tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2012 Pazar

"Kadınlara mı gidiyorsun?.. Kırbacını Unutma!.."



Birkaç sözcükle Nietzsche'nin söylediklerini anlamak öyle kolay değil doğrusu. Bunu özellikle yapar. Kendisi gibi "karanlık (zor anlaşılır)" yazmış bir filozof olan yurttaşımız Ephesos'lu Herakleitos'un bu davranışından övgüyle söz ederken "anlayamayacak kel zeka, hiç anlamasın" diye yaptığını söyleyerek kendi karanlık yazmasının nedenini de açıklamış olur.
(Anadolu tasavvufunda da aynı karanlık yazma geleneği vardır ve buna "görünür anlamın altındaki asıl anlam" nitelemesiyle "Batınîlik", gizli anlamı ortaya çıkarma becerisine de "İlm-i batın" denir - Ayrıca, Renaissance'da ve sonraki bütün sanat akımlarında yani "Burjuva kültürü"nde bu anlayışı günümüze değin bütün Dünya'da bulabilirsiniz.)

Bütün insanları ilgilendirdiğini düşündüşüm, "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını Unutma!.." sözü, "Zerdüşt Böyle Dedi" ya da "Böyle Buyurdu Zerdüşt" olarak Türkçe'ye çevrilmiş olan ünlü kitabının "Kadın" bölümünün son tümcesidir. Bana kalırsa önce bu bölümün bütününü okumak gerekir. (https://www.facebook.com/note.php?note_id=397329644842)
Ardından da Nietzsche'nin felsefesine bütün olarak göz atmak gerekir. Ancak bu durumda sözü yerli yerine oturtabilirsiniz.
Nietzsche'yi bütünsel olarak en iyi anlatan yazı, bana kalırsa, sevgili hocam Prof.Dr. rahmetli Nermi Uygur'un "Güneşle" kitabındaki "Nietzsche'nin Yaşama Felsefesi" adlı, Nitzsche'yi zorluklarından arındırarak anlattığını düşündüğüm yazısıdır.https://www.facebook.com/notes/omer-tuncer/prof-dr-nermi-uygurun-friedrich-nietzschenin-ya%C5%9Fama-felsefesi-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-denemesi/10151417675838332
Nietzsche, Nermi Hoca'nın yazısına bakarsanız, güçlülüğün, güçlenme sürecinin filozofudur. Akılsal, bedensel, irade (hoca "istenç" terimini kullanmış) ya da her ne olursa... Anlattığı bireyler, "kadın", "erkek", "ben/(Ecce Homo)", ya da "Zerdüşt" gibi ad vererek anlattıkları her zaman, okuyanın örnek alması için anlatılır. "Kadına giderken kırbaç"ın, sado-mazoşist bir duygu olarak şiirsel bir yanı da vardır ama felsefi gerekliliğinin nedeni çok basittir: kadın, erkeğe göre bedensel bakımdan daha güçsüzdür. Bu açıdan da örnek alınacak bir varlık değildir. Üstelik yalnız erkekler için değil, kadın ya da erkek, bütün insanlar için... "Kadınlara gitmek", kavramını "kadını örnek almak" olarak anlamalıyız. Bedensel gücü olmayan bir örneği, örnek olarak kullanmaya olan teknik ve yöntemsel bir durumu anlatarak uyarıyor...
Nietzsche kolay değildir. Şiirsel görünen her şeyin altında mutlaka insanın "güç-istenci"ni geliştirecek bir şey aramak gerekir. Kendine usta saydığı Herakleitos gibi tam bir "Batınî"dir. Anadolu tasavvufunu bilse hayran olurdu sanırım!.. Üstelik kendisinden 600 yıl önceki Anadolu tasavvufunda bulunan "İnsan-ı Kâmil" kavramı ile kendi "üstinsan/übermensch" kavramının tam tamına çakıştığını bilse düşer bayılırdı her halde...

1 Ocak 2011 Cumartesi

Felsefe, bilim ve sanatta "mülkiyet" kavramı üzerine...





Felsefe Bilim ve Sanatta Telif Hakları Zındanı...

Sanat üreticilerinin de izleyicilerinin de hep birlikte bu konuda savaşım vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Kapitalist toplumsal yapının sanatçıyı ürününü satarak geçinmeye zorlamasına karşı!.. Toplum, kapitalist dizge dışında yaşadığı çok uzun binyıllar boyunca sanatçısını ürününü satmak zorunda bırakmadı. Ama gene de biz Homeros'tan Yunus'a, Aiskhilos'tan Shakespeare'e, Praxiteles'ten Rodin'e, hiç bir resmini görmemiş olmamıza karşın ressam Apelles'ten Brugel'e sanatçılarımızı biliyoruz. Ürünlerini, araya yüzyıllar ve binyıllar girmesine karşın bizimle paylaşmayı başardılar.

Öyle başardılar ki bunca zamana karşın Ömer Hayyam rubaileri bugün Sevgili Fazıl Say'a bu konuda beste çalışması yapmak için esin kaynağı olabiliyor.

Yalnızca sanatçılar mı? Filozofları, bilim insanlarını da aklınıza getiriniz. Onların da ürünlerini satmak zorunda kalmadıklarını düşünüyorum.

"Yunus Emre hiç bir şiirine fiyat etiketi takmamıştı!.." Takmak zorunda da kalmamıştı.

Fiyat etiketimizi taktığımız anda ne oluyor görüyoruz. Herşeyin sahtesi ortalığı dolduruyor. Bir yanda meyhane ressamları, öte yanda sarhoş eylencesi arabesk ve meyhane şarkıları, daha da ötede salya sümük şiirler... Haydi bırakın bunları bir yana, bütün bu pespayeliğe "sanatçı" adı vermeler...

Savaşmak zorunda kaldığımız yapı bu değil mi? Ama biz toplumu, gerçek sanatçıyı EN ÜST DÜZEYDE yaşatacak yapıya zorlayacak baskı gurubunu sanatçılar ve sanat izleyicileri olarak oluşturmazsak ve paylaşım ürünlerimizi, kapitalizmin bizi zorladığı gibi satarak geçinmeyi savunursak ne aynı mantıkla üretilen arabeskin kökü kesilir, ne pespaye aşk şiirlerinin, ne "piyasa sineması" denen garabetin, düşük düzeyli tv dizilerinin ne de sağda solda gördüğümüz inanılmaz çirkinlikteki leylek, ördek biçimli objelerin!..

Hemen yarından başlayarak ürünlerimizi satmayı bırakalım demiyorum kuşkusuz. Yaşayabildiğimiz, soluk alabildiğimiz dünyayı hemen terk etmeyeceğiz kuşkusuz. Ama geleceğin dünyasını bir sanat dünyası haline getirmek için de "biz ürünlerimizi satarak yaşamak zorunda kalmak istemiyoruz" kampanyası başlatmamız ve çok güçlü ve istikrarlı olarak sürdürmemiz gerekmiyor mu?

Peki bu "internet" denilen "hırsızlık ortamı(!)"nı neden bir "paylaşım ortamı" olarak kullanmıyoruz? Hiç değilse kendini başka yollarla geçindirebilenler tarafından bu yapı başlatılsa diyorum... Neden sattıklarımızın yanında küçük küçük kimi bestelerimizi de internet üzerinden telif istemeden dağıtmaya başlamayalım, üstelik karşı çıkacağımıza bunu çoğaltmaya da çalışmayalım?


Ne dersiniz?


Kimi yinelemeler de olacak galiba ama... Peki, daha açık anlatmaya çalışayım:

1) Sanat yapıtının üretilme amacı yaşamımızı, duyarlığımızı, şu anda dünyada bulunan ve gelecek olan başka benliklerle paylaşmaktır. Öteki üretimlerin ise gereksemeden fazlasının satılması temeldir. Yani başka başka nedenlerle üretilirler. Nefes aldığınızda bedeninizden çıkan nefesi toplayıp satmak gibi bir şeye nasıl kalkışmıyorsak sanat, bilim ve felsefe alanlarındaki ürünlerimizin de tüketim maddeleri gibi ekonominin parçası haline gelmeleri onların niteliklerini değiştirmekte, onları arz-talep doğrultusunda biçimlendirmektedir. Bu alandaki yozlaşmanın nedeni budur.

2) Kapitalist toplum, ihtiyaç duyulan her üründen "kâr" çıkarmaya çalışan, hareketini, yaşamasını "kâr"la sağlayan toplumdur. Temel yapısı, insanların, basitçe bakıldığında, ürettiklerinin gereksemelerinden fazlasını satarak başka gereksemelerini karşılamalarıdır. Üretimi "kâr" belirler. Toplumu yönlendirir, biçimlendirir, dahası oluşturur. Kültürümüz de bu çarkın içine girdiğinde buna göre şekillenir. Kendi gereksememiz devre dışı kalır ve satılabilecek şeyi üretmeye başlarız. Kültür yozlaşmasının, basitçe, temel nedeni budur. Önerdiğim direnme işte bu yapıya karşıdır.

3) Bundan önceki toplumlar Aristokratların yönettiği toplumlardı - "feodalizm" dediğimiz yapı... "Kâr" ölçütüne göre biçimlenmiyordu. İnsanlar kendilerini "kul" görüyorlardı. En üsttekiler, kırallar, sultanlar, çarlar, imparatorlar bile "Allahın kulu" idiler. Yaşamanın yolu, kendi üstündekilerden alınan sadaka mantığındaki mülkler, gelirlerdi. Dünyanın her yerinde böyledir. Ağalar, beyler kendi üstündekilerden bir tür "sadaka" alır, kendi altındakilere bir tür "sadaka" verirdi. Yani alıp verdiklerinin mantığı, "karşılık" yani "bedel" değildi. O yüzden de her "ast" kendini "üst"üne "muhtaç" duyumsardı. Sanat, bilim ve felsefe de ister istemez bu yapı içerisinde oluşuyor, biçimleniyordu. Sarayda ya da bey konaklarında oluşuyor ise... Zaman aktıkça insan, saraylar dışında "kul"dan "birey"e dönmeye yani özgürleşmeye başladı. İngiliz kıralı bile feodal beylerin baskısıyla 1215 yılında "Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Bildirgesi"nı imzalamak zorunda kaldı. Sosyal ortamda burjuva hareketinin ilk adımı budur ve kültüreldir. İlginçtir ki Aristokratlar tarafından oluşturulmuştur. Bundan sonra ortaya daha bağımsız, daha kişisel yapıtlar çıkmaya, felsefe ve bilim insanları daha bağımsız çalışmaya, efendilerine bir anlamda "başkaldırma"ya başladı. Müzik, kiliselerden ve camilerden dışarı çıktı, bireyin dünyasına ulaştı. Alain Corneau'nun "Dünyanın Bütün Sabahları" filmi bu dönemi çok güzel anlatır. 13.yy Anadolu devrimi (Hace Bektaş, Ahi Evren Hace Nasiru'd Din - Nasrettin Hoca, Sadrettin Konevi ve hemen arkalarından gelen Yunus Emre tarafından geliştirilmiş ve aktarılmış olan gerçek tasavvuf) 300 yıl kadar sonra da Avrupa'da Renaissance budur (bu arada söylemeliyim: bugün dincilerin bayrak yaptığı Mevlana, bir tasavvuf insanı değil, Anadolu Devrimi'ne karşı bir yalancı tasavvuf oluşturma çabasına girişmiş, batıdaki örneği olan papalığın yenileşmeye karşı savaşımını ve direncini 13 yy Anadolu'sunda oluşturmuş olan kişidir).

4) "Birey"le birlikte "satış" da başladı. Hemen birlikte yozlaşma da... İşte "arabesk"ten şikayetimiz varsa, savaşımımız bu yozlaşmaya karşı olmak durumundadır. "Kâr"dan da özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı temel tutup yeni bir yapı oluşturmak zorundayız. Bu yapının nasıl bir yapı olacağı bizim tarafımızdan bulunacaktır. Şimdi yapıtlarımızı "satma" ve bununla "geçinme"ye karşı durma gereğini biliyoruz. Çünkü özgürlüğümüzü kısıtlayan temel yapı budur.

5) Doğal ki geçinmemizin bir yolunu bulmalı, burnumuzdaki bu "ayıcı halkası"nı fırltaıp atmalıyız. Hem de bu yol bize "üst düzeyde" bir geçim sağlamalıdır. Bulacak olan yine "biz"iz. "Kâr" bağlamından bağımsız üretim ve paylaşım için, teknoloji bize 20 yy sonunda müthiş bir olanak vermiştir. İnternet olanağını kullanmak zorundayız. Dünyada bugün bile bir sürü insan yazılarını, kitaplarını internet yoluyla yazıyor, müziklerini internet yoluyla paylaşıyorlar. Sanat, Bilim ve Felsefe alanlarına yakışan da budur.

Bir itirafta bulunayım: Orhan Gencebay, geçen yıldı galiba, kendi meslek birliği adına tv'de konuşuyordu. Bütün çabalarına karşın, toplanması gereken telifin ancak %7 oranında toplanabildiğini söyledi. İçimden gelen duygu "beter olun!" duygusuydu!

Yok olacaklar!.. Bizim başaramadığımızı gelişen teknoloji yapıyor işte...

6) Çok yakın bir zamanda ne denli "profesyonel" olursa olsun, internet dışında paylaşım alanı kalmayacak. Ya uyum sağlayacağız, ya yok olacağız. O yüzden de doğru olan, direnmek yerine hızla uyum sağlamak değil midir?

Şimdi birkaç yanıt daha:

7) "Yozlaşma" yalnız bizim ülkemizde değildir. Bütün dünyada "Popüler bilim", "Felsefe yaptığını söyleyen bir sürü ukala", "Metal" filan gibi "popüler" alanlarının bütünü yozlaşma alanlarıdır. Bu alanlarda üretilen "meta", alanda kâr görülmediğinde bütünüyle çökecektir. Çok da hayırlı olacaktır. Dahası bu sürecin hızlanmasına yardım etmek durumundayız. Yapıtlarımızı "meta"laşmaktan kurtarmak, yozlaşmayı önlemek ve daha bağımsız olmak istiyorsak!..

8) "Fikri Mülkiyet Hakkı" sözcüklerinin ne ifade ettiğini gayet iyi bildiğimden emin olunuz!.. Benim için, o Arapça üç sözcüğün yan yana gelmesinden oluşan "Fikrî Mülkiyet Hakkı", paylaşmak üzere ürettiğim Felsefe, Bilim ve Sanat alanlarında yapıtlarımızın yozlaşma karşısında korunmasıdır. Filmimin kesilerek yayınlanmamasıdır. Müziğimin izinsiz olarak amacı dışında, sözgelimi tüketim reklamlarında kullanılmaması, besteci ya da yorumcunun yapıtının, burnundaki "geçim" adlı ayıcı halkasının çekiştirilerek, kullanılmaya razı edilememesi için korunmasıdır!.. Hem de öyle yasalarda yazdığı gibi yetmiş yıl falan değil, dünya durdukça!..

Ayrıca:

9) Buna "mülkiyet" adını vermek son derece yanlıştır. Bireysel "mülkiyet", kavramı bu sistemin ürünüdür. Aristokrat toplumlarda "mülkiyet" yalnızca tanrınındır. Hem de bizim "fikrî(!)" alanlarımızda bile... Kapadokya kiliselerinin hiç birinde duvar resimlerinde imza bulamazsınız. Üstelik çeşitli ressamların yapmış olmasına karşın, üslup olarak bile ayırmanız çok zordur. Çünkü onu yapan elin bilinci, kendisinin "tanrının eli" olduğu biçimindedir. Yazılan hiç bir yapıt imzalı değildir. Çünkü tanrı tarafından vahy edilmektedir. Yani vahiy ürünü olan yalnızca Kur'an değildir, bütün sanat, bilim ve felsefe ürünleri vahy edilirse var olur... Avrupa kültürü, Sokrates'ten bu yana gelen 1800 yıllık uykusundan henüz uyanmadan, şiirine ilk imzayı atan, sanatında mahlas kullanan, önce Ahmet Yesevi, sonra da Yunus Emre olmuştur. Yani kendi "birey"liklerinin önce Yesevi ve Yunus tarafından altı çizilmiştir. Hallac-ı Mansur gibi, Ömer Hayyam gibi, Farabi gibi, İbn Sina gibi adını doğrudan yazmadan "birey"liğini belirleyenler yaklaşık 10.yy'dan bu yana vardı. ama 12.yy'da Yesevi ve 13.yy'da Yunus adlarını "mahlas" olarak doğrudan yapıtlarının içine yerleştirmişlerdir.

Bireysel mülkiyet, Aristokrat toplumlarda yalnızca tanrınındır. Çünkü "birey" olan yalnızca O'dur. Günümüzde ise bireysel mülkiyet, toplumsal yapı tarafından kendi ölçütlerine göre dayatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Özgürlük, yapıtın üretilir üretilmez paylaşmanın yolunun bulunması, topluma mal edilmesiyle olanaklıdır. İnternet bunu sağlamaktadır. Tereddütsüz kullanmamız gerekir.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Bilim Tarihinde Danışmendoğulları


Kültür tarihi arkeolojisi:

BİLİM TARİHİNDE ANADOLU SELÇUKLU DANIŞMENDOĞULLARI BEYLİĞİNİN YERİ VE ETKİSİ(*)
Kültür tarihinde öyle noktalar vardır ki bir türlü görülmez, görülemez!.. Ama kendinden sonra gelen temel kültürel yapıyı olanca ağırlığıyla üstünde taşır.

Söz gelimi hekimlik tarihinde, Hippokrates’in hastahanesi, Kos Asklepionu[i], hele Galenos Hekim’in yaşadığı ve müzikle iyileştirme yöntemlerinin kullanıldığını bildiğimiz antik Bergama Asklepionu bilinir de nedense 2. Bayezit’in yaptırdığı Edirne Darüşşifasından hiç haber yoktur.

Oysa Evliya Çelebi anlatıyor:
(…)
Hastalarâ deva, dertlilere şifâ, dîvânelerin ruhuna gıdâ
Ve def-i sevdâ olmak üzere,
On adet hânende ve sâzende gulâm tahsîs etmiştir ki,
Üçü hânende, biri nâyzen, biri kemânî
Biri mûsikaarî, biri santûrî, biri ûdî
Olup haftada üç kerre gelerek
Hastalara, delilere mûsikî faslı verirler.
Bi-emr-i Hayy-i Kadîr, nicesi
Avâz-ı sâzdan hoş hâl olurlar.
Hakkaa ki ilm-i mûsikîde nevâ, rast, dügâh,
Segâh, çârgâh, sûzinâk makamları
Anlara mahsustur.
Amma makam-ı zengule ile makam-ı bûselikte
Râst karar kılsa hayat verir âdeme.
Cümle sâz ve makamlarda rûha gıdâ vardır.
(…)
[ii]
Arkeolojide olduğu gibi kazdıkça elinize düşer gerçekler. Yeter ki kazılacak yeri doğru, bilimsel yöntemle saptayın…

Bunun için öncelikle içinde soluduğumuz kültürün oluşturduğu önyargılardan iyice arınmak gerekir. Söz gelimi antik kültür için batılının “bizimdir”, doğulunun da “pekala sizin olsun, öyleyse bizim değildir” diye ilk inatlaşmaya girdiği zaman, Avrupa Renaissance’ı sonrasıdır. Bu inatlaşma sonucunda Hıristiyanlığın da Müslümanlığın da aynı oranda antik kültürün üstüne oturduğu gözden yitirilir gider.[iii]

Burada doğu-batı diye iki ayrı kültür olmadığının, akış içinde sonra gelenin, öncekinin üzerine oturduğunun ayırdına artık varmamız gerekiyor. İnatlaşmayı bırakıp doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun evrensel bir süreç olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor.

Üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir. 13.yy’da şu bizim Yunus’da rahatça, Calinus olarak Galinus Hekim’i, Bükrat olarak Hippokrates Hekim’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, insanlığın ve kendisinin ustaları olarak tanıttığını görebilirsiniz. Osmanlı, ne Hıristiyanlığı ne de Museviliği dışlama gereği duymuştur. Hak dinler ve inançlılarını neredeyse kendi ümmetinden saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilebilmiştir.

Kültür tarihi bir tanedir. Doğunun ayrı, batının ayrı kültür tarihi yoktur. Hekimlikte müzikle iyileştirme, Galenos Hekim’in Bergama Asklepion’unda başlamış, Edirne II.Bayezit Darüşşifasında sürmüştür. Günümüzde de Psikoloji biliminin sınırları içinde sürmektedir.


Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli başkanı, Mikâil Bayram hoca, bugüne değin yaptığı çalışmalarla Ahi Evren’in, Nasrettin Hoca’mızın düşsel değil, yaşayan bir insan olduğunu, Anadolu ahiliğini kurmuş olduğunu ortaya çıkarmış, çeşitli bilimsel yayınlarında anlatmış, bugüne kadar düşünülmesi yasak olan, üstü örtülen bir çok sorunun yanıtını verme cesaretini göstermiş, bulguları, işlerine gelmeyenlerin inanılmaz tepkileriyle, saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı.

Şimdi, bir kez daha, üstü örtülü kalmış örneği ortaya çıkardı, iğneyle kuyu kaza kaza, kültür tarihine yeni gerçekler kattı:

“DANIŞMENDOĞULLARI DEVLETİNİN
BİLİMSEL VE KÜLTÜREL MİRASI”
Yayına Hazırlayan:
Prof.Dr. Mikâil Bayram
Mayıs 2009, Konya
ISBN: 9789759541095
Osmanlı yöneticileri, kuruluşta, devleti “ulema”dan alınan fetvalarla yönetmek yerine akliyeci düşünceyi (rationalism) neden desteklediler? İznik’te kurdukları medreselere yerleştirdikleri akliyyeci (rationalist) bilim insanlarının düşünce geliştirmesine neden destek verdiler[iv]?

İslamiyet Anadolu’ya İran üzerinden gelmesine, üstelik Büyük Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Şafii Eş’ari inancına bağlı olmasına karşın, ne oldu da Selçuklu ardılı sayılan Osmanlı, taban tabana zıt Hanefi mezhebine bağlandı?

Mikâil Hoca, yasak soruların örtüsünü bir kez daha kaldırıyor. Anadolu Selçuklu devletinin ilk yıllarında ortaya çıkan bilimsel düşüncenin kanıtlarını tarihçi sorumluluğuyla gözlerimizin önüne seriyor. Yüzyıllarca kalın örtülerin altında saklanan bilgiyi bir kez daha bilim dünyasının yararına sunuyor.

İbnü’l Esir, “El-Kâmil fit-Tarih”inde, Anadolu Selçuklu devletini kuran Süleyman Şah’ın babası Kutalmış’ı anlatırken diyor ki:

“Şaşılacak şeydir ki Kutalmış, Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dini inançlarında pürüz meydana getirdi.”[v]


Bilimsel bilginin inançlara zarar verdiğine binyıllardır inanılır.[vi]

Bu bilgiden Kutalmış’ın, yasak “Mu’tezile” mezhebinden olduğunu anlıyoruz. Bu mezhep Hanefilik üzerine kuruludur; öyle ki bir ara Hanefi denince Mu’tezile anlaşılırdı.

Asr-ı Saadet denilen, Muhammed’in yaşadığı dönemden 100 yıl kadar sonra Mu’tezile, Abbasiler döneminde ortaya çıkan akliyyeci (İslam Rationalizmi) bir inanç dizgesidir. Temel olarak, Kur’an’ın “ezeli (kadîm)” bir “kelâm” olduğunu değil, “sonradan yaratılmış (mahlûk)” olduğunu, Kur’andaki her şeyin akılla açıklanabileceğini savunur.

Karşısında Eş’ari’ler vardır. Ebu Hasan Eş’ari’nin kurduğu bu inanç dizgesine göre akıl hiçbir zaman gerçeğe ulaşamaz. İnsan için gerçek bilgi yalnızca inançtır.
İslam halifeliğinin Abbasiler tarafından yürütüldüğü dönemde, Bağdat’ta, dolayısıyla bütün islam devletlerinde Eş’arilik egemen oldu, Mu’tezile geleneği sert, ölümcül yasaklarla ortadan kaldırıldı. İslam dünyasında, özgür düşünceleri nedeniyle Hallac-ı Mansur, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Sina, Hasan Sabbah gibi düşünürler, ozanlar, görüş önderleri bu sert yasaklardan paylarını alıyordu.

Bu çatışma, daha sonra, Anadolu’da Babai katliamına, Osmanlı’nın ilk yıllarında Seyyid Nesimi’nin derisi yüzülerek öldürülmesine, Şeyh Bedreddin kalkışmasına, Şah İsmail ile yapılacak Çaldıran savaşına ve Köroğlu’nun adı ile simgeleşen Celali ayaklanmalarına değin pek çok sosyal olaya da neden olacaktır.

Mu’tezile anlayışı günümüze, Şiiliğe engel olmuş olmasına karşın, kendini anlattığı biçimiyle değil, yalnızca karşıtı olan, Eş’ari yanlısı Osmanlı resmi ideolojisinin bakışıyla yansımıştır. Bu yüzden Hasan Sabbah tarihin ilk teröristi sayılacak, bunun için Baba İlyas’ın yazdıkları bugüne değin ortaya çıkarılmayacak, Şeyh Bedreddin kitapları yüzyıllar boyu yasaklanacak, Şah İsmail Hatayî şiirleri ancak Alevilerin ağzında günümüze gelebilecektir.

Ancak bu karşıtlığın bir yararı da olur, Mu’tezile’nin akılcı-bilimci görüşleri, karşıtı olan resmi ideoloji tarafından kötülenmek amacıyla da olsa kayıtlara geçirilir. Bu nedenle bugün Babaîleri tanıyabiliyoruz, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un kitaplarını bulabiliyoruz, Şeyh Bedreddin’in görüşlerini bilebiliyoruz.

Prof.Dr.Mikâil Bayram’ın küçücük kitabına sığdırdığı kanıtlar, Mu’tezile ile Eş’arilik arasındaki savaşımın Büyük Selçuklu devletinde, Anadolu Selçuklularında da bütün şiddetiyle sürdüğünü ortaya çıkarıyor ve Kültür Tarihinde Büyük Selçuklu Devleti ile Osmanlı arasında bulunan kültür akışını sağlayacak köprüyü oluşturarak sosyo-kültürel olayların nasıl geliştiğini anlayabilmemizi sağlıyor.

Bu arada Anadolu Selçukluları döneminin son yüzyılında ortaya çıkan ve daha önce yayınlamış olduğu hacimli “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi
[vii]" adlı kitabında ayrıntılı olarak ele aldığı savaşımın üzerine oturduğu düşünsel tabanı, dolayısıyla düşünsel alt yapısını doldurabiliyoruz.

Mikail Bayram’ın kitabından, Alparslan’ın veziri Nizam ül Mülk’ün Mu’tezile geleneğinden gelen akliyeci vezir Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kunduri’ye karşıtlığını, bu karşıtlık sonucunda onu idama değin gönderen süreci başlattığını, yerini aldığını görüyoruz. Bunun üzerine devletin resmi görüşü olan, Mu’tezile etkisini yok etmek için yine devletin parasını dökerek, kendi adıyla Selçuklu Mülk’ünde, yirmi üç yerde Nizamiye Medresesi kurdurduğunu ve buralara Eş’ari geleneğine bağlı akliyye karşıtı ulemayı atamış olduğunu öğreniyoruz. Bunların en ünlüsü “imam” adıyla da tanıdığımız el-Gazali
[viii]’dir.

Mikâil hoca, kitabında, Anadolu Selçuklularında baskın Mu’tezile etkisi ile bilimsel yapıtların da, Türklerin Anadolu’ya gelmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başladığını anlatıyor ve Anadolu Selçuklularının bugüne değin ortaya çıkmamış ilk bilimsel yapıtı, “Keşfü’l Akabe”yi inceleyip Farsça bilenler için son derece değerli bir kaynak olarak kitabın tıpkıbasımını veriyor. Keşfü’l Akabe‘nin yazarı olan Kayseri nazırı İlyas bin Ahmed al-Kayserî el-Ma’ruf bi İbnü’l Kemal’in Anadolu’ya giren ilk Türklerden ve olasılıkla Malazgirt savaşı gazilerinden olabileceğini tahmin ediyor. Yapıtın Malazgirt savaşı’ndan 25-29 yıl sonra, 1101 yılı ile 1105 arasında yazılmış olduğunu ve Danışmendoğulları’nın kurucusu Melik Ahmed Gazi’ye sunulmuş olduğunu saptıyor.

Keşfü’l Akabe, Miraç olayının ve Cennet’in, Cehennem’in fiziksel evrendeki yerini saptamaya çalışırken, bize, Anadolu’ya ilk gelen Türkmen gazilerin İlm-i Hikmet (felsefe) yanında Astronomi ve Coğrafya ile de ilgilendiklerini, dünyanın yuvarlak olduğunun, Ferdinand Magellan’ın dünyayı dolaşmasından (1519-1521) 420 yıl önceden bilindiğini, anlatıyor. Ay ve Güneş tutulmasının şekillerle açıklamalarını, gece-gündüz farkının kutuplara doğru gidildikçe büyüdüğünü, kutuplara varıldığında altı ay gece, altı ay gündüz olduğunu Keşfü’l Akabe‘de bulabiliyoruz. Dünya çevresinin uzunluğunu, Dünya’nın yüzölümünü ve meridyenlerin arasındaki bir derecelik uzaklığın doğruya çok yakın ölçülerini de yine bu kitapta bulabiliyoruz[ix]
.

Anadolu Selçuklularındaki akılcı akımın 13.yy Anadolusuna ve Osmanlıya etkisi
13.yy Anadolu kültürünü, Moğolların önünden kaçan, Türkmenlerin getirdiği, Orta Asya üzerinden Ahmed Yesevi etkisi, İran üzerinden Şiî-Fars etkisi, Bağdat üzerinden Arap etkisinin Anadolu’da bulunan Selçuklu Mu’tezile ve Araplarla yerli Hıristiyanlardan gelen antik Anadolu kültürlerinin bireşimi oluşturur...

Sabahattin Eyüboğlu anlatıyor:

Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, ana yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu'nun malı olmuş.

Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışardan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hıristiyan olmuşuz, sonra musluman.Tapınakları kuran da da bu halkmış, kiliseleri de camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmişiki dil konuşmuşuz Türkçe'de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz.Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz. (…)

Biz bir başka türlü Türk, bir başka türlü müslümanız. Mayamızda ağır basan, bu medeniyetler beşiği Anadolu'dur.

[x]

13. yy Anadolusunda akım yaratan dört bilge görüyoruz. Bunlardan biri Mevlana Celalü’d Din Rûmî’dir. Eş’ari etkisini getirir. Sosyolojik olarak Aristokrat kültürün yürütülmesini amaçladığını görürüz. İran Şiîliğinin etkisiyle olmalı, siyasal yetkenin üstünde dinsel yetke olması gerektiğini savunduğunu anlatan yaşam öyküleri vardır.

Mevlânâ’nın “doğru bilgi”nin ne olduğunu, akliyyeci Fahru’d Din Razî’nin düşüncesini eleştirmek için yazdığı beyitlerin çevirisi şöyledir:

“Bu konuda eğer akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzi din sırrını bilen olurdu”

“Fakat ‘tatmayan anlayamaz’ kaidesi uyarınca onun aklı şaşkınlığını artırdı”

“Onun için tefekkür (düşünce) ile benlik keşf olunamaz. Benlik, fenâya (yokluğa) erince anlaşılır”

[xi]

“Tatmayan anlayamaz kaidesi” dikkat çekicidir, Fahru’d Din Razî’nin bilgi edinmek için deney ve gözleme de önem verdiğini göstermektedir.

13.yy Anadolu düşüncesini oluşturan ikinci bilge, Fahru’d Din Razî’nin öğrencisi Şeyh Nasiru’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî’dir. Anadolu’da etkin olan Danışmendoğulları beyliğinin Mu’tezile anlayışının egemen kıldığı akliyyeci düşünceyi geliştiren bilgelerden biridir.

İran’ın Hoy kentinde doğmış, 1204 yılında otuzlu yaşlarında Anadolu’ya gelmiş, Kayseri’de esnafı örgütlemiş, ahî örgütünü oluşturmuştur. Kendi mesleği debbağ (deri işleme ustası) olduğundan ve bu nedenle yılanlarla ilgilendiğinden kendisine ejder anlamına gelen Evren denilmiştir. Yaşamı boyunca, siyasetten tasavvufa her alanda akliyyeci düşünceyi geliştirmiş, döneminin öteki iki akliyyeci bilgesi Sadru’d Din Konevi ve Hace Bektaş ile ilişki içinde yaşamış, pek çok mektup, kitap ve çeviri bırakmıştır. Farsça yazılmış kitaplardan, yazık ki, pek azı Türkçeye çevrilmiştir.

Eflakî’nin “Menakibu’l Arifin” adlı kitabına göre, Ahi Evren Hace Nasiru’d Din Mahmud, görüşlerini destekleyen Selçuklu sultanı İzzettin Keykâvus’a sunduğu siyaset kitabı “Letaif-i Hikmet”e sultanın önem vermesi üzerine, bir ziyaretinde Mevlana’nın kendisi için “yok” dedirttiğini, ikinci gelişinde kendisine öğütte bulunmasını istediğini, Mevlânâ’nın da sultanı “Sana ne öğütte bulunayım, sana çobanlık vermişler, sen kurtluk yapıyorsun, sana bekçilik vermişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun” diye azarlamıştır. İnsan bilgisinin tanrı tarafından verilmiş bilgiden başka bir bilgi olamayacağını öne süren Eş’ari inancının Mu’tezile’ye tepkisini Mevlânâ’nın bu tutumunda görebiliyoruz.

Üçüncü Bilge, Hace Bektaş’tır. Ahmet Yesevi’den aldığı duragan dört kapı kuramını, Herakleitos’tan sonra ilk kez, “akış[xii]
”ı da içerecek biçimde başaşağı etmiş[xiii]ve “Makalat” adlı kitabıyla, “insanlaşma süreci”ni anlatmış, gelişim ve eğitim dizgesi oluşturmuştur. Günümüze değin Alevilik ve Bektaşilik bu dizge üzerine oturmaktadır.

Dördüncü bilge, Sadru’d Din Konevî’dir. Üvey babası ve şeyhi İbn ül Arabî’nin “Vahdet-i Vücud”
[xiv]düşüncesini, Ahi Evren, Hace Nasiru’d Din ve Hace Bektaş ile ilişki içinde, daha da bilime yöneltmiş, Şeyh ül Ekber (büyük şeyh) adıyla anılan İbn ül Arabî’nin adına kurduğu “Ekberiyye” adlı bilimci akım, Osmanlı’nın Yükselme Devri’ndeki başarısını oluşturan yapı olmuştur. 1.Murad’la başlayan ve Fetret Devri, İstanbul’un alınması, Yavuz Selim’in Şah İsmail’i Çaldıran’da yenmesine değin sürecek olan geleceğe açık bilimci Mu’tezile görüşü ile tutucu Eş’ari dizge arasındaki savaşım, Sultan Süleyman zamanındaki Celalî ayaklanmaları ile son bir kez parlama denemesi yapmış olsa da Gazalî’ci Eş’ari inanç dizgesinin egemenliğiyle bitecek, Osmanlı’nın Yükselme Devri de sona erecektir.[xv]

Osmanlı Devleti, dünyadaki gelişmenin baskısıyla önce matbaa’nın getirilmesine engel olamaz ama dini kitaplardan başka bir şeyin basılmasına uzun süre izin verilmez. Ardından yenileşme çabaları başlar. Önce Lâle Devri, ardından 3. Selim ve 2. Mahmut’la gelişecek yenileşme hareketleri, Tanzimat, ardından da bireylerin mülk edinebileceğini belirleyen tapu yasası çıkar. Şinasi ve Namık Kemal’le “özgürlük” kavramı tartışılmaya başlar. Ama bilimci geleneğin Anadolu’da yeniden etkin bir biçimde başlatılabilmesi için Kemalist Burjuva Devriminin gerçekleşmesi gerekecektir.

Avrupa’da bilimci gelenek

Osmanlı Devleti’nde bilimci gelenek sona ererken Ortaçağ sona eriyor ve Avrupa’da bilimci gelenek başlıyordu. Bunda 13.yy Anadolu’sunda İstanbul’u ele geçirmiş olan ve bu yüzyıl boyunca Anadolu’da bulunan 4.Haçlı seferi şövalyelerinin taşıdığı Mu’tezile anlayışının akılcı anlayışından ne denli etkilendiğini bilemiyoruz. Ancak Anadolu’dan dönen şövalyelerin Orta Çağ’da egemen olan Katolik kilisesi tarafından saptırılmış oldukları gerekçesi ile Engizisyon tarafından suçlandıkları ve bir bölümünün odun yığınları üzerinde yakıldığını biliyoruz
[xvi].

Renaissance İtalya’sında önce sanatçılar “kul”dan “birey”e dönüşün işaretlerini verecekler, ardından bilimci düşünce, önce Descartes ve Spinoza gibi akılcılarla (rationalism), ardından da John Locke, David Hume ve George Berkeley ile deney ve gözlemin önem kazandığı Aydınlanma düşüncesi gündeme gelecek, bilimsel düşünce gelişme yolunda ilerlemeye başlayacaktır.

Sonuç

Klasik “Antik Yunan kültürü Arapların aracılığı ile Renaissance’a taşınmıştır” görüşü yeterli değildir. Kültür Tarihi içinde, Aristoteles’ten Renaissance’a değin geçecek bin beşyüz yılı aşkın süre bu denli kolayca açıklanamaz. Ortaçağ öncesinden Renaissance’a değin, Kültür Tarihinde pek çok değişme, gelişme olmuştur. Bunu Avrupa merkezcilerin bakışı açıklamaya yetmemektedir. Akışın bilinmeyen ayrıntılarını doldurmak gerekmektedir.Ancak bu durumda gelecek daha bir aydınlanacak ve insanlığın geçmeyi beklediği yollar daha iyi aydınlanabilecektir[xvii].



(*) Bu yazının "Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması" başlıklı kitap tanıtım bölümü, Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ağustos 2009 tarihli 66. sayısı, s:82'de yayınlanmıştır.


[i] Bodrum’un karşısındaki İstanköy adasında kalıntıları bulunan antik sağlık yurdu.

[ii] Pek az değiştirerek şiir diline çeviren: Behçet Necatigil / YENİ DERGİ / BİMARİSTAN-I BAYEZİD HAN / Sayı:34 S:7



[iii] Bkz: “ÇOK ALLAH’TAN TEK ALLAH’A” Ömer Tuncer, “Bilim ve Ütopya” Dergisi Sayı 26, 24 Ekim 1993; “TEK TANRILI DİNLERİN TARTIŞMALI ÖZGÜNLÜĞÜ” adıyla: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/12/tek-tanrili-dinlerin-tartimali-zgnl-1.html


[iv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[v] Bayram, Mikâil Prof.Dr., “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” s:26-27, Birinci Basım, Konya, Mayıs 2009


[vi] Bu yüzden kültür tarihinin en büyük kültür cinayeti işlendi ve koca İskenderiye kitaplığı yakıldı.Kendine batılı diyen bilim insanları(!) ile doğulu diyenler arasında bu cinayeti birbirinin üstüne atma yarışı sürmektedir. Oysa önemli olan, kimin değil, doğudan da gelse, batıdan da gelse, hangi anlayışın yaktığıdır.



[vii] Bayram, Mikail Prof.Dr., “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi” Konya 2005 Birinci Baskı ve Konya 2006 ikinci Baskı


[viii] el-Gazali (1058-1111) filozofları okudu. Ancak fikri bir bunalımdan sonra kendisini tasavvufa verdi. Akıl yolundan sezgiye döndü. Felsefe ile dinin bağdaştırılamayacağını savundu. Aristoculuğun İslam'la uzlaştırılmasına karşı çıktı. Tehâfütü'l-Felâsifeyi yazarak, filozofları eleştirdi.Onları küfürle itham etti. Yunan felsefesini islam dünyasına sokan Farabi ve İbn-i Sina alemin sonsuzluğunu felsefeye dayanarak savunuyordu. Tikeller ve nedensellik konularında akideye ters görüşleri vardı. Gazali onları eleştirdi.



[ix] Hem “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” kitabı, hem Mikail Bayram’ın öteki kitaplarını edinmek için, + 90 332 236 4875 numaralı telefon aranabilir… (“Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi” ve “Tarihin Işığında Nasrettin Hoca ve Ahi Evren” adlı olanlar özellikle önerilir).


[x] Eyüboğlu, Sabahattin, "Bizim Anadolu", "Mavi ve Kara - Denemeler" Ataç Kitabevi, İst. 1961



[xi] Mesnevi, V,916. 4/44-4/46 beyitler


[xii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html



[xiii]HACE BEKTAŞ'TA 4 KAPI KURAMI”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2007, Sayı:36, s:46 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/hace-bektata-4-kap-kuram.html


[xiv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[xv] Bkz: “KURULUŞTAN KURTULUŞA”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24. Şubat 2006, s:33-45/ http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html


[xvi] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”



[xvii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

20 Mayıs 2008 Salı

Doğu Ütopyaları üzerine...

Resim:Mehmet Siyahkalem


Ender Helvacıoğlu ile yazışmalar

Cumartesi, Mayıs 29, 2004 11:47

Sevgili Omer Tuncer,

Oteden beri dusundugum bir dosya vardir: Dogu Utopyalari. Utopya dedigimiz zaman hep Batili yazarlar ve dusunurler akla gelir. Onlardan once bir tek Platon’un Devlet’i sayilir. Peki eski Dogu toplumlari hic mi utopya yaratamadi? Islam dusunce ve edebiyat tarihinde utopya olarak nitelendirilebilecek eserler yok mu? Ornegin Ibn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’i... Belki vardir da, hic bu acidan bakilmamistir. Bir ara Farabi’nin degisik eserleri oldugunu duymustum. Binbir Gece Masallari bu acidan incelenebilir mi? Aslinda Tevrat ve Kuran'daki cennet kavrami basli basina buyuk bir utopya olarak degenlendirilebilir mi? Dogu tarihinde cok buyuk halk ayaklanmalari ve bunlarin birer dusunur olarak nitelendirilebilecek liderleri var. Ornegin Seyh Bedreddin, Babek, Babailer vb. Hasan Sabbah’in dusuncelerine bu acidan yaklasilabilir mi? Hint ve Cin hakkinda ne kadar bilgi sahibisin, bilmiyorum, ama bu koklu uygarliklarda utopya olarak degerlendirilebilecek eserler yok mudur? Bu konuda hic dusundun mu, bilgin var mi? Veya konuyu bilen baska adlar var mi? Boyle bir inceleme cok esasli bir kapak olurdu. Ne dersin? Mesajini bekliyorum.

Sevgiler.

Pazar, Mayıs 30, 2004 5:26

Sevgili Ender,

Ben de doğrusu bu konuyu hiç düşünmemiştim. Şimdi saydıklarına baktığımda neden olmasın diye düşünüyorum. Bedreddin’in bize Börklüce aracılığıyla geldiği söylenen, ama hiçbir yerde yazılı bir orijinali bulunmayan düşüncelerine ütopya denilebilir gibi geliyor. Ancak bu denli dolaylı, dolambaçlı gelen bir bilgi için net şeyler söylemek ne denli olanaklı, bilemiyorum.

“Cennet” için aynı şeyi söyleyebilir miyim, bilmiyorum. O, bir ütopya olmaktan çok, sanırım bir armağan olarak kullanılmış. Doğal olarak da “olanaklı olmayan” bir mekan, Oysa ütopyalar, hep “umut”un yarattığı yerler. Cennet , daha öncesiyle Mısırlıların ölümden sonraki huzur ülkesi. Yani yine hazır bir olgu: “Zaten öyle”… Olasılıkla Musa onu alıp “armağan” haline getiriyor.

Zaten Cennet’e ütopya dersek Cehennem’e de karşı ütopya ya da korku ütopyası dememiz gerekir.

Ütopyalar, genellikle Renaissance’ın yarattığı birey kültürünün ürünleri. Renaissance öncesi insan “kul” olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana. Oysa Ütopya, insanların “birey” olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen anlamını taşımıyor mu?

Hasan Sabbah’ın Sahte Cennet’i de bana kalırsa yine hazır bir armağan.

Binbir Gece Masalları için ne diyebilirim, bilmiyorum. “Umut”tan çok “fantazi” duygusunun ağırlıkla devrede olduğu ürünler sanki…

İbn Tufeyl üzerine bir kitap elimin altında, ona bakabilirim.

Farabi’nin ütopya denebilecek nesi olduğunu pek bilmiyorum, ama çok olanaklıdır. Çünkü Doğu Renaissance’ı Batı’dan çok önce başlamıştır. Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Dahası sanırım Hasan Sabbah bile Doğu Renaissance’ını başlatan insanlardır. Daha sonra Anadolu, 13.yy devrimini bu insanların düşüncelerini daha da sistematikleştirerek gerçekleştirdi, tabii çeşitli yansımaları oldu. Tasavvuf da bu yansımalardan biridir. Bir yerde Renaissance varsa ütopyanın olmaması için bir neden yoktur. Doğaldır ki Doğu kültürü “ütopya” kavramı açısından incelenebilir. Ancak yine doğaldır ki buradaki büyük şanssızlık, Sünni kaynaklar dışındaki kaynakların çevrilmemiş olması, ve bütün birinci el kaynakların Arapça ve Farsça bilenler tarafından incelenmesi gereğidir.

Ben yapamam, çünkü, Anadolu’dan öncesini bildiğim söylenemez. Üstelik bu dilleri de bilmem.

Başkaları yapabilir mi? İsterse Mikâil Hoca yapar, ama ister mi onu bilmiyorum, sormak gerekir.

Sevgili Ender,

Aslına bakarsan Doğu-Batı ayırımını doğru bulmuyorum, “Renaissance Doğu’dan başlamıştır” demek ve Anadolu’daki sistemleştirilme, dahası Haçlı şövalyeler eliyle ve Osmanlı Devleti denenmesi ile Batıya taşınmıştır demek daha doğru olur. Bu açıdan bakılırsa, “Doğu” demek yerine “Renaissance öncesi ütopyalar”, ya da “hazırlık ütopyaları” demek belki de daha doğru olur.

Derginin düşünce politikasının da “Doğu-Batı yok, tek gelişim çizgisi içinde tek dünya, tek kültür” olması, bana çok daha uygun gelir tabii. Bugüne değin yapılmış ve yapılmakta olan ve oldukça ayırımcı olduğunu düşündüğüm bir yanlışı ortadan kaldırma savaşımı da verilmeye başlanılmış olur. Sıkı tartışma açar ve sıkı da sonuçları olur bence… Günümüz politikaları açısından evrensellik ve enternasyonalizme de çok uygun olur. Üstelik insan aklının kesikli algılama hastalığını ve şu sıralarda tartışılması pek moda olan “ben ve öteki” kavramlarını da “çözmüş”, yani “aşmış” oluruz. “Çözmek” duragan/statik, “aşmak” devingen/dinamik bir edimdir. Bitirmek için çözersin, oysa aşmak, ardından yeni aşmaları çağırır. Statik aklın kültürü bize aristokratlardan gelmedir. Bir türlü ulaşamadığımız dinamik akıl ve kültürünü Burjuvalar yaratmış olmalıydı. Renaissance ile denediler, olmadı; bugün, bu açıdan bakıldığında Aristokrat kültür hâlâ baskındır. Dinler de bu yüzden bir türlü bitmiyor.

Gördün mü bak, bir ucundan tuttun, çağrıştırdıklarına bak…

Dönersek; “ütopya”nın bulunduğu yer, “birey”in umutlarının bulunduğu yerdir. Bu umutları yerine getirmek için elini bağlayanlardan kurtulma savaşımıdır ütopyalarla verilen. Belki de kendine yeni yandaşlar bulma, çoğalma çabasıdır. Ölçütleri böyle koyarsan neyin ütopya olup neyin olmadığı çok daha “iyi” ortaya çıkar. Bu bağlamda da Osmanlı’nun kuruluşundaki uygulama ile Bedreddin’in bu uygulamanın geri dönmesine karşı verdiği savaşım, çok daha iyi anlaşılabilir. Üstelik Börklüce’nin aktardıklarından anladığımıza göre, Osmanlı’nın kuruluşundaki uygulamayı desteklemekle kalmamış, üzerine yeni umutlar eklemiş ve bunların savaşımını vermiştir.

Bütün sorun ana kaynaklarda…

Bulmak ve okumak gerekiyor.

Bedreddin’in el altındaki kitapları bile daha okunmadı biliyorsun…

Umutsuzluğa mı düşmeli?

Sevgiler,

Ömer.



Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek. Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir. Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya aktarılmıştır. Bu birikim olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar, Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz. Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır. “Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır, anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de bulabiliriz.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli. Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir. Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği, berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-üt opya” diyebiliriz. Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi. Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık? Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir o uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu


Sevgili Arkadaşlar,

Ütopyalar sorununun tartışılması hoş. Eğer, metinlerdeki ütopya “kırıntı”larını toplayarak bakmak istersek Sevgili Ender’in söylediklerine tarihte, eskiden yeniye doğru Atlantis, Mu Kıt’ası, Beyaz Zambaklar Ülkesi gibi kimi düşsel, kimi özgünlük özentisi, kimi de kendi ülkesine yönelik propaganda kokan metinleri de incelemeye almak gerekir. Kaldı ki bunların içinden Koca bir okyanus’a da adını vermiş ve insanlığın hayallerini de çok kışkırtmış olan “Atlantis”in zaten alınması gerektiği kanısındayım.

Ölçüt koymalıyız önerimi yinelemek istiyorum. Neler alınmalı, neler alınmamalıdır?

Benim geçen kez yazdığım kısa not, ölçüt koymayı öneren bir mesajdı ve bir örnek ölçüt denemesiydi.


Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin
ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini

[ÖT] Avrupa merkezcilik tartışmasının yapılması gerektiğine doğrusu ben de katılıyor, bunu daha da genişleterek Batı merkezcilik biçimine dönüştürmemiz gerektiğini, yani Amerika’yı dışta bırakmış izleniminden kurtulmanın gerektiğini düşünüyorum.

Yine buna bağlı olarak düşünülmesi gereken konulardan biri de, antik Ege uygarlığının kalıtına Batılılar tarafından tam olarak sahip çıkılmış olmasının, İslam kökenli kültürlerin ulusçu yaklaşımlarla son birkaç yüzyıldır Antik uygarlığı yadsıma sonucunu doğurduğu, ve böylece Batılıların “bizimdir” tuzağına düştüklerini ve “tamam sizindir” sonucunu doğurduğunu görmek sorunudur. Oysa Hıristiyan ağırlıklı kültürle Müslüman ağırlıklı kültür arasında biçim ayrılıkları dışında ciddi bir ayrılık olmadığını, her ikisinin özdeş Aristokrat içerikler taşıdığını, üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir.

13.yy’da şu bizim Yunus’da çok rahat Calinus olarak Galinus’u, Bükrat olarak Hippokrates’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, kendi kültür köklerinde olduğunu söylediğini görebilirsiniz. Osmanlı da Hem Hıristiyanlığı hem de Museviliği dışlamamış, bunları hak dinler ve neredeyse kendi ümmetinin değişikleri saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilerek kurtarılmıştır.

Ancak bu durum, Osmanlı’nın hiç ayırım yapmadığı, kendisinden saymadığı kimsenin olmadığı anlamına gelmez. 13.yy devrimine karşı, ve kurucu ataları da o kültürden geliyor olmalarına karşın, karşı-devrim süreci içinde Türkmen-Alevi kırımını en şiddetle ve acımasızlıkla yürütmüş olan da aynı Osmanlı’dır, Yezidiler, Mecusiler gibi toplulukları da Türkmen-Alevilerle birlikte “zındık” ve “mülhid” diyerek (bu konuda Ahmet Yaşar Ocak’ın çok güzel bir kitabı vardır) ve kendi toplumunun içinde kozalarına hapsederek “tehlikesiz” kılmaya çalışan da aynı Osmanlı’dır.

Yani ilginçtir, Antik kültür için Batılının “bizimdir”, Doğulunun da “peki sizindir” dediği zaman, Avrupa Renaisance’ı sonrasıdır, bu ayrışma Doğu’yu, kendine yeni kültür kökenleri aramaya itmiştir. Özellikle Türk ulusunun yaratılmasına önem verilen son yüzyılda ortaya çıkan Güneş-Dil Kuramı gibi çabaların altında da bu temel psikolojinin önemle etkili olduğunu düşünüyorum.

Önerim, bu psikolojinin açığa çıkarılması ve Doğulu-Batılı demeden, Türk-Yunanlı demeden aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun bir evrensel süreç olduğunun altının kalın çizgilerle çizilmesidir.

Bizans ardılı olarak gelen Ortodoks Hıristiyanlıkta, Ermenilikte Orta Asya Şaman, Arap-Fars İslam kültürlerinin ne denli karışık olduğu bugüne değin araştırılmış, dahası her iki taraftan da buna yanaşılmış mıdır? Bugünkü sentezlerde her kültürün payı olduğu, ayırımların yapay olduğu hipotez alınarak doğru ve objektif bir araştırma yapılmış mıdır?

Bence arkeolojik yaklaşımla, bu konudaki “yüzey buluntuları” son derece ilginç bilgilerin ipuçlarını göstermekte, Yunus’daki Antik Dünya izleri gibi Batı kültüründe de Avicenna, İbn Rüşt etkileri, hele hele kimsenin yadsımadığı Antik Dünya ürünlerinin Batı dillerine Arapçadan çevrilmiş olduğu bilgileri açıktan görünmektedir. Doğru bir araştırma ile bunların altından koca koca “gerçek”lerin çıkacağı kanısındayım. Bu ayırımda, Batı’da Renaissance sonrası doğal süreci içinde ortaya çıkan “birey/ben” merkezci duygunun etkin olduğunu, Doğu’da ise Osmanlı-Fatih kültürel karşıdevriminin bu duyguyu anlama yetisine sahip olmadığını, bu yüzden de tuzağa düşülmesinde önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

Bu kanılara bağlı olarak “ütopyalar” sorununu ele aldığımızda, ütopyaları da “batı” ve “doğu” olarak ele almanın, dahası adlandırmanın, hele hele Renaissance ütopyalarını “tam”, ya da hadi daha vurgulu söyleyeyim, “olgun”, onların temelini oluşturacağı düşünülenleri ise Doğu Ütopyası olarak almanın aynı tuzakta debelenmeyi sürdürmek olacağını açıkça düşünüyorum.

koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

[ÖT] Onların bu ayırımı yapıyor olmasının yanlışlığını düşünüyor, ama aynı yanlışlığı sürdürerek “Doğu” kavramını kapak konusu yapacak denli öne çekiyorsak biz de aynı yanlışlığın içindeyiz demek değil midir? Bu adlandırma, onların adlandırması değil midir?
Burada bir sorun daha var: “onlar” sorunu… Kim bu “onlar”? Ve buna bağlı olarak: Kim bu “biz”?.. Onlar, hangi nitelikleriyle “onlar”?, Biz, hangi niteliklerimizle “biz”iz… Gerçekten bunu çok iyi tanımlamak gerekir. Bunu yapmadığımız sürece ayırdına varmadan onların “onlar” ve “biz” tanımlarını kullanmış oluruz.

Bana göre onlar “Batılı olan”lar değildir. Biz de “Doğulu olan”lar değiliz!..

Burada yine onlar tarafından yapılan şiddetli bir hedef şaşırtması var!..

Onlar, insanlığın, Batı, Doğu, Güney, Kuzay, Avrupa, Asya, Amerika vb. merkezci, ama mutlaka kendilerinin bulunduğu merkezde bulunan bir “merkezci” olarak görülmesini çıkarlarına uygun bulanlardır. Burjuva kültürü, iyice öne çektiği “ben” kavramıyla bu yapıyı yine doğal süreci içinde ortaya çıkarmıştır. Bu “ben” dünya yüzünde burjuva kültürüyle yaşamakta olan herhangi bir “ben”dir. Ekonomik yapıda da bu “ben” sermaye sahipleri, hadi daha soyut, ama kullanışlı biçimde söyleyeyim, “sermaye kültürünün yönlendirdiği ben”dir.

İşte bugün bizim “Batı”, ya da “Avrupa” gibi kavramlarla anlatmaya çalıştığımız “ben”ler bu “ben”lerdir.

Bunlar yalnız Batı’da ya da Avrupa’da değil, dünyanın her yanında “var”dır. “Batı” ve “Avrupa” ise şu anda egemenliği eline geçirmiş olan “ben”lerdir.

Yarışmacı yapıları içinde öteki “ben”leri görmememiz için önümüze duran yine onlardır. Çünkü başka “ben”lerin değil egemenliğini, “ben”liğinin varlığını bile istemezler. Bunun için de tek kültüre dayanamazlar. Bunun için de Avrupalı ya da Batılı batılı olmayan “ben”lerin “ben” olmaya bile hakları yoktur. Onlar yalnız “sen”, “onlar”, “Doğulu”lar, “Afrikalı”lar vb olabilirler, buna hakları olabilir.

Biz eğer kendimizi onların koyduğu yere koyar da evrene oradan bakarsak o tuzaktan çıkamayız. Biz, “biz” olarak yeni bir bakış açısı, yeni bir mantık oluşturmak zorundayız. Bunun için de yeni keşiflere gerek yoktur: Biz, “ben”lere karşı “biz olan”larız. Yeryüzünde nerde olursak olalım, hangi bölgede, hangi alanda, hangi grubun içinde olursak olalım, biz ne Doğuluyuz, ne Batılıyız, ne Afrikalıyız ne de Amerikalıyız ama hem Doğuluyuz, hem Batılıyız, hem Afrikalıyız hem de Amerikalıyız!..

Yaratmamız gereken kültür budur: “Ben”den yana yarışmacı birey kültürü yerine “biz”den yana dayanışmacı kitle kültürü…

Geleceğin kültürü budur… Zamanla zorluklar aşılacak, ayrıntılar yaratılacaktır.

Neyse, bizim konumuz, Ütopyalar konusunda “Doğu” kavramının kullanılıp kullanılmaması sorunuydu…

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek.

Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir.

Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya
aktarılmıştır.

[ÖT] Aynı kanıdayım, diyalektikte ”kopuş” görünen “akış”ın iki boyutlu bir yüzeyden görünmesidir. Sevgili Ender’in söylediği “arka plan” konunun üçüncü boyutudur. Yani biz “akış”a üç boyutlu bir ortamdan bakarsak diyalektik helezonunun arka tarafını da görürüz. Yoksa aynı helezon mürekkebe batırılıp iki boyutlu kağıt üzerine yatırılırsa birbirini izleyen ama bağımsız izler görünecektir yalnızca. Arka plan, bu nedenle üçüncü boyuttadır ve birbirine sımsıkı bağlı, dahası bağımlıdır. Buraya değin çok doğru.

Ancak çevrilen yapıtların Arapça’dan ya da Farsça’dan çevrilmiş olması gerçeğine bakarken bu dillerin Doğu dilleri olduğu gerçeğinden başka bir şeyi görmez, ya da incelemelerimizde yalnızca bu özelliği öne çekersek, yeni bir “ben” yaratma çabasına girmiş oluruz. Yani mantığımız o beğenmediğimiz Avrupamerkezciler ya da Batımerkezciler gibi işlemekte, ama içini “Doğu” ile -hadi söyleyeyim- ya da Avrasya ile doldurmaya çalışmamız anlamına gelir. Bu da Doğumerkezcilik, ya da Avrasyamerkezcilik demektir ve girdiğimiz savaşım da Batılı “ben”ler yerine Doğulu “ben”leri, ya Avrupalı “ben”ler yerine Avrasyalı “ben”leri geçirme savaşımıdır.

Mantık, yine aynı mantık!..

Ne dersiniz, yapmalı mıyız?

olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar,
Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu
ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız
anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne
olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki
orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz.

Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

[ÖT] Buna “isyan” demek ne denli doğru olur? “İsyan” yalnızca sonuç… Gereksemelerin doğurduğu yeni bir kültürün soluk almak için burnunu suyun yüzüne çıkarma savaşımı… Temel olan o yeni kültürü gerekseten gerekçeler değil mi? Bu doğruysa, doğaldır ki isyanların tarihiyle insanlık tarihi anlatılabilir. Ama burada gene helezonun iki boyutlu izinden başkasına bakmamış olmaz mıyız?

1240 yılında Anadolu’da her şeyi başlatan Babailer isyanını yalnızca bir “isyan” olarak görmek başka şeydir, onun bir Türkmen isyanı olduğu yüzey buluntusundan hareketle, “ulus toplumlarına geçilmemiş olduğuna göre kavim/budun olma özellikleri 13.yy’da isyanı gerektirecek özellikler değildir, burada başka bir şeyler var mıdır?” diye kazmayı sürdürmek başka şeydir. Yine helezonun kağıt üzerine bıraktığı iz yerine arkadaki bağları ancak üç boyutlu bir ortamda görebiliriz.

Bence helezonun halkalarından hiçbiri birbirinden “aşağı” değildir, daha geride de değildir. Mitolojik evrenden madde evrenine geçen kültürü yaratan Thales olmadan ne kuramsal fizik olabilirdi, doğaldır ki ne de Einstein!.. Thales ile Einstein arasında önlük, arkalık, ilerilik, gerilik, gelişmişlik, az gelişmişlik gibi sorunlardan söz edilmemelidir. Enine değil, olsa olsa tarih içinde boyuna bir dayanışmadan söz edilebilir. Kuramsal fiziği, ya da hadi pozitif bilimi var etmek için Thales mutlak gerekliydi ve insanlık onu doğurdu.

Thales bir teorik fizikçi olmasına karşın Einstein niteliklerinde bir teorik fizikçi olarak dünyaya gelemezdi ve gelmemiştir, bunu aralarında bir hiyerarşik öncelik olarak görmek yanlış olur. Bu tür hiyerarşileri “kul kültürü”nden aldığı kalıtla yaratan “ben kültürü”dür. Dayanışma kültüründe bu hiyerarşinin ortadan kalkması gerekmektedir.

Dolayısıyla gelişmişlik-gelişmiş olmama, rafinelik-rafine olmama gibi ayırımlar yerine bizim teorik fiziği insanlığın tek bir teorik fiziği olarak görmemiz, Thales’i de Einstein’i da buna el verenler olarak nitelememiz gerekir. Yani her şeyde olduğu gibi Teorik Fizik de insanlığın bir dayanışma hareketiyle yaratılmıştır. Sanırım temel olan da buna bölüm bölüm imza atanlardan çok dayanışmanın kendisidir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar
rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya
koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan
olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar
hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır.

“Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır,
anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu
bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını
görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de
bulabiliriz.

[ÖT] Bu konuda bir bilgi aktarmak istiyorum: kendi çağında Thales, aynı zamanda döneminde “Yedi Bilge” denilen bilgelerden biridir ve ahlâk üzerine söyledikleri de bilinir.

Bilindiği gibi Thales’in yıkılmasına neden olacak hareketi başlattığı mitolojik kültür, bir yanıyla insanları doğru yola yönlendirmeyi amaçlayan bir arınma –katharsis- sürecini de şiddetle içerir, bu nedenle de bugünün camileri gibi en küçük yerleşim merkezinde bile mitolojik tragedyalarla arınmayı sağlamak üzere mutlaka bir tiyatro vardır.

Bu durum, Thales’i “kirli” olarak nitelememizi gerektirmez. Thales her şeyiyle Thales’tir, o yedi bilgelerden biridir, Mısır’da herkesin hayretli bakışları arasında binyıllardır yapılamayan bir şeyi yapmış, gölgesinin boyundan piramitlerin boyunu ölçmüştür, “maddenin özü nedir? sorusunu sormuş, pozitif bilimi başlatmıştır. Bizim bunların tümünü bilmememiz bir şey değiştirmez, Thales hepsiyle birlikte Thales’tir.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği
yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada
romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış
noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli.

Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da
günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir.
Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser
yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir
eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık
açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği,
berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-ütopya” diyebiliriz.
Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

[ÖT] Sühreverdi el-Maktul’un Hace Bektaş öncesi Anadolu Tasavvufunda yol ayırımını yapan mutasavvıf olduğunu da söylemeliyim. Yanlış anımsamıyorsam 1190'lı yıllarda öldürülmüştür ve Anadolu devriminin temelinde bulunan ve Mevlana’nın tasavvuf anlayışına karşı olan “Seyr-i Sülûk-i Afakî / Ruhun dışsal yolculuğu” tasavvuf yolunu açan insan olması gerekiyor. Sühreverdi yeterince incelenmemiştir. Ayrıntılı incelenmeye gerek vardır.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon
yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi.

Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un
Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

[ÖT] Bu noktada Rahmetli Kıvılcımlı’ya katılma olanağım yoktur. Muhammed Müslümanlığı bizzat kendisi, bir tüccar dini olarak oluşturmuştur. Bu da Kur’an’ın pek çok yerinde belli olur. Kur’an’ın ahlakı, bir aristokrat ahlak olmaktan çok bir tecim ahlağı değil midir? Aristokratlaşması, kendinden önceki dinlere benzetmeyle olmuştur. Bu nedenle Cennet, insanların doğal ve toplumsal açlıklarını, dahası ihtiraslarını bile doyuracak özelliklere sahiptir… Dünyadaki tecim düzenini bozmaması için yasaklanan hiç bir şey Cennet’te yasak değildir. Doyurucu mal, hırsızlık gerekmeyecek denli boldur, içki nehirlerden akar, cinsel yasakların tümü kalkmıştır, o denli ki gılman denilen genç oğlanlarla eşcinsel cinsel ilişki bile serbesttir.

Bence durum, komün toplumuna bir özenme olmaktan çok, Kıvılcımlı’nın deyimiyle bezirganların getirdiği yasaklamalara uymaları koşuluyla insanlara bu yasaklardan kurtulacakları bir yapı vaadediliyor. Amaç, dünya yüzündeki bezirgân düzeninin korunmasından başka nedir ki? (Şimdi ayrıntılara girmek istemiyorum, Hıristiyan ve Museviliğe karşı tutumu da aslında Aristokrasiye karşı bir tutum olarak yorumlanmalıdır. Ancak toplum bir bezirgan -yani burjuva- düzenine henüz hazır olmadığı için Müslümanlık da Hıristiyanlık ve Musevilikten aldığı toplumsal yapılarla birleşip Aristokrat bir yapıya dönüşür.)

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda
birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız
olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin
düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden
baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları
ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

[ÖT] Daha çok sanırım Sovyet Dervrimi’ne benziyor. Yani kültür olgunlaşmadan toplumsal düzeni kurma çabası… Doğaldır ki henûz gücünü yitirmemiş olan bir önceki kültür, karşı devrim için hazırlanacak ve saldıracaktır. Bütün ilk devrimler erkencidir ve mutlaka karşı devrimlerle geri döndürülürler… Bu anlamda eğer Osmanlı’ya “ütopik” bir yapılanma diyeceksek Sovyet Devrimine de aynı ölçütlerle “ütopik” diyebiliriz. Her ikisi de kendi koşullarına uygun olarak karşı devrimlerle önü kesilmiş devrimlerdir.

Ütopik düşünceler Ankara devletinde hiç yok. Gerçi bu konuda kaynak da yok. Dahası böyle bir devletin varlığı bile tartışmalı. Ancak 1350’li yılların sonuna doğru, Osmanlı’nın Ankara’ya doğru ilerleyişi ile Ahilerin kenti savaşsız olarak teslim ettikleri gibi bir bilgi var. O kadar. Gerisini biraz da tarihçiler dolduruyor. Ama şunu kolaylıkla çıkartabiliyoruz ki, Ankara bir mücadele ile ele geçirilmemiş, Ahi örgütünün olduğu yerde açılan bir yönetim boşluğunu Ahi örgütünün doldurmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani ütopik duyguların potansiyelini taşımamaktadır. Taşıyamazdı, çünkü, içinde yaşanılan Aristokrat kültüre göre yönetim erki, yalnızca kan bağıyla tanrıya –ya da hiç değilse peygambere- değin geri gitmesi gereken bir bağlantıya gerekseme duyardı. Bu nedenle de 100 yıla yakın Ahilerin elinde kalmasına karşın ne bir büyüme, ne bir değişme, ne de herhangi bir hareketlenme görülmüştür!.. Kendilerine en yakın, en güvenilir devlet olarak ilk gelen Osmanlı’ya da kenti elleriyle teslim ederler…

Anadolu’da Osmanlı’nın kurulmasıyla sona eren kısa bir ütopik özlem dönemi varlığı belli oluyor. Kaynak eksikliği burada da söz konusu. Ahi Evren’in ölümünden Osmanlı’nın kuruluşuna değin 1261-1299 ortalık oldukça karanlık. Bu yüzden Osmanlı’nın Kuruluşuna ilişkin bilgi ve veri açısından da şiddetli yoksulluk içindeyiz. Bunca büyük boşlukları doldurmaksa bizi büyük yanılgılara sürükleme potansiyeli taşıyor (Osmanlı’nın kuruluşunda Osman’ın kayınpederi olan Ahi Edebali’nin bu dönemden önce nasıl ortaya çıktığı, dahası Ahi olup olmadığı bile -tek kaynaklı bir bilgi olması nedeniyle- kuşkuludur).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi
uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de
mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli
vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün
“Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık?
Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir
uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu

[ÖT] Genel olarak ve yeniden: Her türlü “Doğu” ve “Batı” kavramının kullanılmasını şiddetle sakıncalı bulduğumu özet olarak söylemek istiyorum. Tek bir insanlık kültürünün aşamaları, geçişleri ve birlikte yaratımın ürünlerine bakış olarak değerlendirmeye alınmalıdır diyorum.

Geleceğin kültürünü kurma konusunda çabalara katkı olarak!..

Sevgiler,

Ömer Tuncer.