ana tanrıça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ana tanrıça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

9 Kasım 2010 Salı

Hacerül Esved ve Pessinus


2 Ekim 1989 Cumhuriyet
(Ankara Baskısı)
Sent: Saturday, November 06, 2010 5:21 AM
Subject: Kabe ve Hacerül Esvet üzerine...

Sayın Altaylı,

Son programınızı, yazık ki canlı olarak değil, konusunu duyup sonradan tivibu'daki kaydından izledim. Murat Bardakçı'nın verdiği bilgiler bir yana Doç.Dr. Sayın Mustafa Küçükaşçı'nın verdiği bilgiler de doğrusu çok ilgi çekiciydi.

Ancak, kültür tarihine yalnızca inançlar açısından bakarsanız ve yalnızca inançlar üzerinden gelen bilgiler ve söylentilerden oluşturursanız, tarihsel gerçekler bir yana, üzerine bilimsel olarak konuşulup tartışılabilecek sonuçlara bile ulaşmanız kolay değildir. Ulaşılan her bilginin ayrıca tarihsel kanıtları da gereklidir. Sayın Küçükaşçı'nın verdiği temel bilgilerin böyle inanç ve gelenekten gelen bilgiler olduğu, kendisinin de birkaç kez söylediği gibi "söyleniyor" sözüyle belirleniyor. Ayrıca Hırka-i Şerif konusunda sn Bardakçı'nın ısrarla söylediği onarım sırasında neden karbon 14 testi yapılmadığı da anlaşılamadı, belki de özellikle açıkta bırakıldı.

Neyse bu eleştirilerim bir yana, emekli bir eğitim televizyonu yapımcı-yönetmeni ve belgeselci, artık da yalnızca bir kültür tarihi araştırmacısı olarak programınızda belki de hiç söyleyemeyeceğinizi bildiğim, ama gerçek bilgilere ulaşmak için gerekli olduğunu düşündüğüm birkaç bilgiyi aktarmak istiyorum.

Bunlardan birincisi, Hacerül Esved kültürünün nereden geldiği sorunudur. Öncelikle ekte, bundan 21 yıl önce Cumhuriyet gazetesi Ankara baskısında yayınlanmılş olan bir dizi yazımdan konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm bölümü gönderiyorum. Göz atmaya fırsat bulursanız Hacerül Esved'in kültür olarak nerelerden gelmiş olduğuna, en azından, kuvvetli bir bilimsel tahmin bulabileceğinizi düşünüyorum.

Yazıda söz etmediğim birkaç noktadan biri de, programda söz ettiğiniz ama ayrıntısını anlatmadığınız bir konu. Bildiğiniz gibi Hacerül Esved'in -herhalde bir onarım sırasında- Kabe duvarındaki yerine konmasının sorun olduğu ve peygamberin atkısını, şalını, nesiyse çıkarıp yere yaydığı, Hacerül Esved'i üzerine koyduğu birbirleriyle kavga eden dört kabile şefinin de bu örtüyü dört ucundan tutarak taşı yerine birlikte yerleştirmiş oldukları öyküsüdür. Her ne denli duvardaki yerine dört kişi tarafından, üstelik bir örtü ile 30 cm çapındaki bir taşın nasıl yerleştirilmiş olabileceği bir türlü gözümün önüne gelemiyorsa da, aynı öykünün, Pessinus'dan Roma'ya götürülen Magna Mater (Kara Taş) için de söylenmekte olduğunu anımsatmak isterim. Bu öyküye göre de Magna Mater'in Roma'da gemiden indirilmesi ve Vesta Tapınağına götürülmesinde aynı öykü yaşanır: Romalılar -herhalde orada da birkaç gurubun başkanı- Magna Mater'i kendilerinin indirmek istemeleri üzerine birbirlerine girerler. Öyle bir kavga çıkar ki Kara Taş elden ele neredeyse denize düşmek üzeredir. Bunu gören Romalı bir kadın sırtındaki şalını çıkararak yere yayar, Magna Mater'i üzerine koyar, herkesin bir ucundan tutmasını sağlar, böylece Kara Taş denize düşmeden karaya çıkarılıp yerine ulaştırılır.

Bütün bu öykülerden sonra o Pessinus'lu Kara Taş'ın Roma'da Paletin tepesinde bulunan Vesta (Magna Mater) tapınağında ne olduğu bilinmiyor. Özellikle Hıristiyanlık baskın bir biçimde Roma'da yaşanmaya başladıktan sonra da önemini yitirmiş olduğunu düşünmek pek yanlış olmaz.

Hıristiyanlığın Roma'da yaygınlaşmasından Muhammed'in yaşayayacağı zamana değin geçen birkaç yüzyıl içinde o Kara Taş'ın Roma'daki Magna Mater tapınağından kaybolduğu, hemen aynı yıllarda Mekke'deki bir Ana Tanrıça tapınağı olan Kabe'de Hacerül Esved adında aynı kutsallıkta ve aynı öyküyle bir kara taşın ortaya çıkmış olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Arayı doldurmak, bilim insanlarına, kültür tarihçilerine kalmıştır.

Bir önerim Reşit Ergener'in "Anatanrıçalar Diyarı Anadolu" kitabına bir göz atmanızdır. Mekke'ye ve Kabe'ye ve daha başka islami geleneklere ilişkin gerçekten inanılmaz bilgilere ulaşacağınızı söyleyebilirim.

İyi çalışmalar dileklerimle.
  
Edirne "Eski Cami"in duvarına gömülü bulunan kara taş. Bazı kaynaklar bunun da Hacerül Esved'in bir parçası olduğunu, ama başka bazıları da bunun bir Kabe taşı olduğunu, ama Hecerül Esved olmadığını yazıyor. Ancak Kabe'nin öteki taşlarına baktığımızda bu taşın yapısının öteki taşlara benzemediğini de düşünüyorum. Kuşkulu bir durum.

 
 


Roma, Palletine tepesinde bulunan Vesta (Magna Mater / Ana Tanrıça) Tapınağının bugünkü hali: 8 Ekim 2010