13.yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13.yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Dört Kapı ve Bir Kapıcı - Adnan Onart


Adnan Onart'ın sunumu (video)

Yunus Emre'nin Şiiri Aracılığıyla Anadolu Sufiliği Üzerine
(İngilizce sunum)

Four Gates & A Gatekeeper
Reflections On Anatolian Sufism
Through The Poetry of Yunus Emre













16 Kasım 2010 Salı

Ahilik, 13.yy Anadolu Devrimi ve Osmanlı'nın kuruluşu üzerine söyleşi



"Melih Baş'ın hazırladığı ve Ulusal Kanal'da yayınlanmakta olan "Geçim ve Tutum" adlı dizinin 03 Kasım Çarşamba saat 18:05'te yayınlanmış olan programına Ömer Tuncer katıldı. 13. yy'da Anadolu Ahiliğini, Burjuva sınıfının doğuşu ile Osmanlı'nın anti-Aristokrat bir yapıyla kurulması bağlamında ele aldı."

Şu bağlantıdan izleyebilirsiniz:

28 Mayıs 2010 Cuma

"Millet/Ulus" kavramı üzerine sosyolojik bir değerlendirme...




Sosyolojik olarak "ümmet" Aristokrat toplumun, "ulus/millet" burjuva toplumunun "toplumsal bilinç kavramı"dır. Arapca "millet" sözcüğü, "ümmet" anlamıyla "müslüman milleti" biçiminde kullanılmaya başlamış, Osmanlı'da Burjuva hareketlerinin gelişmesine koşut olarak "ulus" anlamıyla kullanılmaya başlanılmıştır.

 "Millet" ya da "ulus" (ikisi de aynı şeydir; biri Arapça biri Türkçe)  sosyalizmin ortadan kaldırmayı savladığı Burjuva sınıfının kültürüne bağlı bir kavramdır. Burjuva kültürünün "yarışmacı" ve "benci" bütün özelliklerini aynen taşır.

 Aristokrat kültürün ve onun toplumsal bilinç kavramıyla anılan "ümmet"lerin yıkılış sürecinde "ulus/millet", "ümmet"in yerine geçecek toplumsal bilinç olması açısından önemli ve "akış"daki yeri dolayısıyla o günün geleceğini kurucu, yani "ilerici" bir kavram olarak karşımıza çıkmakla birlikte, günümüzde, yarışmacı özellikleri nedeniyle -hangi güncel nedenle olursa olsun- ulusların birbiri ile boğazlaşmasına ve inanılmaz kanların dökülmesine neden olan "gerici" bir konum almıştır.

 Dahası, Marx'ın ünlü "Din, toplumların afyonudur" saptamasının, Marxist kuram doğrultusunda "diyalektik akış"ın bu dönemi için, "ulus ve ulusalcılık toplumların afyonudur" biçiminde değiştirilmesi gerekir.

Ulusçuluğun anti-emperyalist bir yapı olduğu savı, yine günümüz koşulları için geçersizdir. Aristokrasinin, "tanrı adına" "mülk"ün, yani "devlet"in hakkı olan ve "öteki"lerin işgaline uğramış olan "bütün dünya"yı ele geçirmek için "haçlı" ya da "fetih" savaşları yaparak insanları boğazlama, tutsak etme, devşirme, mallarına el koyma (yağma) hakkını kendinde gören ümmet kültürü yerine, Burjuva egemenliği döneminde, birbirini egemenliği altına alarak, tutsak alarak, kültürlerini yaşamalarına önemli kısıtlamalar getirerek, ya engel olarak ya da daha kötüsü bütünüyle yok ederek egemen olmaya çalışan ulusları görüyoruz. Emperyalizmin Burjuva kültürü dönemindeki görünüşü ulusların ulusları sömürmesi biçimindedir. Bu dönemde sömürülen (Mustafa Kemal'e göre: "mazlum") ulusların kendini korumaları anti-emperyalist, yani ilerici bir tutumdur.

 Ancak günümüzde eski alışkanlıklarımızla Emperyalist olarak nitelediğimiz, ABD gibi devletler, kendi ulusal burjuvalarını değil, küresel sermayeyi temsil etmeye başlamışlardır. "Emperyalizm", artık ulusların ulusları değil, "sermayenin emeğiyle geçinenleri sömürmesi" biçimine dönüştüğünü gizlemek için, ulusal devletlerin hala gerekli olduğu savının arkasına saklanmaktadır. Bu bağlamda ABD'ye karşı verilen anti-emperyalist savaşım, ispanyol boğasının, arkasında toreodor olmayan kırmızı çaputa umarsız saldırısına benzemektedir.


Bu bağlamda ulusal devletlerin varlığı, yaşamını sürdürmesi dünya sermayesinin açığa çıkmasını önlemesi açısından sermayenin çok işine gelmektedir. Dahası ABD'nin öteki ulus devletleri sömürmekte olduğu savı, "öteki ulusa devletler" tarafından, ulusal sermayenin korunması sonucunu doğuran politikaların geliştirilmesine neden olmaktadır. Oysa günümüzde, "akış"ın bu döneminde, ulusal olsun olmasın yarışmacı Burjuva-sermaye düzeninin, küresel olarak bütünü, sosyalistlerin kuramları gereği değiştirmesi gereken yapının kendisidir. Üstelik bakkal mehmet efendinin sermayesini de ayırma olanağı yoktur, çünkü değiştirilmesi gereken şey, küçük ya da büyük ayırımına bakmadan, yarışmacı kültürün bütünüdür.

 Yerine konacak olanın, geleceğin toplumlarında "insan" temelli "dayanışma"cı bir yapı olması beklenir. Geleceği kurma savıyla politika üreten sosyalistlerin kendi "dayanışmacı kültür kuramı"nı geliştirmeleri doğru olur. Kaldı ki, çok gelişkin olmasa da, kültür tarihinde dayanışmacı örnekler vardır. Romalılar döneminde dayanışmayla kölelerin başkaldırdığı Spartaküs hareketini, 13.yy'da Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlı'nın kuruluşunu sağlayan Ahî kültüründe, dayanışarak üretim yapmaya verilen "imece" adının anlattığı dayanışma karakterli toplumsal hareketleri unutmamamız gerekir.

 Kaldı ki 20 yy başlarında Faşist Franko'ya ve Salazar'a karşı verilen İspanyol İç Savaşı'nda Faşizme karşı, canlarını ortaya koyarak Cumhuriyetçilerle omuz omuza savaşmaya gelen gönüllülerin hangi ulus/millet'den oldukları, hangi ulusu savundıkları hiç önemli olmamıştır. Gönüllüler arasında bulunan Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u, sonradan Fransa'da Kültür Bakanı olan Andre Malraux'un "Umut"u bu destansı dayanışmayı anlatır (aynı dönemde, İspanya'da Türkiye elçisi olan Yahya Kemal'in yazdığı "Endülüste Raks" ise aynı dili konuşan insanlar olarak bize utanç vermelidir).

 Daha sonra burjuva toplumlarının doğal yarışmacı yapısı gereği var olan "ulus/millet" bilinci, sermaye tarafından yapay olarak "kültür emperyalizmi"nin araçları (en önemlisi, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in geliştirdiği "Büyük Yalan" kuramının geliştirilmiş biçimi olan "Halkla İlişkiler" bilimi(!)'dir) ile daha da güçlendirilmiş ve artık "insan"lar, başka "insan"ların gerçek savaşımının aynı zamanda kendi öz savaşımı olduğu bilincini hiç bir zaman taşıyamayacak duruma getirilmiştir. "Birey"in önde tutan ve Burjuva kültürü için çok doğal olan bu tutum "insan" için utanılacak bir yapı olduğu kadar günümüzün Burjuva yapılanmasına da pek yakışmaktadır!..

 Umulur ki, insanlık, "yarışmacı" Burjuva kültürünün toplumsal yapısı olan "ulus/millet" açmazından, Ortaçağ sonunda yıkılma sürecine girmiş olan "ümmet"i savunmaya çalışan engizisyon düzenine koşut savunma düzenleri oluşturmaya kalkışmadan kurtulmuş olur!..




KEMALİST ULUSÇULUK ÜZERİNE

Millet" önceleri "ümmet" karşılığı, aynı dinden olanlar için kullanılmış. Sonra anlam kayması ile, önce "budun/kavim" (bunun da biri Arapça biri Türkçe) karşılığı kullanılır olmuş. Orhon yazıtlarında (M.S. 7 yy - Muhammed'le çağdaş) geçen kavram "Türk budun". "Türk Milleti" diye çevrilmesi doğru değildir. "Budun"da bir oranda akrabalık ve kan birliği temeli vardır. Budun büyüdükçe bu yan azalır, Burjuva toplumları döneminde, ulus/millet ortaya çıkar.

Lisede, sosyoloji dersinde öğrencilere "ulus"un üç özdeksel/maddi, üç de tinsel/manevi ögesi vardır diye öğretiriz: Dil birliği, din birliği, yurt birliği, ülkü birliği, tarih birliği, kültür birliği'dir. Ama hiç bir ulusta bunların hepsi birden yoktur. Bazı uluslarda bunlardan yalnızca biri bulunabilir, hiç biri olmadan da ulusal yapı ortaya çıkabilir. Bu "birlik"ler toplumların uluslaşma süreci içinde, çeşitli uluslarda görünen özelliklerden derlenmiştir. Sosyologlar tarafından kendi görüşüne uygun olanı öne çıkarılarak alınmıştır. Söz gelimi “ırk birliği”ni aşmak için, kurama göre Kemalist ulusçuluk temeline "kültür birliği" yerleştirir. Ama “ırk-soy birliği” de unutulamaz bir türlü: “Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”. Kıbrıs'ta, Bulgaristan'da yaşayan müslümanlara her zaman "soydaşımız"dır! Aynı yurdu paylaşmış olmamıza karşın birbirimizi, Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Çingeneleri, dahası Türkleri bile uygulamada her zaman dışta tutmuş, her türlü aşağılamayı, uygun görmüşüzdür:

“Millet-i sadıka”;
“Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”;
“Gâvur”;
“Etrak-ı bî idrak”
“Keçinin ve Türk’ün olduğu yerde fidan bitmez!”

Ve daha aklımıza gelecek pek çok deyim, deyiş, söyleyiş, atasözü vb…

Sosyolojik açıdan ise, "ümmet", ne denli Aristokrat toplumları bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı" ise, "ulus/millet" de Burjuva toplumlarını bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı"dır. Burjuva devrimlerinin oluşumunda "ümmet"e karşı verilen savaşımda, ulus/millet devrim yapan gurubu bir arada tutmaya yarayan öge olmuştur. Yani milliyetçi olmak burjuva devrimlerinin oluşum sürecinde ilerici/solcu bir nitelik iken, Aristokrat ümmet toplumlarının yok olmasından sonra, burjuva toplumların bireyci ve yarışmacı niteliği gereği, doğal olarak, uluslar/milletler birbirine düşmüş ve boğazlaşmaya başlamıştır. “Hakikat bilgisinin Allah’tan başka hiç bir yerden gelemeyeceği dogması" ile tanrının yetkilendirdiği var sayılan ve kendi ümmeti dışındaki bütün insanları yok etmeyi amaçlayan, onların kendisine hizmet için yaratıldığını düşünen "ümmetçi kültür"ün mantığına göre, Hıristiyan Haçlı seferleri gibi, İslam fetihleri gibi, Güney Amerika'nın ele geçirilmesindeki keşif/ele geçirme seferleri gibi "insan"ı "kul" gören kanlı inanç seferlerinin kültüründen sarkan etkilerle, Burjuva toplumlarını da, kendi ulusundan başkasını aşağı gören ("arî ırk" gibi, “damarlarındaki asil kan” gibi, Batı merkezci "Avrupa kültürü" gibi) ve öteki ulusların kendisine hizmet için var olduğu duygusuyla yaşayan ayırımcı/emperyalist bir konumda görürüz .

Bu aşamada "ulus/millet" artık "gerici/sağcı" niteliklidir. Kendisinin ortadan kalkma tehlikesine karşı, tutunmak için -varlığını bütün kutsallıklara karşı olmakta bulmasına karşın- kendisi "kutsal"laşır. Bir tür korunma içgüdüsüne kapılır, ümmet toplumlarından gelen "kan dökebilme" özelliğini, bir yandan, kendisini tutsak alacağını düşündüğü "düşman" uluslara, öte yandan, kendisini ortadan kaldırma potansiyeli gördüğü ilerici/solcu/gelecekçi/"insan"cı kültürel yapıya karşı kullanmaya, kan dökmeye başlayacaktır. Nazi Almanyası’nın faşist anlayışında olduğu gibi, bir yandan kendisi temel ve üstün ulustur, "ırk" ölçütüne göre ayırdığı öteki ulusları ortadan kaldırma yetkisine sahiptir, öte yandan gelecekte doğal süreç içinde kendisini yok etme potansiyeli taşıyan aydınlar, komünistler ve oların kültürü (kitapları) da ana düşmanlardır ve yok edilmelidir.

Sosyoloji tarihinde yıkılacağı duygusuna ve korkusuna kapılan bütün sosyal kurumlar acımasız ve kan dökücü olmuşlardır!.. Örnekleri çoktur, daha dün, Ermeni soykırımı (gönlümüz hoş olsun diye “tehciri” de diyebilirim), Kürt hareketlerinin bastırılması, Şeyh Sait isyanı ve Dersim İsyanı... 1936-37 sıralarında çıkarılan ve azınlıkların vakıflarının mallarına devletin el koymasını ve yeni mal edinememelerini sağlayan yasa, 1942 yılında varlık vergisi olayları, 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında Rumların ve Ermenilerin püskürtülüp yurt dışına göçmeğe zorlanması ("Politiki Cousina" filminde anlatılıyor) arkasında devlet olsun olmasın Türk ulusunun yok olma korkusuyla ya kendisinin yarattığı ya da kışkırtılma potansiyeli sermaye tarafından kullanılmış olan olaylardır.

Bazı insanlık dışı uygulamaları da uluslar, anlaşarak yaparlar: Lozan antlaşmasına uygun olarak yapılan, yaklaşık bir buçuk milyon Anadolu Ortodoksu (aralarında Ortodoks Türklerın var olma olasılığı çok yüksektir) ile beşyüzbin Batı Trakya Müslümanının (aralarında müslüman Yunanlılar ya da Arnavutların olma olasılığı da az değildir) göç ettirildiği ünlü 1924 "Mübadele"si bunlardandır.

Doğaldır ki, yarışmacı Burjuva kültürünün egemen olduğu günümüzde, yalnızca "Türk"ler değil, elinde güç tutan bütün uluslar "öteki"leri yok edip egemen olmayı kendilerine "hak" görürler.

Bu doğrultuda, Türklere karşı yapılmış olan hareketler de hiç önemsiz değildir. Batı Trakya Türkleri ile Bulgaristan Türklerinin son birkaç on yıl içinde karşılaştığı olaylar bunlardandır. Kıbrıs'a Türkiye ordusunun çıkmasına neden olan ve Yunan cuntası tarafından desteklenen Nikos Sampson hareketi bunlardandır.

"Ulus"un ulusa ettiği saymakla bitmez. Taraflardan birinin Türk olup olmaması da hiç fark etmez... Gücü eline geçiren ulus ötekini ezer, ya sessiz soluksuz bırakır, ya da yok eder - etmeye çalışır. Burjuva toplumlarının bireyci-yarışmacı karakteri bu sonucu doğurur.

Bugüne değin toplumsal örgüt sayılan “devlet”, ilkin aristokratların kendi kültürlerine uygun olarak, yönetilenleri (yaratılmış olanlar) düzen içinde tutmak için üzerlerinde baskı kurmak amacıyla oluşturduğu bir mekanizmadır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere organize olmuştur. Aristokrat kültürden sonra gelen Burjuva kültüründe de üretime yönelik iki toplumsal sınıf (Burjuvazi ve Proleterya) hala varlığını sürdürdüğü için, her ne denli, “demokrasi”, yani yönetilenlerin kendilerini yönettiği yönetim biçimi savında olursa olsun, Aristokratlardan aldıkları "baskıcı devlet” modelini kendi çıkarları için kullanmışlardır. Bununla da kalmamış, 20.yy’da kendilerine “komünist” demeyi uygun gören ve proleteryanın üretime katkısı olan “emek”e göre organize olacağı savını öne süren devrimci toplumlar da aynı “devlet” örgütlenmesini, üstelik, kuruluş amaçlarındaki Aristokrat baskıcı yapısını hiç değiştirmeden, belki de değiştiremeden, büyük bir “kolaycılık”la, kuramlarının içinde var olan “kamu” karşılığı kullanmaya kalkışmışlardır. 20.yy’ın sosyalist olduğu savındaki “halk cumhuriyetleri(!)”nin baskıcı bürokrat yapısı böyle ortaya çıkmıştır.

Kutsal sembollerin sosyoloji tarihi açısından hiç bir önemi yoktur. Doğal süreç içinde kendilerini yok olma tehlikesi içinde gören ulusların yıkılmamak için sığındığı kutsallıklardır. Oysa “ulus” kavramını kendi toplumsal bilinç kavramı olarak doğuran Burjuva kültürü, ümmet kültürünün “yaratılmışlar(halîk)/halk”ını yönetmek, "gütmek" (tek tanrılı dinlerin peygamberleri “çoban” olarak nitelenmiştir) için kullandığı “kutsal” kavramını yıkma savaşımını kazanarak egemen olmuştur. Şimdi aynı kavrama kendisi sığınmaktadır.

Daha dün, anımsadığımız yıllar içinde Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine yapılan baskıcı resmi devlet konuşmalarıyla “vatan millet sakarya” nutukları diye dalga geçen Türk aydını, entegre olduğu dünya ulusçulukları ile birlikte çökme sürecine girmiş, içi boşalmış milliyetçi/ulusalcı karaktere bürünmüş, elinde kutsallaştırılmış al bayrak, kendisi, aynı nutukları atanlardan olmuştur. Karanlıklara düşerek MHP yanlılığına değin ulaşmış “eski” aydınlar vardır!..


Burjuva kültüründe kutsallık bulunmaz. Söz gelimi, Fransız Burjuva Devrimi'nde önemli olan bayrağın kendisi değil, Fransız devriminin ilkeleri olan "eşitlik", "özgürlük" ve "kardeşlik" kavramlarının simgelemesidir.

“Bayrak”ın kültür tarihindeki gelişimi son derece pratik nedenlere dayalıdır. Türk tarihinde "tuğ"lar altında toplanan bölükler daha sonra "sancak", sonra da "bayrak" altında toplanmışlardır. Bayrak, toplanılacak yeri işaretlemek üzere yüksekçe bir yere asılan ve dikkat çeksin diye sallanma ya da rüzgarda dalgalanma özelliği taşıyan bir bez parçasının zaman içinde, Aristokrat kültürün etkisiyle kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir!

Ayrıca bayrak gibi kutsal simgeleri, yalnız uluslar değil, Kültür Tarihinde “sonra gelen” başka guruplar da kullanır. Komünist "Kızıl Bayrak" bunlardandır. İngiliz işçi partisinin komünist döneminden kalma "Red Flag / Kızıl Bayrak" marşının geleneksel olarak hala heyecan içinde söyleniyor olması bunlardandır. Ayrıca, komünistler tarafından ortaya atılmış ve bir tür kutsallık yüklenmiş olan “enternasyonel” kavramının bir küçük burjuva ideolojisi olan Sosyal Demokratlar tarafından “Sosyalist Enternasyonel” adında kullanılması ilginçtir.

Şu, ne olduğunu bir türlü bilemediğimiz, kavram kargaşası içinde kalmış "Halk" kavramı Arapça "halîk"ten gelir ve "yaratılmışlar " demektir. Aristokrat kültür döneminde “tanrı dışındaki herkes” anlamındadır. Ama zamanla aşama aşama, tanrı yetkileri kullanan Aristokratlar, "halk" kavramını, “tanrının yönettikleri”, “tanrı adına yönetilenler” ve yalnızca "yönetilenler" anlamıyla kullanmaya başlamışlar ve bu kavram, önce “Aristokrat olmayanlar”, sonra da “yönetici sınıftan olmayanlar” anlamıyla kullanılmayı sürdürmüştür.

Günümüzdeki anlamı da budur.

Dünyanın bütün "yönetilenler"i "halk"tır. Şu ülkenin halkı, bu ülkenin halkı diyebiliriz. Zaman zaman "millet/ulus" kavramlarına yaklaştırabilir ve "Türk halkı", "Kürt halkı" olarak da kullanabiliriz. Ama "halklar" diyemeyiz. Bu kavramın, ulusların varlığına karşı durmamız gerekirken, uygulamada "ulus”un varlığını olumlamamıza yarayan saptırıcı bir kavram olarak önümüze özellikle sürülmüş olduğu çok açıktır. Biz de bu tuzağa düşmeye hazırız. Çünkü Burjuva kültürü içinde soluk alıyor ve uygulamada her sorunu ve çözümünü, Burjuva toplumunun, “ulus” kavramının yüklenmiş olduğu anlamlarla oluşturduğu çözümlerde buluyor, alıyor, kullanıyoruz.

Geleceğin yapısı, dizgesel olarak, yönetilenlerin, gerçek anlamda kendi kendini yönettiği, demokrasilere doğru evrilmektedir. Bu durumda dünyada halk(yönetilenler)ın kendi kendini yöneteceği toplumsal örgütlenmelerin oluşacağı düşünülmeli, savaşımı verilmeli, dizgesi (sistemi) oluşturulmaya çalışılmalıdır .

Buna dizgeye "devlet" denir mi? Sanmıyorum!.. En azından, bildiğimiz anlamda “baskıcı devlet” olmayacağı kesindir. Ayrıca, büyük olasılıkla, bu örgütlenme bir kamu örgütlenmesine doğru evrilmiş olacaktır. Ve bizim bugün "devlet" dediğimiz şeyin Aristokrat kültürden sarkan "ali kıran baş kesen" yetkilerini de taşımayacaktır!.. Bunun yerine “dayanışma” ile oluşmuş, dayanışmacı bir yapı olacağı anlaşılmalıdır.

Bu amaçla özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra ortaya çıkan ve "komünist" olma savı taşıyan "devlet"ler "halk cumhuriyeti" adını kullandılar ama aristokrat etkilerden ve "ulus-devlet" niteliğinden sıyrılamadıkları için de devlet bürokrasisinin baskıcı egemenliğini terk edemediler.

Kemalist Devrim, açık bir burjuva devrimidir. Ümmet toplumuna karşı yapılmıştır. Bu nedenle "ulus/millet" olarak örgütlenmesi doğru ve zorunluydu. Oysa Sovyetler Birliği gibi bir örnekte de "halk/kamu" örgütlenmesi için çaba gösteriliyordu. Bu yüzden Kemalist Devrim, ümmet toplumuna karşı "millet" toplumsal bilincini kullanmak zorundadır, ama toplumsal örgütlenmede, yani Cumhuriyetin yapısında, yönetilenlerin egemen olmasını düşünür ve partisinin adında (Halk Fırkası), kültürel geliştirme örgütlenmelerinde (Halkevi) "halk" adını kullanır. Partisinin ana ilkelerine her iki kavramı da koyar: "milliyetçilik", ve "halkçılık"..


Ancak Kemalist Devrim bir burjuva devrimi olduğu için "yönetilenler" anlamındaki "halk" ve "halkçılık" kavramları, uygulamada, tam olarak yerine oturamaz. Dahası dizgenin içinde yeri olmadığı için de biraz yapıştırma olarak kalır. Çünkü burjuva toplumlarında, "yönetilenler/halk" değil, sermaye, yani burjuvaların ideolojisi yönetimdedir. Bu durumda da toplumun "yönetilenler/halk"a göre örgütlenmesi olanaklı değildir.


Kemalist Burjuva Devrimi’nin önderi Mustafa Kemal, gelecekte "halk" kavramının toplumsal örgütlenme dizgesi içinde yer alacağını açık olarak görmüş olmalıdır ki, kuramın geliştirdiği toplumsal dizgenin içine geleceğin tohumlarını yerleştirmiştir. Bu da Kemalist Devrim’de, Herakleitos'un ünlü "akış"ının ayırdında olunduğunun önemli ölçütlerinden biridir.


Peki günümüz dünyasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” doğru bir ilke midir? Bu ilke, dünyanın bugünkü ulus-devletler döneminde genel bir bakışla doğru, savaşımı verilmesi gereken bir ilke gibi görülebilir. Ama, doğal olarak aristokrat dönemden kalma "sahip olma" tutkularımızın henuz kültürümüzden çıkıp yok olmadığı bir dönemde yaşadığımız için, uygulanması öyle kolay olmamıştır. Çekler ve Slovaklar gibi, Belçikalılar ve Dutch'lar gibi gelişkin sayılabilecek birkaç örnek dışında, özellikle de geri kalmış toplumlarda, Aristokrat kültürden kalma "mülk"e sahip olma duygusunu kültüründen atamamış hiç bir ulus, kendi topraklarında yaşayan bir başka ulusa "haydi üzerinde yaşadığın şu toprakları al da kendi devletini kur" dememiştir, diyememiştir.


Oysa “sermaye”nin, ulus-devletler arasındaki sınırları, çıkarına uygun ölçütlere göre kaldırmakta olduğunu ve sermayenin akışında ulusal sınırların öneminin, artık bütünüyle ortadan kalkmış olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik çok uzak olmayan bir gelecekte "ulus/millet" kavramının ortadan kalkarak toplumsal örgütlenmelerin ve kültürel yapılanmaların "ulus/millet" temeline göre değil, başka ölçütlerle oluşacağını görebilmek çok da zor olmasa gerektir.


Bu durumda doğal akış, ulus çatışmalarını kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Bunun belirtileri burjuva toplumları içinde öncü kültürel tepkilerde son elli yıl içinde baskın biçimde ve güçlenerek, açıkça görülmektedir. Geleceğin yapısını oluşturmaya çalışanlar tarafından bu potansiyelin yönetilmesi gerekmektedir.


Politikacılar, yönetilenlere baskı politikalarını keyiflerinden mi uyguluyorlar?


Hiç bir toplumsal önder, kendiliğinden "zebani" olmaz. Umduğu, hayal ettiği toplumun oluşmadığını gördüğü sürece sertleşmek zorunda kalır. Abdülhamit'i de, Stalin'i de bunlar arasında sayabiliriz. Hayal ettiğiyle uygulanabilir olanın aynı olması gerektiğinin ayırdına varmak gerekir. O zaman sertlikten başlasak da yumuşamaya doğru akan bir süreç içinde bunu başarma olanağı buluruz. Genellikle devrimlerden sonra bu süreç yaşanır. Toplumun olabildiğince yumuşak bir inişle yeni yapıya “indirilmesi” gerekir. Birer “birey” olan önderlerin becerisi, bu aşamada önem kazanır.


Bunu son yüzyıllarda yapabilmiş ender liderden biri de tabii ki Mustafa Kemal'dir. Yürüttüğü bütün politikaların bu doğrultuda olduğu açıkça görülmektedir.


Stalin'e gelirsek: Hiç kuşkusuz ki geleceği kurmaya çalışan bir Marxist'tir. Ancak uygulamacı olarak -bana kalırsa- toplumunu bir gecede Marxist ölçütlere göre kuramayacağını gözden kaçırmış, ona uyum zamanı tanımamış, politikalarını "akış"a, bir süreç"e göre düzenlememiştir. Bu konuda dirençli ve inatçı olduğu için de karşı çıkışları baskıyla durdurmaya çalışmıştır. Karşıt, kapitalist-burjuva toplumların aleyhte propagandasına da bol malzeme sağlamıştır.


Ancak ikinci paylaşım savaşında Hitler'in durdurulmasına karşı Stalin yönetimindeki Sovyet insanının dünyaya yaptığı katkı, unutulur gibi değildir.


Marx&Engels, kültür tarihinde birkaç, çok akıllı filozoftan biridir ("biridir" diyorum çünkü felsefe tarihinde birkaç filozof, iki kişi olarak tek felsefe dizgesi oluşturmuştur. Bunların en önemlisi de Marx&Engels'dir). Ütopik hiç bir kurum önermez. Yani hiç bir uygulama önerisi yoktur. Yalnızca kapitalist ekonominin, o güne değin insanların göremediği-düşünemediği açılardan bakarak, eleştirisini yapar, çürüme noktalarını gösterir ve yeni oluşacak toplumun hangi kanallara doğru girerek doğru yolda akacağını, burjuva/kapitalist toplumun, "insan"a karşıt, çürüme noktalarını temel alarak gösterir. Marx, yaşadığı sürece Avrupa komünistlerine siyasi önderlik eder. Ama bu, oldukça kısa sürer. Yani, bilinen ve karşı propagandaya konu olan bütün uygulamalar, daha sonraki Sovyet deneyimi ile öteki Marxist olduğu savındaki deneyimlerin uygulamalarıdır.


Temel düşünce olarak Marx&Engels yanılmaya olabildiğince pay bırakmamayı başarabilmiş filozoflardır. Birkaç noktayı da aldıkları geri bildirimlerle (feed back), kendileri düzeltmişlerdir. Söz gelimi Marx, bunların önemlilerinden birini, "herşeyin kayıtsız şartsız ekonomik yapıya bağlı olduğu" savını, gözlem ve deneyimleri sonucunda değiştirmiş, kültürel yapının da ekonomik yapıyı etkileyebileceğini -sosyoloji terimleriyle- anlatmıştır.


Temelleri çok sağlam olarak atılmış da olsa akış içinde hiç bir dizge, hele uygulamayı yönetme savındaki bir dizgenin her zaman aynı kalmasına olanak yoktur. Yeni deneyimlerle, yeni gereksemelerle, uygulamadan gelen pratik sorunlar her zaman çıkacak ve kuramın onları da çözmesi gerekecektir.


Bunları kendini Marxist olarak tanımlayan ya da tanımlamayan filozoflar çözmüşler, tamamlamışlardır. En önemlileri arasında Sartre (existentialist), Polanyi (sosyal demokrattır denilebilir), Mao, Marcuse sayılabilir. Sürekli olarak yeni çözümleri arama işi sürmektedir ve sürmesi de doğrudur.


Marxizmin en özgün yanlarından, Felsefeye getirdiği en önemli yeniliklerden biri, bilimsel yönteme uygun olarak dizgesini kapalı tutmamış olmasıdır. Yani Marxizm, gelişebilen, geliştirilebilen bir dizgedir. Bu nedenle de tutucu bir yapıya dönüşme şansı yoktur. Uygulamadaki tutuculuklar, uygulamacıların Marxist kurama ters düştüğü ve bunda direndiği noktalarda ortaya çıkar.


Kemalizm'in de -Atatükçü geçinenlerin anlayamadığı- en önemli özelliği, Marxizm'den bu ileriye açık olma özelliğini almış olmasıdır.



30 Temmuz 2009 Perşembe

Bilim Tarihinde Danışmendoğulları


Kültür tarihi arkeolojisi:

BİLİM TARİHİNDE ANADOLU SELÇUKLU DANIŞMENDOĞULLARI BEYLİĞİNİN YERİ VE ETKİSİ(*)
Kültür tarihinde öyle noktalar vardır ki bir türlü görülmez, görülemez!.. Ama kendinden sonra gelen temel kültürel yapıyı olanca ağırlığıyla üstünde taşır.

Söz gelimi hekimlik tarihinde, Hippokrates’in hastahanesi, Kos Asklepionu[i], hele Galenos Hekim’in yaşadığı ve müzikle iyileştirme yöntemlerinin kullanıldığını bildiğimiz antik Bergama Asklepionu bilinir de nedense 2. Bayezit’in yaptırdığı Edirne Darüşşifasından hiç haber yoktur.

Oysa Evliya Çelebi anlatıyor:
(…)
Hastalarâ deva, dertlilere şifâ, dîvânelerin ruhuna gıdâ
Ve def-i sevdâ olmak üzere,
On adet hânende ve sâzende gulâm tahsîs etmiştir ki,
Üçü hânende, biri nâyzen, biri kemânî
Biri mûsikaarî, biri santûrî, biri ûdî
Olup haftada üç kerre gelerek
Hastalara, delilere mûsikî faslı verirler.
Bi-emr-i Hayy-i Kadîr, nicesi
Avâz-ı sâzdan hoş hâl olurlar.
Hakkaa ki ilm-i mûsikîde nevâ, rast, dügâh,
Segâh, çârgâh, sûzinâk makamları
Anlara mahsustur.
Amma makam-ı zengule ile makam-ı bûselikte
Râst karar kılsa hayat verir âdeme.
Cümle sâz ve makamlarda rûha gıdâ vardır.
(…)
[ii]
Arkeolojide olduğu gibi kazdıkça elinize düşer gerçekler. Yeter ki kazılacak yeri doğru, bilimsel yöntemle saptayın…

Bunun için öncelikle içinde soluduğumuz kültürün oluşturduğu önyargılardan iyice arınmak gerekir. Söz gelimi antik kültür için batılının “bizimdir”, doğulunun da “pekala sizin olsun, öyleyse bizim değildir” diye ilk inatlaşmaya girdiği zaman, Avrupa Renaissance’ı sonrasıdır. Bu inatlaşma sonucunda Hıristiyanlığın da Müslümanlığın da aynı oranda antik kültürün üstüne oturduğu gözden yitirilir gider.[iii]

Burada doğu-batı diye iki ayrı kültür olmadığının, akış içinde sonra gelenin, öncekinin üzerine oturduğunun ayırdına artık varmamız gerekiyor. İnatlaşmayı bırakıp doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun evrensel bir süreç olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor.

Üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir. 13.yy’da şu bizim Yunus’da rahatça, Calinus olarak Galinus Hekim’i, Bükrat olarak Hippokrates Hekim’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, insanlığın ve kendisinin ustaları olarak tanıttığını görebilirsiniz. Osmanlı, ne Hıristiyanlığı ne de Museviliği dışlama gereği duymuştur. Hak dinler ve inançlılarını neredeyse kendi ümmetinden saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilebilmiştir.

Kültür tarihi bir tanedir. Doğunun ayrı, batının ayrı kültür tarihi yoktur. Hekimlikte müzikle iyileştirme, Galenos Hekim’in Bergama Asklepion’unda başlamış, Edirne II.Bayezit Darüşşifasında sürmüştür. Günümüzde de Psikoloji biliminin sınırları içinde sürmektedir.


Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli başkanı, Mikâil Bayram hoca, bugüne değin yaptığı çalışmalarla Ahi Evren’in, Nasrettin Hoca’mızın düşsel değil, yaşayan bir insan olduğunu, Anadolu ahiliğini kurmuş olduğunu ortaya çıkarmış, çeşitli bilimsel yayınlarında anlatmış, bugüne kadar düşünülmesi yasak olan, üstü örtülen bir çok sorunun yanıtını verme cesaretini göstermiş, bulguları, işlerine gelmeyenlerin inanılmaz tepkileriyle, saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı.

Şimdi, bir kez daha, üstü örtülü kalmış örneği ortaya çıkardı, iğneyle kuyu kaza kaza, kültür tarihine yeni gerçekler kattı:

“DANIŞMENDOĞULLARI DEVLETİNİN
BİLİMSEL VE KÜLTÜREL MİRASI”
Yayına Hazırlayan:
Prof.Dr. Mikâil Bayram
Mayıs 2009, Konya
ISBN: 9789759541095
Osmanlı yöneticileri, kuruluşta, devleti “ulema”dan alınan fetvalarla yönetmek yerine akliyeci düşünceyi (rationalism) neden desteklediler? İznik’te kurdukları medreselere yerleştirdikleri akliyyeci (rationalist) bilim insanlarının düşünce geliştirmesine neden destek verdiler[iv]?

İslamiyet Anadolu’ya İran üzerinden gelmesine, üstelik Büyük Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Şafii Eş’ari inancına bağlı olmasına karşın, ne oldu da Selçuklu ardılı sayılan Osmanlı, taban tabana zıt Hanefi mezhebine bağlandı?

Mikâil Hoca, yasak soruların örtüsünü bir kez daha kaldırıyor. Anadolu Selçuklu devletinin ilk yıllarında ortaya çıkan bilimsel düşüncenin kanıtlarını tarihçi sorumluluğuyla gözlerimizin önüne seriyor. Yüzyıllarca kalın örtülerin altında saklanan bilgiyi bir kez daha bilim dünyasının yararına sunuyor.

İbnü’l Esir, “El-Kâmil fit-Tarih”inde, Anadolu Selçuklu devletini kuran Süleyman Şah’ın babası Kutalmış’ı anlatırken diyor ki:

“Şaşılacak şeydir ki Kutalmış, Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dini inançlarında pürüz meydana getirdi.”[v]


Bilimsel bilginin inançlara zarar verdiğine binyıllardır inanılır.[vi]

Bu bilgiden Kutalmış’ın, yasak “Mu’tezile” mezhebinden olduğunu anlıyoruz. Bu mezhep Hanefilik üzerine kuruludur; öyle ki bir ara Hanefi denince Mu’tezile anlaşılırdı.

Asr-ı Saadet denilen, Muhammed’in yaşadığı dönemden 100 yıl kadar sonra Mu’tezile, Abbasiler döneminde ortaya çıkan akliyyeci (İslam Rationalizmi) bir inanç dizgesidir. Temel olarak, Kur’an’ın “ezeli (kadîm)” bir “kelâm” olduğunu değil, “sonradan yaratılmış (mahlûk)” olduğunu, Kur’andaki her şeyin akılla açıklanabileceğini savunur.

Karşısında Eş’ari’ler vardır. Ebu Hasan Eş’ari’nin kurduğu bu inanç dizgesine göre akıl hiçbir zaman gerçeğe ulaşamaz. İnsan için gerçek bilgi yalnızca inançtır.
İslam halifeliğinin Abbasiler tarafından yürütüldüğü dönemde, Bağdat’ta, dolayısıyla bütün islam devletlerinde Eş’arilik egemen oldu, Mu’tezile geleneği sert, ölümcül yasaklarla ortadan kaldırıldı. İslam dünyasında, özgür düşünceleri nedeniyle Hallac-ı Mansur, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Sina, Hasan Sabbah gibi düşünürler, ozanlar, görüş önderleri bu sert yasaklardan paylarını alıyordu.

Bu çatışma, daha sonra, Anadolu’da Babai katliamına, Osmanlı’nın ilk yıllarında Seyyid Nesimi’nin derisi yüzülerek öldürülmesine, Şeyh Bedreddin kalkışmasına, Şah İsmail ile yapılacak Çaldıran savaşına ve Köroğlu’nun adı ile simgeleşen Celali ayaklanmalarına değin pek çok sosyal olaya da neden olacaktır.

Mu’tezile anlayışı günümüze, Şiiliğe engel olmuş olmasına karşın, kendini anlattığı biçimiyle değil, yalnızca karşıtı olan, Eş’ari yanlısı Osmanlı resmi ideolojisinin bakışıyla yansımıştır. Bu yüzden Hasan Sabbah tarihin ilk teröristi sayılacak, bunun için Baba İlyas’ın yazdıkları bugüne değin ortaya çıkarılmayacak, Şeyh Bedreddin kitapları yüzyıllar boyu yasaklanacak, Şah İsmail Hatayî şiirleri ancak Alevilerin ağzında günümüze gelebilecektir.

Ancak bu karşıtlığın bir yararı da olur, Mu’tezile’nin akılcı-bilimci görüşleri, karşıtı olan resmi ideoloji tarafından kötülenmek amacıyla da olsa kayıtlara geçirilir. Bu nedenle bugün Babaîleri tanıyabiliyoruz, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un kitaplarını bulabiliyoruz, Şeyh Bedreddin’in görüşlerini bilebiliyoruz.

Prof.Dr.Mikâil Bayram’ın küçücük kitabına sığdırdığı kanıtlar, Mu’tezile ile Eş’arilik arasındaki savaşımın Büyük Selçuklu devletinde, Anadolu Selçuklularında da bütün şiddetiyle sürdüğünü ortaya çıkarıyor ve Kültür Tarihinde Büyük Selçuklu Devleti ile Osmanlı arasında bulunan kültür akışını sağlayacak köprüyü oluşturarak sosyo-kültürel olayların nasıl geliştiğini anlayabilmemizi sağlıyor.

Bu arada Anadolu Selçukluları döneminin son yüzyılında ortaya çıkan ve daha önce yayınlamış olduğu hacimli “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi
[vii]" adlı kitabında ayrıntılı olarak ele aldığı savaşımın üzerine oturduğu düşünsel tabanı, dolayısıyla düşünsel alt yapısını doldurabiliyoruz.

Mikail Bayram’ın kitabından, Alparslan’ın veziri Nizam ül Mülk’ün Mu’tezile geleneğinden gelen akliyeci vezir Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kunduri’ye karşıtlığını, bu karşıtlık sonucunda onu idama değin gönderen süreci başlattığını, yerini aldığını görüyoruz. Bunun üzerine devletin resmi görüşü olan, Mu’tezile etkisini yok etmek için yine devletin parasını dökerek, kendi adıyla Selçuklu Mülk’ünde, yirmi üç yerde Nizamiye Medresesi kurdurduğunu ve buralara Eş’ari geleneğine bağlı akliyye karşıtı ulemayı atamış olduğunu öğreniyoruz. Bunların en ünlüsü “imam” adıyla da tanıdığımız el-Gazali
[viii]’dir.

Mikâil hoca, kitabında, Anadolu Selçuklularında baskın Mu’tezile etkisi ile bilimsel yapıtların da, Türklerin Anadolu’ya gelmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başladığını anlatıyor ve Anadolu Selçuklularının bugüne değin ortaya çıkmamış ilk bilimsel yapıtı, “Keşfü’l Akabe”yi inceleyip Farsça bilenler için son derece değerli bir kaynak olarak kitabın tıpkıbasımını veriyor. Keşfü’l Akabe‘nin yazarı olan Kayseri nazırı İlyas bin Ahmed al-Kayserî el-Ma’ruf bi İbnü’l Kemal’in Anadolu’ya giren ilk Türklerden ve olasılıkla Malazgirt savaşı gazilerinden olabileceğini tahmin ediyor. Yapıtın Malazgirt savaşı’ndan 25-29 yıl sonra, 1101 yılı ile 1105 arasında yazılmış olduğunu ve Danışmendoğulları’nın kurucusu Melik Ahmed Gazi’ye sunulmuş olduğunu saptıyor.

Keşfü’l Akabe, Miraç olayının ve Cennet’in, Cehennem’in fiziksel evrendeki yerini saptamaya çalışırken, bize, Anadolu’ya ilk gelen Türkmen gazilerin İlm-i Hikmet (felsefe) yanında Astronomi ve Coğrafya ile de ilgilendiklerini, dünyanın yuvarlak olduğunun, Ferdinand Magellan’ın dünyayı dolaşmasından (1519-1521) 420 yıl önceden bilindiğini, anlatıyor. Ay ve Güneş tutulmasının şekillerle açıklamalarını, gece-gündüz farkının kutuplara doğru gidildikçe büyüdüğünü, kutuplara varıldığında altı ay gece, altı ay gündüz olduğunu Keşfü’l Akabe‘de bulabiliyoruz. Dünya çevresinin uzunluğunu, Dünya’nın yüzölümünü ve meridyenlerin arasındaki bir derecelik uzaklığın doğruya çok yakın ölçülerini de yine bu kitapta bulabiliyoruz[ix]
.

Anadolu Selçuklularındaki akılcı akımın 13.yy Anadolusuna ve Osmanlıya etkisi
13.yy Anadolu kültürünü, Moğolların önünden kaçan, Türkmenlerin getirdiği, Orta Asya üzerinden Ahmed Yesevi etkisi, İran üzerinden Şiî-Fars etkisi, Bağdat üzerinden Arap etkisinin Anadolu’da bulunan Selçuklu Mu’tezile ve Araplarla yerli Hıristiyanlardan gelen antik Anadolu kültürlerinin bireşimi oluşturur...

Sabahattin Eyüboğlu anlatıyor:

Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, ana yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu'nun malı olmuş.

Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışardan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hıristiyan olmuşuz, sonra musluman.Tapınakları kuran da da bu halkmış, kiliseleri de camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmişiki dil konuşmuşuz Türkçe'de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz.Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz. (…)

Biz bir başka türlü Türk, bir başka türlü müslümanız. Mayamızda ağır basan, bu medeniyetler beşiği Anadolu'dur.

[x]

13. yy Anadolusunda akım yaratan dört bilge görüyoruz. Bunlardan biri Mevlana Celalü’d Din Rûmî’dir. Eş’ari etkisini getirir. Sosyolojik olarak Aristokrat kültürün yürütülmesini amaçladığını görürüz. İran Şiîliğinin etkisiyle olmalı, siyasal yetkenin üstünde dinsel yetke olması gerektiğini savunduğunu anlatan yaşam öyküleri vardır.

Mevlânâ’nın “doğru bilgi”nin ne olduğunu, akliyyeci Fahru’d Din Razî’nin düşüncesini eleştirmek için yazdığı beyitlerin çevirisi şöyledir:

“Bu konuda eğer akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzi din sırrını bilen olurdu”

“Fakat ‘tatmayan anlayamaz’ kaidesi uyarınca onun aklı şaşkınlığını artırdı”

“Onun için tefekkür (düşünce) ile benlik keşf olunamaz. Benlik, fenâya (yokluğa) erince anlaşılır”

[xi]

“Tatmayan anlayamaz kaidesi” dikkat çekicidir, Fahru’d Din Razî’nin bilgi edinmek için deney ve gözleme de önem verdiğini göstermektedir.

13.yy Anadolu düşüncesini oluşturan ikinci bilge, Fahru’d Din Razî’nin öğrencisi Şeyh Nasiru’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî’dir. Anadolu’da etkin olan Danışmendoğulları beyliğinin Mu’tezile anlayışının egemen kıldığı akliyyeci düşünceyi geliştiren bilgelerden biridir.

İran’ın Hoy kentinde doğmış, 1204 yılında otuzlu yaşlarında Anadolu’ya gelmiş, Kayseri’de esnafı örgütlemiş, ahî örgütünü oluşturmuştur. Kendi mesleği debbağ (deri işleme ustası) olduğundan ve bu nedenle yılanlarla ilgilendiğinden kendisine ejder anlamına gelen Evren denilmiştir. Yaşamı boyunca, siyasetten tasavvufa her alanda akliyyeci düşünceyi geliştirmiş, döneminin öteki iki akliyyeci bilgesi Sadru’d Din Konevi ve Hace Bektaş ile ilişki içinde yaşamış, pek çok mektup, kitap ve çeviri bırakmıştır. Farsça yazılmış kitaplardan, yazık ki, pek azı Türkçeye çevrilmiştir.

Eflakî’nin “Menakibu’l Arifin” adlı kitabına göre, Ahi Evren Hace Nasiru’d Din Mahmud, görüşlerini destekleyen Selçuklu sultanı İzzettin Keykâvus’a sunduğu siyaset kitabı “Letaif-i Hikmet”e sultanın önem vermesi üzerine, bir ziyaretinde Mevlana’nın kendisi için “yok” dedirttiğini, ikinci gelişinde kendisine öğütte bulunmasını istediğini, Mevlânâ’nın da sultanı “Sana ne öğütte bulunayım, sana çobanlık vermişler, sen kurtluk yapıyorsun, sana bekçilik vermişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun” diye azarlamıştır. İnsan bilgisinin tanrı tarafından verilmiş bilgiden başka bir bilgi olamayacağını öne süren Eş’ari inancının Mu’tezile’ye tepkisini Mevlânâ’nın bu tutumunda görebiliyoruz.

Üçüncü Bilge, Hace Bektaş’tır. Ahmet Yesevi’den aldığı duragan dört kapı kuramını, Herakleitos’tan sonra ilk kez, “akış[xii]
”ı da içerecek biçimde başaşağı etmiş[xiii]ve “Makalat” adlı kitabıyla, “insanlaşma süreci”ni anlatmış, gelişim ve eğitim dizgesi oluşturmuştur. Günümüze değin Alevilik ve Bektaşilik bu dizge üzerine oturmaktadır.

Dördüncü bilge, Sadru’d Din Konevî’dir. Üvey babası ve şeyhi İbn ül Arabî’nin “Vahdet-i Vücud”
[xiv]düşüncesini, Ahi Evren, Hace Nasiru’d Din ve Hace Bektaş ile ilişki içinde, daha da bilime yöneltmiş, Şeyh ül Ekber (büyük şeyh) adıyla anılan İbn ül Arabî’nin adına kurduğu “Ekberiyye” adlı bilimci akım, Osmanlı’nın Yükselme Devri’ndeki başarısını oluşturan yapı olmuştur. 1.Murad’la başlayan ve Fetret Devri, İstanbul’un alınması, Yavuz Selim’in Şah İsmail’i Çaldıran’da yenmesine değin sürecek olan geleceğe açık bilimci Mu’tezile görüşü ile tutucu Eş’ari dizge arasındaki savaşım, Sultan Süleyman zamanındaki Celalî ayaklanmaları ile son bir kez parlama denemesi yapmış olsa da Gazalî’ci Eş’ari inanç dizgesinin egemenliğiyle bitecek, Osmanlı’nın Yükselme Devri de sona erecektir.[xv]

Osmanlı Devleti, dünyadaki gelişmenin baskısıyla önce matbaa’nın getirilmesine engel olamaz ama dini kitaplardan başka bir şeyin basılmasına uzun süre izin verilmez. Ardından yenileşme çabaları başlar. Önce Lâle Devri, ardından 3. Selim ve 2. Mahmut’la gelişecek yenileşme hareketleri, Tanzimat, ardından da bireylerin mülk edinebileceğini belirleyen tapu yasası çıkar. Şinasi ve Namık Kemal’le “özgürlük” kavramı tartışılmaya başlar. Ama bilimci geleneğin Anadolu’da yeniden etkin bir biçimde başlatılabilmesi için Kemalist Burjuva Devriminin gerçekleşmesi gerekecektir.

Avrupa’da bilimci gelenek

Osmanlı Devleti’nde bilimci gelenek sona ererken Ortaçağ sona eriyor ve Avrupa’da bilimci gelenek başlıyordu. Bunda 13.yy Anadolu’sunda İstanbul’u ele geçirmiş olan ve bu yüzyıl boyunca Anadolu’da bulunan 4.Haçlı seferi şövalyelerinin taşıdığı Mu’tezile anlayışının akılcı anlayışından ne denli etkilendiğini bilemiyoruz. Ancak Anadolu’dan dönen şövalyelerin Orta Çağ’da egemen olan Katolik kilisesi tarafından saptırılmış oldukları gerekçesi ile Engizisyon tarafından suçlandıkları ve bir bölümünün odun yığınları üzerinde yakıldığını biliyoruz
[xvi].

Renaissance İtalya’sında önce sanatçılar “kul”dan “birey”e dönüşün işaretlerini verecekler, ardından bilimci düşünce, önce Descartes ve Spinoza gibi akılcılarla (rationalism), ardından da John Locke, David Hume ve George Berkeley ile deney ve gözlemin önem kazandığı Aydınlanma düşüncesi gündeme gelecek, bilimsel düşünce gelişme yolunda ilerlemeye başlayacaktır.

Sonuç

Klasik “Antik Yunan kültürü Arapların aracılığı ile Renaissance’a taşınmıştır” görüşü yeterli değildir. Kültür Tarihi içinde, Aristoteles’ten Renaissance’a değin geçecek bin beşyüz yılı aşkın süre bu denli kolayca açıklanamaz. Ortaçağ öncesinden Renaissance’a değin, Kültür Tarihinde pek çok değişme, gelişme olmuştur. Bunu Avrupa merkezcilerin bakışı açıklamaya yetmemektedir. Akışın bilinmeyen ayrıntılarını doldurmak gerekmektedir.Ancak bu durumda gelecek daha bir aydınlanacak ve insanlığın geçmeyi beklediği yollar daha iyi aydınlanabilecektir[xvii].



(*) Bu yazının "Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması" başlıklı kitap tanıtım bölümü, Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ağustos 2009 tarihli 66. sayısı, s:82'de yayınlanmıştır.


[i] Bodrum’un karşısındaki İstanköy adasında kalıntıları bulunan antik sağlık yurdu.

[ii] Pek az değiştirerek şiir diline çeviren: Behçet Necatigil / YENİ DERGİ / BİMARİSTAN-I BAYEZİD HAN / Sayı:34 S:7



[iii] Bkz: “ÇOK ALLAH’TAN TEK ALLAH’A” Ömer Tuncer, “Bilim ve Ütopya” Dergisi Sayı 26, 24 Ekim 1993; “TEK TANRILI DİNLERİN TARTIŞMALI ÖZGÜNLÜĞÜ” adıyla: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/12/tek-tanrili-dinlerin-tartimali-zgnl-1.html


[iv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[v] Bayram, Mikâil Prof.Dr., “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” s:26-27, Birinci Basım, Konya, Mayıs 2009


[vi] Bu yüzden kültür tarihinin en büyük kültür cinayeti işlendi ve koca İskenderiye kitaplığı yakıldı.Kendine batılı diyen bilim insanları(!) ile doğulu diyenler arasında bu cinayeti birbirinin üstüne atma yarışı sürmektedir. Oysa önemli olan, kimin değil, doğudan da gelse, batıdan da gelse, hangi anlayışın yaktığıdır.



[vii] Bayram, Mikail Prof.Dr., “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi” Konya 2005 Birinci Baskı ve Konya 2006 ikinci Baskı


[viii] el-Gazali (1058-1111) filozofları okudu. Ancak fikri bir bunalımdan sonra kendisini tasavvufa verdi. Akıl yolundan sezgiye döndü. Felsefe ile dinin bağdaştırılamayacağını savundu. Aristoculuğun İslam'la uzlaştırılmasına karşı çıktı. Tehâfütü'l-Felâsifeyi yazarak, filozofları eleştirdi.Onları küfürle itham etti. Yunan felsefesini islam dünyasına sokan Farabi ve İbn-i Sina alemin sonsuzluğunu felsefeye dayanarak savunuyordu. Tikeller ve nedensellik konularında akideye ters görüşleri vardı. Gazali onları eleştirdi.



[ix] Hem “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” kitabı, hem Mikail Bayram’ın öteki kitaplarını edinmek için, + 90 332 236 4875 numaralı telefon aranabilir… (“Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi” ve “Tarihin Işığında Nasrettin Hoca ve Ahi Evren” adlı olanlar özellikle önerilir).


[x] Eyüboğlu, Sabahattin, "Bizim Anadolu", "Mavi ve Kara - Denemeler" Ataç Kitabevi, İst. 1961



[xi] Mesnevi, V,916. 4/44-4/46 beyitler


[xii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html



[xiii] “HACE BEKTAŞ'TA 4 KAPI KURAMI”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2007, Sayı:36, s:46 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/hace-bektata-4-kap-kuram.html


[xiv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[xv] Bkz: “KURULUŞTAN KURTULUŞA”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24. Şubat 2006, s:33-45/ http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html


[xvi] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”



[xvii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

30 Nisan 2008 Çarşamba

13.yy Anadolu Devrimi'nde Mevlânâ


13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂNÂ CELÂLÜ’D DİN RÛMÎ’NİN YERİ[1]

13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.

Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşüncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşünsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.

Anadolu düşüncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşünsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşünsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.

Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıdır.

Bu iki akımın ardından Şeyhi ve üvey babası İbn ül Arabî’nin ölümü üzerine 1245’te Anadolu’ya gelmiş olan Sadru’d Din Konevî’nin “Vahdet-i Vücûd”, yani evren-tanrı ile bütünleşerek tanrı “birey”liğini kazanma hareketi içindeki “bilgi edinme” sürecinin temelini “akıl” ve “müşahade/gözlem”e bağlaması ile, insanlığın dogma(hazır verilmiş bilgi)’den kurtulup “birey”in kendi öz bilgisini edinebilirliğinin yolunun açılması 13. yy Anadolu Devrimi’nin üçüncü ve bilimsel ayağını oluşturmaktadır.

“Kul” kültürünün kendisine karşıt bütün bu yeniliklere tepki vermesi doğaldır. Bu tepki, Anadolu’da, Kalenderiler, işgalci Moğollar, zaman zaman Moğol valisi gibi davranan Selçuklu Sultanları ve onların İmam Gazalî ardılı düşünüş biçimini gününün toplumsal gereksemelerine uydurmaya çalışan Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmi ile Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizî’den gelmiştir.

Şimdi, 13. yy Anadolu’sunun sosyal olaylarına, “Devrim Kronolojisi”ne, bu yazının izin verdiği sınırlar içinde kaba çizgileriyle, göz atarsak:

· 1204 -1225 Ahî Evren Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un Kayseri esnafı arasında Ahî örgütünü oluşturması.

· 1240 Babaî’lerin Selçuklu Aristokrat yönetimine başkaldırması, Selçukluların Baba İlyas’ı idamı üzerine galeyana gelip Konya’ya yönelen Babaîlerin, Kırşehir Malya ovasında önünü keserek, çoluk-çocuk demeden katletmeleri.

· 1243 Baycu Noyan komutasındaki Moğolların Kösedağ’da Selçukluları yenerek bütün Anadolu’yu ele geçirişi.

· 1243 Kayseri Savunması. Kültür Tarihinde ilk kez, bir kent halkının tanrı vekili saydığı sultanının teslim olmasından sonra kendi kentini, yalnızca “kendi kenti (vatanı)” olduğu için savunması. Bu savunmada kentlerini savunan Kayseri Ahîlerinin karşısında Moğollara destek veren Kalenderî’ler ve onların şeyhi Şems-i Tebrizî de vardır.[3] Sonunda Moğollar, Selçuklu Subaşısı Hacok oğlu Hüsamü’d Din’in Kayseri’lilere ihaneti ve Moğollara yol göstermesi ile kente girerler.

· 1244 Şems’in Moğolların ardından Selçuklu Başkenti Konya’ya gelişi.

· 1247 Şems’in Ahîler ve Moğol karşıtları tarafından öldürülmesi. (Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud ile Mevlânâ’nın oğlu Alaü’d Din Çelebi’nin de bu olaya karıştıklarını düşündürecek güçlü veriler vardır[4]).

· 1247 Bu olay üzerine Nasirü’d Din Mahmud ve Alaü’d Din Çelebi Konya’dan Kırşehir’e göçüşü (Bundan sonra Ahîlik Kırşehir’den yönetilir).

· 1261 Nasirü’d Din Mahmud ve Alâü’d Din Çelebi’nin bir ay tutulması gecesi, Moğol yanlısı Selçuklu Emîri Nuru’d Din Caca tarafından bir gece baskınıyla öldürülmesi (Ahî Evren bu sırada 90 yaşındadır. Mevlânâ, oğlu Alâü’d Din Çelebi’nin Konya’ya getirilen cenazesi için cenaze namazı kıldırmayı reddetmiştir).

· 1265 Ankara’nın, Ankara’lı Ahîlerin eline düşmesi; 100 yıla yakın süreyle “Kul”luk düzeni (Aristokrasi) olmadan bir devletin yönetilme denemesi.

· 1273 Mevlânâ’nın ölümü.

· 1299 Osmanlı Devleti’ni, Anadolu Ahîleri (Ahiyân-ı Rûm), Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm), Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm), Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) ile Bizans Aristokrasisi karşısında kendi “birey”liklerini elde etme çabası içinde olan Anadolu Rumlarının elbirliğiyle kurması.

Bu yapının içerisinde Mevlânâ Celalu’d Din Rûmî 1244’de Şems’in Konya’ya gelmesiyle etkin olmaya başlar ve Moğollardan yana, Anadolu Devriminın karşısına çıkarak durdurma çabasına girer.

Moğol işgali altındaki Anadolu’da Moğolların halkın mallarını gasbetmesini doğallaştırmaya çalışır:

“Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.

Mevlânâ buyurdu ki:

Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir.” (“Fîhi Mâfih” Mevlânâ; Çev: Abdülbakî Gölpınarlı)

İmam Gazali’nin görüşlerini, günün koşullarına uygun hale getirmeye çalışır. Toplumsal “birey”leşme gereksemelerini “kul”luğun sınırları içinde kalarak karşılamaya çalışır. Bütün evren’in tanrısallaştığı, Tanrının maddeyi de kapsadığı Vahdet-i Vücud görüşünün karşısında, Tanrısallığın yalnızca insan tarafından kavranabildiği görüşünü yerleştirmeye çalışır. Tasavvufun insan ruhunun tanrıyı bütün evrende aramak üzere yola düşmesi gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Âfâki) görüşüne karşı, tanrıyı arama yolculuğunun yalnızca insanda olması gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Enfusî) görüşünün savunucusudur. Böylece maddi evren, bilimin evreni, insan ilgisinin dışında kalacaktır.

Hace Bektaş’ın “Makalat”ında, insanlaşma sürecini ve insanlaştırma eğitimini anlattığı dört kapı kuramını[5] toplumsal ve gelişkin kültürel gereksemeleri karşıladığı için dışlayamaz, ama kısaca ve sığlaştırarak alır.[6]

Mesnevi’de geçen hemen bütün öyküler, 13. yy Anadolu Devrimi yanlılarını kötülemek için, komik duruma düşürmek için anlatılmıştır.
Bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha[7]”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi kötüleyici “öykü”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 3116-3124. satırlarındaki[8] öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der.

“Baksana bizim evi tarif ediyor!..”

Mesnevi V.Cilt, 3325-3335. satırlarında da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı
davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi VI.Cilt 4449-4519 satırlarda Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 3409-3419. satırlarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, “kul”luk düzeninin yoksullarıdır, aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille “Cuha” diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin yoksulluğunu alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:261-277), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan işliklerde yapılır. Aşağılamak için Mevlânâ, bunu anımsatarak, yolu yanlışlıkla attarlar çarşısına girmiş olan “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf(!?) düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, birinci yolu seçmiş olan sûfîlerdir. Bu ayırım, 13. yy Anadolu Devriminin temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildin başında, Mesnevi’de, kötülerle mücadele etme amacını anlatmaktadır. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla verdiği savaşımdır.

Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî’nin önderlik ettiği karşıdevrim süreci, Osmanlı’nın kuruluşunu oluşturan 13. yy Anadolu Devrimi çizgisini[9] sürdüren “gaziyân” egemenliğinden[10] sonra, 1. Murad’dan başlayarak yeniden canlanacak, tırmanmaya başlayacaktır. Güçlendikçe Anadolu Devriminin savunucuları, kendi devrimlerini savunmaya çalışır. Yıldırım Bayezid zamanındaki Ahî başkaldırısı, Çelebi Mehmed’in iktidarına karşı duran Şeyh Bedreddin ile müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarını Anadolu Devriminin kendini savunması olarak görmek gerekir.

Sultan İkinci Mehmed (Fatih), karşıdevrimi iktidara taşır. Şah İsmail’in 13. yy Devrimini yeniden iktidara getirmek için savaşması da Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı yenilgiyle sona erer. Kanuni Sultan Süleyman’a karşı yapılan Celâlî kalkışmaları (Köroğlu da bir Celâlî’dir), bölgesel kalır.

13. yy Anadolu Devrimi’nin önü, Aristokrat karşıdevrim ile böyle kesilir. Selçuklu-Bizans aristokrasisi, enerjisini 13.yy Devrimi’nden almış olan Osmanlı içinde yeniden doğar, kuruluşunda “birey/insan”ı ölçüt almanın dizgesini oluşturmaya çalışan Osmanlı Devletini, “kul” temelli imparatorluğa geri dönüştürür.

Böylece Mevleviliği, 20.yy Kemalist Burjuva Devrimi’nin “birey” düzenini egemen kılmasına değin, “kul”luk düzeni içindeki Osmanlı sarayının destekçisi ve baş inanç dizgesi olarak görüyoruz.

[1] BİLİM VE GELECEK dergisinde “13.yy Anadolu’sunda devrim ve karşı-devrim / Mevlânâ Hangi Sınıfın Adamı?” başlığıyla yayınlanmıştır. Eylül 2007 / Sayı:43, s:32

[2] 1)”Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları” Prof.Dr Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 165, Ankara 1995 / Bu kitabın içinde Ahı Evren’in bütün kitaplarının listesi ve bulundukları yerler ile “Tabsiratü’l Mübtedi ve Tezkiretü’l Mintehi” adlı kitabının tam çevirisi yer almaktadır.

2) “Metâli’ü’l Îman / İmanın Boyutları” Ahi Evren, Tercüme, İnceleme ve Araştırma: Prof.Dr Mikâil Bayram, Damla Ofset Matbaacılık A.Ş.

3) “El Mürâselât / Yazışmalar” Ahî Evren – Sadru’d Din Konevi yazışmaları. Çev: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2002 / Bu kitap, “Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsi arasındaki Yazışmalar” başlığıyla sunulmuştur. Oysa Prof.Dr. Mikâil Bayram, yukarıda sözü geçen “Tasavvufi Düşüncenin Esasları” başlıklı kitabının 65. sayfasında, bu yazışmaların Nasireddin Tusi ile değil, Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahi Evren ile yapıldığını, tarihsel kanıtları ile göstermektedir.

[3] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr. “Selçuklu Döneminde Kalenderi-Ahi Çatışması” Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:17, Temmuz 2005, s:36

[4] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, 1. Baskı Konya, 2005

[5] Tuncer, Ömer, “Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem” / Bilim ve Gelecek Dergisi; Sayı:36, Şubat 2007, s:46

[6] Mesnevi 5. Cild önsöz

[7] Soytarı

[8] Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinin satır sayıları M.E.B. Şark İslam Klasikleri dizisinden, 5 ciltlik Abdülbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirmesiyle yayınlanmış Velet İzbudak çevirisinden alınmıştır.

[9] Tuncer, Ömer “Kuruluştan Kurtuluşa” / Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24, Şubat 2006, s:33

[10] “Osman Gazi” ve “Orhan Gazi” “gazi” sanları bile “Gaziyân-ı Rûm”dan olduklarını, yani 13.yy Anadolu Devrimi’nin parçası olduklarını göstermektedir. Kaldı ki Orhan Gazi’nin öldüğünde bir kiliseye gömülmüş olması, “birey”leşme çabası içinde olan Bizans’lı Hıristiyanların bu devrimdeki içten birlikteliklerinin kanıtıdır.
Posted by Picasa