16 Kasım 2010 Salı
Ahilik, 13.yy Anadolu Devrimi ve Osmanlı'nın kuruluşu üzerine söyleşi
30 Temmuz 2009 Perşembe
Bilim Tarihinde Danışmendoğulları
BİLİM TARİHİNDE ANADOLU SELÇUKLU DANIŞMENDOĞULLARI BEYLİĞİNİN YERİ VE ETKİSİ(*)
Söz gelimi hekimlik tarihinde, Hippokrates’in hastahanesi, Kos Asklepionu[i], hele Galenos Hekim’in yaşadığı ve müzikle iyileştirme yöntemlerinin kullanıldığını bildiğimiz antik Bergama Asklepionu bilinir de nedense 2. Bayezit’in yaptırdığı Edirne Darüşşifasından hiç haber yoktur.
Oysa Evliya Çelebi anlatıyor:
(…)
Hastalarâ deva, dertlilere şifâ, dîvânelerin ruhuna gıdâ
Ve def-i sevdâ olmak üzere,
On adet hânende ve sâzende gulâm tahsîs etmiştir ki,
Üçü hânende, biri nâyzen, biri kemânî
Biri mûsikaarî, biri santûrî, biri ûdî
Olup haftada üç kerre gelerek
Hastalara, delilere mûsikî faslı verirler.
Bi-emr-i Hayy-i Kadîr, nicesi
Avâz-ı sâzdan hoş hâl olurlar.
Hakkaa ki ilm-i mûsikîde nevâ, rast, dügâh,
Segâh, çârgâh, sûzinâk makamları
Anlara mahsustur.
Amma makam-ı zengule ile makam-ı bûselikte
Râst karar kılsa hayat verir âdeme.
Cümle sâz ve makamlarda rûha gıdâ vardır.
(…)[ii]
Bunun için öncelikle içinde soluduğumuz kültürün oluşturduğu önyargılardan iyice arınmak gerekir. Söz gelimi antik kültür için batılının “bizimdir”, doğulunun da “pekala sizin olsun, öyleyse bizim değildir” diye ilk inatlaşmaya girdiği zaman, Avrupa Renaissance’ı sonrasıdır. Bu inatlaşma sonucunda Hıristiyanlığın da Müslümanlığın da aynı oranda antik kültürün üstüne oturduğu gözden yitirilir gider.[iii]
Burada doğu-batı diye iki ayrı kültür olmadığının, akış içinde sonra gelenin, öncekinin üzerine oturduğunun ayırdına artık varmamız gerekiyor. İnatlaşmayı bırakıp doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun evrensel bir süreç olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor.
Üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir. 13.yy’da şu bizim Yunus’da rahatça, Calinus olarak Galinus Hekim’i, Bükrat olarak Hippokrates Hekim’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, insanlığın ve kendisinin ustaları olarak tanıttığını görebilirsiniz. Osmanlı, ne Hıristiyanlığı ne de Museviliği dışlama gereği duymuştur. Hak dinler ve inançlılarını neredeyse kendi ümmetinden saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilebilmiştir.
Kültür tarihi bir tanedir. Doğunun ayrı, batının ayrı kültür tarihi yoktur. Hekimlikte müzikle iyileştirme, Galenos Hekim’in Bergama Asklepion’unda başlamış, Edirne II.Bayezit Darüşşifasında sürmüştür. Günümüzde de Psikoloji biliminin sınırları içinde sürmektedir.
Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli başkanı, Mikâil Bayram hoca, bugüne değin yaptığı çalışmalarla Ahi Evren’in, Nasrettin Hoca’mızın düşsel değil, yaşayan bir insan olduğunu, Anadolu ahiliğini kurmuş olduğunu ortaya çıkarmış, çeşitli bilimsel yayınlarında anlatmış, bugüne kadar düşünülmesi yasak olan, üstü örtülen bir çok sorunun yanıtını verme cesaretini göstermiş, bulguları, işlerine gelmeyenlerin inanılmaz tepkileriyle, saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı.
Şimdi, bir kez daha, üstü örtülü kalmış örneği ortaya çıkardı, iğneyle kuyu kaza kaza, kültür tarihine yeni gerçekler kattı:
“DANIŞMENDOĞULLARI DEVLETİNİN
Yayına Hazırlayan:
İslamiyet Anadolu’ya İran üzerinden gelmesine, üstelik Büyük Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Şafii Eş’ari inancına bağlı olmasına karşın, ne oldu da Selçuklu ardılı sayılan Osmanlı, taban tabana zıt Hanefi mezhebine bağlandı?
Mikâil Hoca, yasak soruların örtüsünü bir kez daha kaldırıyor. Anadolu Selçuklu devletinin ilk yıllarında ortaya çıkan bilimsel düşüncenin kanıtlarını tarihçi sorumluluğuyla gözlerimizin önüne seriyor. Yüzyıllarca kalın örtülerin altında saklanan bilgiyi bir kez daha bilim dünyasının yararına sunuyor.
İbnü’l Esir, “El-Kâmil fit-Tarih”inde, Anadolu Selçuklu devletini kuran Süleyman Şah’ın babası Kutalmış’ı anlatırken diyor ki:
“Şaşılacak şeydir ki Kutalmış, Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dini inançlarında pürüz meydana getirdi.”[v]
Bu bilgiden Kutalmış’ın, yasak “Mu’tezile” mezhebinden olduğunu anlıyoruz. Bu mezhep Hanefilik üzerine kuruludur; öyle ki bir ara Hanefi denince Mu’tezile anlaşılırdı.
Asr-ı Saadet denilen, Muhammed’in yaşadığı dönemden 100 yıl kadar sonra Mu’tezile, Abbasiler döneminde ortaya çıkan akliyyeci (İslam Rationalizmi) bir inanç dizgesidir. Temel olarak, Kur’an’ın “ezeli (kadîm)” bir “kelâm” olduğunu değil, “sonradan yaratılmış (mahlûk)” olduğunu, Kur’andaki her şeyin akılla açıklanabileceğini savunur.
Karşısında Eş’ari’ler vardır. Ebu Hasan Eş’ari’nin kurduğu bu inanç dizgesine göre akıl hiçbir zaman gerçeğe ulaşamaz. İnsan için gerçek bilgi yalnızca inançtır.
İslam halifeliğinin Abbasiler tarafından yürütüldüğü dönemde, Bağdat’ta, dolayısıyla bütün islam devletlerinde Eş’arilik egemen oldu, Mu’tezile geleneği sert, ölümcül yasaklarla ortadan kaldırıldı. İslam dünyasında, özgür düşünceleri nedeniyle Hallac-ı Mansur, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Sina, Hasan Sabbah gibi düşünürler, ozanlar, görüş önderleri bu sert yasaklardan paylarını alıyordu.
Bu çatışma, daha sonra, Anadolu’da Babai katliamına, Osmanlı’nın ilk yıllarında Seyyid Nesimi’nin derisi yüzülerek öldürülmesine, Şeyh Bedreddin kalkışmasına, Şah İsmail ile yapılacak Çaldıran savaşına ve Köroğlu’nun adı ile simgeleşen Celali ayaklanmalarına değin pek çok sosyal olaya da neden olacaktır.
Mu’tezile anlayışı günümüze, Şiiliğe engel olmuş olmasına karşın, kendini anlattığı biçimiyle değil, yalnızca karşıtı olan, Eş’ari yanlısı Osmanlı resmi ideolojisinin bakışıyla yansımıştır. Bu yüzden Hasan Sabbah tarihin ilk teröristi sayılacak, bunun için Baba İlyas’ın yazdıkları bugüne değin ortaya çıkarılmayacak, Şeyh Bedreddin kitapları yüzyıllar boyu yasaklanacak, Şah İsmail Hatayî şiirleri ancak Alevilerin ağzında günümüze gelebilecektir.
Ancak bu karşıtlığın bir yararı da olur, Mu’tezile’nin akılcı-bilimci görüşleri, karşıtı olan resmi ideoloji tarafından kötülenmek amacıyla da olsa kayıtlara geçirilir. Bu nedenle bugün Babaîleri tanıyabiliyoruz, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un kitaplarını bulabiliyoruz, Şeyh Bedreddin’in görüşlerini bilebiliyoruz.
Prof.Dr.Mikâil Bayram’ın küçücük kitabına sığdırdığı kanıtlar, Mu’tezile ile Eş’arilik arasındaki savaşımın Büyük Selçuklu devletinde, Anadolu Selçuklularında da bütün şiddetiyle sürdüğünü ortaya çıkarıyor ve Kültür Tarihinde Büyük Selçuklu Devleti ile Osmanlı arasında bulunan kültür akışını sağlayacak köprüyü oluşturarak sosyo-kültürel olayların nasıl geliştiğini anlayabilmemizi sağlıyor.
Bu arada Anadolu Selçukluları döneminin son yüzyılında ortaya çıkan ve daha önce yayınlamış olduğu hacimli “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi
Mikail Bayram’ın kitabından, Alparslan’ın veziri Nizam ül Mülk’ün Mu’tezile geleneğinden gelen akliyeci vezir Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kunduri’ye karşıtlığını, bu karşıtlık sonucunda onu idama değin gönderen süreci başlattığını, yerini aldığını görüyoruz. Bunun üzerine devletin resmi görüşü olan, Mu’tezile etkisini yok etmek için yine devletin parasını dökerek, kendi adıyla Selçuklu Mülk’ünde, yirmi üç yerde Nizamiye Medresesi kurdurduğunu ve buralara Eş’ari geleneğine bağlı akliyye karşıtı ulemayı atamış olduğunu öğreniyoruz. Bunların en ünlüsü “imam” adıyla da tanıdığımız el-Gazali
Mikâil hoca, kitabında, Anadolu Selçuklularında baskın Mu’tezile etkisi ile bilimsel yapıtların da, Türklerin Anadolu’ya gelmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başladığını anlatıyor ve Anadolu Selçuklularının bugüne değin ortaya çıkmamış ilk bilimsel yapıtı, “Keşfü’l Akabe”yi inceleyip Farsça bilenler için son derece değerli bir kaynak olarak kitabın tıpkıbasımını veriyor. Keşfü’l Akabe‘nin yazarı olan Kayseri nazırı İlyas bin Ahmed al-Kayserî el-Ma’ruf bi İbnü’l Kemal’in Anadolu’ya giren ilk Türklerden ve olasılıkla Malazgirt savaşı gazilerinden olabileceğini tahmin ediyor. Yapıtın Malazgirt savaşı’ndan 25-29 yıl sonra, 1101 yılı ile 1105 arasında yazılmış olduğunu ve Danışmendoğulları’nın kurucusu Melik Ahmed Gazi’ye sunulmuş olduğunu saptıyor.
Keşfü’l Akabe, Miraç olayının ve Cennet’in, Cehennem’in fiziksel evrendeki yerini saptamaya çalışırken, bize, Anadolu’ya ilk gelen Türkmen gazilerin İlm-i Hikmet (felsefe) yanında Astronomi ve Coğrafya ile de ilgilendiklerini, dünyanın yuvarlak olduğunun, Ferdinand Magellan’ın dünyayı dolaşmasından (1519-1521) 420 yıl önceden bilindiğini, anlatıyor. Ay ve Güneş tutulmasının şekillerle açıklamalarını, gece-gündüz farkının kutuplara doğru gidildikçe büyüdüğünü, kutuplara varıldığında altı ay gece, altı ay gündüz olduğunu Keşfü’l Akabe‘de bulabiliyoruz. Dünya çevresinin uzunluğunu, Dünya’nın yüzölümünü ve meridyenlerin arasındaki bir derecelik uzaklığın doğruya çok yakın ölçülerini de yine bu kitapta bulabiliyoruz[ix]
Anadolu Selçuklularındaki akılcı akımın 13.yy Anadolusuna ve Osmanlıya etkisi
13.yy Anadolu kültürünü, Moğolların önünden kaçan, Türkmenlerin getirdiği, Orta Asya üzerinden Ahmed Yesevi etkisi, İran üzerinden Şiî-Fars etkisi, Bağdat üzerinden Arap etkisinin Anadolu’da bulunan Selçuklu Mu’tezile ve Araplarla yerli Hıristiyanlardan gelen antik Anadolu kültürlerinin bireşimi oluşturur...
Sabahattin Eyüboğlu anlatıyor:
Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, ana yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu'nun malı olmuş.
Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışardan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hıristiyan olmuşuz, sonra musluman.Tapınakları kuran da da bu halkmış, kiliseleri de camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmişiki dil konuşmuşuz Türkçe'de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz.Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz. (…)
Biz bir başka türlü Türk, bir başka türlü müslümanız. Mayamızda ağır basan, bu medeniyetler beşiği Anadolu'dur.
13. yy Anadolusunda akım yaratan dört bilge görüyoruz. Bunlardan biri Mevlana Celalü’d Din Rûmî’dir. Eş’ari etkisini getirir. Sosyolojik olarak Aristokrat kültürün yürütülmesini amaçladığını görürüz. İran Şiîliğinin etkisiyle olmalı, siyasal yetkenin üstünde dinsel yetke olması gerektiğini savunduğunu anlatan yaşam öyküleri vardır.
Mevlânâ’nın “doğru bilgi”nin ne olduğunu, akliyyeci Fahru’d Din Razî’nin düşüncesini eleştirmek için yazdığı beyitlerin çevirisi şöyledir:
“Bu konuda eğer akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzi din sırrını bilen olurdu”
“Fakat ‘tatmayan anlayamaz’ kaidesi uyarınca onun aklı şaşkınlığını artırdı”
“Onun için tefekkür (düşünce) ile benlik keşf olunamaz. Benlik, fenâya (yokluğa) erince anlaşılır”
13.yy Anadolu düşüncesini oluşturan ikinci bilge, Fahru’d Din Razî’nin öğrencisi Şeyh Nasiru’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî’dir. Anadolu’da etkin olan Danışmendoğulları beyliğinin Mu’tezile anlayışının egemen kıldığı akliyyeci düşünceyi geliştiren bilgelerden biridir.
İran’ın Hoy kentinde doğmış, 1204 yılında otuzlu yaşlarında Anadolu’ya gelmiş, Kayseri’de esnafı örgütlemiş, ahî örgütünü oluşturmuştur. Kendi mesleği debbağ (deri işleme ustası) olduğundan ve bu nedenle yılanlarla ilgilendiğinden kendisine ejder anlamına gelen Evren denilmiştir. Yaşamı boyunca, siyasetten tasavvufa her alanda akliyyeci düşünceyi geliştirmiş, döneminin öteki iki akliyyeci bilgesi Sadru’d Din Konevi ve Hace Bektaş ile ilişki içinde yaşamış, pek çok mektup, kitap ve çeviri bırakmıştır. Farsça yazılmış kitaplardan, yazık ki, pek azı Türkçeye çevrilmiştir.
Eflakî’nin “Menakibu’l Arifin” adlı kitabına göre, Ahi Evren Hace Nasiru’d Din Mahmud, görüşlerini destekleyen Selçuklu sultanı İzzettin Keykâvus’a sunduğu siyaset kitabı “Letaif-i Hikmet”e sultanın önem vermesi üzerine, bir ziyaretinde Mevlana’nın kendisi için “yok” dedirttiğini, ikinci gelişinde kendisine öğütte bulunmasını istediğini, Mevlânâ’nın da sultanı “Sana ne öğütte bulunayım, sana çobanlık vermişler, sen kurtluk yapıyorsun, sana bekçilik vermişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun” diye azarlamıştır. İnsan bilgisinin tanrı tarafından verilmiş bilgiden başka bir bilgi olamayacağını öne süren Eş’ari inancının Mu’tezile’ye tepkisini Mevlânâ’nın bu tutumunda görebiliyoruz.
Üçüncü Bilge, Hace Bektaş’tır. Ahmet Yesevi’den aldığı duragan dört kapı kuramını, Herakleitos’tan sonra ilk kez, “akış[xii]
Dördüncü bilge, Sadru’d Din Konevî’dir. Üvey babası ve şeyhi İbn ül Arabî’nin “Vahdet-i Vücud”
Osmanlı Devleti, dünyadaki gelişmenin baskısıyla önce matbaa’nın getirilmesine engel olamaz ama dini kitaplardan başka bir şeyin basılmasına uzun süre izin verilmez. Ardından yenileşme çabaları başlar. Önce Lâle Devri, ardından 3. Selim ve 2. Mahmut’la gelişecek yenileşme hareketleri, Tanzimat, ardından da bireylerin mülk edinebileceğini belirleyen tapu yasası çıkar. Şinasi ve Namık Kemal’le “özgürlük” kavramı tartışılmaya başlar. Ama bilimci geleneğin Anadolu’da yeniden etkin bir biçimde başlatılabilmesi için Kemalist Burjuva Devriminin gerçekleşmesi gerekecektir.
Avrupa’da bilimci gelenek
Osmanlı Devleti’nde bilimci gelenek sona ererken Ortaçağ sona eriyor ve Avrupa’da bilimci gelenek başlıyordu. Bunda 13.yy Anadolu’sunda İstanbul’u ele geçirmiş olan ve bu yüzyıl boyunca Anadolu’da bulunan 4.Haçlı seferi şövalyelerinin taşıdığı Mu’tezile anlayışının akılcı anlayışından ne denli etkilendiğini bilemiyoruz. Ancak Anadolu’dan dönen şövalyelerin Orta Çağ’da egemen olan Katolik kilisesi tarafından saptırılmış oldukları gerekçesi ile Engizisyon tarafından suçlandıkları ve bir bölümünün odun yığınları üzerinde yakıldığını biliyoruz[xvi].
Renaissance İtalya’sında önce sanatçılar “kul”dan “birey”e dönüşün işaretlerini verecekler, ardından bilimci düşünce, önce Descartes ve Spinoza gibi akılcılarla (rationalism), ardından da John Locke, David Hume ve George Berkeley ile deney ve gözlemin önem kazandığı Aydınlanma düşüncesi gündeme gelecek, bilimsel düşünce gelişme yolunda ilerlemeye başlayacaktır.
Sonuç
Klasik “Antik Yunan kültürü Arapların aracılığı ile Renaissance’a taşınmıştır” görüşü yeterli değildir. Kültür Tarihi içinde, Aristoteles’ten Renaissance’a değin geçecek bin beşyüz yılı aşkın süre bu denli kolayca açıklanamaz. Ortaçağ öncesinden Renaissance’a değin, Kültür Tarihinde pek çok değişme, gelişme olmuştur. Bunu Avrupa merkezcilerin bakışı açıklamaya yetmemektedir. Akışın bilinmeyen ayrıntılarını doldurmak gerekmektedir.Ancak bu durumda gelecek daha bir aydınlanacak ve insanlığın geçmeyi beklediği yollar daha iyi aydınlanabilecektir[xvii].
(*) Bu yazının "Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması" başlıklı kitap tanıtım bölümü, Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ağustos 2009 tarihli 66. sayısı, s:82'de yayınlanmıştır.
[i] Bodrum’un karşısındaki İstanköy adasında kalıntıları bulunan antik sağlık yurdu.
[ii] Pek az değiştirerek şiir diline çeviren: Behçet Necatigil / YENİ DERGİ / BİMARİSTAN-I BAYEZİD HAN / Sayı:34 S:7
[iii] Bkz: “ÇOK ALLAH’TAN TEK ALLAH’A” Ömer Tuncer, “Bilim ve Ütopya” Dergisi Sayı 26, 24 Ekim 1993; “TEK TANRILI DİNLERİN TARTIŞMALI ÖZGÜNLÜĞÜ” adıyla: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/12/tek-tanrili-dinlerin-tartimali-zgnl-1.html
[iv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html
[v] Bayram, Mikâil Prof.Dr., “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” s:26-27, Birinci Basım, Konya, Mayıs 2009
[vi] Bu yüzden kültür tarihinin en büyük kültür cinayeti işlendi ve koca İskenderiye kitaplığı yakıldı.Kendine batılı diyen bilim insanları(!) ile doğulu diyenler arasında bu cinayeti birbirinin üstüne atma yarışı sürmektedir. Oysa önemli olan, kimin değil, doğudan da gelse, batıdan da gelse, hangi anlayışın yaktığıdır.
[vii] Bayram, Mikail Prof.Dr., “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi” Konya 2005 Birinci Baskı ve Konya 2006 ikinci Baskı
[viii] el-Gazali (1058-1111) filozofları okudu. Ancak fikri bir bunalımdan sonra kendisini tasavvufa verdi. Akıl yolundan sezgiye döndü. Felsefe ile dinin bağdaştırılamayacağını savundu. Aristoculuğun İslam'la uzlaştırılmasına karşı çıktı. Tehâfütü'l-Felâsifeyi yazarak, filozofları eleştirdi.Onları küfürle itham etti. Yunan felsefesini islam dünyasına sokan Farabi ve İbn-i Sina alemin sonsuzluğunu felsefeye dayanarak savunuyordu. Tikeller ve nedensellik konularında akideye ters görüşleri vardı. Gazali onları eleştirdi.
[ix] Hem “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” kitabı, hem Mikail Bayram’ın öteki kitaplarını edinmek için, + 90 332 236 4875 numaralı telefon aranabilir… (“Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi” ve “Tarihin Işığında Nasrettin Hoca ve Ahi Evren” adlı olanlar özellikle önerilir).
[x] Eyüboğlu, Sabahattin, "Bizim Anadolu", "Mavi ve Kara - Denemeler" Ataç Kitabevi, İst. 1961
[xi] Mesnevi, V,916. 4/44-4/46 beyitler
[xii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
[xiii] “HACE BEKTAŞ'TA 4 KAPI KURAMI”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2007, Sayı:36, s:46 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/hace-bektata-4-kap-kuram.html
[xiv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html
[xv] Bkz: “KURULUŞTAN KURTULUŞA”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24. Şubat 2006, s:33-45/ http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html
[xvi] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”
[xvii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
30 Nisan 2008 Çarşamba
13.yy Anadolu Devrimi'nde Mevlânâ
13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂNÂ CELÂLÜ’D DİN RÛMÎ’NİN YERİ[1]
13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.
Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşüncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşünsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.
Anadolu düşüncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşünsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşünsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.
Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıdır.
Bu iki akımın ardından Şeyhi ve üvey babası İbn ül Arabî’nin ölümü üzerine 1245’te Anadolu’ya gelmiş olan Sadru’d Din Konevî’nin “Vahdet-i Vücûd”, yani evren-tanrı ile bütünleşerek tanrı “birey”liğini kazanma hareketi içindeki “bilgi edinme” sürecinin temelini “akıl” ve “müşahade/gözlem”e bağlaması ile, insanlığın dogma(hazır verilmiş bilgi)’den kurtulup “birey”in kendi öz bilgisini edinebilirliğinin yolunun açılması 13. yy Anadolu Devrimi’nin üçüncü ve bilimsel ayağını oluşturmaktadır.
“Kul” kültürünün kendisine karşıt bütün bu yeniliklere tepki vermesi doğaldır. Bu tepki, Anadolu’da, Kalenderiler, işgalci Moğollar, zaman zaman Moğol valisi gibi davranan Selçuklu Sultanları ve onların İmam Gazalî ardılı düşünüş biçimini gününün toplumsal gereksemelerine uydurmaya çalışan Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmi ile Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizî’den gelmiştir.
Şimdi, 13. yy Anadolu’sunun sosyal olaylarına, “Devrim Kronolojisi”ne, bu yazının izin verdiği sınırlar içinde kaba çizgileriyle, göz atarsak:
· 1204 -1225 Ahî Evren Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un Kayseri esnafı arasında Ahî örgütünü oluşturması.
· 1240 Babaî’lerin Selçuklu Aristokrat yönetimine başkaldırması, Selçukluların Baba İlyas’ı idamı üzerine galeyana gelip Konya’ya yönelen Babaîlerin, Kırşehir Malya ovasında önünü keserek, çoluk-çocuk demeden katletmeleri.
· 1243 Baycu Noyan komutasındaki Moğolların Kösedağ’da Selçukluları yenerek bütün Anadolu’yu ele geçirişi.
· 1243 Kayseri Savunması. Kültür Tarihinde ilk kez, bir kent halkının tanrı vekili saydığı sultanının teslim olmasından sonra kendi kentini, yalnızca “kendi kenti (vatanı)” olduğu için savunması. Bu savunmada kentlerini savunan Kayseri Ahîlerinin karşısında Moğollara destek veren Kalenderî’ler ve onların şeyhi Şems-i Tebrizî de vardır.[3] Sonunda Moğollar, Selçuklu Subaşısı Hacok oğlu Hüsamü’d Din’in Kayseri’lilere ihaneti ve Moğollara yol göstermesi ile kente girerler.
· 1244 Şems’in Moğolların ardından Selçuklu Başkenti Konya’ya gelişi.
· 1247 Şems’in Ahîler ve Moğol karşıtları tarafından öldürülmesi. (Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud ile Mevlânâ’nın oğlu Alaü’d Din Çelebi’nin de bu olaya karıştıklarını düşündürecek güçlü veriler vardır[4]).
· 1247 Bu olay üzerine Nasirü’d Din Mahmud ve Alaü’d Din Çelebi Konya’dan Kırşehir’e göçüşü (Bundan sonra Ahîlik Kırşehir’den yönetilir).
· 1261 Nasirü’d Din Mahmud ve Alâü’d Din Çelebi’nin bir ay tutulması gecesi, Moğol yanlısı Selçuklu Emîri Nuru’d Din Caca tarafından bir gece baskınıyla öldürülmesi (Ahî Evren bu sırada 90 yaşındadır. Mevlânâ, oğlu Alâü’d Din Çelebi’nin Konya’ya getirilen cenazesi için cenaze namazı kıldırmayı reddetmiştir).
· 1265 Ankara’nın, Ankara’lı Ahîlerin eline düşmesi; 100 yıla yakın süreyle “Kul”luk düzeni (Aristokrasi) olmadan bir devletin yönetilme denemesi.
· 1273 Mevlânâ’nın ölümü.
· 1299 Osmanlı Devleti’ni, Anadolu Ahîleri (Ahiyân-ı Rûm), Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm), Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm), Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) ile Bizans Aristokrasisi karşısında kendi “birey”liklerini elde etme çabası içinde olan Anadolu Rumlarının elbirliğiyle kurması.
Bu yapının içerisinde Mevlânâ Celalu’d Din Rûmî 1244’de Şems’in Konya’ya gelmesiyle etkin olmaya başlar ve Moğollardan yana, Anadolu Devriminın karşısına çıkarak durdurma çabasına girer.
Moğol işgali altındaki Anadolu’da Moğolların halkın mallarını gasbetmesini doğallaştırmaya çalışır:
“Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.
Mevlânâ buyurdu ki:
Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir.” (“Fîhi Mâfih” Mevlânâ; Çev: Abdülbakî Gölpınarlı)
İmam Gazali’nin görüşlerini, günün koşullarına uygun hale getirmeye çalışır. Toplumsal “birey”leşme gereksemelerini “kul”luğun sınırları içinde kalarak karşılamaya çalışır. Bütün evren’in tanrısallaştığı, Tanrının maddeyi de kapsadığı Vahdet-i Vücud görüşünün karşısında, Tanrısallığın yalnızca insan tarafından kavranabildiği görüşünü yerleştirmeye çalışır. Tasavvufun insan ruhunun tanrıyı bütün evrende aramak üzere yola düşmesi gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Âfâki) görüşüne karşı, tanrıyı arama yolculuğunun yalnızca insanda olması gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Enfusî) görüşünün savunucusudur. Böylece maddi evren, bilimin evreni, insan ilgisinin dışında kalacaktır.
Hace Bektaş’ın “Makalat”ında, insanlaşma sürecini ve insanlaştırma eğitimini anlattığı dört kapı kuramını[5] toplumsal ve gelişkin kültürel gereksemeleri karşıladığı için dışlayamaz, ama kısaca ve sığlaştırarak alır.[6]
Mesnevi’de geçen hemen bütün öyküler, 13. yy Anadolu Devrimi yanlılarını kötülemek için, komik duruma düşürmek için anlatılmıştır.
Bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha[7]”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi kötüleyici “öykü”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.
Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 3116-3124. satırlarındaki[8] öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:
“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der.Mesnevi V.Cilt, 3325-3335. satırlarında da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı
“Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.
Mesnevi VI.Cilt 4449-4519 satırlarda Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.
Mesnevi V.Cilt, 3409-3419. satırlarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...
Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.
Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?
Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, “kul”luk düzeninin yoksullarıdır, aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille “Cuha” diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin yoksulluğunu alaya almaktadır.
Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:261-277), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan işliklerde yapılır. Aşağılamak için Mevlânâ, bunu anımsatarak, yolu yanlışlıkla attarlar çarşısına girmiş olan “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.
Ahî Evren’in tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf(!?) düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).
Baba İlyas ve ardılları Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, birinci yolu seçmiş olan sûfîlerdir. Bu ayırım, 13. yy Anadolu Devriminin temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.
Mevlânâ, son (VI.)cildin başında, Mesnevi’de, kötülerle mücadele etme amacını anlatmaktadır. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla verdiği savaşımdır.
Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî’nin önderlik ettiği karşıdevrim süreci, Osmanlı’nın kuruluşunu oluşturan 13. yy Anadolu Devrimi çizgisini[9] sürdüren “gaziyân” egemenliğinden[10] sonra, 1. Murad’dan başlayarak yeniden canlanacak, tırmanmaya başlayacaktır. Güçlendikçe Anadolu Devriminin savunucuları, kendi devrimlerini savunmaya çalışır. Yıldırım Bayezid zamanındaki Ahî başkaldırısı, Çelebi Mehmed’in iktidarına karşı duran Şeyh Bedreddin ile müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarını Anadolu Devriminin kendini savunması olarak görmek gerekir.
Sultan İkinci Mehmed (Fatih), karşıdevrimi iktidara taşır. Şah İsmail’in 13. yy Devrimini yeniden iktidara getirmek için savaşması da Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı yenilgiyle sona erer. Kanuni Sultan Süleyman’a karşı yapılan Celâlî kalkışmaları (Köroğlu da bir Celâlî’dir), bölgesel kalır.
13. yy Anadolu Devrimi’nin önü, Aristokrat karşıdevrim ile böyle kesilir. Selçuklu-Bizans aristokrasisi, enerjisini 13.yy Devrimi’nden almış olan Osmanlı içinde yeniden doğar, kuruluşunda “birey/insan”ı ölçüt almanın dizgesini oluşturmaya çalışan Osmanlı Devletini, “kul” temelli imparatorluğa geri dönüştürür.
Böylece Mevleviliği, 20.yy Kemalist Burjuva Devrimi’nin “birey” düzenini egemen kılmasına değin, “kul”luk düzeni içindeki Osmanlı sarayının destekçisi ve baş inanç dizgesi olarak görüyoruz.
[1] BİLİM VE GELECEK dergisinde “13.yy Anadolu’sunda devrim ve karşı-devrim / Mevlânâ Hangi Sınıfın Adamı?” başlığıyla yayınlanmıştır. Eylül 2007 / Sayı:43, s:32
[2] 1)”Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları” Prof.Dr Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 165, Ankara 1995 / Bu kitabın içinde Ahı Evren’in bütün kitaplarının listesi ve bulundukları yerler ile “Tabsiratü’l Mübtedi ve Tezkiretü’l Mintehi” adlı kitabının tam çevirisi yer almaktadır.
2) “Metâli’ü’l Îman / İmanın Boyutları” Ahi Evren, Tercüme, İnceleme ve Araştırma: Prof.Dr Mikâil Bayram, Damla Ofset Matbaacılık A.Ş.
3) “El Mürâselât / Yazışmalar” Ahî Evren – Sadru’d Din Konevi yazışmaları. Çev: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2002 / Bu kitap, “Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsi arasındaki Yazışmalar” başlığıyla sunulmuştur. Oysa Prof.Dr. Mikâil Bayram, yukarıda sözü geçen “Tasavvufi Düşüncenin Esasları” başlıklı kitabının 65. sayfasında, bu yazışmaların Nasireddin Tusi ile değil, Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahi Evren ile yapıldığını, tarihsel kanıtları ile göstermektedir.
[3] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr. “Selçuklu Döneminde Kalenderi-Ahi Çatışması” Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:17, Temmuz 2005, s:36
[4] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, 1. Baskı Konya, 2005
[5] Tuncer, Ömer, “Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem” / Bilim ve Gelecek Dergisi; Sayı:36, Şubat 2007, s:46
[6] Mesnevi 5. Cild önsöz
[7] Soytarı
[8] Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinin satır sayıları M.E.B. Şark İslam Klasikleri dizisinden, 5 ciltlik Abdülbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirmesiyle yayınlanmış Velet İzbudak çevirisinden alınmıştır.
[9] Tuncer, Ömer “Kuruluştan Kurtuluşa” / Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24, Şubat 2006, s:33
[10] “Osman Gazi” ve “Orhan Gazi” “gazi” sanları bile “Gaziyân-ı Rûm”dan olduklarını, yani 13.yy Anadolu Devrimi’nin parçası olduklarını göstermektedir. Kaldı ki Orhan Gazi’nin öldüğünde bir kiliseye gömülmüş olması, “birey”leşme çabası içinde olan Bizans’lı Hıristiyanların bu devrimdeki içten birlikteliklerinin kanıtıdır.
16 Şubat 2008 Cumartesi
"Aydınlanma", "Marxçı kuram" ve "akış" üzerine...

Uzun zahmetler sonucu ortaya çıkmış olduğu anlaşılan yazınızın bir tek noktasının, ama ta yüreğinde olduğunu düşündüğüm bir noktanın çağrıştırdıklarını paylaşmak istiyorum.
Diyorsunuz ki:
====================================
Şimdi işin / düşüncenin en komik tarafına geliyoruz.
Bu eller ve başlar üzerinde tutulan Aydınlanma Hareketi'nin, bu günkü tarih olarak, ucunda küreselleşme durmaktadır. Aynı düşünce kanalı, aynı eyleme biçemi ile zihinleri, işlevsel zihni performansı, küreselleşme düşüncesine ulaştırmıştır.
İndirgemeci, Modernist Batı Bilimi'nin kendi kuralları içinde, Aydınlanma Kavramı bu gün Küreselleşme Kavramına ulaşmıştır. "ya o ya bu" kuralını burada kullanamayız. Bunların ikisi, yani Aydınlanma Hareketi / Modernite ve Küreselleşme Hareketi aynı ve tek bir sürecin düğüm noktalarıdır. Birini kabul etmemiz, ötekini kabul ettiğimizi belirtir.
====================================
Pek de kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış olmanız ve "akış"ı göz önüne alarak yorumlarınızı bunun üzerine oturtmanız, geleceğin kültürüne doğru bir gidişi simgelediği için olumluyorum.
Ancak sanırım bunu yaparken gözden kaçırdığınız nokta şu: Akış içinde doğup, gelişip yok olan hiç bir sosyal yapı, doğumundaki "doğruluk"u, "haklılık"ı ölümüne değin taşıyamaz. Sosyal yapıların (yandaşları dolayısıyla) akışa ayak uyduramayan statik karakteri -akışın getirdiği değişikliklerle- gereklilikleri ortadan kalktığında, tutucu bir nitelik kazanarak, bir süre daha yaşamaya direnir. Üstelik bu direnç o denli keskinleşir ki, oluk oluk dökülen kanlara neden olabilir.
O denli çok ki, örnek vererek yazıyı uzatmak istemiyorum.
Bu saptamayı yaptıktan sonra işaret ettiğiniz "akış" parçasını, önce izninizle, daha da uzaktan bakarak, tamamlamaya çalışacağım:
Bir ucunda Aydınlanma öte ucunda küreselleşme olan bir süreç...
Ama daha öncesi ve daha sonrası var:
Aydınlanma, Aristokrat toplumsal kültürün bilgi edinme yöntemi olan "tümdengelim (ki metafiziğin yöntemi de budur)"in üzerine "tümevarım"ı da bilgi edinme yöntemi olarak koyan bir yapı olarak ortaya çıkar. Akış içinde bunun da kendi iç süreçleri oluşur. Rationalistler, Descartes ve Spinoza, metafiziği sistematize etmeye çalışır ve tümdengelimi matematiğin kullandığı biçimiyle, bilgi edinme yöntemi olarak almaya çalışırlar.
Ardından "Aydınlanma"yı getiren Ampiristler, Locke, Hume, Berkeley, işin içine deney ve gözlemi de katarak bilgi edinme'de "tümevarım"ı fiilen bilgi edinme sürecine katarlar.
Biraz geri çekilip bakarsak bu süreç bize kısaca şunu anlatıyor:
Statik(duragan), değişmez tanrısal hakikat (doğru bilgi) dışında, insanevladının bulabileceği başka doğru bilgiler de vardır!.. İnsanlar bunu deney ve gözlemleriyle bulabilirler (oysa tanrısal hakikat dışındaki bilginin olanaksız, yanlışlığı kesin ya da sapkın olduğu savıyla koca İskenderiye kitaplığı, aristokrat kültür yandaşı tek tanrılı din mü'minlerince yakılmış, insanlığın kültür birikimi yok edilmiştir).
Tümevarım yönteminin bilgi edinme sürecine girmesi, yapılacak her yeni deney ya da gözlemin bilgiyi değiştirebilme niteliği nedeniyle, bilgiyi oluşturan süje-obje bağının "süje" yanına değişken nitelik kazandırmıştır. "Bilgi"nin "nesne"den gelen yanı olarak "Obje", yine değişmez, dahası tanrısal özelliğini korumaktadır.
Şimdi daha da geri gidersek, bu yapı ("kul" kültürüne karşı "birey" kültürü), Aristokrat kültür yapısının (zamandan ve mekandan münezzeh "tanrı", ve tanrısal, değişmez bilgi olan "hakikat/truth" ) içinden, bildiğimiz kadarıyla Hallac-ı Mansur'la 9.yy'da doğar. Sonra İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam; sonra 13.yy Anadolu bilgeleri, Hace Bektaş, Ahi Evren, henuz çok iyi bilmediğimiz Sadrettin Konevi (bilgi için akıl ve gözlem yöntemlerini Rationalistler ve Empiristlerden çok önce, 13.yy'da önermiş, öğretisine bağlı Ekberiyye adlı bir bilim ekolü oluşturmuştur; bu ekolden bilim insanları Osmanlı'nın kuruluşunda İznik Medreselerinde, devlet danışmanı olarak Ulema'nın yerini almış olan İlmiyye sınıfını oluşturmuştur http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html)
Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Akış içinde aynı sürecin kimi noktalarını sizin deyiminizle "kabul etmemiz", kimi noktalarını da "kabul etmememiz" günümüzün değerleriyle olanaklıdır. Söz gelimi Fransız Devrimi, Aristokrasiye karşı doğru zamanda doğru yapılmış bir devrimdir. Ama bu devrimi yapan Fransız burjuvazisinin oluşturduğu kültürün bir parçası olarak söz gelimi Fransız milliyetçiliğini (ve tabii dünyadaki bütün ulusçuluk/milliyetçilikleri) bugünün değerleriyle doğru bulmamız olanaklı değildir.
Yurttaşımız Herakleitos'un kültürünü sürdüren Anadolu'muzun güzel deyişiyle "Köprülerin altından çok sular akmıştır"...
Aydınlanma, Renaissance sonrası için doğru bir "bilgi edinme hareketi"dir. Bunun ardılıdır diye bugünkü küreselleşmeden yola çıkarak Aydınlanmayı yadsıyamayız. Tabii Hallac'ı da yadsıyamayız, Anadolu Tasavvufunu da, Osmanlı'nın kuruluşundaki ilmiyyecileri de...
Şimdi artık, bilgi edinme yöntemleri için "obje"nin de "süje" gibi akış içinde olduğunu savlayan ve sistematize eden bilgi edinme yöntemlerine gerek vardır. Geleceğin "bilgi"sinde "süje"nin ve "obje"nin, her ikisinin de akışa bağlı olarak değişebilirliğini, gelişebilirliğini hesaba katan yöntemlerin geliştirileceğini düşünüyorum http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html. Bugünkü küreselleşmenin yan ürünü gibi ortaya çıkmış olan ve bütün modernizmi bir kalemde reddeden Post-Modernizmin bu kültürel ihtiyacın üstüne oturtulduğunu ama sonunda henuz çözüm bulamadığı ve sistematize edemediği için çöktüğünü düşünüyorum.
"Akış"ı doğru dürüst inceleyip bütün özellikleriyle ele almak ve aşılması gereken sosyo kültürel yapının her dönem için hangisi olması gerektiğine, doğru karar vermek gerektiğini düşünüyorum.
Kaldı ki küreselleşme, dünyamızın sermaye egemenliğinden kurtulması sürecinde, geleceğin ulus-devlet sonrası sosyo kültürel yapılanması için, kullanılabilecek bir temel oluşturabilir. Marxçılığın gelecek için öngördüğü "enternasyonalizm"i unutmamamız gerekir.
Bu bağlamda Sosyalizm'e ilişkin aşağıdaki düşüncelerinize de bir kez daha bakmak gerektiğini düşünüyorum:
=============================
Bu bağlamda söylemek istediğim başka şeyler de var: Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.
Ve bence, çok önemli olan başka bir birliktelikleri vardır ki, bu nedenden ötürü 70 yıl sonra, aşağı yukarı dört kuşak sonra, reel sosyalizm ortadan kaldırılabilmiş ve kendi insanlarında büyük, kayda değer bir mental güçlük yaratmamıştır. En azından dünyada bu konuya dikkati çeken araştırmalar varsa bile bizlere kadar ulaşacak çapa erişmemiştir. Hem kendi mental sağlıkları hem de bilimsel bilgi üretiminin sürdürülebilmesi açılarından söylüyorum.
=============================
Akış içinde yerli yerine oturtursak, gelecekte ortaya çıkacağını düşündüğümüz "Sosyalist üretim tarzı"nın bugüne değin uygulanan ve adına "sosyalist" denen üretim tarzları ile ne denli ilgili olabileceği üzerinde de durmak isterim.
Osmanlı'nın başlangıcında Selçuklu-Bizans beylerinin beylik düzeni olan ve Selçuklu'da "İkta düzeni" denilen toprak yapısına karşı Osmanlı, "Dirlik Düzeni" adlı bir toprak düzeni kurmuştur. Bu, "Huzur Düzeni" demektir. Bu yapıya göre devlet toprakları (mîrî topraklar), "dirlikçi" adlı bir kişinin yetkilendirilmesiyle "yılda bir çift öküzün işleyebileceği kadar" ölçütü ile, halka, sırayla dağıtılıyordu. Bu yüzden tarımla geçinenlere "çiftçi" denilmiştir. Dirlikçi, üç yıl toprağını işlemeyenin elinden alıyor, işleyecek olan bir başkasına vermek üzere yeniden sıraya koyuyordu.
Bu yapı Hüdavendigâr Murat'la Fatih Mehmet arasındaki karşı-devrim sürecinde ortadan kaldırılıp yerine Selçuklu-Bizans aristokrasisinin beylik düzeni olan timar yöntemi yeniden diriltildi.
İmdi... "Dirlik Düzeni"nin çok uzun sürmemesi, yapının yanlışlığını da, gelecek sosyal düzenin bununla aynı toprak yapısı taşıması gerektiğini de göstermez.
Bunun gibi, 20.yy başlarında uygulanmaya başlanan ve bugün de Küba gibi kimi ülkelerde uygulanmaya çalışılan üretim tarzı, iflas etmiş bir üretim tarzı olarak algılanamaz. "Akış" göz önüne alınıp düşüncelerimiz "akış" üzerine oturabildiğinde geleceğin üretim tarzının 20.yy başlarında uygulananla aynı olmak zorunda olmadığını, ama aynı doğrultuda gelişmesinin olası olduğunu kolayca görürüz. İnsanlığın geleceğindeki üretim tarzı konusunda, gereksemelerin, dolayısıyla "akış"ın yönlendirmesi ile "geleceğin üretim tarzı"nın, yani "sosyalist üretim tarzı"nın kendini göstereceğini, ve akış içinde de durmadan gelişmesini sürdüreceğini görmek zor almasa gerektir.
14. yy ve sonrasında Şeyh Bedreddin'leri, Şah İsmail'leri, Köroğlu'ları yenerek ortadan kaldırılan şeyin yalnızca "anti aristokrat yapılanma özlemleri" olduğu ve ortadan kaldırıldığında bir daha karşılaşılmayacağı sanılıyordu. Aristokrat "kul"luk düzeninin yeniden egemen olacağı ve artık değişmeyeceği düşünülüyordu. Fatih kanunnamesi, Aristokrasinin yeniden iktidara gelmesinin, egemen olmasının resmi belgesidir.
13.yy Anadolu devriminin, nedenlerinin değil, yalnızca henuz geliştirilememiş sonuçlarının ortadan kaldırılması da, yine sizin deyiminizle "mental zorluk" yaratmamıştır. Oysa bu, ne aynı çizgide gelişen Renaissance'a ne ardından gelen Aydınlanma gibi kültürel akımlara, ne Fransız Burjuva Devrimi'ne, ne ondan sonra gelen Burjuva Devrimlerine ve ne de tipik bir burjuva devrimi olan Kemalist Devrim'e engel olabilmiştir.
Bu hareketlerin eksiksiz hepsi, "akış" içinde biriken toplumsal gereksemelerden doğmuş ve doğmakta olan hareketlerdir ve kurulu sosyal yapının karşısında güçlenip hem kültürel hem toplumsal iktidarı ele geçirmektedirler. Açık olmak gerekirse iktidarı ele geçirir geçirmez de tutucu bir kılığa bürünürler. İşte bir düşünür olarak algılandığında Mustafa Kemal'in gençiği öne çeken konuşma (Bursa nutku ve Gençliğe Hitabe) ve özellikle eğitim konusundaki uygulamalarında bu tür tutuculuğun ayırdına vardığı ve engel olmaya çalıştığını gördüğümü de söylemeliyim.
Bugüne değin "tutucu Atatürkçülük(!)"ün karşı durduğu ve örtmeye çalıştığı da Kemalizm'in bu yanı değil midir?
Diyorsunuz ki:
=============================
Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.
=============================
Çok doğru. Ancak bu saptamanın da yeniliği önleyici "aynı yol" olduğunu söyleyemeyiz.
Bütün yeni kültürler eski kültürlerin içinden doğmakta ve onun düşünsel malzemelerini kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu noktada da yine çok doğru olarak saptadığınız gibi doğrusal bir gidiş değil, "yeni bir sapak" vardır. Bu nokta yeniliğin kalkış noktasıdır. Köklerini yozlaşmış, çürümüş eski kültürel yapı içine salacak özsuyunu oradan alacaktır. Üstüne basacağı, besleneceği yeni kültür henuz oluşmamıştır.
Yine Burjuva devrimleri örneği üzerinden gidersek, bir yandan (kentleri bırakıp dinsel engellemelerden dağlara kaçarak yeni bilgiler edinmek üzere çalışmalarını sürdüren) Descartes'in tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bir matematiksel metafizik oluşturma çabası, ama Tanrı ispatlarını düşünsel dizgesinin en başına yerleştirmesi; Spinoza'nın, kuramını, aldığı Musevi eğitiminin üstüne kurması da bundandır.
Ardından, Aydınlanma'yı yaratan, yeni, tümevarımsal, deney ve gözlemin bilgi edinme yöntemleri arasına girmesini sağlayan en büyük düşünürler arasında Berkeley gibi bir piskoposun sayılması, dizgesinin içine tanrısallığın önemli bir payı bulunması, yine aynı nedenledir.
Oysa bu bakış, aynı doğrusal Burjuva Kültürü çizgisi, değişmez Aristokrat tanrısal bilgiye karşı bilimsel düşünceyi doğuracak ve sonunda atheizme değin ulaşacak, Marxizm, diyalektik materyalizmini bu yapının içinden söküp çıkaracaktır.
Bunun 13.yy Anadolu Devrimi içinde de örnekleri vardır. İmam Gazali yanlısı tutucu Aristokrat çizgideki Mevlana'ya karşı Ahi Evren (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş, Sadrettin Konevi ve Yunus Emre, aynı zamanda dinsel bir çizgi olan tasavvuf içinde yer almaktadır. Öte yandan özellikle Ahi Evren ile Mevlana'nın ölümcül bir toplumsal-düşünsel çatışmanın da içinde olduklarını görüyoruz. Şems'in öldürülmesinde Ahilerin ve Ahi Evren'in payı olduğu izlenimi çok güçlüdür. Buna karşılık bize "hoşgörünün doruğu" olarak tanıtılmaya çalışılan Mevlana Celaleddin Rûmî, Ahi Evren'le birlikte Konya'yı terk ederek Kırşehir'e yerleşen öz oğlu Alaaddin Çelebi'nin, Ahi Evren'le birlikte öldürülmesine izin vermiş, bir baskınla öldürülmelerinden sonra da oğlunun cenaze namazını kıldırmayı reddetmiştir.
Yani, Marx'ın kuramı da akış içinde değerlendirilmelidir. O da insan aklının gelişme çizgisine ve toplumsal gereksemeler doğrultusunda, akış içinde değişecek, gelişecektir. Eğer böyle düşünülmezse, kuramın kendisine aykırı düşülmüş olur. Marxçı kuramın, akış içinde değişebilir ve gelişebilir niteliği, başka toplumsal kuramlara göre en ayırıcı özelliğidir ve geleceğin dünyasında tutucu toplum yapılarına yol açmamasını sağlama işlevi de üstlenmektedir. Her günün yeni doğrusuna kendini yeniden uyarlayabilmenin yolu budur.
Bugüne değin gelen (Stalinizm gibi) statik uygulamaların sizi yanıltmamasını dilerim. Bu duraganlık da yine eski yozlaşmış kültürlerin üzerine basma zorunluğundan ve yozlaşmış değerlerin günümüze sarkmasıyla oluşmaktadır.
Ama yaşadığımız süre içinde dünyada ilk kez, Marxçı görüşlerine karşın, bir devlet başkanının, Mihail Gorbaçov'un, Marxist olduğu savındaki koca devletini Marxizmin dışına düşmesi pahasına, akışın gerektirdiğini düşündüğü köktenci değişikliklere açtığını ve dökülebilecek kanın önünü kestiğini gördük. Bu yüzden de Marxist dünya görüşüne karşın karşıdevrimcilikle suçlanmıştır, suçlanmaktadır.
Bu tutumu, herhangi bir ulus-devlet (sermaye devletidir) başkanından bekleyebilir miyiz?
Devrimler öyle bir gecede (ya da kısa sürede) yapılıp bütün değerleri ve dizgeleri bir anda değiştirmez, değiştiremez. Devrimler çok uzun süreçlerdir. Toplumlar bu süreci yaşarken bir kültürden yepyeni bir kültürü sancılar, acılar içinde doğurmakta, yeni ortam içinde solumayı öğrenmekte, yepyeni bir "insan" yaratmaktadır. "İnsan" kavramı zaten içinde yaşadığı kültürden başka nedir ki? Bir de bu kültüre kendisinin karınca kararınca kattığı küçücük eleştirilerini, değerlerini ekleyebilirsiniz en çok...
Geri kalan hayvansı yanımız değil midir?
Bugüne değin artık yıkılma sürecine çoktan girmiş olan "birey kültürü"nün "kul kültürü" karşısında, Avrupa merkezcilerin (Burjuva toplum bilinci olan "ulusalcılık" gereği) kendi kabullerini doğru olarak alsak bile, Burjuva Devriminin oluşum süreci, Magna Carta'dan bu yana üç çeyrek bin yılı aşmıştır. Hallac-ı Mansur'la başlatırsak bu süreç bin iki yüz yıla yakındır. Bu yüzden yeni kültürlerin ayaklarını hemen kendi yarattığı düşünsel yapıya basması beklenemez. Toplumsal ve kültürel gereksemeler, değişiklikleri, yeni devrimlerin süreçlerini başlatacaktır. Bu nedenle yeni gelenlerin oluşturmaya çabaladığı değişiklikleri "akış" içinde görmeden, içinde yaşadıkları kültüre bakarak "daha önceki kültürün devamıdır" yargısına varmak, "Mustafa Kemal de diktatördü, ülkeyi tek partiyle yönetti, hem çok da adam astı" gibi, aynı düşünsel çizgide, çok haksız bir değerlendirme olmaz mı?
Ne dersiniz?
8 Aralık 2007 Cumartesi
Ahi Evren'in bir Kitabı Türkçe'de: “TABSİRA"
AHİLER PİRİ, DEBBAĞLAR SULTANI
AHİ EVREN ŞEYH NASİRU’D-DİN MAHMUD,
13. YY’DAN YAZIYOR:
“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”[*]
Doç. Dr. Mikail Bayram
Türkiye Diyanet Vakfı Yayını
Yayın no:165 / Oku Düşün Serisi:28
Kültür Hazinemiz Dizisi:2
ANKARA 1995
En sonunda oldu... Sayın Mikail Bayram, yıllarını verdiği, Ahilik, Ahi Evren, dönemi ve çevresi konularında yıllar yılı yaptığı araştırmalarının ve pek çok saygıdeğer buluşunun sonunda Ahi Evren’in özgün bir kitabını Türkçe’ye kazandırdı ve Diyanet İşleri Başkanlığı da kitabı bastı...

“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”
“Tasavvufun ruhunda dünyaya karşı bir isteksizlik ve dünya meşgalelerinden uzak durma vardır. Bunun tabii sonucu olarak başkalarının sırtından geçinme yoluna sapmalar olmuştur.(...)Ahîlik cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsüdür. Ahi Evren’in şeyhi Evhadü’d-Din’in (...) dilenciliği asla tasvib etmediği menakibnamesinde belirtilmektedir.”
Dünyadan sakınınız çünkü o Harut ve Marut adlı meleklerin
sihrinden ibarettir. (S:176)
Allah seni bu gurur ülkesi olan dünyaya meyletmekten korusun. Bil ki, insanoğlu bu beden denilen cismani şekle bağlandıkça ona öyle haller arız olur ki dünya adı verilen geçici zevklere ve maddi alemin kurallarına bağlı kalır. (S:181)
Gelecek için bugünden vazgeçmenin anlamsız olduğunu, gelecekteki ahireti elde etmek için dünyadan yararlanmak gerektiğini, Sonra pişmanlığın hiç bir işe yaramayacağını anlatır:Ahiretin kanunları dünyadan çıkar. Dünya Ahiretin anasıdır. (S:176)
Fakirlik çatmadan servetinden, hastalanmadan önce sağlığından, ihtiyarlamadan önce gençliğinden, kısacası Ahiretin için dünyadan yararlan. Sakın ha, keşke ihmal etmeseydim durumuna düşmeyesin. Nitekim cehennemdekilerin feryatlarının çoğu keşke ihmal etmeseydim, keşke ihmal etmeseydim..'dir. (S:203)
Ölümden sonraki gerçek dünya, herkesin kendi doğruları doğrultusunda gerçekleşir.Eğer his, dünyasının örtüsünden uzaklaştırılırsa ne olduğun ortaya çıkar. Ateş perest isen Cehennemi, mümin isen Cenneti bulursun.
(...)Kıyamet günü insanlar niyetlerindeki gibi haşrolunacaklardır. (S:191)
İnsan düşüncesinin, kişiden bağımsız bir doğrunun olmadığı yolundaki “görelilik” kavramına doğru yönelmeye başladığını da göstermektedir. Kaldı ki dinlerdeki “kıyamet” kavramı da Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’a göre, insanına göre birkaç anlamı ifade eden bir kavramdır:
Kıyamet sözü, gönlü aydın kişilerce birkaç anlamı ifade eden ortak bir kavramdır. Belli bir güne Kıyamet denir ki, buna "büyük Kıyamet" adı verilir. Tabii ölüme de kıyamet denir ki, bu ölüme "küçük kiyamet" adı verilir. "ölen kişinin Kıyametı kopmuş olur".(...) Ermiş kişinin vuslat haline de Kıyamet denir. Bu vuslat halinde iki alem, birlik nuru ile bakan arif kişinin gözünde yok olur. (S:195)“Görelilik” kavramı, gelecekte insanı “kul” olmaktan kurtarıp kendi başına “birey” olma yoluna doğru yönlendirecek olan kavramdır. Ahi Evren’de henuz tam tamına açık olmasa bile gelecek, insanoğlunun birer “birey” olarak “kişi”leşmesi ile oluşacak ve gelişecektir.
Aristokrasinin “kul” ekini yerine yavaş yavaş burjuvazinin “birey” ekini oluşmakta ve gelişmektedir.
Ancak bu düşünceler tehlikeli düşüncelerdir. Hem okuyup dinleyeceklerin “dinden çıkması” tehlikesi vardır, hem de yanlış anlaşılma sonucunda söyleyenin başına istemediği işler gelebilir. Ama asıl, yanlış anlamalarla yanlış yönlenmeler ortaya çıkabilir.
Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da her şey öyle açık seçik söylenemez.
Bu büyük sırların açıklanması, irade yularının elden çıkmasına neden olabilir:Şayet gönül gözü, marifet nuru ile bakacak olursa, bu hususlar akıl ölçülerinden daha iyi aydınlanır. Fakat bu konuda daha fazla bir şey yazıp söyleyemem. Çünkü bunun açıklanması tehlikeli bir durum ve büyük bir makamdır. Gayb cihetinden: "Rablerin Rabbi bunu açıklamış da sana ne oluyor açıklamaya kalkıyorsun?" dendi. (S:144)
Bu makamda çok büyük sırlar var. Duyurulmasında halka zararı faydasından çoktur.(...) Zira korkarım ki irade yuları elden çıkıp...(S:151)
Dahası, düşünülen sırların açıklanması, düşünen insan için tehlikelidir de:
Gizliliğin gerekliliği, 15. yy’da yaşamış bir başka mutasavvıf’in Said Emre’nin dizelerinde de görebiliyoruz:Nice ilim cevherleri var ki, onu ortaya saçarsam, bana sen putperestsin diyeceklerdir.
Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.
Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini gizliyorum. (S:161)
Said sen sırrını cahile dime
Ne bilür sözüni dağdağı hayvan[1]
Yine gizliligin gerekliliği, Ahi Evren’den yaklaşık 1800 yıl önce yine Anadolu’lu bir filozof, Ephesos’lu Herakleitos tarafından da savunulmakta, dahası uygulanmaktadır.
Herakleitos’dan tasavvuf düşüncesine alınan yalnızca gizlilik değildir.
Herakleitos’ta da böyle bir “İlk Akıl” vardır. Herşeyi, bütün evreni saran bir akıl: “Logos”.(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır. En yüce makamda bundan daha üstün bir ruh yoktur. Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...) Ve buyurdu ki izzet ve celalin hakkı için senden daha şerefli bir varlık yaratmadım. (S:154)
Bu “logos” daha sonra Ephesos’da yazılmış olan Yuhanna İncili’ni ilk ayetlerinde de yer alacak ve tek tanrılı dinlere tanrıyle birlikte “ilk var olan” özellikleriyle girecektir:Bizi çevreleyen (evren) logos’lu ve us’ludur. Bu tanrısal logos’u (...) solukla içimize çekerek akıllı oluyoruz.[2]
1Önce Logos vardı, ve Logos Tanrı ile birlikte idi, ve Logos Tanrı idi. 2O, başlangıçta Tanrı ile birlikte idi. 3Herşey onunla oldu, onsuz hiçbir şey olmadı.4Yaşam onda idi ve yaşam insanların ışığı idi.[3]
İşte bu Logos, daha sonra Hıristiyanlıktaki “Kutsal Ruh” kavramını biçimlendirecek, Anadolu’da tasavvuf düşüncesinin temelini oluşturacaktır. Herakleitos’un Logos’unda bütün zıtlar birliğe ulaşır. Tasavvufta da öyle:
Varlık yokluk birdürür hem işk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm içinde[4]
SAİD EMRE
Daha sonra tek tanrılı dinlerde tanrının bu özelliğini yitirdiğini, insanın kimi yanlarını kişileştirme işini yazın sanatının üstlendiğini, özellikle 19 yy’da Dostoyevski ile bunun çok belirginleştiğini görüyoruz.
Ancak Antik Anadolu’dan Bizans’dan geçerek gelen etkiler, Ahi Evren’in, dolayısıyla tasavvufun bu ekinden aldıklarının küçümsenemeyeceğini gösteriyor.
(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır.(...) Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...)(S:154)
(...)Daha doğrusu herbir şey için bir melek görevlidir. Nitekim peygamber'in sözlerinde "Herşeyin bir meleği vardır" diye geçmektedir(...) Nitekim hadiste de "dağların meleği", "rüzgar meleği", "şimşek ve yıldırım meleği"nden bahsedilmiştir. (S:155)
Öncelikle Tabsira’dan değil ama bir başka kitabından, “Letaif-i Hikmet”den yaptığı bir alıntıyla Sn. Mikail Bayram, esnafın gerekliliğini Ahi Evren’in nasıl gördüğünden sözediyor:
Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun manası şudur, Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik, marangozluk da bir takım alet ve edevatla yapılabileceği için bu alet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün sanat kollarının yaşatılmasi gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin. (S:38-39)
(...)İnsanlardan ise, bazen nikahlanmak, bazen ücretle çalıştırmak ve diğer bazı işlerde yararlanılır.(S:182)
Oysa Aristokrasi, Anadolu’da uzantıları günümüze değin gelmiş “ağalık” düzenlerinde bile emeği para vererek satın almaz. Emek, köleler tarafından ona sunulmuş bir ayrıcalıktır. O yalnızca emeğini kendisine veren insanlara, kendi ürettiklerinden “yaşayabileceği kadar” ürünü “bırakır”.
Ağaz u Encam’ında insanlar için istediği “miras hakkı” yani mülkiyeti savunuyor olması, esnaf’ı örgütleyen ilk insan olması, “vatan” için savaşan bir topluluğun önderliğini yapması, siyasal anlamda Aristokrasinin savunuculuğunu yapan Mevlevilere karşı yaşamı boyunca savaşım içinde bulunması, “kul” kavramı karşısında insanı “birey” olarak da görmeye başlaması... Onun açtığı yoldan giden Ahîlerin kendi siyasi görüşleri doğrultusunda iki ayrı devlet kurmuş olmaları...
İşte Ahî Evren’i ve Ahîlik örgütünü günümüzde önemli kılan tutamaklar bunlardır.
Sn. Mikail Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud, melamilik inancı doğrultusunda kitaplarının hiç birinde adından söz etmemiştir. Tabsira’da, adından değil ama, kendinden söz etmektedir:
Şiddetli zorlanmalar, irade yularını elimden alıyor. "Allah
işinde hükümrandır."(Yusuf Suresi,12/21) Yani kulları üzerinde hüküm vardır. Şu anda hatırımda olmayan şeyler dahi yazılabilir. Onun için açıklamakta olduğum konuya döneyim. Dayanağım hayat sahibi kayyum olan Allah'tır.(S:159)
Takdir sürekli olarak irade yularını elimden alıyor. "allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(İnsan Suresi,77/30) gene açıklamakta olduğum Allah'ın fiilleri konusunun geri kalan kısmına dönüyorum. (S:161)
Bir yandan yazarken, bir yandan da yazmayı isteyeceği şeylerin dışına çıkmaktan, istemini denetleyememekten korkuyor.
Ahi Evren’in 13. yy’dan bugüne, düşünceleri doğrultusunda kurulmuş 20.yy toplumuna seslenmesini sağlayan Mikail Bayram’a okuyucular olarak ne denli sağol desek yeterli olacağını sanmıyorum. Hem Bayram’ın hem de 13. yy Farsçasını okuyabilen bütün bilim adamlarının konuya ilgi göstereceklerini umuyorum. Kısa zamanda Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un bütün kitaplarını bugünün Türkçesi ile okuyabileceğimizi ummak istiyorum.
[2] Walther Kranz, Antik Felsefe / Ist.Üniv.Ed.Fk.Yayını / 2.Bsm.Ist.1976 / S:48-55
[3] Kitab-ı Mukaddes / Yeni Ahit / S:92[4]Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:172




