anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Dört Kapı ve Bir Kapıcı - Adnan Onart


Adnan Onart'ın sunumu (video)

Yunus Emre'nin Şiiri Aracılığıyla Anadolu Sufiliği Üzerine
(İngilizce sunum)

Four Gates & A Gatekeeper
Reflections On Anatolian Sufism
Through The Poetry of Yunus Emre













16 Nisan 2013 Salı

Türkiye Kızılbaşları Kerbela'yı neden unutmuyor da, unutulmaz acılara karşın Dersim'i unutuyor?



Zamanı, "akış"ı unutmamamız gerekir. Kerbelâ, yalnızca Kızılbaşların değil, bütün Şiî'lerin, Şafî'lerin, dahası, Sünnî'lerin de unutmadığı bir olaydır... Unutulmaz, 1400 yıl önce Feodal kültür içinde gerçekleşmiş ve değerlendirilmiş, gelenekselleşmiştir, unutulamaz!.. Dersim katliamı ise 20.yy'da feodal kültürün -artık aşılmakta olan- "sorun çözümü"nin yansımasıdır!..
Oysa Anadolu Kızılbaşlığı, bugünkü haliyle Şah İsmail'den sonra var!.. Unutmamaları Şah İsmail aracılığıyla İran üzerinden girmiş olan Şiî kültür ögeleri nedeniyledir.
Bildiğimiz kadarıyla dünyevî Mu’tezile (İslam akılcılığı) ardılı Hallac'la başlayan, Ömer Hayyam'la, İbn Sîna ile süren; Anadolu'da ise Baba İlyas, Ahi Evren Şeyh Nasiru'd Din Mahmut (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş Velî ile toplumsallaşan ve "kul"a göre "birey"i önde tutan 13.yy Anadolu kültürü (Kızılbaş Türkmen kültürünün temelindedir, Kürtlerin katılması Şah İsmail'i desteklemeleri ve feodal karşı-devrime karşı Kızılbaş direnişine katılmaları ile ortaya çıkmıştır), Renaissance'da Avrupa'da da yaygınlaşacak olan burjuva "birey kültürü"nün temellerini oluşturmuştur.
Bu bağlamda Anadolu'lu -Türkmen ya da Kürt- Kızılbaşların, dünyanın en eski "birey kültürü"nün yaratıcısı olmakla, Dersim olaylarını önemsemelerinin zayıf karakteri denli doğal bir şey olamaz!.. Çünkü "birey kültürü"nde bir suçlu varsa, sorumlu olan, suçlunun yalnızca kendisidir, daha sonra gelen ardılları değildir.
Yine bu bağlamda, Burjuva birey kültürüne, doğru dürüst bakarsak Ermeni kırımının suçlusu, bugünün Türkleri değil, kırımı gerçekleştiren Osmanlı toıplumu, devletidir!.. Dersim'i gerçekleştiren de feodal kültürün uzantılarından henûz kurtulamamış olan günün toplumu ve feodal kültürle yetişmiş ve bundan henuz arınamamış olan yöneticileridir (M.Kemal, İsmet Paşa, özellikle de en ağır pay, Celâl Bayar'dadır)!..
Bu yüzden Dersim'li Kızılbaş Zaza'lar, Kemalist Burjuva Devrimi'nin getirdiği laisizmi, kendi katledilenlerinden çok daha önemli olarak, kültürlerine uygun buldukları için, kültürel doğası gereği "insan"ı önde tutmayı amaçlayan Kemalist, sosyal demokrat ve "insan"ı gerçekten önde tutması umulan komünist akımların içinde yer almışlar ve Dersim katliamını, unutma sürecine girmiş, "feodal” intikam çığlıkları atmamışlardır.
Bana kalırsa, bugün, Ermeni Kırımı'nın, Dersim Katliamı’nın gündemde tutulmasının nedeni, Dünya kapitalist işleyişinin tahminen %75-80 kadarını elinde tutan savaş endüstrisinin, denetimi elinde tutarak, gerektiği anda ortaya çıkarmayı bilinci bir biçimde planladığı savaş potansiyelini canlı tutma isteğinden başka bir şey değildir!..
Yine bana kalırsa Anadolu Kürt hareketi, bu oyuna gelmiş, kendi harcamaları dışında, yalnızca Türkiye Devleti’nin yaklaşık 500 milyar dolarlık savaş harcamasına neden olmuştur!.. Oysa Dünya sermayesi, Anadolu Kızılbaşlarını (Kürt kökenli de olsa), çok köklü ve uzun süreli baskı altında kalmış olmalarına karşın, bu oyuna getirememiştir!.

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

16 Eylül 2012 Pazar

"Kadınlara mı gidiyorsun?.. Kırbacını Unutma!.."



Birkaç sözcükle Nietzsche'nin söylediklerini anlamak öyle kolay değil doğrusu. Bunu özellikle yapar. Kendisi gibi "karanlık (zor anlaşılır)" yazmış bir filozof olan yurttaşımız Ephesos'lu Herakleitos'un bu davranışından övgüyle söz ederken "anlayamayacak kel zeka, hiç anlamasın" diye yaptığını söyleyerek kendi karanlık yazmasının nedenini de açıklamış olur.
(Anadolu tasavvufunda da aynı karanlık yazma geleneği vardır ve buna "görünür anlamın altındaki asıl anlam" nitelemesiyle "Batınîlik", gizli anlamı ortaya çıkarma becerisine de "İlm-i batın" denir - Ayrıca, Renaissance'da ve sonraki bütün sanat akımlarında yani "Burjuva kültürü"nde bu anlayışı günümüze değin bütün Dünya'da bulabilirsiniz.)

Bütün insanları ilgilendirdiğini düşündüşüm, "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını Unutma!.." sözü, "Zerdüşt Böyle Dedi" ya da "Böyle Buyurdu Zerdüşt" olarak Türkçe'ye çevrilmiş olan ünlü kitabının "Kadın" bölümünün son tümcesidir. Bana kalırsa önce bu bölümün bütününü okumak gerekir. (https://www.facebook.com/note.php?note_id=397329644842)
Ardından da Nietzsche'nin felsefesine bütün olarak göz atmak gerekir. Ancak bu durumda sözü yerli yerine oturtabilirsiniz.
Nietzsche'yi bütünsel olarak en iyi anlatan yazı, bana kalırsa, sevgili hocam Prof.Dr. rahmetli Nermi Uygur'un "Güneşle" kitabındaki "Nietzsche'nin Yaşama Felsefesi" adlı, Nitzsche'yi zorluklarından arındırarak anlattığını düşündüğüm yazısıdır.https://www.facebook.com/notes/omer-tuncer/prof-dr-nermi-uygurun-friedrich-nietzschenin-ya%C5%9Fama-felsefesi-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-denemesi/10151417675838332
Nietzsche, Nermi Hoca'nın yazısına bakarsanız, güçlülüğün, güçlenme sürecinin filozofudur. Akılsal, bedensel, irade (hoca "istenç" terimini kullanmış) ya da her ne olursa... Anlattığı bireyler, "kadın", "erkek", "ben/(Ecce Homo)", ya da "Zerdüşt" gibi ad vererek anlattıkları her zaman, okuyanın örnek alması için anlatılır. "Kadına giderken kırbaç"ın, sado-mazoşist bir duygu olarak şiirsel bir yanı da vardır ama felsefi gerekliliğinin nedeni çok basittir: kadın, erkeğe göre bedensel bakımdan daha güçsüzdür. Bu açıdan da örnek alınacak bir varlık değildir. Üstelik yalnız erkekler için değil, kadın ya da erkek, bütün insanlar için... "Kadınlara gitmek", kavramını "kadını örnek almak" olarak anlamalıyız. Bedensel gücü olmayan bir örneği, örnek olarak kullanmaya olan teknik ve yöntemsel bir durumu anlatarak uyarıyor...
Nietzsche kolay değildir. Şiirsel görünen her şeyin altında mutlaka insanın "güç-istenci"ni geliştirecek bir şey aramak gerekir. Kendine usta saydığı Herakleitos gibi tam bir "Batınî"dir. Anadolu tasavvufunu bilse hayran olurdu sanırım!.. Üstelik kendisinden 600 yıl önceki Anadolu tasavvufunda bulunan "İnsan-ı Kâmil" kavramı ile kendi "üstinsan/übermensch" kavramının tam tamına çakıştığını bilse düşer bayılırdı her halde...

16 Kasım 2010 Salı

Ahilik, 13.yy Anadolu Devrimi ve Osmanlı'nın kuruluşu üzerine söyleşi



"Melih Baş'ın hazırladığı ve Ulusal Kanal'da yayınlanmakta olan "Geçim ve Tutum" adlı dizinin 03 Kasım Çarşamba saat 18:05'te yayınlanmış olan programına Ömer Tuncer katıldı. 13. yy'da Anadolu Ahiliğini, Burjuva sınıfının doğuşu ile Osmanlı'nın anti-Aristokrat bir yapıyla kurulması bağlamında ele aldı."

Şu bağlantıdan izleyebilirsiniz:

30 Eylül 2010 Perşembe

Ha Gayret Sevgili Ahmet Hakan!..

adresindeki yazısı üzerine:


Sevgili Ahmet Hakan,

Başörtüsüne hiç karşı değilim, başörtüsü özgürlüğünü özellikle savunma telaşı içinde olanlara da demek istiyorum ki: "inançları gereği toplumun içinde belki çırılçıplak gezmek istiyenler de vardır (nüdistler öyle midir?), çekilmiş böyle fotoğraflar da görüyorum; ilkece başörtülülerle birlikte onlara da izin vermeyi savunmalı değil miyiz?" merak ediyorum!.. Kaldı ki Osmanlı geleneğinde yaygınlıkla bulunan Kalenderilerin çırılçıplak ya da ona yakın kıyafetler içinde ve bütün kıllarından arınarak dolaştığı bilinmiyor mu? Aynı kıyafetle ortalıkta dolaşmayı isteyecek olanların üzerindeki "mahalle baskısı"nı nasıl kaldıracağız?

En hafifinden Kızılbaş (sözün aslı budur, "Çingene" yerine "Roman"da olduğu gibi, aşağılanma korkusundan "Alevi"ye dönüşmüştür) cemlerinin üstüne "mumsöndü" yaftası yapıştıranların baskısını gözardı edebilirsek tabii...

"Ben dinsizim" diyenleri yakan "Madımak baskını" anlayışını bir yana bıraksak bile, Anadolu'da inançlarımızla iç içe daha ne gelenekler var... Hem de öyle kolaylıkla "batıl" diye bir yana atılabilecek gelenekler değil, önemli oranda kutsal kitaplara değin girmiş gelenekler... Söz gelimi muskanın üçgen biçiminin ve üç sayısının kutsallığının anatanrıçanın üçgen biçimli kutsal üreme organından geldiğini, Kıble sözünün Kibele'den geldiğini; Hacerül Esved ve Kabe kültürünün neredeyse Orta Anadolu'da Pessinus'ta bulunan ve bir göktaşının düştüğü yere yapılan bir Ana Tanrıça tapınağının kültürü ile aynı olduğunu; Hacerül Esved'in yerine konması için kabilelerin tartışması ve Muhammed'in bunu çözmesi hikayesinin aynen Pessinus'daki Magna Mater'in (göktaşı) Romalılar tarafından Roma'ya götürülmesi sırasında, gemiden indirilirken yaşanmış olduğuna ilişkin bir öykünün bulunduğunu, sorunu Romalı bir kadının Muhammed ile aynı biçimde çözdüğünü Anadolu insanına açıktan anlatabilecek, benzerlikleri, koşutlukları gösterebilecek miyiz?

Anadolu'da bir köyde, ana tanrıça -belki de Aphrodite- tapımından kalma, yılda bir gün, köylerinin ortasından bir araba üzerinde köyün genç kızlarından birini çırılçıplak geçiren, bunu dini bir ayin olarak yapan ve bunu son elli yıl içinde yapmakta oldukları etnologlar tarafından bilinen ama "mahalle baskısı" yüzünden bir türlü incelenip kayıtlara geçirilemeyen bir gelenek olduğunu biliyor muyuz? Böyle bir gelenek gerçekten varsa, bu köyde yaşayanların geleneklerini kolaylıkla ve gögüslerini gere gere herkesin gözü önünde yapmalarına olanak sağlayacak bir kültürü yaratabilecek miyiz?

Prof. Mikail Bayram, Mevlana'nın, Türkmenlerin yerini Moğollara verdiği için, baskın yapan Moğollar tarafından alınan ganimetlerin bir bölümünün kendisine verilmesi üzerine, Mevlana için bir açık oturumda söylediği "Moğol ajanı" sözünü artık, hiç bir saldırıya uğramadan, gönül rahatlığıyla her ortamda söyleyebilecek mi? Namık Kemal Zeybek artık televizyon ekranlarında sıra sıra boy gösterip "Ne bilirmiş hoca!.." diye bas bas bağırarak hedef göstermesinden vaz geçebilecek mi?..

Saysam ciltler tutacak bu görüşlere, kültürlere, savunulara, incelemelere karşı çıkışlar, ama bütünüyle, saldırı düzeyinden çekilip "bilimsel tartışma" düzeyine oturtulabilecek mi?

Haydi bütün bunların savaşımını hep birlikte verelim!.. "Özgürlük" kültürünü toplumun kılıcal damarlarına değin yaygınlaştırma savaşımına girişelim...

Ha gayret sevgili Ahmet Hakan!..

28 Mayıs 2010 Cuma

"Millet/Ulus" kavramı üzerine sosyolojik bir değerlendirme...




Sosyolojik olarak "ümmet" Aristokrat toplumun, "ulus/millet" burjuva toplumunun "toplumsal bilinç kavramı"dır. Arapca "millet" sözcüğü, "ümmet" anlamıyla "müslüman milleti" biçiminde kullanılmaya başlamış, Osmanlı'da Burjuva hareketlerinin gelişmesine koşut olarak "ulus" anlamıyla kullanılmaya başlanılmıştır.

 "Millet" ya da "ulus" (ikisi de aynı şeydir; biri Arapça biri Türkçe)  sosyalizmin ortadan kaldırmayı savladığı Burjuva sınıfının kültürüne bağlı bir kavramdır. Burjuva kültürünün "yarışmacı" ve "benci" bütün özelliklerini aynen taşır.

 Aristokrat kültürün ve onun toplumsal bilinç kavramıyla anılan "ümmet"lerin yıkılış sürecinde "ulus/millet", "ümmet"in yerine geçecek toplumsal bilinç olması açısından önemli ve "akış"daki yeri dolayısıyla o günün geleceğini kurucu, yani "ilerici" bir kavram olarak karşımıza çıkmakla birlikte, günümüzde, yarışmacı özellikleri nedeniyle -hangi güncel nedenle olursa olsun- ulusların birbiri ile boğazlaşmasına ve inanılmaz kanların dökülmesine neden olan "gerici" bir konum almıştır.

 Dahası, Marx'ın ünlü "Din, toplumların afyonudur" saptamasının, Marxist kuram doğrultusunda "diyalektik akış"ın bu dönemi için, "ulus ve ulusalcılık toplumların afyonudur" biçiminde değiştirilmesi gerekir.

Ulusçuluğun anti-emperyalist bir yapı olduğu savı, yine günümüz koşulları için geçersizdir. Aristokrasinin, "tanrı adına" "mülk"ün, yani "devlet"in hakkı olan ve "öteki"lerin işgaline uğramış olan "bütün dünya"yı ele geçirmek için "haçlı" ya da "fetih" savaşları yaparak insanları boğazlama, tutsak etme, devşirme, mallarına el koyma (yağma) hakkını kendinde gören ümmet kültürü yerine, Burjuva egemenliği döneminde, birbirini egemenliği altına alarak, tutsak alarak, kültürlerini yaşamalarına önemli kısıtlamalar getirerek, ya engel olarak ya da daha kötüsü bütünüyle yok ederek egemen olmaya çalışan ulusları görüyoruz. Emperyalizmin Burjuva kültürü dönemindeki görünüşü ulusların ulusları sömürmesi biçimindedir. Bu dönemde sömürülen (Mustafa Kemal'e göre: "mazlum") ulusların kendini korumaları anti-emperyalist, yani ilerici bir tutumdur.

 Ancak günümüzde eski alışkanlıklarımızla Emperyalist olarak nitelediğimiz, ABD gibi devletler, kendi ulusal burjuvalarını değil, küresel sermayeyi temsil etmeye başlamışlardır. "Emperyalizm", artık ulusların ulusları değil, "sermayenin emeğiyle geçinenleri sömürmesi" biçimine dönüştüğünü gizlemek için, ulusal devletlerin hala gerekli olduğu savının arkasına saklanmaktadır. Bu bağlamda ABD'ye karşı verilen anti-emperyalist savaşım, ispanyol boğasının, arkasında toreodor olmayan kırmızı çaputa umarsız saldırısına benzemektedir.


Bu bağlamda ulusal devletlerin varlığı, yaşamını sürdürmesi dünya sermayesinin açığa çıkmasını önlemesi açısından sermayenin çok işine gelmektedir. Dahası ABD'nin öteki ulus devletleri sömürmekte olduğu savı, "öteki ulusa devletler" tarafından, ulusal sermayenin korunması sonucunu doğuran politikaların geliştirilmesine neden olmaktadır. Oysa günümüzde, "akış"ın bu döneminde, ulusal olsun olmasın yarışmacı Burjuva-sermaye düzeninin, küresel olarak bütünü, sosyalistlerin kuramları gereği değiştirmesi gereken yapının kendisidir. Üstelik bakkal mehmet efendinin sermayesini de ayırma olanağı yoktur, çünkü değiştirilmesi gereken şey, küçük ya da büyük ayırımına bakmadan, yarışmacı kültürün bütünüdür.

 Yerine konacak olanın, geleceğin toplumlarında "insan" temelli "dayanışma"cı bir yapı olması beklenir. Geleceği kurma savıyla politika üreten sosyalistlerin kendi "dayanışmacı kültür kuramı"nı geliştirmeleri doğru olur. Kaldı ki, çok gelişkin olmasa da, kültür tarihinde dayanışmacı örnekler vardır. Romalılar döneminde dayanışmayla kölelerin başkaldırdığı Spartaküs hareketini, 13.yy'da Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlı'nın kuruluşunu sağlayan Ahî kültüründe, dayanışarak üretim yapmaya verilen "imece" adının anlattığı dayanışma karakterli toplumsal hareketleri unutmamamız gerekir.

 Kaldı ki 20 yy başlarında Faşist Franko'ya ve Salazar'a karşı verilen İspanyol İç Savaşı'nda Faşizme karşı, canlarını ortaya koyarak Cumhuriyetçilerle omuz omuza savaşmaya gelen gönüllülerin hangi ulus/millet'den oldukları, hangi ulusu savundıkları hiç önemli olmamıştır. Gönüllüler arasında bulunan Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u, sonradan Fransa'da Kültür Bakanı olan Andre Malraux'un "Umut"u bu destansı dayanışmayı anlatır (aynı dönemde, İspanya'da Türkiye elçisi olan Yahya Kemal'in yazdığı "Endülüste Raks" ise aynı dili konuşan insanlar olarak bize utanç vermelidir).

 Daha sonra burjuva toplumlarının doğal yarışmacı yapısı gereği var olan "ulus/millet" bilinci, sermaye tarafından yapay olarak "kültür emperyalizmi"nin araçları (en önemlisi, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in geliştirdiği "Büyük Yalan" kuramının geliştirilmiş biçimi olan "Halkla İlişkiler" bilimi(!)'dir) ile daha da güçlendirilmiş ve artık "insan"lar, başka "insan"ların gerçek savaşımının aynı zamanda kendi öz savaşımı olduğu bilincini hiç bir zaman taşıyamayacak duruma getirilmiştir. "Birey"in önde tutan ve Burjuva kültürü için çok doğal olan bu tutum "insan" için utanılacak bir yapı olduğu kadar günümüzün Burjuva yapılanmasına da pek yakışmaktadır!..

 Umulur ki, insanlık, "yarışmacı" Burjuva kültürünün toplumsal yapısı olan "ulus/millet" açmazından, Ortaçağ sonunda yıkılma sürecine girmiş olan "ümmet"i savunmaya çalışan engizisyon düzenine koşut savunma düzenleri oluşturmaya kalkışmadan kurtulmuş olur!..




KEMALİST ULUSÇULUK ÜZERİNE

Millet" önceleri "ümmet" karşılığı, aynı dinden olanlar için kullanılmış. Sonra anlam kayması ile, önce "budun/kavim" (bunun da biri Arapça biri Türkçe) karşılığı kullanılır olmuş. Orhon yazıtlarında (M.S. 7 yy - Muhammed'le çağdaş) geçen kavram "Türk budun". "Türk Milleti" diye çevrilmesi doğru değildir. "Budun"da bir oranda akrabalık ve kan birliği temeli vardır. Budun büyüdükçe bu yan azalır, Burjuva toplumları döneminde, ulus/millet ortaya çıkar.

Lisede, sosyoloji dersinde öğrencilere "ulus"un üç özdeksel/maddi, üç de tinsel/manevi ögesi vardır diye öğretiriz: Dil birliği, din birliği, yurt birliği, ülkü birliği, tarih birliği, kültür birliği'dir. Ama hiç bir ulusta bunların hepsi birden yoktur. Bazı uluslarda bunlardan yalnızca biri bulunabilir, hiç biri olmadan da ulusal yapı ortaya çıkabilir. Bu "birlik"ler toplumların uluslaşma süreci içinde, çeşitli uluslarda görünen özelliklerden derlenmiştir. Sosyologlar tarafından kendi görüşüne uygun olanı öne çıkarılarak alınmıştır. Söz gelimi “ırk birliği”ni aşmak için, kurama göre Kemalist ulusçuluk temeline "kültür birliği" yerleştirir. Ama “ırk-soy birliği” de unutulamaz bir türlü: “Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”. Kıbrıs'ta, Bulgaristan'da yaşayan müslümanlara her zaman "soydaşımız"dır! Aynı yurdu paylaşmış olmamıza karşın birbirimizi, Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Çingeneleri, dahası Türkleri bile uygulamada her zaman dışta tutmuş, her türlü aşağılamayı, uygun görmüşüzdür:

“Millet-i sadıka”;
“Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”;
“Gâvur”;
“Etrak-ı bî idrak”
“Keçinin ve Türk’ün olduğu yerde fidan bitmez!”

Ve daha aklımıza gelecek pek çok deyim, deyiş, söyleyiş, atasözü vb…

Sosyolojik açıdan ise, "ümmet", ne denli Aristokrat toplumları bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı" ise, "ulus/millet" de Burjuva toplumlarını bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı"dır. Burjuva devrimlerinin oluşumunda "ümmet"e karşı verilen savaşımda, ulus/millet devrim yapan gurubu bir arada tutmaya yarayan öge olmuştur. Yani milliyetçi olmak burjuva devrimlerinin oluşum sürecinde ilerici/solcu bir nitelik iken, Aristokrat ümmet toplumlarının yok olmasından sonra, burjuva toplumların bireyci ve yarışmacı niteliği gereği, doğal olarak, uluslar/milletler birbirine düşmüş ve boğazlaşmaya başlamıştır. “Hakikat bilgisinin Allah’tan başka hiç bir yerden gelemeyeceği dogması" ile tanrının yetkilendirdiği var sayılan ve kendi ümmeti dışındaki bütün insanları yok etmeyi amaçlayan, onların kendisine hizmet için yaratıldığını düşünen "ümmetçi kültür"ün mantığına göre, Hıristiyan Haçlı seferleri gibi, İslam fetihleri gibi, Güney Amerika'nın ele geçirilmesindeki keşif/ele geçirme seferleri gibi "insan"ı "kul" gören kanlı inanç seferlerinin kültüründen sarkan etkilerle, Burjuva toplumlarını da, kendi ulusundan başkasını aşağı gören ("arî ırk" gibi, “damarlarındaki asil kan” gibi, Batı merkezci "Avrupa kültürü" gibi) ve öteki ulusların kendisine hizmet için var olduğu duygusuyla yaşayan ayırımcı/emperyalist bir konumda görürüz .

Bu aşamada "ulus/millet" artık "gerici/sağcı" niteliklidir. Kendisinin ortadan kalkma tehlikesine karşı, tutunmak için -varlığını bütün kutsallıklara karşı olmakta bulmasına karşın- kendisi "kutsal"laşır. Bir tür korunma içgüdüsüne kapılır, ümmet toplumlarından gelen "kan dökebilme" özelliğini, bir yandan, kendisini tutsak alacağını düşündüğü "düşman" uluslara, öte yandan, kendisini ortadan kaldırma potansiyeli gördüğü ilerici/solcu/gelecekçi/"insan"cı kültürel yapıya karşı kullanmaya, kan dökmeye başlayacaktır. Nazi Almanyası’nın faşist anlayışında olduğu gibi, bir yandan kendisi temel ve üstün ulustur, "ırk" ölçütüne göre ayırdığı öteki ulusları ortadan kaldırma yetkisine sahiptir, öte yandan gelecekte doğal süreç içinde kendisini yok etme potansiyeli taşıyan aydınlar, komünistler ve oların kültürü (kitapları) da ana düşmanlardır ve yok edilmelidir.

Sosyoloji tarihinde yıkılacağı duygusuna ve korkusuna kapılan bütün sosyal kurumlar acımasız ve kan dökücü olmuşlardır!.. Örnekleri çoktur, daha dün, Ermeni soykırımı (gönlümüz hoş olsun diye “tehciri” de diyebilirim), Kürt hareketlerinin bastırılması, Şeyh Sait isyanı ve Dersim İsyanı... 1936-37 sıralarında çıkarılan ve azınlıkların vakıflarının mallarına devletin el koymasını ve yeni mal edinememelerini sağlayan yasa, 1942 yılında varlık vergisi olayları, 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında Rumların ve Ermenilerin püskürtülüp yurt dışına göçmeğe zorlanması ("Politiki Cousina" filminde anlatılıyor) arkasında devlet olsun olmasın Türk ulusunun yok olma korkusuyla ya kendisinin yarattığı ya da kışkırtılma potansiyeli sermaye tarafından kullanılmış olan olaylardır.

Bazı insanlık dışı uygulamaları da uluslar, anlaşarak yaparlar: Lozan antlaşmasına uygun olarak yapılan, yaklaşık bir buçuk milyon Anadolu Ortodoksu (aralarında Ortodoks Türklerın var olma olasılığı çok yüksektir) ile beşyüzbin Batı Trakya Müslümanının (aralarında müslüman Yunanlılar ya da Arnavutların olma olasılığı da az değildir) göç ettirildiği ünlü 1924 "Mübadele"si bunlardandır.

Doğaldır ki, yarışmacı Burjuva kültürünün egemen olduğu günümüzde, yalnızca "Türk"ler değil, elinde güç tutan bütün uluslar "öteki"leri yok edip egemen olmayı kendilerine "hak" görürler.

Bu doğrultuda, Türklere karşı yapılmış olan hareketler de hiç önemsiz değildir. Batı Trakya Türkleri ile Bulgaristan Türklerinin son birkaç on yıl içinde karşılaştığı olaylar bunlardandır. Kıbrıs'a Türkiye ordusunun çıkmasına neden olan ve Yunan cuntası tarafından desteklenen Nikos Sampson hareketi bunlardandır.

"Ulus"un ulusa ettiği saymakla bitmez. Taraflardan birinin Türk olup olmaması da hiç fark etmez... Gücü eline geçiren ulus ötekini ezer, ya sessiz soluksuz bırakır, ya da yok eder - etmeye çalışır. Burjuva toplumlarının bireyci-yarışmacı karakteri bu sonucu doğurur.

Bugüne değin toplumsal örgüt sayılan “devlet”, ilkin aristokratların kendi kültürlerine uygun olarak, yönetilenleri (yaratılmış olanlar) düzen içinde tutmak için üzerlerinde baskı kurmak amacıyla oluşturduğu bir mekanizmadır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere organize olmuştur. Aristokrat kültürden sonra gelen Burjuva kültüründe de üretime yönelik iki toplumsal sınıf (Burjuvazi ve Proleterya) hala varlığını sürdürdüğü için, her ne denli, “demokrasi”, yani yönetilenlerin kendilerini yönettiği yönetim biçimi savında olursa olsun, Aristokratlardan aldıkları "baskıcı devlet” modelini kendi çıkarları için kullanmışlardır. Bununla da kalmamış, 20.yy’da kendilerine “komünist” demeyi uygun gören ve proleteryanın üretime katkısı olan “emek”e göre organize olacağı savını öne süren devrimci toplumlar da aynı “devlet” örgütlenmesini, üstelik, kuruluş amaçlarındaki Aristokrat baskıcı yapısını hiç değiştirmeden, belki de değiştiremeden, büyük bir “kolaycılık”la, kuramlarının içinde var olan “kamu” karşılığı kullanmaya kalkışmışlardır. 20.yy’ın sosyalist olduğu savındaki “halk cumhuriyetleri(!)”nin baskıcı bürokrat yapısı böyle ortaya çıkmıştır.

Kutsal sembollerin sosyoloji tarihi açısından hiç bir önemi yoktur. Doğal süreç içinde kendilerini yok olma tehlikesi içinde gören ulusların yıkılmamak için sığındığı kutsallıklardır. Oysa “ulus” kavramını kendi toplumsal bilinç kavramı olarak doğuran Burjuva kültürü, ümmet kültürünün “yaratılmışlar(halîk)/halk”ını yönetmek, "gütmek" (tek tanrılı dinlerin peygamberleri “çoban” olarak nitelenmiştir) için kullandığı “kutsal” kavramını yıkma savaşımını kazanarak egemen olmuştur. Şimdi aynı kavrama kendisi sığınmaktadır.

Daha dün, anımsadığımız yıllar içinde Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine yapılan baskıcı resmi devlet konuşmalarıyla “vatan millet sakarya” nutukları diye dalga geçen Türk aydını, entegre olduğu dünya ulusçulukları ile birlikte çökme sürecine girmiş, içi boşalmış milliyetçi/ulusalcı karaktere bürünmüş, elinde kutsallaştırılmış al bayrak, kendisi, aynı nutukları atanlardan olmuştur. Karanlıklara düşerek MHP yanlılığına değin ulaşmış “eski” aydınlar vardır!..


Burjuva kültüründe kutsallık bulunmaz. Söz gelimi, Fransız Burjuva Devrimi'nde önemli olan bayrağın kendisi değil, Fransız devriminin ilkeleri olan "eşitlik", "özgürlük" ve "kardeşlik" kavramlarının simgelemesidir.

“Bayrak”ın kültür tarihindeki gelişimi son derece pratik nedenlere dayalıdır. Türk tarihinde "tuğ"lar altında toplanan bölükler daha sonra "sancak", sonra da "bayrak" altında toplanmışlardır. Bayrak, toplanılacak yeri işaretlemek üzere yüksekçe bir yere asılan ve dikkat çeksin diye sallanma ya da rüzgarda dalgalanma özelliği taşıyan bir bez parçasının zaman içinde, Aristokrat kültürün etkisiyle kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir!

Ayrıca bayrak gibi kutsal simgeleri, yalnız uluslar değil, Kültür Tarihinde “sonra gelen” başka guruplar da kullanır. Komünist "Kızıl Bayrak" bunlardandır. İngiliz işçi partisinin komünist döneminden kalma "Red Flag / Kızıl Bayrak" marşının geleneksel olarak hala heyecan içinde söyleniyor olması bunlardandır. Ayrıca, komünistler tarafından ortaya atılmış ve bir tür kutsallık yüklenmiş olan “enternasyonel” kavramının bir küçük burjuva ideolojisi olan Sosyal Demokratlar tarafından “Sosyalist Enternasyonel” adında kullanılması ilginçtir.

Şu, ne olduğunu bir türlü bilemediğimiz, kavram kargaşası içinde kalmış "Halk" kavramı Arapça "halîk"ten gelir ve "yaratılmışlar " demektir. Aristokrat kültür döneminde “tanrı dışındaki herkes” anlamındadır. Ama zamanla aşama aşama, tanrı yetkileri kullanan Aristokratlar, "halk" kavramını, “tanrının yönettikleri”, “tanrı adına yönetilenler” ve yalnızca "yönetilenler" anlamıyla kullanmaya başlamışlar ve bu kavram, önce “Aristokrat olmayanlar”, sonra da “yönetici sınıftan olmayanlar” anlamıyla kullanılmayı sürdürmüştür.

Günümüzdeki anlamı da budur.

Dünyanın bütün "yönetilenler"i "halk"tır. Şu ülkenin halkı, bu ülkenin halkı diyebiliriz. Zaman zaman "millet/ulus" kavramlarına yaklaştırabilir ve "Türk halkı", "Kürt halkı" olarak da kullanabiliriz. Ama "halklar" diyemeyiz. Bu kavramın, ulusların varlığına karşı durmamız gerekirken, uygulamada "ulus”un varlığını olumlamamıza yarayan saptırıcı bir kavram olarak önümüze özellikle sürülmüş olduğu çok açıktır. Biz de bu tuzağa düşmeye hazırız. Çünkü Burjuva kültürü içinde soluk alıyor ve uygulamada her sorunu ve çözümünü, Burjuva toplumunun, “ulus” kavramının yüklenmiş olduğu anlamlarla oluşturduğu çözümlerde buluyor, alıyor, kullanıyoruz.

Geleceğin yapısı, dizgesel olarak, yönetilenlerin, gerçek anlamda kendi kendini yönettiği, demokrasilere doğru evrilmektedir. Bu durumda dünyada halk(yönetilenler)ın kendi kendini yöneteceği toplumsal örgütlenmelerin oluşacağı düşünülmeli, savaşımı verilmeli, dizgesi (sistemi) oluşturulmaya çalışılmalıdır .

Buna dizgeye "devlet" denir mi? Sanmıyorum!.. En azından, bildiğimiz anlamda “baskıcı devlet” olmayacağı kesindir. Ayrıca, büyük olasılıkla, bu örgütlenme bir kamu örgütlenmesine doğru evrilmiş olacaktır. Ve bizim bugün "devlet" dediğimiz şeyin Aristokrat kültürden sarkan "ali kıran baş kesen" yetkilerini de taşımayacaktır!.. Bunun yerine “dayanışma” ile oluşmuş, dayanışmacı bir yapı olacağı anlaşılmalıdır.

Bu amaçla özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra ortaya çıkan ve "komünist" olma savı taşıyan "devlet"ler "halk cumhuriyeti" adını kullandılar ama aristokrat etkilerden ve "ulus-devlet" niteliğinden sıyrılamadıkları için de devlet bürokrasisinin baskıcı egemenliğini terk edemediler.

Kemalist Devrim, açık bir burjuva devrimidir. Ümmet toplumuna karşı yapılmıştır. Bu nedenle "ulus/millet" olarak örgütlenmesi doğru ve zorunluydu. Oysa Sovyetler Birliği gibi bir örnekte de "halk/kamu" örgütlenmesi için çaba gösteriliyordu. Bu yüzden Kemalist Devrim, ümmet toplumuna karşı "millet" toplumsal bilincini kullanmak zorundadır, ama toplumsal örgütlenmede, yani Cumhuriyetin yapısında, yönetilenlerin egemen olmasını düşünür ve partisinin adında (Halk Fırkası), kültürel geliştirme örgütlenmelerinde (Halkevi) "halk" adını kullanır. Partisinin ana ilkelerine her iki kavramı da koyar: "milliyetçilik", ve "halkçılık"..


Ancak Kemalist Devrim bir burjuva devrimi olduğu için "yönetilenler" anlamındaki "halk" ve "halkçılık" kavramları, uygulamada, tam olarak yerine oturamaz. Dahası dizgenin içinde yeri olmadığı için de biraz yapıştırma olarak kalır. Çünkü burjuva toplumlarında, "yönetilenler/halk" değil, sermaye, yani burjuvaların ideolojisi yönetimdedir. Bu durumda da toplumun "yönetilenler/halk"a göre örgütlenmesi olanaklı değildir.


Kemalist Burjuva Devrimi’nin önderi Mustafa Kemal, gelecekte "halk" kavramının toplumsal örgütlenme dizgesi içinde yer alacağını açık olarak görmüş olmalıdır ki, kuramın geliştirdiği toplumsal dizgenin içine geleceğin tohumlarını yerleştirmiştir. Bu da Kemalist Devrim’de, Herakleitos'un ünlü "akış"ının ayırdında olunduğunun önemli ölçütlerinden biridir.


Peki günümüz dünyasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” doğru bir ilke midir? Bu ilke, dünyanın bugünkü ulus-devletler döneminde genel bir bakışla doğru, savaşımı verilmesi gereken bir ilke gibi görülebilir. Ama, doğal olarak aristokrat dönemden kalma "sahip olma" tutkularımızın henuz kültürümüzden çıkıp yok olmadığı bir dönemde yaşadığımız için, uygulanması öyle kolay olmamıştır. Çekler ve Slovaklar gibi, Belçikalılar ve Dutch'lar gibi gelişkin sayılabilecek birkaç örnek dışında, özellikle de geri kalmış toplumlarda, Aristokrat kültürden kalma "mülk"e sahip olma duygusunu kültüründen atamamış hiç bir ulus, kendi topraklarında yaşayan bir başka ulusa "haydi üzerinde yaşadığın şu toprakları al da kendi devletini kur" dememiştir, diyememiştir.


Oysa “sermaye”nin, ulus-devletler arasındaki sınırları, çıkarına uygun ölçütlere göre kaldırmakta olduğunu ve sermayenin akışında ulusal sınırların öneminin, artık bütünüyle ortadan kalkmış olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik çok uzak olmayan bir gelecekte "ulus/millet" kavramının ortadan kalkarak toplumsal örgütlenmelerin ve kültürel yapılanmaların "ulus/millet" temeline göre değil, başka ölçütlerle oluşacağını görebilmek çok da zor olmasa gerektir.


Bu durumda doğal akış, ulus çatışmalarını kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Bunun belirtileri burjuva toplumları içinde öncü kültürel tepkilerde son elli yıl içinde baskın biçimde ve güçlenerek, açıkça görülmektedir. Geleceğin yapısını oluşturmaya çalışanlar tarafından bu potansiyelin yönetilmesi gerekmektedir.


Politikacılar, yönetilenlere baskı politikalarını keyiflerinden mi uyguluyorlar?


Hiç bir toplumsal önder, kendiliğinden "zebani" olmaz. Umduğu, hayal ettiği toplumun oluşmadığını gördüğü sürece sertleşmek zorunda kalır. Abdülhamit'i de, Stalin'i de bunlar arasında sayabiliriz. Hayal ettiğiyle uygulanabilir olanın aynı olması gerektiğinin ayırdına varmak gerekir. O zaman sertlikten başlasak da yumuşamaya doğru akan bir süreç içinde bunu başarma olanağı buluruz. Genellikle devrimlerden sonra bu süreç yaşanır. Toplumun olabildiğince yumuşak bir inişle yeni yapıya “indirilmesi” gerekir. Birer “birey” olan önderlerin becerisi, bu aşamada önem kazanır.


Bunu son yüzyıllarda yapabilmiş ender liderden biri de tabii ki Mustafa Kemal'dir. Yürüttüğü bütün politikaların bu doğrultuda olduğu açıkça görülmektedir.


Stalin'e gelirsek: Hiç kuşkusuz ki geleceği kurmaya çalışan bir Marxist'tir. Ancak uygulamacı olarak -bana kalırsa- toplumunu bir gecede Marxist ölçütlere göre kuramayacağını gözden kaçırmış, ona uyum zamanı tanımamış, politikalarını "akış"a, bir süreç"e göre düzenlememiştir. Bu konuda dirençli ve inatçı olduğu için de karşı çıkışları baskıyla durdurmaya çalışmıştır. Karşıt, kapitalist-burjuva toplumların aleyhte propagandasına da bol malzeme sağlamıştır.


Ancak ikinci paylaşım savaşında Hitler'in durdurulmasına karşı Stalin yönetimindeki Sovyet insanının dünyaya yaptığı katkı, unutulur gibi değildir.


Marx&Engels, kültür tarihinde birkaç, çok akıllı filozoftan biridir ("biridir" diyorum çünkü felsefe tarihinde birkaç filozof, iki kişi olarak tek felsefe dizgesi oluşturmuştur. Bunların en önemlisi de Marx&Engels'dir). Ütopik hiç bir kurum önermez. Yani hiç bir uygulama önerisi yoktur. Yalnızca kapitalist ekonominin, o güne değin insanların göremediği-düşünemediği açılardan bakarak, eleştirisini yapar, çürüme noktalarını gösterir ve yeni oluşacak toplumun hangi kanallara doğru girerek doğru yolda akacağını, burjuva/kapitalist toplumun, "insan"a karşıt, çürüme noktalarını temel alarak gösterir. Marx, yaşadığı sürece Avrupa komünistlerine siyasi önderlik eder. Ama bu, oldukça kısa sürer. Yani, bilinen ve karşı propagandaya konu olan bütün uygulamalar, daha sonraki Sovyet deneyimi ile öteki Marxist olduğu savındaki deneyimlerin uygulamalarıdır.


Temel düşünce olarak Marx&Engels yanılmaya olabildiğince pay bırakmamayı başarabilmiş filozoflardır. Birkaç noktayı da aldıkları geri bildirimlerle (feed back), kendileri düzeltmişlerdir. Söz gelimi Marx, bunların önemlilerinden birini, "herşeyin kayıtsız şartsız ekonomik yapıya bağlı olduğu" savını, gözlem ve deneyimleri sonucunda değiştirmiş, kültürel yapının da ekonomik yapıyı etkileyebileceğini -sosyoloji terimleriyle- anlatmıştır.


Temelleri çok sağlam olarak atılmış da olsa akış içinde hiç bir dizge, hele uygulamayı yönetme savındaki bir dizgenin her zaman aynı kalmasına olanak yoktur. Yeni deneyimlerle, yeni gereksemelerle, uygulamadan gelen pratik sorunlar her zaman çıkacak ve kuramın onları da çözmesi gerekecektir.


Bunları kendini Marxist olarak tanımlayan ya da tanımlamayan filozoflar çözmüşler, tamamlamışlardır. En önemlileri arasında Sartre (existentialist), Polanyi (sosyal demokrattır denilebilir), Mao, Marcuse sayılabilir. Sürekli olarak yeni çözümleri arama işi sürmektedir ve sürmesi de doğrudur.


Marxizmin en özgün yanlarından, Felsefeye getirdiği en önemli yeniliklerden biri, bilimsel yönteme uygun olarak dizgesini kapalı tutmamış olmasıdır. Yani Marxizm, gelişebilen, geliştirilebilen bir dizgedir. Bu nedenle de tutucu bir yapıya dönüşme şansı yoktur. Uygulamadaki tutuculuklar, uygulamacıların Marxist kurama ters düştüğü ve bunda direndiği noktalarda ortaya çıkar.


Kemalizm'in de -Atatükçü geçinenlerin anlayamadığı- en önemli özelliği, Marxizm'den bu ileriye açık olma özelliğini almış olmasıdır.



30 Mart 2009 Pazartesi

Kadınlar Günü üzerine gecikmiş bir yazı

düş kırıklığı ve papatyalar

o şimdi küçük bir kadın
kucağında bebeği
yirmi üç yıl, kırk altı bahar
nasıl da geçti

kavgalardan sıyrılmış düşleri
papatyalar, portakal ağaçları
yarısı mükemmel çocukluğunun anısı
uzak, çok uzak şimdi

üstelik çıngırak çiçekleri de yok
baharı uyandıracak

unuttuğu bir şeyler olmalı yaşanacak
çocukluğundan kalma buğu
hala gözlerinde
oysa gülmek gibi
ağlamayı da unuttu

şimdi küçük bir kadın
kucağında bebeği

AYŞEGÜL TERCAN



EVRENSEL KÜLTÜRDE ARINILAMAMIŞ KALINTILAR,
ANADOLU KÜLTÜRÜNDE “KADIN”
VE
“POZİTİF AYIRIMCILIK” KADINLARI KURTARMAYA YARAR MI?..


Kültür tarihinden günümüze gelen sorun çok…

Hayatlarında bir kez olsun yakından görmedikleri papanın ardından dökülen içten gözyaşları…

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, annelerine, babalarına, sevgilerine yetiştirilmeye çalışılan hediyeler…

Unuttuk mu? Bir yanda iki çocuk bayrak yakmaya kalktı diye bütün ülkeyi bayrağa bulayıp ala boyayanlar, öte yanda ülkesinin bayrağını mayo yapıp kıçına giymekten keyif duyanlar.

Sonra önderler… Ardından cehenneme bile gidilmekten çekinilmeyen önderler!..
Şöyle geri çekilip bir tanesine bile dışardan bakmayı bir denedik mi?

Nasıl değerler bunlar?

Ve bugünlerde çok moda olan “kadınlar”…

Bu “kadın”ları ne yapsak? Alsak başımıza taç mı etsek?.. Bugüne değin “negatif” ayırımcılığa uğratmışız, bundan sonra artık “pozitif” mi ayırsak?

"Birey" temelli kültür ve "kâr" ölçütlü ekonomi, böyle değerlendiriyor...

Ne zaman kadınlarımız "pozitif ayırımcılık" vb kavramlarla gerçekte insan olmaktan, uzaklaşmakta olduklarının ayırdına varabilecek?

Ve ne zaman, kadın ya da erkek “biz” (emeğiyle geçinenler), ekonomik liberalizmin (ki kapitalizmdir) tepeden hazır yolladığı sorunlara ve işine gelen çözümlere, yine onun taktığı at gözlükleriyle onun istediği gibi bakmak yerine kendi kültürümüze göre değerlendirmeyi öğreneceğiz?

"Ben merkezli” burjuva kültürü içinde yaşıyor, onun ölçütlerine göre davranıyoruz. Oysa kendi kültürümüzü yaratmadıkça ve yaşam ölçütlerimizi buna göre ortaya koymadıkça yapabileceğimiz başka şey yok.

* * *
Anı günleri, yıldönümleri saptamak, burjuva kültüründen çok daha öncelerden gelir. Doğrudan doğanın döngüsüyle ilgilidir. Baharın gelişi, doğanın uyanışı: Nevroz (yeni yıl), Hıdırellez vb... Çorum, Hattuşaş’ta Hitit Yazılıkaya tapınağının büyük salonundaki ünlü kaya kabartmasında, yaklaşık 3500 yıl öncenin, böyle bir yeni yıl töreni, doğanın yeniden doğuşunu sağlamak üzere, erkek ve kadın tanrıların birleşmeleri anlatılmaktadır. Erkeklerin başında en büyükleri, yıldırım salıcı Teşüp (sonradan Zeus) ile kadınların başında ana tanrıça Hepat (Kuphepat, Kupapa, Kubaba, Kübele, Kibele, Kıble, Hera, Havva, Eve) doğaya hamile kalmak üzere karşı karşıya gelmekte oldukları gösterilmektedir.

42 Numaralı figür Baştanrı Teşüp, 43 numara, Ana Tanrıça Hepat’tır.
Her ikisinin arkasında bu kesitin dışında kalan pek çok tanrı ve tanrıçalar vardır

Bu Teşüp-Hepat önderliğinde tanrıların törensi birleşmesi daha sonra Kybele-Attis birleşmesine dönüşecek, her türlü yılbaşı geleneğine, çam cinayetlerine neden olanlarına değin varacak, pek çok başka gelenek doğuracaktır. İslamiyet’te Hızır’la İlyas kardeşlerin kavuşmasına dönüşmüş olsa da, Hıdırellez'de, kısmet açma, ev sahibi olma gibi karşı cins birlikteliğini anıştıran tılsımlar, doğayı doğuracak cinsel birleşmenin Hitit kültüründen bu güne ulaşan ardılları olarak, günümüz Anadolu’sunda hâlâ yaşayacaktır.

Yeni yıl ve doğanın uyanması, güz gelince, bağbozumu (şarap yapımı) ya da ürünün kaldırılmasına da dönüşür, büyük şenliklerle kutlanırdı.

Aristokrat kültürde, yıldönümleri "kutsal zamanlar" olarak anılmaya başlar. Bütün kutlamalar, dinsel bayramlar, kutsal günler (paskalya, kandiller vb) böyledir.

Ardından satılabilecek her şeyi satan kültür, burjuva kültürü geldi. Bugün içinde yaşadığımız kültür budur. “Satış” düzenini yok etmek için yaşam veren Che Guevera'mızı bile satılmaktan kurtaramıyoruz. Küba, onu saygın önderi sayarken, cesedinin ellerini kesip paketleyen burjuva ekonomik liberalizmi onun yakışıklılığını ve "çekici"leştirmek için kaçınmadığı kahraman kişiliğini bile duraksamadan satışa sunmuyor mu?

Onyıllar önce Dostlar Tiyatrosu'ndan izlediğim Abdülcanbaz oyununda “Gözlüklü Sami” tiplemesiyle Genco Erkel'ın söylediği, Arif Erkin bestesi "Gözlüklü Sami’lerin şarkısı" hâlâ kulaklarımda:
Bu işin raconu böyle,
Çıkarına bakacaksın,
Uygun fiyat verirlerse
Ananı da satacaksın!..

Mart 1973. Dostlar Tiyatrosu’nda oynanan “Abdülcanbaz” oyunundan bir sahne. Mehmet Akan, Macit Koper ile
sağ başta “Gözlüklü Sami” Genco Erkal’. (Fotoğraf: Ömer Tuncer)


Biz, emeğiyle geçinenler olarak, kendi kültürümüzü kurarken, bütün bu "özel gün"ler, kutsallaştırılmadan ve insan yapısı olduğu ve kültürel geçmişi unutulmadan, yalnızca gerekiyorsa alınmalı, “kutsal gün” tongasına düşülmemelidir.

Bütün dünya kadınlarını, bu arada Türkiye kadınlarını da ayağa kaldıran “8 Mart Kadınlar Günü” de özel yıldönümlerinden. Sorunu da, çözümünü de, önceden hazırlanmış, allanmış-pullanmış, hediyelik paketleri hazırlanmış olarak önümüze konmuş buluyoruz.


Almasak “kadın düşmanı” sayılacağız!..

Klasik görüntü, politik örgütlerin sırtlarında kendini taşıtan başkanlarının, taşıyan “kul”lardan kadın olanlara birer kırmızı gül dağıtmasıdır. Ama bu görüntü, politik örgütlerde bulunan kadınların “insan” olarak algılanmasına, “taşıyıcı kul” olmaktan çıkmasına yetmeyecektir.























Albert Uderzo
'nun çizgileriyle
"Galya'lı Asteriks" çizgi romanında egemen kabile şefi ve karısı...

Önce bu “taşıyıcı kul”ların ayırıcı özelliğinin, yalnızca “kadın olma” olmadığının ayırdına varmak gerekiyor.

Bu durumda kadınlar için “pozitif ayırımcılık(!)” eşitsizliği gidermeye yaramayacaktır. Dünyadaki hiç bir eşitsizlik olumlu yönde de olsa zorlamayla dengeye gelemiyor. Onu oluşturan koşulların ortadan kaldırılması gerekli ve yeterlidir. Yani "kadın" ve "erkek", doğal (biyolojik/psikolojik) yapı dışında "insan"da birleşmek zorundadır. Yeni kültür, ancak insana, burjuva kültürünün "ben"iyle değil "insan" kavramıyla, "biz" bilincinin oluşmasıyla ortaya çıkacaktır.

"Pozitif ayırımcılık", insanı insanlığa yaklaştırmayı önleyen cadaloz bir "ben"in denge isteği değil, zorlamayla dengeymiş gibi görünecek bir yapıyı oluşturma isteğinden başka bir şey değildir. Bu da insanın "dayanışma" duygusunun güçlenmesine değil, "sen değil, ben" duygusunun iktidarının sürmesine yaramaktadır.

Yani "pozitif ayırımcılık", kadınları kurtarmak yerine dengesizliğin sürmesine yaramaktadır. Erkek-egemen kültürel yapı, dengesizlikle beslenir. Dahası, bu yapıya sızan kadınların kadınlığı da, biçimlerinden başka bir yerde kalmamaktadır. Bu "kadın" biçimli yaratıklar kültür, duygu, duyarlık olarak erkekleşmeye eğilimli olmakta ve hızla dönüşmektedir. Bu ülke, bunu en yakından, yakın zaman başbakanımız Tansu Çiller’de görmüş olmalıdır.

Altlarından birleştirmeden ve üstten kovalarla birinden ötekine su aktararak iki havuzun suyunu dengeye getiremeyiz. Bu işi çok incelikle yapsak bile, bir süre için getirmiş gibi görünürüz. Ama ancak, birleşik kaplarla oluşturulması gereken gerçek denge geciktirilmiş olur. Bu da dengesizlikten çıkar sağlayanların işine yarar. Dikkatle bakılırsa, Kemalist dönemde kadınların zor yoluyla bir şey yapması istenmedi. Var olan potansiyel kullanıldı ve yalnız kadınların değil, bütün insanların “kul” olarak kalmasına neden olan engellerin ortadan kaldırılması için çaba gösterildi. İnsan olabilme çabalarının, ama var olan çabaların önü açıldı. Güzellik yarışmaları düzenlendi. Türkiye’nin bir dünya güzeli bile oldu. Bu, bize bugün "gülünç" gelse de, o gün için önemliydi, kadınların kadınca bir güven kazanmasını sağladı.

Oysa "pozitif ayırımcılık", birilerinin "hakkın değil ama" diyerek verdiğidir, ya da birilerinden “hakkım değil ama” diyerek ve zorlanarak alınandır.

Bu da yalnızca güvensizliği besler.

Kadın milletvekillerinin çoğalmasının çözümü, kota koymak değildir. Sorun, yalnız kadınların değil, bütün insanların depolitizasyondan kurtarılmasıyla çözülebilir. Geçerli burjuva düzeni, yalnız kadınları değil, kendi özel olarak yetiştirdiği "ben-merkezci" bireyler (Aldous Huxley’in “Brave New World/Cesur Yeni Dünya”sında “Alfalar”) dışındaki hiç kimsenin devlet yönetimine burnunu sokmasını istememektedir. Bu anlamda politikayla ilgilenmeye izin verilmenin koşulu, erkek ya da kadın olmak değil, kul kültürünün efendisi olmaya elverişli olmaktır. Ancak Aristokrat kültürden başka olarak bu kez, en büyük “efendi”, tanrı değil, “sermaye” olmuştur. Çünkü burjuva kültürü (burjuva demokrasisi) olarak kendi iç mantığı gereği, oturmuş değildir ve egemenlik kullar tarafından taşınan ve bir tür "kutsal"lık verilmiş olan politik önderlerdedir. Tayyip Erdoğan’ın AKEPE’den istifa eden milletvekillerini "nankör" olarak suçlamasının mantığı başka nedir ki? Aynı anlayış, Başbakan Ecevit'e Anayasa kitabını fırlatan Cumhurbaşkanı Sezer'i de, kendisini seçtirmiş olduğu için, nankörlükle suçlayan Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’da da yok mudur?

Bunlar "kul" kültürünün günümüz toplumlarındaki görünümleri, geçmiş kültürlerden bugüne sarkıntılarıdır.

İnsan dayanışması, "çıkar" (ya da yasal biçimiyle "kâr") uğruna yapay olarak parçalanmakta ve "kadın hareketi", "eşcinsel hareketi", "doğa korumacıları hareketi" gibi küçük parçalar halinde, sermaye tarafından daha kolay denetlenmekte ve yönetilmektedir.

Kadın hareketi ise adından başlayarak yanlışlar taşımaktadır. Geçen yıl, 2008’in 6 Mart’ında, Kadınlar Günü(!)’ne iki gün kala, gösteri yapmak isteyenlere karşı yapılan saldırıyı savunmak için, Tayyip Erdoğan’ın, “Bu nasıl kadın hareketi, içinde erkekler de vardı”, suçlamasıyla bu parçalanmayı savunmasını anımsamak gerekir.

* * *
Kültür tarihinin hiç bir döneminde Anadolu'da "kadın", Avrupa kültüründeki gibi "yok" sayılmamıştır. Antik dönemde Hellen anakarasında çocuk istemek dışında, cinsellik bile erkekler arasında çözümlenirken, Anadolu toplumlarının yönetiminde kıraliçeler olabiliyordu (Halikarnassos kıraliçesi olarak Artemisia I -MÖ 450- ve satrap olarak Artemisia II ve Ada -MÖ 350-).

Halikarnas Balıkçısı’na göre, Atinalı koca Perikles, Miletos'un eğitimli, “insan” Aspasya'sı ile evlenebilmek için, bu nedenle, Atina senatosu karşısında salya sümük ağlayarak yalvarmış, izin istemişti. Hellen anakarasında kadın ancak Sparta kralının karısı Güzel Helen gibi nereye çeksen götürülecek kültürel yapıdaydı. Onu bile insan olarak algılayıp anlatan Anadolu’lu Homeros’tur.

Genel olarak Mısır'da, Mezopotamya'da, Anadolu'da Aristokrat sünnî (ortodoks) yapı oluşmadan önce pek çok kadın adı biliriz: Saba melikesi Belkıs, Kleopatra, Hatchepsut, ozan Sappho, Aspasya, Artemisia, Amazonlar, Mirina (İzmir'in adı ondan gelir), Phrine (Aphrodite rahibesi, kutsal fahişelerdendir).

Kimisi mitolojik, kimisi tarihseldir ama, "kadın", kültürümüzdedir. Aristokrat sünnî (ortodoks) kültürün Dünya’yı sarmasından sonra ise kadın yalnızca Anadolu'da, özellikle Alevi Türkmenlerde eski saygınlığını korur. Kimisi Kaz dağlarının Sarı Kız'ının Artemis'ten geldiği gibi antik Anadolu Mitolojisinden gelir. Kimisi, Meryem Ana ve Mecdelli Meryem gibi dışarıdan gelir ama Anadolu kültürüyle yoğrulduğu için bugüne değin yaşar. Kimisi, Ahi Evren'in karısı Kadın Ana (Kadıncık Ana, Fatma Ana) gibi sünniliğin ulaşamadığı alanlarda bize kadar ulaşmayı başarır.

Kadın Ana, Vilayetname’de (Hace Bektaş[*] Menakıpnamesi), Sulucakarahöyük(bugün Hacı Bekteş)'teki dergâhın iç işlerinden sorumlu ve Hace Bektaşın en yakınındaki kişi olarak anılmaktadır.

Aristokrasinin kuramcısı ve dinsel şeyhi olarak kendini yücelten Mevlânâ, her ne kadar Ahi Evren'in, kendi eşiyle ve başka kadınlarla “eşitlikçi” ve “can/insan”da buluşan içli dışlılığını, alaycı ve oldukça da edepsiz bir dille alaya almış olursa olsun, Anadolu kültüründe kadın hiç bir zaman erkekten aşağı sayılmamıştır. Alevi Cemleri'nde kadın erkek ayırımı olmaz. Toplumdaki herkes gibi Cem'deki herkes de cinsiyetsizdir, “insan”dır, "can"dır. Kadın ya da erkek hiçbir insan kendi eşine bile "cinsel obje" olarak bakmaz, bakamaz.

Kadın Ana geleneği bütün Anadolu'da sürer gelir:

(...)
Anadolu'da bilinen beş 'Ana' vardır.
'Toprak Ana', 'Havva Ana: 'Meryem Ana', 'Fadime Ana', 'Kadın Ana'.

'Kadın Ana', bugün de yaşar.

'Kadın Ana' köyde hastaların umutsuzların yardımcısıdır.
Gelinlerin, gençlerin, çocukların doktorudur, ebesidir.
YoksuIIarın, varlıklıların, kadınların, erkeklerin
her tür derdine deva arayandır.
Düğünlerde, Sünnetlerde, adaklarda,
ölümlerde köylünün daima yanındadır.

Ona bu adı halk verir.

'Yaşar Emmi, Kadın Ana)'yı
nasıl tarif edersin?'

'Kadın Ana olmak çok zordur, kızım.
Kadın Ana olmak için akıl ister, sabır ister,
yüreği çok varlıklı olmak gerekir.
Kadın Ana'nın sözü bir köy ağasınınki kadar geçerlidir.
O tüm kadınların anasıdır.
Doğumda kadının koruyucusudur, çünkü o doğurtur.
Lohusaya ve bebeye günlerce o bakar.
Lohusa iyileşip ayağa kalkıncaya kadar ilgilenir.
Bebeleri o tuzlar. Tuzladığı bebeler pişkin olurlar, dayanıklı olurlar.
Ömürleri boyu ağızlan, terleri, ayaklan kokmaz.

Ağır hastalara Kadın Ana bakar, başlarında bekler.
Ölüm oldu mu oradan hiç ayrılmaz.
Cenaze kadınsa onu da Kadın Ana yıkayıp kefenler.
Ölü evine, yas almak için sık sık gelir gider.

Kız istemede, nişan takmada, düğünde hep o vardır.
Törenler onsuz olmaz. Kadın Ana gönlünü,
elini, gözünü halkın üzerinden hiç eksik etmez.(...)

“Anadolu’da Kadın Ana’lar”, Sabiha Tansuğ,
Sanat Olayı Sayı:12 Aralık 1981, s:31
Avrupa kültürünün ortaçağında adı bilinen tek kadın, Jeanne d'Arc, (d. 1412 - ö. 30 Mayıs 1431)'dır.
O da uluslaşma, yani burjuvalaşma sürecinde kendini yakmış olduğu için... Oysa Anadolu'nun kültür dünyasında Mihri Hatun gibi, Zeynep Hatun gibi kendi aşkını bile anlatmaktan çekinmemiş Sappho torunu ozan kadınlarımız vardır. Üstelik bunlar, Aristokratların arasından bile çıkabilmiştir.
Sultan anası olarak doğrudan siyasete bulaşmış, entirikayla da olsa Osmanlı'nın geleceğini değiştirmiş saray kadınlarını (Hurrem Sultan onlardandır) unutmamak gerekir.

Anadolu kadını, kültür tarihimizin hiç bir döneminde Avrupalı kadın kadar "yok" konumuna düşmemiştir. Tersine, kişiliğiyle sanata, kültüre, politikaya, en az erkekler kadar ulaşmış bir geleneğin sürdürücüsü olduğu gibi, erkekleşmeden kendi kadınsı kültürünü de oluşturmuştur. Avrupa'dan alınacak feminist harekete hiç gereksemesi olmamıştır.

Oysa burjuva kültür emperyalizmi, Anadolu kültürünü de denetim altında tutmak için olmalı, kendi kadınlarının yanına çekmek istemekte ve kendi kültüründeki gerçek yerini unutturarak, yapay bir savaşımı çok gerekli ve haklı göstermeye çabalamaktadır.

Yazık ki Anadolu’lu kadınlar, bugün, bu tuzağa kolayca düşmektedir.

Oysa "pozitif ayırımcılık" vb. burjuva tuzakları yerine bütün insanlarımızla beraber güçlerini birleştirerek kadınların da devlet yönetimi konusunda düşünce geliştirecek ortamı oluşturması gerekmektedir. Bu durumuyla kadınların, bütün yönetilenler gibi devlet yönetiminde, toplumda var olan oranlarda görünmemeleri için de, daha başka özlenen alanlarda görünmemeleri için de bir neden kalmayacaktır.

Önemli olan yönetilenler (halk) olarak devlet yönetmenin hep birlikte öğrenilmesi, kendi öz örgütümüz olan devletin sermayenin elinden kurtarılması ve halkın kendi sorunlarını kendisinin çözdüğü bir yapının oluşturulmasıdır. Hep birlikte güçlerin birleştirilmesi ve gerçek demokrasinin savaşımının verilerek devleti yönetilenlerin çıkarına uygun örgütleyecek demokrasi kültürünün oluşturulması ve yerleştirilmesidir.

Sermayenin, daha pek çok yapay oluşum gibi, kadın hareketi ve benzeri hareketler oluşturarak arkasına saklanıp denetim altında tutmak, doğru çözümlere engel olmak istediği yönetilenler hareketi, budur.

Söz gelimi gelenek cinayetlerini de yalnız kadın sorunu olarak algılamak, sermayenin işine gelmektedir. Trajedi, yalnızca öldürülen gencecik kadınların değil, onları öldüren kardeşlerinin, ölüm kararı veren ana-babalarının, yakınlarının, köylülerinin, dahası bütün toplumun trajedisidir. Toplumun bütünüyle bu trajediden kurtarılması için, gerçek anlamda yepyeni bir kültürün, insana "insan" olarak bakan dayanışma kültürünün oluşturulması gerekir. Burjuva "ben" toplumunun "çıkar" ya da "kâr" amaçlı yarışmacı yaşama ölçütleri yerine emeğiyle geçinenlerin salt kendi gereksemelerinden doğan ve 800 yıl öncenin Anadolu’sunda Selçuklu ve Bizans Aristokrasisine karşı başarılmış olan dayanışmacı “imece kültürü”nün, ve bundan oluşacak yaşama değerlerinin ve ölçütlerinin bugüne uygun yepyeni bir anlayışla oluşturulması ve uygulanması gerekmektedir.

Geçen yıllarda yitirdiğimiz Mevlûde Günbulut ananın, yaşadığı yerin (Şarkışla) hemen yanında, Gemerek'te Deniz Gezmiş'in yakalanışında attığı dayanışma çığlığı, Zülfü Livaneli tarafından, avazıyla ve sözleriyle, yanlış aktarılmış, yozlaştırılmış da olsa unutulur gibi değildir.

Kolayca, basitçe, günün içinde, hemen söylenivermişçesine:

N'olayıdım, n'olayıdım
Okur yazar olayıdım
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olayıdım.

Bu kadınca yoğunluğu bir anadan başkasının yaşama ve paylaşma olanağı olabilir mi?

"Kadın" deyince, çok daha başkaları da dahil, vamp, fahişe, entrikacı, eğreti gelin, hiç birini dışta bırakmadan hepsini anlıyorum. Söylediklerim eksiksiz hepsi içindir.
Dayanışmanın, hep birlikteliğin türküsünü artık yakmak zorundayız.
Taşıdığı yürekten korkulan türkü budur.
_______________________________
[*] “Hacı Bektaş-ı Veli”nin adında kullanılmakta olan, “Hacı” sanına ilişkin, kültür tarihindeki veriler, bu sanın, 13.yy’da yaygınlıkla kullanılan, sonradan “Hoca”ya dönüşecek olan, “bilge” anlamındaki “Hace” iken, bu alanda sürmekte olan sünnî yozlaştırmasına uğramış olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle bu Türkmen Kocasının, Hacı Bektaş değil, “Hace Bektaş” olarak anılması doğrudur.