek tek filozofların ve sosyologların söylediklerinin felsefeyi ve sosyolojiyi oluşturduğunu öğrenmiştim.

Ayrıca "metafizik" ve "reel-irreel" kavramlarının da benim anladığım anlamlarla yüklenmiş olmadıklarını anlıyorum. Bu yazı bağlamında açıklanma gereksemesi vardır.

Bilgilerinize sunarım efendim...

==============================================

Şimdi gelelim EnisTuran'ın mesajına...

Diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: utopyacilar@yahoogroups.com
Sent: Monday, February 02, 2009 1:51 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Bu hakkı bana, ortada fol yok yumurta yok iken, önyargılı tutumunuzla, hakkımdaki olmadık yakıştırmalarla, ötekileştirmelerle, hakkınızdaki olgun insan imajımı (hayalimi) tümüyle yıkarak bizzat siz verdiniz Ömer Beyciğim. Sormanıza da şaşırdım doğrusu (!)
Kimsenin arkasından dolaşmadım ve ne düşünüyorsam dobra dobra söyledim şimdiye dek. Ama, bu samimiyetimi kendinize yakıştıramıyorsanız o sizin sorununuz.Kişi başkalarını kendi gibi bilirmiş mâlumunuz.
Bu tartışma benim için kapanmıştır.. çünkü peşin hükümlerle yapılan tartışmalardan, havanda su dövmekten öte, yapıcı ve fark yaratıcı sonuçlara varılması mümkün değildir.
Umur Gürsoy arkadaşımızın degerlendirmesine tümüyle katılıyorum. Ve, Ayşe Tosuner gibi, sağduyulu, yansız kişilerin çokluğuna da şükrediyorum.
Size iyi akışlar dilerim Ömer Bey
Enis Turan

===================

Şimdi ben bu mesaja ne diyeyim?

Ağız dalaşına mı girsem?

Aynı üslupta yanıt mı versem?

Ne yapsam?

Bana "sen" diye hitabetme hakkını, ona göre "önyargılı" tutumumla, onun hakkındaki "olmadık yakıştırmalarla" hakıımdaki "olgun insan" imajını (hayalini) tümüyle yılarak bizzat ben vermişim... Üstelik sormama da şaşırmış (ben bunu zaten bilmeliymişim anlaşılan, nasıl olur da bilmezmişim)

Siz bir şey anladınız mı?

Ben gerçekten anlamadım!..

Bu tartışma onun için kapanmış. peşin hükümlerle yapılan tartışmalardan, havanda su dövmekten öte yapıcı ve fark yaratıcı sonuçlara varılması mümkün değilmiş...

Demek, doğrudan düşüncelerin karşısına geçip doğurgan tartışmalar yapmak yerine "yürekten katılıyorum"larından sonra ama diyerek düşüncenin yüreğine koyduğu "rezerv"ler... "yaraları tekrar kanatma" suçlamaları... "milleti zoraki kışkırtmayın"lar... "(kendi yandaşı olduklarını özellikle sayarak) savunduğunuzu hiç duymadım ben"ler, "hadi canım sende"ler!.. önyargısız, olmadık yakıştırmalardan uzak, olgun insan imajına da çok uygun öyle mi?

Daha sayayım mı?

Arkadan dolaşıp: "kızmadım Ömer Bey"ler... "mukayeseli olarak ele alınmalıdır" dedikten sonra yalnızca kendi istedikleri dışında yapılan mukayeselere yanıt vermemeler... İşin zıvanadan çıkacağını idrak edemediğinizi hiç sanmıyorum diyerek zıvanadan çıkarmaya çalışıyorsunuz anıştırmaları... "Mülkiyet meselesinden, kapitalizmden, dev tekellerden, küreselleşme denilen modern sömürgecilikten, ABD ordusundan, füzelerden, CIA'dan Mosad'dan, vs, ve onların yediği herzeler hakkında hiç tısss yok bakıyorum" diyerek CİA, Mossad ajanı mısın anıştırmaları...

"Varsa yoksa Ermeni, Rum, Hırat ve eski defterler.. " diyerek düşünceye yanıt verdiğini sandırmalar, okuyacakları kandırma çabaları...

"TC'ne baş kaldırıp onu ortadan kaldırırsak, bir Kürdistan, Ermenistan, Pontus ve Batı Anadoluda bir İyonya devleti kurulmasını sağlarsak başımız göğe mi erecek sence?"ler... TC'yi ortadan kaldırmayı kim, ne zaman istemişse...

"ABD'si, Almanı; Rusu seni rahat bırakacak ve sen, bir İnsan-ı Kâmil olarak özlediğin o "insani düzeni" kuracağını mı sanıyorsun yoksa...
İn aşağı artık, in, Ömer Beyciğim.. Fazla havalandın zira..."lar...

Demogoji nasıl yapılır bilirsiniz değil mi?

Sevgiler,

Ömer Tuncer