Konevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2008 Cumartesi

"Aydınlanma", "Marxçı kuram" ve "akış" üzerine...




Bir yanıt... (*)

Uzun zahmetler sonucu ortaya çıkmış olduğu anlaşılan yazınızın bir tek noktasının, ama ta yüreğinde olduğunu düşündüğüm bir noktanın çağrıştırdıklarını paylaşmak istiyorum.

Diyorsunuz ki:

====================================

Şimdi işin / düşüncenin en komik tarafına geliyoruz.

Bu eller ve başlar üzerinde tutulan Aydınlanma Hareketi'nin, bu günkü tarih olarak, ucunda küreselleşme durmaktadır. Aynı düşünce kanalı, aynı eyleme biçemi ile zihinleri, işlevsel zihni performansı, küreselleşme düşüncesine ulaştırmıştır.


İndirgemeci, Modernist Batı Bilimi'nin kendi kuralları içinde, Aydınlanma Kavramı bu gün Küreselleşme Kavramına ulaşmıştır. "ya o ya bu" kuralını burada kullanamayız. Bunların ikisi, yani Aydınlanma Hareketi / Modernite ve Küreselleşme Hareketi aynı ve tek bir sürecin düğüm noktalarıdır. Birini kabul etmemiz, ötekini kabul ettiğimizi belirtir.

====================================

Pek de kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış olmanız ve "akış"ı göz önüne alarak yorumlarınızı bunun üzerine oturtmanız, geleceğin kültürüne doğru bir gidişi simgelediği için olumluyorum.

Ancak sanırım bunu yaparken gözden kaçırdığınız nokta şu: Akış içinde doğup, gelişip yok olan hiç bir sosyal yapı, doğumundaki "doğruluk"u, "haklılık"ı ölümüne değin taşıyamaz. Sosyal yapıların (yandaşları dolayısıyla) akışa ayak uyduramayan statik karakteri -akışın getirdiği değişikliklerle- gereklilikleri ortadan kalktığında, tutucu bir nitelik kazanarak, bir süre daha yaşamaya direnir. Üstelik bu direnç o denli keskinleşir ki, oluk oluk dökülen kanlara neden olabilir.

O denli çok ki, örnek vererek yazıyı uzatmak istemiyorum.

Bu saptamayı yaptıktan sonra işaret ettiğiniz "akış" parçasını, önce izninizle, daha da uzaktan bakarak, tamamlamaya çalışacağım:

Bir ucunda Aydınlanma öte ucunda küreselleşme olan bir süreç...

Ama daha öncesi ve daha sonrası var:

Aydınlanma, Aristokrat toplumsal kültürün bilgi edinme yöntemi olan "tümdengelim (ki metafiziğin yöntemi de budur)"in üzerine "tümevarım"ı da bilgi edinme yöntemi olarak koyan bir yapı olarak ortaya çıkar. Akış içinde bunun da kendi iç süreçleri oluşur. Rationalistler, Descartes ve Spinoza, metafiziği sistematize etmeye çalışır ve tümdengelimi matematiğin kullandığı biçimiyle, bilgi edinme yöntemi olarak almaya çalışırlar.

Ardından "Aydınlanma"yı getiren Ampiristler, Locke, Hume, Berkeley, işin içine deney ve gözlemi de katarak bilgi edinme'de "tümevarım"ı fiilen bilgi edinme sürecine katarlar.

Biraz geri çekilip bakarsak bu süreç bize kısaca şunu anlatıyor:

Statik(duragan), değişmez tanrısal hakikat (doğru bilgi) dışında, insanevladının bulabileceği başka doğru bilgiler de vardır!.. İnsanlar bunu deney ve gözlemleriyle bulabilirler (oysa tanrısal hakikat dışındaki bilginin olanaksız, yanlışlığı kesin ya da sapkın olduğu savıyla koca İskenderiye kitaplığı, aristokrat kültür yandaşı tek tanrılı din mü'minlerince yakılmış, insanlığın kültür birikimi yok edilmiştir).

Tümevarım yönteminin bilgi edinme sürecine girmesi, yapılacak her yeni deney ya da gözlemin bilgiyi değiştirebilme niteliği nedeniyle, bilgiyi oluşturan süje-obje bağının "süje" yanına değişken nitelik kazandırmıştır. "Bilgi"nin "nesne"den gelen yanı olarak "Obje", yine değişmez, dahası tanrısal özelliğini korumaktadır.

Şimdi daha da geri gidersek, bu yapı ("kul" kültürüne karşı "birey" kültürü), Aristokrat kültür yapısının (zamandan ve mekandan münezzeh "tanrı", ve tanrısal, değişmez bilgi olan "hakikat/truth" ) içinden, bildiğimiz kadarıyla Hallac-ı Mansur'la 9.yy'da doğar. Sonra İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam; sonra 13.yy Anadolu bilgeleri, Hace Bektaş, Ahi Evren, henuz çok iyi bilmediğimiz Sadrettin Konevi (bilgi için akıl ve gözlem yöntemlerini Rationalistler ve Empiristlerden çok önce, 13.yy'da önermiş, öğretisine bağlı Ekberiyye adlı bir bilim ekolü oluşturmuştur; bu ekolden bilim insanları Osmanlı'nın kuruluşunda İznik Medreselerinde, devlet danışmanı olarak Ulema'nın yerini almış olan İlmiyye sınıfını oluşturmuştur http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html)

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Akış içinde aynı sürecin kimi noktalarını sizin deyiminizle "kabul etmemiz", kimi noktalarını da "kabul etmememiz" günümüzün değerleriyle olanaklıdır. Söz gelimi Fransız Devrimi, Aristokrasiye karşı doğru zamanda doğru yapılmış bir devrimdir. Ama bu devrimi yapan Fransız burjuvazisinin oluşturduğu kültürün bir parçası olarak söz gelimi Fransız milliyetçiliğini (ve tabii dünyadaki bütün ulusçuluk/milliyetçilikleri) bugünün değerleriyle doğru bulmamız olanaklı değildir.

Yurttaşımız Herakleitos'un kültürünü sürdüren Anadolu'muzun güzel deyişiyle "Köprülerin altından çok sular akmıştır"...

Aydınlanma, Renaissance sonrası için doğru bir "bilgi edinme hareketi"dir. Bunun ardılıdır diye bugünkü küreselleşmeden yola çıkarak Aydınlanmayı yadsıyamayız. Tabii Hallac'ı da yadsıyamayız, Anadolu Tasavvufunu da, Osmanlı'nın kuruluşundaki ilmiyyecileri de...

Şimdi artık, bilgi edinme yöntemleri için "obje"nin de "süje" gibi akış içinde olduğunu savlayan ve sistematize eden bilgi edinme yöntemlerine gerek vardır. Geleceğin "bilgi"sinde "süje"nin ve "obje"nin, her ikisinin de akışa bağlı olarak değişebilirliğini, gelişebilirliğini hesaba katan yöntemlerin geliştirileceğini düşünüyorum http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html. Bugünkü küreselleşmenin yan ürünü gibi ortaya çıkmış olan ve bütün modernizmi bir kalemde reddeden Post-Modernizmin bu kültürel ihtiyacın üstüne oturtulduğunu ama sonunda henuz çözüm bulamadığı ve sistematize edemediği için çöktüğünü düşünüyorum.

"Akış"ı doğru dürüst inceleyip bütün özellikleriyle ele almak ve aşılması gereken sosyo kültürel yapının her dönem için hangisi olması gerektiğine, doğru karar vermek gerektiğini düşünüyorum.

Kaldı ki küreselleşme, dünyamızın sermaye egemenliğinden kurtulması sürecinde, geleceğin ulus-devlet sonrası sosyo kültürel yapılanması için, kullanılabilecek bir temel oluşturabilir. Marxçılığın gelecek için öngördüğü "enternasyonalizm"i unutmamamız gerekir.

Bu bağlamda Sosyalizm'e ilişkin aşağıdaki düşüncelerinize de bir kez daha bakmak gerektiğini düşünüyorum:

=============================

Bu bağlamda söylemek istediğim başka şeyler de var: Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.

Ve bence, çok önemli olan başka bir birliktelikleri vardır ki, bu nedenden ötürü 70 yıl sonra, aşağı yukarı dört kuşak sonra, reel sosyalizm ortadan kaldırılabilmiş ve kendi insanlarında büyük, kayda değer bir mental güçlük yaratmamıştır. En azından dünyada bu konuya dikkati çeken araştırmalar varsa bile bizlere kadar ulaşacak çapa erişmemiştir. Hem kendi mental sağlıkları hem de bilimsel bilgi üretiminin sürdürülebilmesi açılarından söylüyorum.

=============================

Akış içinde yerli yerine oturtursak, gelecekte ortaya çıkacağını düşündüğümüz "Sosyalist üretim tarzı"nın bugüne değin uygulanan ve adına "sosyalist" denen üretim tarzları ile ne denli ilgili olabileceği üzerinde de durmak isterim.

Osmanlı'nın başlangıcında Selçuklu-Bizans beylerinin beylik düzeni olan ve Selçuklu'da "İkta düzeni" denilen toprak yapısına karşı Osmanlı, "Dirlik Düzeni" adlı bir toprak düzeni kurmuştur. Bu, "Huzur Düzeni" demektir. Bu yapıya göre devlet toprakları (mîrî topraklar), "dirlikçi" adlı bir kişinin yetkilendirilmesiyle "yılda bir çift öküzün işleyebileceği kadar" ölçütü ile, halka, sırayla dağıtılıyordu. Bu yüzden tarımla geçinenlere "çiftçi" denilmiştir. Dirlikçi, üç yıl toprağını işlemeyenin elinden alıyor, işleyecek olan bir başkasına vermek üzere yeniden sıraya koyuyordu.

Bu yapı Hüdavendigâr Murat'la Fatih Mehmet arasındaki karşı-devrim sürecinde ortadan kaldırılıp yerine Selçuklu-Bizans aristokrasisinin beylik düzeni olan timar yöntemi yeniden diriltildi.

İmdi... "Dirlik Düzeni"nin çok uzun sürmemesi, yapının yanlışlığını da, gelecek sosyal düzenin bununla aynı toprak yapısı taşıması gerektiğini de göstermez.

Bunun gibi, 20.yy başlarında uygulanmaya başlanan ve bugün de Küba gibi kimi ülkelerde uygulanmaya çalışılan üretim tarzı, iflas etmiş bir üretim tarzı olarak algılanamaz. "Akış" göz önüne alınıp düşüncelerimiz "akış" üzerine oturabildiğinde geleceğin üretim tarzının 20.yy başlarında uygulananla aynı olmak zorunda olmadığını, ama aynı doğrultuda gelişmesinin olası olduğunu kolayca görürüz. İnsanlığın geleceğindeki üretim tarzı konusunda, gereksemelerin, dolayısıyla "akış"ın yönlendirmesi ile "geleceğin üretim tarzı"nın, yani "sosyalist üretim tarzı"nın kendini göstereceğini, ve akış içinde de durmadan gelişmesini sürdüreceğini görmek zor almasa gerektir.

14. yy ve sonrasında Şeyh Bedreddin'leri, Şah İsmail'leri, Köroğlu'ları yenerek ortadan kaldırılan şeyin yalnızca "anti aristokrat yapılanma özlemleri" olduğu ve ortadan kaldırıldığında bir daha karşılaşılmayacağı sanılıyordu. Aristokrat "kul"luk düzeninin yeniden egemen olacağı ve artık değişmeyeceği düşünülüyordu. Fatih kanunnamesi, Aristokrasinin yeniden iktidara gelmesinin, egemen olmasının resmi belgesidir.

13.yy Anadolu devriminin, nedenlerinin değil, yalnızca henuz geliştirilememiş sonuçlarının ortadan kaldırılması da, yine sizin deyiminizle "mental zorluk" yaratmamıştır. Oysa bu, ne aynı çizgide gelişen Renaissance'a ne ardından gelen Aydınlanma gibi kültürel akımlara, ne Fransız Burjuva Devrimi'ne, ne ondan sonra gelen Burjuva Devrimlerine ve ne de tipik bir burjuva devrimi olan Kemalist Devrim'e engel olabilmiştir.

Bu hareketlerin eksiksiz hepsi, "akış" içinde biriken toplumsal gereksemelerden doğmuş ve doğmakta olan hareketlerdir ve kurulu sosyal yapının karşısında güçlenip hem kültürel hem toplumsal iktidarı ele geçirmektedirler. Açık olmak gerekirse iktidarı ele geçirir geçirmez de tutucu bir kılığa bürünürler. İşte bir düşünür olarak algılandığında Mustafa Kemal'in gençiği öne çeken konuşma (Bursa nutku ve Gençliğe Hitabe) ve özellikle eğitim konusundaki uygulamalarında bu tür tutuculuğun ayırdına vardığı ve engel olmaya çalıştığını gördüğümü de söylemeliyim.

Bugüne değin "tutucu Atatürkçülük(!)"ün karşı durduğu ve örtmeye çalıştığı da Kemalizm'in bu yanı değil midir?

Diyorsunuz ki:

=============================

Öncelikle "Bilimsel Sosyalizm" ve "Sosyalist Üretim Tarzı" kavramları, öğretisi, olguları, nasıl tanımlamak isterseniz; üzerinde tartışabiliriz. Bu sapak da yukarıda yapısal özelliklerini vermeye çalıştığım koridor içinde konumlanmıştır. Aynı bilimsel duruşa sahiptir, aynı metafiziği kullanır, doğrusal gelişmeye odaklanmıştır, modernist uygarlığın izleyicisidir.

=============================

Çok doğru. Ancak bu saptamanın da yeniliği önleyici "aynı yol" olduğunu söyleyemeyiz.

Bütün yeni kültürler eski kültürlerin içinden doğmakta ve onun düşünsel malzemelerini kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu noktada da yine çok doğru olarak saptadığınız gibi doğrusal bir gidiş değil, "yeni bir sapak" vardır. Bu nokta yeniliğin kalkış noktasıdır. Köklerini yozlaşmış, çürümüş eski kültürel yapı içine salacak özsuyunu oradan alacaktır. Üstüne basacağı, besleneceği yeni kültür henuz oluşmamıştır.

Yine Burjuva devrimleri örneği üzerinden gidersek, bir yandan (kentleri bırakıp dinsel engellemelerden dağlara kaçarak yeni bilgiler edinmek üzere çalışmalarını sürdüren) Descartes'in tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bir matematiksel metafizik oluşturma çabası, ama Tanrı ispatlarını düşünsel dizgesinin en başına yerleştirmesi; Spinoza'nın, kuramını, aldığı Musevi eğitiminin üstüne kurması da bundandır.

Ardından, Aydınlanma'yı yaratan, yeni, tümevarımsal, deney ve gözlemin bilgi edinme yöntemleri arasına girmesini sağlayan en büyük düşünürler arasında Berkeley gibi bir piskoposun sayılması, dizgesinin içine tanrısallığın önemli bir payı bulunması, yine aynı nedenledir.

Oysa bu bakış, aynı doğrusal Burjuva Kültürü çizgisi, değişmez Aristokrat tanrısal bilgiye karşı bilimsel düşünceyi doğuracak ve sonunda atheizme değin ulaşacak, Marxizm, diyalektik materyalizmini bu yapının içinden söküp çıkaracaktır.

Bunun 13.yy Anadolu Devrimi içinde de örnekleri vardır. İmam Gazali yanlısı tutucu Aristokrat çizgideki Mevlana'ya karşı Ahi Evren (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş, Sadrettin Konevi ve Yunus Emre, aynı zamanda dinsel bir çizgi olan tasavvuf içinde yer almaktadır. Öte yandan özellikle Ahi Evren ile Mevlana'nın ölümcül bir toplumsal-düşünsel çatışmanın da içinde olduklarını görüyoruz. Şems'in öldürülmesinde Ahilerin ve Ahi Evren'in payı olduğu izlenimi çok güçlüdür. Buna karşılık bize "hoşgörünün doruğu" olarak tanıtılmaya çalışılan Mevlana Celaleddin Rûmî, Ahi Evren'le birlikte Konya'yı terk ederek Kırşehir'e yerleşen öz oğlu Alaaddin Çelebi'nin, Ahi Evren'le birlikte öldürülmesine izin vermiş, bir baskınla öldürülmelerinden sonra da oğlunun cenaze namazını kıldırmayı reddetmiştir.


Yani, Marx'ın kuramı da akış içinde değerlendirilmelidir. O da insan aklının gelişme çizgisine ve toplumsal gereksemeler doğrultusunda, akış içinde değişecek, gelişecektir. Eğer böyle düşünülmezse, kuramın kendisine aykırı düşülmüş olur. Marxçı kuramın, akış içinde değişebilir ve gelişebilir niteliği, başka toplumsal kuramlara göre en ayırıcı özelliğidir ve geleceğin dünyasında tutucu toplum yapılarına yol açmamasını sağlama işlevi de üstlenmektedir. Her günün yeni doğrusuna kendini yeniden uyarlayabilmenin yolu budur.

Bugüne değin gelen (Stalinizm gibi) statik uygulamaların sizi yanıltmamasını dilerim. Bu duraganlık da yine eski yozlaşmış kültürlerin üzerine basma zorunluğundan ve yozlaşmış değerlerin günümüze sarkmasıyla oluşmaktadır.

Ama yaşadığımız süre içinde dünyada ilk kez, Marxçı görüşlerine karşın, bir devlet başkanının, Mihail Gorbaçov'un, Marxist olduğu savındaki koca devletini Marxizmin dışına düşmesi pahasına, akışın gerektirdiğini düşündüğü köktenci değişikliklere açtığını ve dökülebilecek kanın önünü kestiğini gördük. Bu yüzden de Marxist dünya görüşüne karşın karşıdevrimcilikle suçlanmıştır, suçlanmaktadır.

Bu tutumu, herhangi bir ulus-devlet (sermaye devletidir) başkanından bekleyebilir miyiz?
Devrimler öyle bir gecede (ya da kısa sürede) yapılıp bütün değerleri ve dizgeleri bir anda değiştirmez, değiştiremez. Devrimler çok uzun süreçlerdir. Toplumlar bu süreci yaşarken bir kültürden yepyeni bir kültürü sancılar, acılar içinde doğurmakta, yeni ortam içinde solumayı öğrenmekte, yepyeni bir "insan" yaratmaktadır. "İnsan" kavramı zaten içinde yaşadığı kültürden başka nedir ki? Bir de bu kültüre kendisinin karınca kararınca kattığı küçücük eleştirilerini, değerlerini ekleyebilirsiniz en çok...

Geri kalan hayvansı yanımız değil midir?

Bugüne değin artık yıkılma sürecine çoktan girmiş olan "birey kültürü"nün "kul kültürü" karşısında, Avrupa merkezcilerin (Burjuva toplum bilinci olan "ulusalcılık" gereği) kendi kabullerini doğru olarak alsak bile, Burjuva Devriminin oluşum süreci, Magna Carta'dan bu yana üç çeyrek bin yılı aşmıştır. Hallac-ı Mansur'la başlatırsak bu süreç bin iki yüz yıla yakındır. Bu yüzden yeni kültürlerin ayaklarını hemen kendi yarattığı düşünsel yapıya basması beklenemez. Toplumsal ve kültürel gereksemeler, değişiklikleri, yeni devrimlerin süreçlerini başlatacaktır. Bu nedenle yeni gelenlerin oluşturmaya çabaladığı değişiklikleri "akış" içinde görmeden, içinde yaşadıkları kültüre bakarak "daha önceki kültürün devamıdır" yargısına varmak, "Mustafa Kemal de diktatördü, ülkeyi tek partiyle yönetti, hem çok da adam astı" gibi, aynı düşünsel çizgide, çok haksız bir değerlendirme olmaz mı?

Ne dersiniz?
(*) "Ütopyacılar" yazışma gurubunda 2008 yılı ilk aylarında yayınlanmış, yeniden düzenlenmiştir.

2 Aralık 2007 Pazar

Hace Nasiru'd Din Kimdir? / Who is Hodja Nasreddin?


Akşehir'de Nasrettin Hoca'nın kapısı kilitli, her yanı açık türbesi
(gerçek bir mezar değl, "makam"dır)


HACE NASİRÜ’D DİN’İN BİR KÜLTÜR TARİHSEL VARLIK OLARAK DOĞUMU[1]

Ömer TUNCER
I

“CUHA” nedir biliyor musunuz?

Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca sözlüğünde “Yalancılık ve ikiyüzlülükte ün salmış bir Arap” diye açıklanıyor. 13.yy Anadolu’sunda ise şarlatan, şaklaban, maskara, komik anlamlarında kullanılıyor.

Mevlânâ, Mesnevî’sinde bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi “hikâye”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 308-310. sayfalardaki öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:
“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “VallAhî onu bizim eve götürüyorlar” der. “Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
Mesnevi V.Cilt, 879-880. sayfalarda da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi IV.Cilt, 1115-1121. sayfalarda ise Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 883-884. sayfalarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Önce tarihsel gerçekler:

Gerçekten Ahî Evren ve Babaî ardılı Ahî örgütünü, 13. yy Anadolusu’nda Mevlânâ’ya karşı savaşım içinde görüyoruz. Bu, öyle kıran kırana bir savaşım ki, Ahîler 1247’de, belki de Şeyh Nasîrü'd Din’in de içinde bulunduğu bir komployla Mevlânâ’nın Şeyhi, Şems-i Tebrîzî’yi öldürürler. Bu komplonun içinde Mevlânâ’nın öz oğlu Alaüd Din Çelebi de vardır.

Şeyh Nasîrü'd Din ve Alaüd Din Çelebi bundan sonra artık Selçuklu Başkenti Konya’da tutunamaz ve Kırşehir’e çekilirler. 14 yıl orada yaşar, Anadolu Ahîlerini örgütlerler. 1261 yılında Mevlânâ’nın da onayıyla Kırşehir’in Selçuklu Emîri Nurettin Caca tarafından kanlı bir baskınla öldürülürler.

Mevlânâ’nın öfkesi öyle bir öfkedir ki, Konya’ya getirilen oğlu Alaüd Din Çelebi’nin cenaze namazını kıldırmayı reddeder.

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, Aristokratlardan yoksuldur bu nedenle de aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille Cuha diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin fakirliğini alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:567-570), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan atelyelerde yapılır. Bunu anımsatarak aşağılamak için Mevlânâ, yanılıp attarlar çarşısına giden “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in içinde bulunduğu tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, yani Nasreddin Hoca birinci yolu seçmiş olan Sûfîlerdir. Bu ayırım, siyasal çizgilerine değin yansıyacak ve 13. yy Anadolu’sunun temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildinin başında, Mesnevi’yi, birileri ile mücadele etmek amacıyla yazdığını söylemektedir. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla mücadeledir.

Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî’nin, yalnızca Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde değil, kendi kitaplarında, Letaif-i Hikmet ve Letaif-i Gıyasiyye’de de bugüne, Nasrettin Hoca fıkrası olarak ulaşmış öyküler görüyoruz.

Söz gelimi suya düşen birine “ver elini” diye bağıran insanları görünce, “o hiç kimseye hiçbir şeyini vermez” diyerek “al elimi” diye seslenmesi, Letaif-i Hikmet’ten alınmıştır.

Mevlânâ’nın “uhrevî / göksel” bir yaşamı öneren düşünce dizgesinin karşısına, bir halk insanı olarak Nasrettin Hoca’mızın, bildiğimiz, ayakları yere basan yaşam biçimini koyarak güçlendirebilir, fıkralarında karşısındaki Mevlânâ tarzı “yüce”liklerle dalga geçişiyle pekiştirirsek her ikisinin aynı kişi olduğu daha da açıklıkla anlaşılır.

Bu durumda Nasrettin Hoca’nın yaşamının pek çok ayrıntısı da ortaya çıkar. 1171’de Azerbaycan’ın Hoy kentinde doğduğu, ilk eğitimini Azerbaycan’da yaptığını, gençliğini Horasan ve Maveraünnehir’de geçirdiğini ve oradaki bilim adamları ve mutasavvıflarla ilişki içinde olduğunu biliyoruz. Bu arada Debbağlığı da öğrendiği kendine meslek olarak seçtiğini anlıyoruz. 1204 yılı dolaylarında Bağdat’a geldiği, Şeyh Evhadü’d Din Kirmani ile tanışıp ona bağlandığı anlaşılıyor. Sonra Şeyh Evhadü’d Din ve kızı ile birlikte Kayseri’ye gelip yerleşir. Burada şeyhin kızı Fatma Hatun ile evlendiğini, ve Bağdat’ta üyesi olduğu Fütüvvet teşkilatlarına benzer bir kuruluşu Kayseri’deki esnafla birlikte oluşturduğunu ve buna Türkçe olarak “Ahî Teşkilatı” denilmeye başlandığını anlıyoruz.

Debbağlık yapıyor olması, onun yılan derisi gereksemesini karşılamak için yılanlara ilişkin bilgisinin oldukça iyi olduğunu, bu yüzden de “Evren” yani yılan, ejder adıyla anılmaya başlandığını gösteriyor. Hekimlikle yılan ilişkisi, onun hekimlikle de ilgilendiğini gösteriyor. Bu arada hekim ve araştırmacı yanı, İbn-i Sina ile ilgilenmesini ve düşüncelerinden etkilenmesi sonucunu doğuruyor. Daha sonra İbn-i Sina’nın kitaplarına yazılmış bir reddiyeye karşı “Müsari’ül-Müsari” adıyla bir reddiye yazdığını, bir yapıtını da çevirdiğini, başka kitaplarında adı geçen, ancak henûz bulunamayan “İlmü’t Teşrih / Ameliyat Bilimi” adlı bir de kitap yazdığını biliyoruz.

Hace Nasiru’d Din’in karısı Fatma Hatun’un Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rûm) örgütünün başı olduğunu, kocasının 1261’de öldürülmesinden sonra 20 yılı aşkın Hace Bektaş’ın Sulucakarahöyük’deki dergahının iç işleri sorumlusu olarak yaşadığını anlıyoruz.

Mevlânâ, Aristokrat, ataerkil ekinsel yapının savunucusudur. Bu yüzden, Türkmenler’in kadınlarını da adamdan saymalarını anlayamaz; Cuha’nın karısı ile ilişkisini alaya alır. Kadınlarla erkeklerin “insan” olarak bir arada bulunabileceği, onun Aristokrat kültüründe bulunan bir şey değildir. Bu nedenle Hace Nasiru’d Din’in, Hace Bektaş ve Taptuk Emre’nin de içinde bulunduğu Türkmen geleneğinde kadının da insandan sayılmasını aşağılar. Türkmen sûfîlerini, “değişmez gerçek”in bir yana bırakılmasını, zıtların birliğinin oluşturduğu “güncel doğru”nun akışkanlığının yaşam ilkesi haline getirilmesini anlayamaz.
Bu makama kim ere işbu nakdi kim dere
Varlığın Hakk'a vere cümle âlem içinde
Kim bu sırra ermedi kendözünü görmedi
Bu ışkdan
[2] esrimedi[3] ömrü zalâm[4] içinde
Varlık yokluk birdürür hem ışk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm
[5] içinde

SAİD EMRE (13.yy)
13. yy Anadolusu’nda yepyeni bir ekin dizgesinin koca bir yer altı nehri gibi birdenbire yeryüzüne çıkmış olduğunu apaçık görebiliyoruz.

Anlıyoruz ki Anadolu’nun 13. yüzyılı, Türkmen Kocası Hace Nasiru’d Din’in kolaylıkla gülüp geçilemeyen tragedyasının, Baba İlyas’lar, Hace Bektaş’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler, Ahî Edebalî’ler tarafından paylaşılmasıyla oluşmaktadır.

Ve 13. yüzyılda Haçlı seferleri nedeniyle Anadolu’da bulunan Avrupa’lı şövalyelerin derinlerdeki, cömertçe paylaşılıvermiş bu tragedyadan paylarına ne düştüğünü, ülkelerine ne götürmüş olabileceklerini, bunların Avrupa’da hangi olaylara yol açmış olabileceğini sorduğumuzda, yüzeysel sezinlemelerimiz bile inanılacak gibi değil!..

Son yıllarda batı dünyasında pek moda olan, yaldızlı esrarengiz, yarı gizli bir yaşam biçimi sanılan sûfîliğin hiç de onların sandığı gibi, çözüldüğünde el çırpılacak yalınkat bir “puzzle” olmadığını, düpedüz topraktan fışkırdığını, gereksemeler üzerine kurulduğunu görüyoruz.

II

Hace Nasiru’d Din’in kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı)dur. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, M.Ö 500’lerde Atina’da Aristokrasinin oluşması sürecine girer, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktir. Fizik gücü daha fazla olan efendidir (kuşkusuz bu durumda erkekler de kadınların “efendi”sidir.).

“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturulamaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Ama güldürenler yalnızca kulluğun da en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…

Aristokratın gülmece(!)si budur…

Bu yüzden Mevlânâ yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne (bu kültür o dönem için Burjuva kültürünün ilk adımlarıdır) mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır.

Kültür tarihinde önce Hallac-ı Mansûr, sonra Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt gibi düşünürlerle oluşmaya başladığını bildiğimiz Burjuva kültürü, 13. yy Anadolusunda Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin de hiç istemeden katıldığı bir süreçle derlenip toparlanacak, düzenli bir yapıya kavuşacak, Haçlı şövalyeleriyle taşınacak ve Avrupa “Yeniden Doğuş (Renaissance)”u için çok değerli bir sıçrama noktası olacaktır.

Ankara ve Osmanlı Devletlerini kurmuş olan bu 13.yy Anadolu Türkmen hareketinin, Murat Hüdavendigâr[6]’la başlayıp Sultan Süleyman’la sona eren, Selçuklu-Bizans imzalı Aristokrat karşı-devrimle önü kesilmiştir.

Bu anlayışın sonunda yeniden doğan gülmece kültüründe, yalnızca Hace Nasiru’d Din’in değil, ardından gelen Kaygusuz Abdal’ın payı da az değildir. Avrupa Renaissance’ı Anadolu’da 13. yy’da başlayan bu kültür değişikliğinden el almış, temellerini bunun üstüne kurmuştur. Yazında Montaigne’in “Denemeler”i, Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü, resimde Hans Holbein’in çizimleri, Bosch ve Bruegel’in yapıtları ile Anadolu gülmecesinin üstüne oturmaktadır.

Gülmece böylece, gereğinde dinselliği de içeren, yeniden “insana özgü” bir kültür ürünü olmuştur.
Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurutan
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaz değilmiş bu be azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebi’den kalmış sanki
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyi kalgır
Be yârenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal (14.yy)
______________________________
[1] Karikatür Festivali “Karikatür ve Mizah” konulu Bildiriler Kitabı’nda yayınlanmıştır
[2] aşktan
[3] kendinden geçmedi
[4] karanlık
[5] “enâm” iki anlamlı; sözlüğe göre, hem “birkaç sureden oluşan halk için küçük kitap” hem de “halk” anlamına kullanılabiliyor. “Enâm’ın ışığı” yani “kelâm/logos” anlamında olmalıdır.
[6] efendi
===========================================
THE BIRTH OF HACE NASİRU’D DİN AS A CULTURAL AND HISTORICAL PERSONALITY

Ömer TUNCER
English Translation by
Mustafa Özcan

Do you know what CUHA is?

It is defined as ‘an Arab that is famous for being a liar and double–faced, in the Ottoman Turkish dictionary compiled by Mustafa Nihat Özön. In 13th century Anatolian it was used to mean “charlatan”, “buffoon”, “comic”.
Mevlana in Mesnevi tells demeaning stories about one of his enemies, calling him “snake”, “dragon”, “Akhi”, “base”, “coward”, “mean” “homosexual”. He does not mention names but just says “Cuha” For instance, the name of the story on pages 308–310 in Mesnevi Volume II is “The story of Cuha and the kid who is crying in front of his father’s corpse.
The story in short is:

“Oh Dad! Where are they taking you? You are going into a
narrow little house. Inside there is neither a rug no a mat. At night no lamp! No food, no bread in the daytime! No roof, no threshold, no neighbour!”

Cuha says “By God! They are taking him to our house. Look! He is describing our house.”

Mesnevi Volume V, pages 879–880 tells how Cuha takes part in a women’s gathering disguised in women’s clothes and behaves shamelessly.

In Mesnevi Volume IV pp. 1115–1121 the secret love affair between a Judge and Cuha’s wife is told in a comical way.

In Mesnevi Volume V pp. 883–884, he is depicted as the “man” who brings home a pound of meat. When having dinner he notices the absence of the meat and asks his wife about it.

“The cat ate it,” says the wife.

He then puts the cat on the scales, which weighs about half a pound. To his astonishment he exclaims: “If this is the cat, where is the meat? If it is the meat, where is the cat?”

It is clearly understood that the “Nasrettin Hoca” of today’s folklore is Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî; in fact the very “Ahi Evren” himself, - Mevlana’s opponent.

So, how is it that Ahî Evren who is both despised and ridiculed by Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’ initially becomes Hace Nasirü’d Din, and later takes his incredible place in contemporary world history of humour as Nasrettin Hoca?

First some historical facts:

We know that in 13th century Anatolia, Ahi Evren and his Babai backed Akhi organization, waged war against Mevlana. It was so fierce an onslaught that in 1247 the Akhis killed Mevlana’s Sheik Şems–i Tebrizi. Sheikh Nasirü’d Din was most likely also involved in that conspiracy.
Mevlana’s son Alaüd Din Çelebi also took part in this plot. From then onwards Sheikh Nasirü’d Din and Alaüd Din Çelebi could no longer dwell in Konya, the Seljuk capital, and they retreated to Kırşehir. They lived there for 14 years and organized the Anatolian Akhis.

In 1261, they were unexpectedly raided and killed by Nurettin Caca, the Seljukian Emir of Kırşehir an action which met with Mevlana’s approval.

Mevlana’s rage was so great that he denied his son, Alaü'd Din Çelebi, whose body was brought to Konya, a funeral service.

The primary difference between Mevlânâ and Ahi Evren was that they belonged to different social classes. Akhis were productive tradesman and poorer than the Aristocrats; as such they were subject to harassment. That’s the reason why Mevlânâ makes fun of Sheikh Nasirü’d Din’s poverty by calling him “Cuha” in a sarcastic way.

But it goes further, in another part of the Mesnevi (Vol 4 pp: 567–570) Mevlânâ makes a mockery of Sheikh Nasirü’d Din’s filthiness.

It is known that Ahi Evren was the Master of the tanner’s lodge and himself a tanner. The leather tanners in those days were working their craft in incredibly stinky workshops. By reminding everyone of this, Mevlânâ insults him by saying that by mistake Ahi Evren enters a perfume merchant’s shop and faints due to the aromatic smell of rose-geranium and musk that a tanner is not used to and cannot be revived until an acquaintance lets him smell dogs’ excrement.

The mystic philosophy of Ahi Evren has developed a world perspective that looks for God in any part of nature (Seyr–i Sûlûk–i Afâki). That’s why he does not exclude the “material”; he is “terrestrial”. On the other hand, according to the mystic philosophy of Şems and Mevlânâ, God can only be in one’s “persona”. A man can reach God only by turning into his inner self (Seyr–i Sûlûk–i Enfusi / Spiritual Subjectivism).

Baba İlyas and his followers Hace Bektaş Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Sheikh Nasirü’d Din Mahmud; that is, Nasrettin Hoca are the “Sufie” that have chosen the first alternative. This difference is reflected in their political convictions and forms the basic Anatolian world vision in the 13th century and later becomes the Anatolian “Sufism” i.e. the Bektashi doctrine and the Turkmen social system of belief and Alevi Shiism.

Mevlânâ in his last Volume (VI) states that he has written Mesnevi as a struggle against some people. This is the struggle against Turkomanism that emerges in the 13th century and lays the foundations of nationalism.

Ahi Evren, Seyh Nasirü’d Din Ebû Hakayık Mahmut b. Ahmet el–Hayi appears not only in Mevlânâ’s Mesnevi but also in his own books “Letaif–i Hikmet and Letaif–i Gıyassiye” in today’s writings called Nasrettin Hoca Jokes.

For example an instance when he sees people shouting to someone that has fallen in water “Give us your hand”.

To this he comments, “He never gives anything to anyone, take my hand!”
This has been quoted from Letaif–i Hikmet.

The contrast between Mevlânâ’s thinking system that proposes a spiritual/celestial life and Nasreddin Hoca’s down to earth way of life is further strengthened by the way he mocks “divinity” which is Mevlânâ’s style in his jokes. It can be concluded that Nasreddin Hoca and Seyh Nasirü’d Din Ebû Hakayık Mahmut b. Ahmet el–Hayi are one and the same.

In this way many details of Nasrettin Hoca’s life can be clarified. We know that he was born in 1171 in Hoy in Azerbaijan, received his initial education in Azerbaijan, spent his youth in Horasan and Maveraünnehir and was in touch with scientists and philosophers there. Meanwhile, he learnt the craft of tanning and chose it as his profession. It is understood that around the year 1204 he came to Baghdad, met Sheikh Evhadü’d Din Kirmani, pledged allegiance to him and became his follower. Later he settled down in Kayseri with the Sheikh and his daughter. We understand that he married Fatma Hatun, the daughter of the Sheikh, and formed a trade guild in Kayseri that resembled the Futuwa Organisation (a semi religious Islamic movement –“Generosity”), of which he was a member in Baghdad and we understand that at a later stage it was called the “Akhi Organization” in Turkish.

As he was a tanner he worked with snakeskins and knew about snakes and how to make use of them; he was called “Evren” meaning a “snake” or a “dragon” As medicine and snakes are inherently linked, his dealings with snakes suggest that he was also interested in that profession. His research in this vocation led to his interest in İbn–i Sina and his being influenced by his philosophy.

Then we also know that in opposition to some criticism written against İbn–i Sina’s book he wrote the criticism called “Müsarilül Müsari”; translated one of İbn–i Sina’s books, and wrote a book titled “İlmü’t Teşrih” / The Science of Operation; which was mentioned in his other books, however it is yet to be discovered.

We know that Fatma Hatun, the wife of Nasreddin Hoca, was the leader of Bacıyan–ı Rum organization (Anatolian Sisterhood) and was in charge of Interior affairs in a Hace Bektaş convent in Sulucakarahöyük for over 20 years after the murder of her husband in 1261.

Mevlânâ is the defender of cultural patriarchy. Therefore, he could not understand why Turkmen women received consideration and respect by their men and he made fun of the relationship between Cuha and his wife. Women as people having an equal role with men in society did not exist in his culture of “Aristocracy”. For this reason, he insults the traditions followed by Turkmens involving Nasirü’d Din, Hace Bektaş and Taptuk Emre. He cannot understand why Turkmen “Sufis” put aside the concept of “unchangeable reality” and espouse the principle of “current truth”.
One who ever attains that sublime rank and acquires its yields
Then in all creation shall divest his entire existence in God.

One who never embraced that mystery has never seen his own essence
He who never got exalted by that light has lived his life in total darkness
Life and death are coextensive, so are the light and love;
Heaven and Earth are coextensive in the light of the Sacred Law.

SAİD EMRE (13th Century)
We can clearly see that a brand new cultural system emerged like a big subterranean river gushing out to the surface in the 13th Century Anatolia. We understand that Anatolia’s 13th century is shaped by people like Baba İlyas, Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre and Akhi Edebali who shared the tragedy of Türkoman Elder Hace Nasiru’d Din which one finds not so easy to ignore.
Furthermore, in the 13th century what was generously shared with the European Crusader knights who came to Anatolia and what they could have taken back out of this tragedy which was generously shared with them and what effect that could have caused in Europe when questioned, will be beyond our comprehension.

We see that “Sufism” considered superficially mysterious, a half–secretive lifestyle, popular in the west recently, is not necessarily a puzzle applauded when solved but is based on necessities of the nation.

The birth of Hace Nasirü’d Din in cultural history was the renaissance of humour. Humanity, which created the comedy in its natural milieu in 500 B.C. when in the process of forming the Aristocracy in Athena, began to consider humour as insulting. The new culture was an aristocratic culture with everyone as the serf of his superior; the social system turned into a servitude hierarchy. The main criterion is strength. The physically stronger one is the master. (No doubt in this case men are the masters of women).

The “serf” does not have the right to laugh. The culture of humour related to them cannot create humour. To laugh is the right of masters only. But those who make people laugh are still the “serfs” but the lowest caste of serfs i.e. the clowns, the jesters, the buffoons, and the jokers. For this reason, anything could be done to them, their arms could be twisted, their heads could be put into water to test how long they could survive, they could be killed by twisting their necks. Moreover, they could fight to death with each other, could be thrown to lions....

Such is the humour of the aristocrats.

That’s why Mevlana behaved in unison with the values of the Aristocrat Seljuk culture and tried to present his opponent Ahi Evren Sheikh Nasiru’d Din Mahmud as a buffoon. He was not able to realize that the ongoing universal culture had been changing. He was greatly mistaken. Hace Nasiru’d Din, whose name Mevlânâ tried to omit from the history of humanity, became a property of the born again culture of the people (which constitutes the first steps of the Bourgeois culture) and was carried to this present time of ours.

As we know in the 13th Century Anatolia, the Bourgeois Culture started to take shape with philosophers like Hallac-ı Mansûr, Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt and with the unwilling contributions of Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî. It reached an orderly state and was transported to the West by the Crusaders to make Europe a very significant springboard for the Renaissance.

This 13th Century Anatolian Turkmen movement that founded Ankara and the Ottoman State, was cut off by the Aristocratic counter-revolution of Seljuks and Byzantium, which started with Murat Hüdavendigâr and came to an end with Sultan Süleyman.

As a consequence not only Hace Nasiru’d Din but Kaygusuz Abdal his successor, have also greatly contributed to the re-birth of the comedy culture. The European Renaissance was influenced by and built its foundations on this changing culture of the 13th Century Anatolia. In Literature the “Essays” of Montague, Erasmus’ “The Praise of Folly”, Hans Holden’s paintings and sketches, the works of Bosch and Bruegel all fit in to the Anatolian comedy.

Thus the comedy has again became a cultural product “unique to man” including religiousness when necessary.

I bought a goose from a woman
Its neck longer than a pipe
It exasperates forty nobles
Some forty days it boiled yet didn’t cook

Eight of us cart the wood
Nine of us light the fire
The goose stares at us its head held high
Some forty days it boiled yet didn’t cook

I bought the goose, I paid some coins
Its flesh was harder than its bones
Neither boiler nor scoop lasted
Some forty days it boiled yet didn’t cook

What a spoiled goose this is
Strolled for forty days around Caucus Mountains
It groomed its wings and tail
Some forty days it boiled yet didn’t cook

We put the goose in a furnace
But it flew off to some place
How terrible my dear fellow
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is yellow
The fox has slaughtered the ewe
As if the goose remains from the days of Noah
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is yellow
It’s bones are thicker than its meat
The woman sold it sound in body
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is speckled
Goodbye to you, happy journey
Don’t you be a burden to us
Some forty days it boiled yet didn’t cook

We mixed bulghur in its broth
The bulghur rises calling God
What is this o my friends I ask you all
Some forty days it boiled yet didn’t cook

I am Kaygusuz Abdal what more can I say
I am bound by oath and loyalty
Let’s pack up the sheepskin rug and go
Some forty days it boiled yet didn’t cook

KAYGUSUZ ABDAL (14.yy)

10 Kasım 2007 Cumartesi

Hace Bektaş'ta 4 Kapı Kuramı




“BİR DERDİM VAR,BİN DERMANA DEĞİŞMEM!..”
I
inanç mı, kuram mı:
“DÖRT KAPI”[*]
Ömer Tuncer




Muhabbet bağında bir gül açıldı
Bir derdim var, bin dermana değişmem
Yüküm lâl-ı gevher mercan saçarım
Bir derdim var bin dermana değişmem

Cümle kuşlar dile gelir yazım der
Gövel turnam Şam’a gider güzüm der
Benim yarelerim tuzum tuzum der
Bir derdim var bin dermana değişmem

Garip bülbül gönlüm eyler ses ile
Nicelerin ömrü gitmiş yas ile
Arayıp bulduğum pür heves ile
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah Hatayî’m muhabbete bakarım
Ben doluyum ben dolana akarım
Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah İsmail Hatayî

1200’lü yılların ilk çeyreğinde Anadolu Türkmenleri, bir yandan Horasanlı Baba İlyas’la birlikte, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkede, öte yandan Hoy’lu Şeyh Nasiru’d Din Mahmut’la Kayseri’de evinin yanına kurduğu hanikâh’ında (küçük medrese) üretici esnafla “kul”luktan kurtulma ve “birey” olma sürecine giriyordu.


Baba İlyas’ın “Cihâd-Name”sine göre, bireyi bekleyen tehlikeler “kibir”, “buhul (pintilik,cimrilik)”, “şehvet”, “kin”, “tamah”tı.[1]


Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un Kayseri ahîleri de “birey”leşme çabası içinde hemen aynı tehlikelerle karşı karşıyadır:



“Buraya:

sarhoşlar,
zina işleyenler,
arabozucular,
gammazlar,
dedikoducular,
iftira atanlar,
gururlular,
kibirliler,
merhametsizler,
kıskançlar,
kin tutanlar,
sözünden dönenler,
yalancılar,
kadınlara şehvetle bakanlar,
emanete hıyanet edenler,
başkasının ayıbını yüzüne vuranlar,
hırsızlar,
varyemezler,
can alanlar

giremez!”

Kul kültürünün yapısına uygun olarak, engellemeler, yasaklar, cezalandırmalar, ödüllendirmelerle çözülmeye çalışılan sorunlar, 13.yy birey kültüründe insanın eğitilmesi, bilinçlenmesi ve bilinçlendirilmesi ile çözülüyordu. “Kul olan”ı eğitmek gerekmezdi.

Onlara verilen bilgi “ezberletme”, kötü davranışlardan uzak tutmak için “ceza” ve “ödül” dizgeleri kullanılırdı. “İnsan olan”ın doğru davranması için ise ceza ve ödül gerekmezdi. Bu yüzden birey kültürü, hayvan özellikleriyle tanınan “kul”u “insan olan”a dönüştürmeye çalışmaktadır.

Eğitimin ilk izleri, Türkistan Çimkent’te doğan ve 1160’lı yıllarda Yesi kentinde ölen Ahmed Yesevî’de görülür. Kur’an’ın doğruları, artık ezberletmek yerine anlatılacak, öğretilecektir. Bunun için dört aşamadan geçmek gerekir:




1. “Şeriat Kapısı”, korku düzenidir. Önceki “kul”luk düzeninin devamıdır.
Kuran’ın emir ve yasaklarına yalnızca uyulur ve yaşanılır. Kullar isterlerse bu aşamada kalabilir ve daha öteye geçmeyebilirler.

2. “Tarikat Kapısı”, kulluğun bilincine varılma aşamasıdır. Bir
“şeyh”e, bir “pîr”e kul olunur. Hakikate ancak kullukta acı çekilerek varılır.[2] Tarikat pirleri insana özdeksel (maddî) zevklerden
uzaklaşma ve acı çekme yolunu öğretirler.

Meşakkat çekmeyince,
Peygamberin yüzü nerde,


Hizmet et bu yola, boş hayal vermez fayda,
Ruhunu bedenini Hakk yoluna etsen feda,[3]

3. “Hakikat Kapısı”, tarikat acısının sonunda varılır. Kur’an’daki sırlar
ancak acı çekerek öğrenilir. En büyük sır, zamanla ve mekânla bağlantısı olmayan değişmez, tanrısal hakikattır. Bu hakikate akıl gözü ile varılamaz “gönül gözü” gerekir. Gönül gözünün kullanılması ise Hakikat Kapısı’nda öğrenilir.

“Şariatsız tarikate geçemedim
Hakikatsiz marifete giremedim”[4]

4. “Marifet Kapısı”, tanrıya kendini bütünüyle adamaktır. Ona yapılacak
kulluğu, şeriat kapısındakiler gibi hayvansal içgüdülerle, korkarak, bedeniyle değil, bir “insan” olarak düşünceleriyle, duygularıyla da yerine getirmektir.

Burada “şeriat” kapısındaki içgüdüsel korku düzeni değil, coşkuyla yerine
getirilecek bir aşk düzeni oluşturulmaya çalışılır.

“Ateş arayan kelebek gibi şakirt oldum
Kor olup yanarak uçtum ben.”[5]


Dikkat edilirse Ahmed Yesevi’de, o güne değin gelmiş olan inanç dizgesinin güçlendirilmesi için insanın duygularını çalıştırması ve kulluğunu derinleştirmesi amaçlanmaktadır.

Ancak Ahmed Yesevi’nin kulluk düzeninde bağımsız bir “insan”ın da artık kabul edilmeye başlandığını, bu insanın “kendi rızası/duygusu” ile tanrıya kulluk etmesi gerektiğini, “insan”ı yönlendirecek şeyin yalnızca korku ve yasaklar olmadığını, bireyin “aşk”ının, “gönül gözü”nün hesaba katılmaya başlandığını görüyoruz.Yani Ahmed Yesevi düşüncesi, bir yandan tanrısal kulluğu güçlendirmeğe çalışırken öte yandan “birey”i güçlendirme gereksemesi duymaktadır. Oysa bu tutum, kültür tarihinde “insan olan”a yönelimi göstermekte, bu yönelimin zayıflatmaya başladığı kulluk kültürünü, yine bu yönelimle çözme denemesine girmektedir.

Yesevi’deki bu düşünsel zıtlık, ölümünden kırk-elli yıl sonra Anadolu’da gelişmeye ve örgütlenmeye başlayacak olan yeni “birey kültürü”nün köklerini bu çatlağa yerleştirerek gelişmesine neden olacaktır.

13. yy birey kültürünü oluşturanlar, büyük çoğunluğuyla, Batı’ya doğru ilerleyen Moğolların önünden kaçarak, İran ve Irak üzerinden gelen Anadolu bilgeleridir.

Önce Şihabü’d Din Sühreverdi, çatlağı geliştirmiş, yavaş yavaş yarılmaya dönüştürecek yolu açmış, bir yanında Baba İlyas, Evhadü’d Din Kirmanî, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, Hace Bektaş öte yanında, Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ Celalü’d Din-i Rûmî yer almıştır.

Ayrılık siyasal olaylara da neden olur. Önceleri kendi başına zayıflama, 1243 Moğol işgalinden sonra da yıkılma sürecine giren Anadolu Selçuklu devletini derinden etkilemiştir. Selçuklu sultanları zaman zaman görüşlerden birinden, zaman zaman ötekinden yana tavır almış, siyasal tutumlarını buna göre düzenlemişlerdir.

Bu yarılmanın tarafları, birbirleri ile öldüresiye savaşıma girmişlerdir. Ahi Evren Şeyh Nasirü’d Din’in vezir olduğu bir sırada Ahîler Şems’i öldürmüş, Mevlânâ’ya karşın, oğlu Alaü’d Din Çelebi Ahîlerle birlikte davranmıştır.

Tam bu çatışmalar sırasında 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğollar Anadolu’ya egemen olur. Siyasal olaylara işgalci güçler olarak onların da karıştıkları ve Mevlânâ ve Şems’in Moğol’ları desteklediği görülür.

Yine bu olayların süregittiği yıllarda 1204 – 1261 arasında, Papalık ordularının, Latinler’in Konstantinopolis’e yerleşmiş oldukları ve İznik’te yeni bir sülalenin, Laskarisler’in Bizans’a egemen olduğu da unutulmamalıdır.

İstanbul’daki Latin İmparatorluğu nedeniyle Anadolu’da yaşamakta olan silahlı Hıristiyan şövalyeler ile Anadolu’nun ahî şövalyeleri sayılabilecek Alp Erenler’in Selçuklu-Moğol işbirliğine karşıt tutumları, aralarında bir yakınlık doğurmuş olmalıdır ki, bütün düğümler çözülüp Haçlılar ülkelerine döndükten sonraki yıllarda etkilerinin sürdüğü, şövalyelerin zaman zaman guruplar halinde, Müslümanlar tarafından etkilenmiş sapkınlar sayılarak Engizisyonca ölümle cezalandırıldıkları ve yakıldıkları görülmektedir.[6]

Bu arada Anadolu’da biri Ankara (1265), biri Osmanlı(1299) adıyla iki devlet kurulmuştur. Özellikle genişleme ve büyüme eğilimi gösterebilen Osmanlı’nın iç çatışmalarında yine Ahmed Yesevi düşüncesiden kaynaklanan düşünsel yarılma gözlenmektedir.

Kültür tarihinde çatlaklardan başlayan büyük yarılmalar doğaldır. Toplumsal gereksemeler zamanla değişir.

Bir yandan insan organizmasının, dolayısıyla beyninin biyolojik gelişmesi de düşüncesini etkilemekte, bulunduğu konuma gününe göre daha “doğru” bir bakışla bakmasını sağlamaktadır.

Öte yandan zaman içinde kültür birikimi artmaktadır. İnsanlık belleği yeni birikimlere sahip olmakta, yeni doğrular bulmakta ve bazen eski, bazen yeni sorunları bu yeni doğrularla çözme çabasına girmektedir. Başarılı olduğu, olmadığı ya da henûz başarılı olmadığı durumlar vardır. Kimi zaman yeni birikimler, eskiden bu yana göremediğimiz yeni sorunları görmemizi sağlar. İşte bu yüzden Ahmed Yesevi, içinde bulunduğu “kul kültürü”nü zayıf bulup güçlendirmeye çalışmakta, ama bunu, yeni gelişerek onu zayıflatan “birey” bakış açısıyla yapmaya çabalamaktadır.

Yeni oluşan kültürel gerekseme ve eski kul kültürü çözümü, birbirinden ayrı kültürlerin ürünü olduğu için, çatlama ister istemez ortaya çıkacaktır. Yesevi, gereksemeyi duymuş olan toplumun insanlarından biridir. Ozan olduğu ve düşüncelerini yansıtma şansı olduğu için onun görüşlerinde görülmüş ve kalıcı olmuştur. Toplumsal olaylar, kişinin değil, toplumun ve içinde bulunduğu dönemin ürünüdür.

Şimdi yine gelelim Ahmed Yesevi’de oluşan düşünsel çatlağın Anadolu’da nasıl yankılandığına.

Hace Bektaş neredeyse bütün düşüncelerini “Kapılar Kuramı”nın üstüne oturtur. Ama artık Ahmed Yesevi’de olduğu biçimiyle değil!.. Onun “Makalat” adlı kitabı, bütünüyle dört kapı düşüncesi üzerine oturtulmuştur. Kapıların sırası ve işlevleri değişmiş, “Hakikat Kapısı” sona alınmıştır. Hace Bektaş’ın anlattığı biçimiyle Kapılar, bir yandan insan tiplerini, bir yandan evrimleşme, yani “birey olarak insan”ın oluşum sürecini, öte yandan da insanı insan edebilmek için gereken yolu, yani eğitimi anlatır.

Her kapının insan tipi değişiktir, her insan tipi ise geleneksel dört unsura bağlanmıştır.

Birinci kapı Şeriattır:

“Evvel bölük âbidlerdir. Bunlar şeriat kavmidir. Asılları yeldir. Yel hem sâfîdir, hem kavidir. Zira ki yel esmeyince daneler samanından ayrılmaz.
Eğer yel esmeseydi mecmu âlem kokudan helak olayıdı. Pes imdi, helâl ve
harâm, mısmıl ve murdar, kamusu şeriat birle malûm olur. Zira ki şeriat
kapıdır.”[7]

(İlk bölük edilgen kullardır. Bunlar şeriat kavmidir. Asılları yel(hava)dir. Yel, hem saftır hem güçlüdür.Çünkü yel esmeyince (harmanda) buğdaylar samanından ayrılmaz. Yel esmeseydi bütün dünya kokudan mahvolurdu. Dolayısıyla edinilmesi uygun olan ve olmayan, yenebilen ve pis olan, bunların hepsi birinci şeriatle bilinir. Çünkü şeriat kapıdır.)

Âbidlerin yapması gereken ibadetleri sayar ve nedenini söyler:



“Pes, imdi âbidlerin taatleri namazdır, oruçtur, zekâttır ve hactır. Nefr-i âm
olucak gaza eylemektir. Ve cenabetten gusl eylemektir. Ve arzuların istemeyüb dünyayı terk etmektir. Ve âhireti sevmektir. Ve halleri birbirin incitmemektir. Pes, kibir ve hased ve buhul ve adavet bunlarda hemandır.”[8]

(Edilgen kulların ibadetleri namazdır, oruçtur, zekattır ve hactır. Genel çağrı olunca savaşmaktır. Cenabetten kendini boy abdesti ile temizlemektir. Kişisel arzularına karşın dünyayı terk etmek ve öteki dünyayı sevmektir. Birbirini incitmesinler diye yapmaları gereken şey budur. Çünkü bunlarda kibir ve çekememezlik ve cimrilik ve kin tutma duyguları vardır.)

Görülüyor ki Baba İlyas’ın “Cihâd-Name”sinde söz ettiği, insanı bekleyen tehlikeler Hace Baktaş’a göre de hemen hemen aynıdır ve şeriat kapısındaki insan, henûz “hayvan” aşamasındandır ve bu duygular ancak korkutularak önlenebilir, güç yoluyla durdurulabilir.



“İkinci güruh zahidlerdir. Bunların aslı oddandır. Bunlar Tarikat kavmidir.
Pes od gibi dün ü gün yansalar gerektir. Kendülerin göğündürseler gerektir.
Pes, her kim bu dünyada kendü özün göğündürse, yarın ahrette dürlü dürlü
azaptan kurtulur.”[9]


(İkinci güruh, etkin olarak emirlere uyanlardır. Bunların aslı ateştendir. Bunlar tarikat kavmidir. Dolayısıyla gece gündüz ateş gibi yanmak isterler. Kendilerini göğe salmak isterler. Kim ki bu dünyada kendi özünü yüceltirse, yarın öte dünyada türlü türlü sıkıntıdan kurtulur.)


İkinci “Tarikat” aşamasında zahidler eğitim sürecine girer. Şeriat alışkanlığından gelen biçimiyle “kulluk” etmek üzere bir bilgeye (mürşid) kul olunur.

Hace Bektaş zahidlerin ibadetlerini sayıyor:


“Pes, imdi, zahidlerin taatı dün ü gün tanrı zikrin yâd kılmaktır. Ve hem
İsmullahı yâd kılmaktır. Ve hem Havf ü reca içinde olmaktır. Arzuları dünyayı terk etmektir. Ahiret için halleri İlmü Ledün’dür. Ve kendileri bilirler ne olmuştur. Bilmezler kim kandan geldiler ve kanceru varırlar. Zira kim bunlara hidayet kapusu açılmadı. Tanrıya yad kılmaklıkları kendi cehdleridür. Bunların güruhu hemandır”[10]

(Zahidlerin ibadeti gece gündüz tanrıyı anımsamak, Allah’ın adını anmaktır. Hem de korku ve umut içinde olmaktır. İstekleri dünyayı
terk etmektir. Öteki dünya için gizlilikleri keşfetme ve bunu alışkanlık haline getirme bilimine vakıf olma halindedirler. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini de ancak kendileri bilir. Nereden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmezler. Bunlara doğru yolun kapısı açılmadı.Tanrıyı anımsamaları kendi çıkarlarınadır. Bunlar da böyle.)


Hece Bektaş’a göre zahidler de “etkin” hale gelmiş ama “kul”luktan kurtulamamıştır. Cehennem korkusuyla, cennete gitmek isteğiyle davranırlar. Günahları artmasın diye bu dünyada olabildiğince az kalmaya, bir an önce öteki dünyaya göçmeye özenirler. İbadetleri kendileri içindir. Doğru yolu onlar da bulamamışlardır.



“Üçüncü güruh sudandır. Bunlar marifet kavmidir. Pes su arıdır hem
arıdıcıdır. Evvel sual salsalar arısı nedir, arıttığı nedir?

Cevap:
Ârifler katunda her sözün üç yüz yüzü vardır ve bir ardı vardır. Ayruk kişi
katunda her sözün yetmiş iki yüzü ve bir ardı vardır. Pes cahiller bilmezliklerinden kelimenin ardın söylerler. Kendilerin odlu eylerler. Lâkin ârifler her kelimenin ardın söylerler odlu olmazlar.

Pes imdi, su arılığı tahirdir.(…)murdarı taşra bırakır.(…) Pes, imdi, arifler arılığı tahirdir. Geru aslına döner.”[11]

(Üçüncü gurup sudandır. Bunlar marifet kavmidir. Su arıdır, hem arıtıcıdır. Sorsalar: Arılığı nedir, arıttığı nedir? Bu Ârifler düzeyinde her sözün üç yüz doğru, bir ters anlamı vardır. Ayrıcalıklı kişi katında her sözün yetmiş iki doğru ve bir ters anlamı vardır.Bilmezler yalnız ters anlamını bilirler, kendi doğrularını savunurlar. Ama ârifler her kelimenin ters anlamını söylerler, kendi doğrularını savunmazlar. Dolayısıyla su arılığı temizdir, pisliği dışarıda bırakır. Arif arılığı da temizdir,
-temizlenince- aslına döner.)

“Birey” yolunda üçüncü aşama, “Ârif”liğe ulaştıran “Marifet” kapısıdır. Bu sudur, temizlenme, arınma kapısıdır. Marifet kapısından geçerken aşama aşama bu evrenin bütün anlamları öğrenilir. Âriflerin saflığı artık kirlenmez olur. Temizlenen ârif, saflığına döner.

Hace Bektaş’a göre, “insan olma” yolunda temizlenmesi gereken sekiz “kir”lilik ve daha başkaları vardır:



“Vay ona kim, içinde kibir ve buğuz, buhulluk ve tamah ve öfke ve gaybet, ve kahkaha ve maskaralık, bunlardan maada nice dürlü şeytan fiili olsa; dışardan su ile yunup arınır mı? Şöyle bilesin kim, arınmaz.(…) Arifler içinde murdar nesne eğlenmez. (…) Ve âlimlerin ilmin, en kenduzin bildiği yirde yâd kılur”[12]


(Eyvah ona ki, içinde kibir ve sevgisizlik ve varyemezlik ve öfke ve çekiştirme ve kahkaha ve maskaralık, bunların da dışında daha ne denli şeytan işi varsa, dışarıdan su ile yıkanıp arınır mı? Şunu bilesin ki arınmaz!.. -Oysa- Âriflerin içinde pislik hiç durmaz!.. Ve bilgelerin bilgisi, kendi özünü en bildiği yerde -Allah’ı- anmış olur.)


İçten arınmanın yolu da “Ârif”likle olanaklıdır, yani Marifet kapısında sağlanır. “Ârif”, “bilen”dir, “bilge”dir. Mürşit (öğretici-öğretmen) olmak için ârif olmak gerekir. Hace Bektaş’a göre, bilim ve bilgelik “insan olma” yolunun en önemli aşamasıdır.
Ve bilgelerin bilgisi, kendini bildiği en yüksek noktada, Allah’ı da bilmiş olur!..


“Pes, imdi, böyle bilmek gerek kim, âriflerin taatı tefekkürdür. Ve hem
seyirdir. Ve sahib-i nazar olmaktır. Ve hem dünya ve âhireti terk etmektir. Ve nazar ile edep beklemektir. Ve hem arzulayıp Hakk Taalâ’dan yana varmaktır. Ve hem Çalap ârifleri sever. Ve hem ârifler hallerini cümle varlığa değişirler. Ve yavuz endişe kılmazlar. Bunların dahi güruhu hemandır.”[13]


(Şunu bilmek gerekir ki âriflerin ibadeti düşünmektir. Ve hem de gezmektir. Ve görüş sahibi olmaktır. Ve hem de dünya ve öte dünya etkisinden kurtulmaktır. Ve gözleyerek güzellik beklemektir. Ve hem isteklilikle Allah’tan yana yer almaktır. Ve hem Çalap -Allah- ârifleri sever.Ve hem ârifler hallerine karşılık bütün varlığı verirler. Zorlu endişe duymazlar. Bunların gurubu da böyledir.)


Bilgelerin ibadeti, “düşünme”dir. Özdeksel ve tinsel (maddî ve manevî) dünyayı, evreni gözlemektir. Bunun sonucunda kendilerini bütün varlığa adarlar.


Sonuncu kapı, Hace Baktaş’a göre topraktır:


“Dördüncü güruh muhiblerdir. Bunların aslı topraktan olur. Pes, toprak
teslim-i rıza olmakdur. Pes, muhib dahi teslim-i rıza olmakdur.”[14]


(Dördüncü gurup “dost”lardır. Bunların aslı topraktan olur. Toprak kendi isteğiyle kendini teslim etmektir. Dostluk da kendi isteğiyle kendini teslim etmektir.)


Hace Bektaş, tanrısal dostluk ve sevgi’yi “birey”leşmenin varılabilecek en yüce niteliği sayarken “insan”ın Tanrı’ya verebileceği en değerli şeyin, yani insanlığın en değerli niteliğinin “sevgi” olduğunu söylemiş olur.

“Sevgi”yi yönlendirecek, yöneltecek yetenek de gönül gözü’dür.

Bu durumda “insan olan”ın, Tanrıya da, başka insanlara da, Evrene de yöneltmesi gereken yeteneği “gönül gözü”dür. Hace Bektaş’a göre Marifet kapısında geliştirilmiş olan “Gönül Gözü”, Hakikat kapısında bütün varlığa yönelik olarak kullanılmakta, “muhib/dost” kavramı ortaya çıkmaktadır.


13.yy Anadolu bilgelerine[15] “hümanist/insancı” denmesinin nedeni budur.


16.yy’da Avrupa Renaissance’ı sırasında ortaya çıkan Erasmus gibi, Montaigne gibi Avrupa’lı hümanistlerin 13.yy Anadolu hümanistleri’nden tam üç yüz yıl sonra, aynı düşünsel tutum içinde bulundukları, yaşamlarını ve düşüncelerini “birey” olmaya göre biçimlendirdikleri açıkça görülmektedir.


Hace Bektaş’a göre muhiblerin ibadeti de şunlardır:


“Amma muhiblerin taatı münâcâttır, seyirdir, müşahededir, arzularına ermektir. Ve Çalap tanrıyı bulmaktır. Ve kendülerin yavu kılmaktır. Canları muradlarına ermektir. Ve halleri biriküp bir olmaktır. Bunların dahi hemandır.”[16]


(Ama dostların ibadeti yakarıştır, yollara düşmektir, gözlemdir, isteklerine ulaşmaktır. Tanrıya varmaktır. Kendi (eski) kişiliklerini bırakmaktır. Canlarının isteğine ulaşmasıdır. Duygularını yükseltip birleşmektir. Bunlar da işte böyledir.)


Hakikat kapısında ulaşılan şey, tanrının “birey”liğidir. İnsan olmak için, o güne değin gelen “kul”luğu terk etmek kendi eksikliğinin ayırdına varmak ve bu evren’deki tek “birey” olan Tanrı ile birleşmek için sürekli gelişim içine girmek gereklidir. Temel olan sürekli gelişimdir. “İnsan olma”nın, “birey” olmanın bir başka yolu yoktur.


Yunus Emre de, Hace Bektaş’tan dört aşamalı insanlaşma sürecini alır.

Birinci aşama Tanrı korkusudur:


Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi

(İlk kapı şeriattır. Her bir Kur’an hecesi’nin insanın günahlarını
yıkaması için (tanrısal) emir(ler)i ve yasak(ları)ı bildirir.)

İkinci aşama, eğitim sürecinin kabul edildiği aşamadır. Bu aşamada bir bilgeye “kul” olunur:

İkincisi tarıykat kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varanı yarlığaya hocası

(İkinci kapı tariykattır. (Burada) hocasının doğru yolu göstermesi
için (ona) kulluk etmekten yardım umulur.)

Sonraki, doğru düşünmenin, evrene sevgiyle bakmanın öğrenilmesidir:



Üçüncüsü ma’rifet can gönül gözün açar
Bu ma’ni sarayının arşa değin yücesi

(Üçüncüsü marifettir. Burada can(lar) gönül gözlerini açar. Bu anlam
sarayının yücelikleri sonsuzluğa ulaşır.)

Sonuncu, insanın insanlaşması, eksikliğini kabul edip kendini sürekli gelişime açmasıdır:


Dördüncüsü hakıykat ere eksik bakmaya
Bayram ola gündüzü Kadir ola gecesi[17]


(Dördüncüsü hakikattir. İnsanın (kendi) eksikliğini öğrendiği yerdir. Bunun ayırdına vardığında bütün gündüzleri bayram, bütün geceleri Kadir gecesi olur.)



Bu aşama, insanın, bütün denetimlerin dışında, yalnızca kendi kendiyle baş başa kaldığı ve kendini tanrının yetkinliği karşısında sürekli eksik gördüğü aşamadır. “Eksikliğin bilincine varma”, “İnsan-ı kâmil”e, “yetkin insan”a götürür. Böylece insanın sürekli gelişim içinde olmasına ulaşılır. [18]


“Birey” bu aşamada, sürekli kendini geliştirme sürecine girmesiyle oluşur. Bu, hiçbir zaman ulaşılamayacak olan tanrısal yetkinliktir. Hiçbir zaman ulaşılamasa da amaçlanacak ona doğru sürekli bir gidiş, akış sağlanacaktır.


“İnsan-ı Kâmil (yetkin insan)”, kültür tarihine, bir kez daha, tam tamına aynı özelliklerle, 600 yıl sonra, 19.yy sonlarında, Frederich Nietzsche’nin düşüncelerinde, “Üst İnsan/Übermensch” olarak yeniden gelebilecektir.


Kültür tarihinde insan ilk kez “birey”leşebilmek için tanrılaşmak zorunda kalmıştır. Herakleitos’tan sonra “akış” kavramı, insanın kendini eksik görmesiyle ulaşılamazlıktan kurtulur ve “yetkin olana doğru sürekli akış” halinde, ulaşılabilir olur.


Mevlânâ ise, “Dört Kapı”nın üçünü iyice sığlaştırarak almıştır.

“Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almakla yol aşılmış
olmaz. Yola düzüldün mü o gidişin tarikattır. Maksadına ulaştın mı o da hakikat. (…) Şeriat bilgidir, tarikat tutmak, hakikatse Tanrı’ya ulaşmak.”[19]

Mesnevi’nin 5. cildinin önsözünde üstünkörü sözünü eder ve geçer. Mevlana’da artık, Ahmed Yesevi’nin eğitim süreci bile yoktur. Hace Bektaş’ın düşüncelerini bütünüyle üstüne oturttuğu “dört kapı” kavramını zayıflatmak, unutturmak için olmalı, “Marifet Kapısı” bütünüyle çıkarılmıştır, geri kalanlarınsa dinamik yapısı yok edilmiştir.


Hace Bektaş’ın “akış”ı göz önünde tutan tutumu, yine 13.yy’da Anadolu’da yaşamış bir başka bilge Sadrü’d Din Konevi’nin Vahdet-i Vücud (tanrıyla birleşme) düşüncesini etkileyecek, Hace Baktaş ve Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud[20]’la birbirlerini geliştirmeleri sonucunda Sadrü’d Din Konevi ile öğrencilerinden oluşan bilim insanlarını, “Ekberiyye”cileri ortaya çıkaracaktır.


Osmanlı’nın kuruluşunda, Orhan Gazi’nin hızla İznik’te yaptırdığı ilk medreseyi oluşturan ve bu medresede daha sonraki dönemlerde doğa bilimlerine yönelmiş olan Davud-u Kayseri, Kutbü’d Din-i İznikî, , Alaü’d Din-i Esved, Müeyyedi’d Din Cendi, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Molla Ahmed İlahî, Fenarî ailesi Ekberiyye düşüncesini benimsemiştir. Bunların önemli bir bölümü de Konevî’nin doğrudan öğrencileridir.

13.yy bilimciliği, Ekberiyye, daha sonra Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı’da yol gösterici olur. Ama Orhan Gazi’nin ölümünden sonra 13.yy Devrimi’ne karşı, 1.Murat tarafından başlatılan ve Sultan Yavuz Selim’e değin sürecek olan karşı-devrim hareketine koşut olarak Yıldırım Bayezid zamanında din uleması yeniden egemen olacak ve Ekberiyye bilimciliği de yavaş yavaş sönmeye mahkûm edilecektir.

Renaissance sonrası Avrupa düşüncesinin bilime yönelen akımları, Aydınlanma ve Modernizm’in ilk ve özgün örnekleri, İznik medresesi’nde Ekberiyye’ye bağlı bilim insanları tarafından oluşturulmuş olmalıdır. Ancak bu bilim insanlarının özgün metinleri elde olmasına karşın, bugüne değin hiç bir çalışma yapılmaması bir yana metinler çevrilip bilim dünyasının bilgisine bile sunulmamıştır.

[*] Bilim ve Gelecek Dergisi , Şubat 2007 tarihli 36. sayısı, s:46’da yayınlanmıştır
[1] BAYRAM, Mikâil, Prof.Dr. - “Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar” Kömen Yayınları. 1.Baskı Konya, Kasım 2003, s:172-173-174 Prof Dr. Mikâil Bayram bu sayfalarda:
(“Cihad-Nâme’nin Baba İlyas-ı Horasanî’ye Nisbeti’ne Gelince”
Bu eser, İbn Sina’nın “Risalat al-tayr” ve “Hayy Bin Yekzan” adlı eserleri tarzında bir hikaye (Roman) olup, hiçbir yerde adı geçmediği gibi Ayasofya Ktp. Nr.4819’da kayıtlı bulunan mecmua içerisindeki (44b-55a sayfaları arasında) nüshadan başka nüshalara da rastlanmamaktadır. 730 (1329) istinsah (kopya) tarihli olan bu tek nüshada eserin yazarını belirten bir kayıt mevcut değildir.) diyor ve 9 maddede gösterdiği gerekçelerle bu yapıtın Baba İlyas-ı Horasanî’ye aid olduğunu temellendiriyor.
[2] Eski Hellen tragedyaları da acı çekme ile arınma düşüncesi ile ortaya çıkmıştır.
[3] NİSANBAYEV, Abdülmelik, Prof.Dr. (Kazakistan Felsefe Bölümü Başkanı) - “Hoca Ahmed Yesevi’nin Dünya Görüşü”, “1. Uluslar arası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri” 27-28-29 Nisan 2000, Ankara. Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Yayınları:4 s:332
[4] Aynı yapıt s:334
[5] Aynı yapıt s:335
[6] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”
[7] Hace Bektaş, - Makalat s:26 (Yalçın, Aziz - “Yorum ve Açıklamalarla Makalat-ı Hacı Bektaş Veli”, .Der Yayınları 3. Basım, İst. 2000, s:68)
[8] Aynı yapıt, s:27
[9] Aynı yapıt, s:28
[10] Aynı yapıt, s:30
[11] Aynı yapıt, s:31, 32
[12] Aynı yapıt, s:33, 34
[13] Aynı yapıt, s:34
[14] Aynı yapıt, s:35
[15] Ahi Evren, Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Said Emre. “Kul”luk düzeni yanlısı, dahası savaşçısı olarak Şems ile Mevlânâ’nın, yaygın bir kanı olan “hümanist”liği üzerinde düşünmek gerek. Onun Aristokrasi’den gelen ve Allah’tan köleye basamaklanan kulluk hiyerarşisini korumaya çalıştığı ve “birey”in oluşmasına ilişkin yeni toplumsal gereksemeyi yapay olarak doyurmak için “hümanist/insancı” bir kılığa büründüğü ve Anadolu hümanistlerine karşı bir savaşım içinde olduğu Ahilerle ve Ahi Evren’le savaşımından anlaşılmaktadır. Bu savaşımda oğlu Alaü’d Din Çelebi bile babasına karşı âhîlerle birlik içinde yaşamış, bu nedenle de babasının verdiği öldürülme izniyle, Ahî Evren’le birlikte öldürülmüştür. (Bkz: “Kuruluştan Kurtuluşa”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Şubat 2006, Sayı:24, s:33, Altbaşlık: “Ahiliğin Kırşehir örgütlenmesi” s:39)
[16] Hace Bektaş, - Makalat s:36
[17] İlk kapı şeriattır. Buyrukları ve yasakları bildirir. Bu kapıdakilerin günahlarını her bir Kur’an hecesi yıkar, temizler. İkincisi tariykat, kulluktan destek ummaktır. Yola doğru gideni hocası yönlendirir. Üçüncüsü marifettir. (Bu kapıda) insan gönül gözünü açar. (Önüne) anlam sarayının sonsuzluğa yükselen doruğu çıkar. Dördüncüsü hakikat, insanı eksik bulmayı (öğretir). (İşte o zaman) bütün gündüzleri bayram olur, geceleri kadir gecesine döner.
[18] Hace Bekteş’ın kapılar kuramında (bir eğitim kuramıdır) Her kapıya ulaşan insanın o kapının içinde ulaşması gereken kırk da makam vardır. Bu makamların adlarını yine Hace Bektaş saptamıştır.
[19] Mevlana Celalü’d Din Rûmî, “Mesnevi” Cilt:5 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 774, İstanbul 1990 Önsöz
[20] Sezgiciliğin karşısında akliyeciliği savunmuştur. Konevi’nin Vahdet-i Vücut araştırmalarının akliye ölçütleriyle değerlendirilmesinin ardında Prof. Dr. Mikâil Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmalıdır.

Anadolu'nun Bilinmeyen "Bilim Çağı"


ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞINDA,
İZNİK’İN YERİ VE ÖNEMİ*

Ömer Tuncer
İznik, tarih boyunca dünyada pek çok yanıyla bilinen bir kenttir:

Eski Roma için İznik, Anadolu’ydu:
İZNİK’E VEDA
Artık bahar getiriyor ılık havaları
Artık çekiliyor kış sonunun azgın fırtınaları
Yatıştırıyor onları Zephyr(Batı yeli)’in tatlı solukları
Arkada kalıyor ey Catullus, Phrigia ovaları,
Bunaltıcı İznik’in zengin toprakları.
Gidiyorsun Anadolu’nun ünlü kentlerine.
Artık heyecanlı yürek yolculuk için sabırsızlanıyor,
Artık sevinçli ayaklar gezmek istiyor.
Ey sevgili yoldaş alayı, hoşçakalın,
Uzak yurttan gelmiş olan bizleri
Başka başka yollar götürüyor geri

Gaius Valerius CATULLUS
(M.S.57)
(Tercüme Dergisi Sayı:38 s:100)

Hıristiyanlar için İznik, birinci ve sonuncu Ekümenik (evrensel) Konsil(Hıristiyanlık toplantısı)ın yapıldığı yerdir. 20 Mayıs – 25 Temmuz 325 günleri arasında Senato Sarayı’nda yapıldığı ve Bizans imparatoru Konstantin’in de katıldığı bilinen ilk toplantı da “Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi”nin kutsallığı kesinleştirilmiş, karşı görüşler din dışı sayılmış, İskenderiye Piskoposu Arius ile iki yandaşı sürgün edilmiştir.

27 Eylül 787’de başlayan ve bugün kalıntısı görülen Hagia Sophia kilisesinde yapılan ikinci İznik Konsili’nde ise karşı duruşlar reddedilerek Hıristiyan ikonaları karşısında ibadet edilebileceği karara bağlanmıştır.

Türkler için İznik, Anadolu’ya geldikten sonraki ilk Selçuklu başkentidir. 1075 – 1097 arasında 22 yıl kadar Başkent olarak Selçukluların elinde kalmış, sonra yeniden Bizanslıların eline geçmiştir.

Osmanlı İznik’ine gelince…

Orhan Gazi’nin 1326’da Bursa’nın almasından sonra 1331 yılında İznik’i de alır. Bu kuruluş yıllarında son derece önemli bir yere sahiptir. Osman Gazi İznik’i, düşünsel politikaların geliştirildiği bir bilim kenti haline getirir.

Yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan yeni bilgilere göre bu önemi anlayabilmek için birkaç yüzyıl önceye dönmemiz ve insanlık tarihinde Orhan Gazi’ye değin gelen düşünsel ve politik gelişmelere bir göz atmamız gerekiyor.
12.yy sonlarında Asya’dan Doğu’ya akınlar yapan Moğollar’ın önünden kaçan bilim insanlarının Batı’ya, Anadolu’ya geldiklerini görüyoruz. Çoğunun kökeninin Horasan’da olması, kimilerinin de Horasan’da başlayan eğitim üzerine yeni çalışmalar yapması Anadolu’ya geldiklerinde “Horasanîler” olarak anılmalarına neden olur.

Horasanîler, düşünceleri yüzünden yaşamından olmuş Hüseyin bin Mansur el Hallac (Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin)’in düşüncelerini geliştirirler. Hallaç, 26 Mart 922’de, Bağdat’da, parçalanarak idam edilmiştir.

Hallac’ın düşünceleriyle insanlık, “kul” kültüründen “birey” kültürüne geçişinin ilk adımını atar. O güne değin evrende var olan tek “birey” Allah’dır. Geri kalan her şey Allah’ın kuludur.
Doğal, kültürel ve toplumsal gelişme içinde yeni gereksemeler doğması, insanı, “birey” olmaya yönelik adım atmaya zorlamaktadır… Oysa “birey” olmanın tek yolu vardır: Allah’la birleşmek, aynılaşmak!..

İşte bu kültürel gerekseme, gelecekte Osmanlı’nın kuruluşunu da, Avrupa Renaissance’ını da, Fransız Devrimini de, Anadolu Kemalist Devrimini de oluşturacak olan kültür yapılanmasının, “birey kültürü”nün ilk düşünsel adımını ortaya çıkarır:

“Ey kavmim, Allah beni benden alınca ve beni benden yok edince, sonradan olan varlığımın nitelikleri darmadağın oldu. Sultan olan Allah geçmişten geleceğe sonsuzluğuyla ortaya çıkınca, sanki benim sonradan ortaya çıkan varlığım, hiç var olmamış gibi oldu. Oysa geçmişten geleceğe sonsuzluk her zaman vardı. Sonra benim benliğim onun benliğinde yok oldu. Benim (bireysel) varlığım, onun (evrensel) varlığına karıştı. Ve toplumsallığım onun tanrısal varlığında darmadağın oldu.

Sonra etrafıma bakındım, (evrende) ondan başka hiç bir şey göremedim!.. Ve ondan başka hiçbir şey duyamadım!.. Ve ondan başka hiçbir şey anlatamadım!..

Ve dedim ki: ‘Enel Hüve (ben O’yum)’. (…) O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. Oysa O, Hakk olmaya kendisi sahiptir. (…) Ve benim sınırlarım, onun varlığı üzre çizilmiştir.”

Hallac’ın vasiyeti olan, öldürülmeden hemen önce söylediği (yazdığı?) bu sözler, insanlık tarihinde “kul”luktan sonra gelen yeni yapılanmanın temeline konulan ilk harç olmuştur. Ardından gelenler, Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Hasan Sabah, kendi alanlarında aynı yolu izlemiştir.

Öte yandan “birey”i temel alan düşünsel yapı, karşıtlarını, Selçuklu Nizamiye medreselerinde hocalık yapan Hüccet-ül-İslam İmam Gazali ve ardıllarının “kul” kültürünü coşkuyla savunan, “birey” düşüncesine, özgür felsefeye karşı duran ve bunun kuramını yapan düşüncenin ortaya çıkmasına da neden olur.
Arada Ahmed Yesevi (12.yy ortaları) gibi iki yolu uzlaştırma çabalarını da görürüz.
Bu iki karşıt düşünsel kanal, Anadolu’nun 13.yy’ında her alanda kendini gösterir. Özellikle toplumsal örgütlenme, bütünüyle bu çatışmanın alanı durumuna gelir.
Anadolu’nun yeni kültür yapılanmasında önderlik etmiş ilk bilge, 13.yy başlarında, Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmuştur. Kayseri’de üretici esnafı örgütlemiş, geleceğin dünyasında “burjuva” denilecek “birey” temelli yapının kültürel, siyasal ve toplumsal temellerini atmıştır.
Aynı yıllarda Baba İlyas-ı Horasanî, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkesinde Anadolu Türkmenlerini örgütlemektedir.
1230’lu yılların sonlarında Ahî ve Babaî’leri destekleyen Anadolu Selçuklu Sultanı Alaü’d Din Keykubat’ı öldürerek yerine geçen oğlu II Gıyasü’d Din Keyhüsrev, kendisine karşı suikast düzenledikleri savıyla Ahî ve Babaî ileri gelenlerini tutuklaması ile Anadolu Türkmenlerinin Selçuklu’ya başkaldırarak Baba İlyas’ı kurtarmak üzere Amasya’ya doğru çoluk-çocuk yola düştüğünü görüyoruz.
Selçuklu’ların telaşa kapılıp Baba İlyas’ı idam etmesiyle gazaba gelen Anadolu Türkmenleri, toplana toplana, Sultan kenti Konya’ya yürümeye başlar. Selçuklular iyice telaşa kapılır, ordu, Hıristiyan askerlerin de desteğiyle bu çoluk çocuk kalabalığı Kırşehir’in Malya ovasında karşılar. Ve Anadolu tarihinin iki büyük Türkmen kırımından birincisi yaşanır (ikincisi, Sultan Selim’in Çaldıran’a giderken yaptığı kırımdır).
Hemen ardından Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Selçuklu ordusunu Kösedağ’da yener, bütün Anadolu’yu işgal eder. Tek direniş, Kayseri’li ahîlerden gelir. Sultanlarının yenilgisine karşın, o güne değin bir kentin kendi insanlarının işgale karşı, kendi başlarına yaptığı ilk direniştir.
Kayseri savunması, Sosyoloji tarihinin ilk “vatan savunması”dır.
Bu sırada Konya’da, İmam Gazali’nin yolundan giden Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî, Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğollarla onların atadığı Selçuklu Sultanlarını desteklemektedir.
13.yy Anadolu devrimini oluşturan düşünsel alt yapıyı kuran ikinci bilge, Babaî kırımında kardeşi Menteş’i yitirmiş olan Hace Bektaş’tır. Sulucakarahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) tekkesini kurmuş, Babaîliğin dünya görüşünü geliştirerek sürdürmüştür. Ahmed Yesevi’den aldığı “dört kapı” kuramını tersine çevirmiş, kendi düşünceleriyle yoğurmuş, geliştirmiştir.
Buna göre, insan, dört ana aşamadan (kapıdan) geçerek olgunlaşır, hayvanlıktan insanlığa geçer:
1. “Şeriat Kapısı”nda yel insanları, “abidler(kul, insansı)”;
2. “Tarikat Kapısı”nda ateş insanları “zahidler(korku insanı)”;
3. “Marifet Kapısı”nda su insanları “arifler(bilge)”;
4. “Hakikat Kapısı”nda toprak insanları “muhipler(dost)”.
Böylece Hace Bektaş, “Makalat”ında kuldan bireye geçişin, kulları eğitip insanlaştırmanın yolunu çizer.
1240’lı yılların ortalarında Anadolu’ya üçüncü bilge, Sadru’d Din Konevi gelir. Muhyi’d Din ibn ül Arabî’nin üvey oğlu ve öğrencisidir. Şeyh ül Ekber (Büyük Şeyh) denen Arabî’nin ölümü üzerine kitaplarını alarak Konya’ya gelmiştir. Günümüze gelen 168 kitap Konya Yusufağa kütüphanesindedir (son yıllarda kitaplardan 70 kadarı yazık ki, çalınmıştır).
Muhyi’d Din ibn ül Arabî, Hüseyin bin Mansur el Hallac’ın vahdet-i vücud (varlığın birliği) düşüncesini irdeleyen bir tasavvuf insanıdır. Sadru’d Din Konevi de aynı yolu sürdürmüştür.
Ancak Anadolu’ya geldikten sonra Hace Bektaş ve özellikle Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’la olan yazışmaları (El Mürâselât) ve ilişkileri sonucunda düşüncelerinin daha maddesel, daha dünyevî bir biçim aldığı görülüyor (Sadru’d Din Konevi’nin ibnül Arabî’den gelen sezgiciliğine karşı, Ahî Evren Fahruddin-i Razi’nin öğrencisidir ve akliyecidir).
Buna bağlı olarak Sadru’d Din Konevî, yüzyıllar sonra, Avrupa Renaissance’ından sonra ortaya çıkacak olan “Akılcılık / Rationalism (Descartes, Spinoza)”, “Deneycilik / Ampirism (John Locke, David Hume, George Berkeley)” gibi doğru bilgiye ulaşma kuramları geliştirmiş, dahası, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunmuştur. Avrupa felsefesinin aynı tartışmalara ulaşabilmesi için 17.yy’ı; hele iki bilgi kaynağının birlikte kullanılması gerektiği düşüncesi için Immanuel Kant’ı, yani 18.yy’ın ikinci yarısını beklemek gerekecektir.
Sadru’d Din Konevi, öğrencisi olan pek çok bilim insanıyla birlikte, bu tartışmaları içeren düşünce akımına, Muhyi’d Din ibn ül Arabî’ye verilen lakaba (Şeyh ül Ekber) uygun olarak “Ekberiyye” demiştir. “Ekberiyye” adına, tasavvufun, görünür (zahiri) bilgilerin altına asıl derin (batın) anlamları bulma becerisiyle (ilm-i batın) bakarsak, çağrışımlarının, gerçekten çok daha derinlere uzanmakta olduğunu görebiliriz.
Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, onun 1275 yılındaki ölümünden sonra da Ekberiyye hareketini sürdürür.
1299 yılında, Babaîlerin, Ahîlerin, Hace Bektaş düşüncesinin ve Ekberiyye akımından gelen bilim insanlarının (Ahiyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm) hep birlikte kurdukları Osmanlı devleti, ne Anadolu’da, Selçuklu ve Bizans’ta, ne de tarihte başka Aristokrat devletlerde (sultanlıklarda, kırallıklarda, imparatorluklarda) görülmemiş bir şeyi yapar, devlet danışmanlığını dini gurupların (ulema) eline bırakmaz, akılcı ve gözlemci bilim insanlarına (ilmiyye) verir.
Oysa bilindiği gibi aristokrat toplumlarda “iktidar” tanrının kendisi, kan bağı olan birisi, ya da tanrı vekilleri tarafından kullanılır; sultanlar, kıralar, çarlar taç giyme vb törenlerle din adamları tarafından tanrı adına görevlendirilirdi. Bunun sonucu olarak da din adamları (ulema) aristokrat toplumlarda son derece etkin bir danışmanlık görevini de üstlenmiş olurdu.
Orhan Gazi, İznik’i aldıktan hemen sonra (1231), bugün yeri hala saptanamamış ilk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesi’ni kurar ve Ekberiyye hareketinden gelen bilim insanlarına verir. Bunlar, Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, ve onların yetiştirdikleridir:
Müeyyedi’d Din Cendi, Davud-u Kayseri, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Kutbu’d Din-i Şirazî, Fenarî ailesi, Kara Hoca, Tacü’d Din-i Kürdî bunlardandır.
İznik’te aynı yarım yüzyıl içinde, iki medrese daha kurulur. Bunlardan biri yine yeri tam olarak saptanamamış olan Hayrü’d Din Paşa medresesi ile bugün ayakta duran ve onarılıp İznik Belediyesi denetiminde Çiniciler çarşısı olarak kullanılmakta olan Süleyman Paşa medresesidir.
İznik, böylece Osmanlı’nın bilim ve kültür merkezi olur, Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı Devleti’nin bilimsel danışmanlığını yapan “ilmiyye”nin bulunduğu yaşadığı kent haline gelir.
1.Murat’tan başlayarak yavaş yavaş Selçuklu’nun ve Bizans’ın kulluk düzeninin yeniden tırmanmaya başlaması, Yıldırım Bayezid’in, ilmiyye sınıfının etkisini azaltarak yeniden ulemaya önem vermesi, eski aristokrat yapının yeniden egemen oluşunu göstermektedir.
Bundan sonra Ekberiyye akımı, Aristokrat karşı-devrim süreci içinde yavaş yavaş önemini yitirecektir. Yalnızca, Aristokrasiyi Osmanlı iktidarına taşıyan ve kendine artık açıktan “sultan” dedirten, kendine ilk Osmanlı sarayını yaptıran Fatih Sultan Mehmed’in, İznik medreselerinde yaşamakta olan Ekberiyye’ye özel bir önem verdiği, bu nedenle de Fatih döneminde Ekberiyye’nin kısa bir parlak dönem yaşadığı anlaşılıyor.
Fatih, Sadru’d Din Konevî’nin felsefesinin ana kitabı olan “Müftah ül Cem ül Ğayb” adlı eserini on ayrı bilim insanına şerh ettirir. Farsça’ya tercüme ettirir. Şerhleri ve tercümeyi yapanlar İznik’li Ekberiyye’ci bilim insanları, Kutbu’d Din-i İznikî, Molla Ahmed İlahî’dir.
Yazık ki bugün hâlâ, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunan Ekberiyye’ci bilim insanlarının hemen hiç birinin kitapları gün yüzüne çıkmamış, doğru dürüst incelenmemiştir.
İşte bu yüzden, özellikle İznik ve, Bursa medreselerinde, insanlığın kapısını geleceğin dünyasına açmak için neler yapıldığının, insanlığın birikimine neler katıldığının ayrıntısını bilemiyoruz. Bilim insanlarına, felsefecilere düşen, pek çoğu Bursa ve İstanbul Eski Eserler kütüphanelerinde bulunması olası olan, Ekberiyye akımının, özellikle bilim ve bilgiye ulaşma konusundaki kitaplarının, bir an önce kültür tarihindeki benzerleriyle karşılıklı olarak incelenmesi, doğru olarak, çevrilmesi ve insanlık tarihindeki doğru yerini alması olmalıdır.
_________________
* [1] “Bursa’da Yaşam” Dergisi Haziran 2007, s:170’de yayınlanmıştır. (“Bursa Olay” gazetesi eki)