allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

9 Kasım 2010 Salı

Hacerül Esved ve Pessinus


2 Ekim 1989 Cumhuriyet
(Ankara Baskısı)
Sent: Saturday, November 06, 2010 5:21 AM
Subject: Kabe ve Hacerül Esvet üzerine...

Sayın Altaylı,

Son programınızı, yazık ki canlı olarak değil, konusunu duyup sonradan tivibu'daki kaydından izledim. Murat Bardakçı'nın verdiği bilgiler bir yana Doç.Dr. Sayın Mustafa Küçükaşçı'nın verdiği bilgiler de doğrusu çok ilgi çekiciydi.

Ancak, kültür tarihine yalnızca inançlar açısından bakarsanız ve yalnızca inançlar üzerinden gelen bilgiler ve söylentilerden oluşturursanız, tarihsel gerçekler bir yana, üzerine bilimsel olarak konuşulup tartışılabilecek sonuçlara bile ulaşmanız kolay değildir. Ulaşılan her bilginin ayrıca tarihsel kanıtları da gereklidir. Sayın Küçükaşçı'nın verdiği temel bilgilerin böyle inanç ve gelenekten gelen bilgiler olduğu, kendisinin de birkaç kez söylediği gibi "söyleniyor" sözüyle belirleniyor. Ayrıca Hırka-i Şerif konusunda sn Bardakçı'nın ısrarla söylediği onarım sırasında neden karbon 14 testi yapılmadığı da anlaşılamadı, belki de özellikle açıkta bırakıldı.

Neyse bu eleştirilerim bir yana, emekli bir eğitim televizyonu yapımcı-yönetmeni ve belgeselci, artık da yalnızca bir kültür tarihi araştırmacısı olarak programınızda belki de hiç söyleyemeyeceğinizi bildiğim, ama gerçek bilgilere ulaşmak için gerekli olduğunu düşündüğüm birkaç bilgiyi aktarmak istiyorum.

Bunlardan birincisi, Hacerül Esved kültürünün nereden geldiği sorunudur. Öncelikle ekte, bundan 21 yıl önce Cumhuriyet gazetesi Ankara baskısında yayınlanmılş olan bir dizi yazımdan konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm bölümü gönderiyorum. Göz atmaya fırsat bulursanız Hacerül Esved'in kültür olarak nerelerden gelmiş olduğuna, en azından, kuvvetli bir bilimsel tahmin bulabileceğinizi düşünüyorum.

Yazıda söz etmediğim birkaç noktadan biri de, programda söz ettiğiniz ama ayrıntısını anlatmadığınız bir konu. Bildiğiniz gibi Hacerül Esved'in -herhalde bir onarım sırasında- Kabe duvarındaki yerine konmasının sorun olduğu ve peygamberin atkısını, şalını, nesiyse çıkarıp yere yaydığı, Hacerül Esved'i üzerine koyduğu birbirleriyle kavga eden dört kabile şefinin de bu örtüyü dört ucundan tutarak taşı yerine birlikte yerleştirmiş oldukları öyküsüdür. Her ne denli duvardaki yerine dört kişi tarafından, üstelik bir örtü ile 30 cm çapındaki bir taşın nasıl yerleştirilmiş olabileceği bir türlü gözümün önüne gelemiyorsa da, aynı öykünün, Pessinus'dan Roma'ya götürülen Magna Mater (Kara Taş) için de söylenmekte olduğunu anımsatmak isterim. Bu öyküye göre de Magna Mater'in Roma'da gemiden indirilmesi ve Vesta Tapınağına götürülmesinde aynı öykü yaşanır: Romalılar -herhalde orada da birkaç gurubun başkanı- Magna Mater'i kendilerinin indirmek istemeleri üzerine birbirlerine girerler. Öyle bir kavga çıkar ki Kara Taş elden ele neredeyse denize düşmek üzeredir. Bunu gören Romalı bir kadın sırtındaki şalını çıkararak yere yayar, Magna Mater'i üzerine koyar, herkesin bir ucundan tutmasını sağlar, böylece Kara Taş denize düşmeden karaya çıkarılıp yerine ulaştırılır.

Bütün bu öykülerden sonra o Pessinus'lu Kara Taş'ın Roma'da Paletin tepesinde bulunan Vesta (Magna Mater) tapınağında ne olduğu bilinmiyor. Özellikle Hıristiyanlık baskın bir biçimde Roma'da yaşanmaya başladıktan sonra da önemini yitirmiş olduğunu düşünmek pek yanlış olmaz.

Hıristiyanlığın Roma'da yaygınlaşmasından Muhammed'in yaşayayacağı zamana değin geçen birkaç yüzyıl içinde o Kara Taş'ın Roma'daki Magna Mater tapınağından kaybolduğu, hemen aynı yıllarda Mekke'deki bir Ana Tanrıça tapınağı olan Kabe'de Hacerül Esved adında aynı kutsallıkta ve aynı öyküyle bir kara taşın ortaya çıkmış olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Arayı doldurmak, bilim insanlarına, kültür tarihçilerine kalmıştır.

Bir önerim Reşit Ergener'in "Anatanrıçalar Diyarı Anadolu" kitabına bir göz atmanızdır. Mekke'ye ve Kabe'ye ve daha başka islami geleneklere ilişkin gerçekten inanılmaz bilgilere ulaşacağınızı söyleyebilirim.

İyi çalışmalar dileklerimle.
  
Edirne "Eski Cami"in duvarına gömülü bulunan kara taş. Bazı kaynaklar bunun da Hacerül Esved'in bir parçası olduğunu, ama başka bazıları da bunun bir Kabe taşı olduğunu, ama Hecerül Esved olmadığını yazıyor. Ancak Kabe'nin öteki taşlarına baktığımızda bu taşın yapısının öteki taşlara benzemediğini de düşünüyorum. Kuşkulu bir durum.

 
 


Roma, Palletine tepesinde bulunan Vesta (Magna Mater / Ana Tanrıça) Tapınağının bugünkü hali: 8 Ekim 2010

22 Aralık 2009 Salı

"21.Yüzyılda Karl Polanyi'yi Okumak"...



"21. Yüzyılda Karl Polanyi'yi Okumak" ve Telif Hakları sorunu üzerine...

Benim kuşağım, yaklaşık 40 yıl önce, önemli yanlışlar yaptık. Hala ayırdına varamadığımız yanlışlarımız vardır. Ama ayırdına vardığımı düşündüğüm çok önemli biri, inançlarımıza "iman" gibi sarılmamız, "değişmez" olduğunu sanmamızdı. Karşılaştığımız yeni durumların doğrularımızı değiştirebileceğini göremememiz, dahası kuramsal olarak bunu doğrulamamıza karşın, uygulamalarımızı bu değişimin, "akış"ın üstüne oturtamamamızdı! Bunun yapılabileceğini, daha önemlisi nasıl yapılabileceğini bilmiyorduk!.. "Geri bildirim / feedback" yapamıyorduk. Bir dindarın kutsal kitaplardan yaptığı alıntılar gibi, düşüncelerimizi, kuramımızın büyüklerinin söyledikleri ile kanıtlamaya çalışıyor; gerçekte çabalıyorduk. Ayırdında değildik ki, onların yaşamalarının üstünden yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçmişti ve biz, "insanlık" olarak onlardan daha fazla deneyime, gözleme ve uygulamaya sahiptik!.. Kuramımıza göre, yeni sentezler yapmaya hakkımız vardı.

Bunun ayırdına varamadık!..

Bir kitap okuyorum. ilgimi çekiyor. 20.yy'ın ilk yarısında yayınlanmış olan Karl Polanyi'nin "Büyük Dönüşüm"ü üzerine... Polanyi'nin düşünceleri, onun tam bir Marxist olmadığını düşündürüyor. Belki de Marxizmi bizim bugün getirmemiz gereken yere getirdiği için bize öyle geliyor. Liberal süreçlerin eleştirisini yapıyor. Marx da "Das Kapital"de bunu yapmıştı... Ondan bir yüzyıl kadar daha fazla deneyime, gözleme ve uygulamaya sahip insanlığın bir üyesi olarak!.. Belki Marx kadar zeki, Marx kadar öngörülü değil. Ama Marx'dan bir yüzyıl daha sonra yaşamış biri...

İlginç şeyler söylemiş. Kitabın derleyicisi Ayşe Buğra'ya göre, Liberalist kuramın üzerine oturduğu "piyasa ekonomisinin kendiliğinden ya da doğal bir olgu olmadığını, tersine emek, toprak ve parayı meta olarak gösteren bir takım kurumsal değişiklikler aracılığıyla gerçekleştirilen bir siyasi proje olduğunu" söylemiş. Ayşe Buğra, bu kavramlara, yani "emek", "toprak" ve "para"ya, 21.yüzyılda bir de "bilgi"yi de eklemek gerektiğini söylüyor. Hayali bir meta olarak "bilgi", yani her türlü "bilim", "sanat" ürünü... Ve tabii buna bağlı "mülkiyet hakları", yani günümüzün deyişiyle "telif hakları"!.. Ve kurulu sosyal düzen olarak Kapitalizmin telif haklarını neden dayattığı konusunda yeni çözümleme(analiz)ler, yeni biraraya getirme(sentez)ler... (bk: “SANAT YAPITI”, “SANATÇI” VE “TELİF HAKLARI” KONUSUNDA AYKIRI DÜŞÜNCELER… /
http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/telif-haklar-konusunda-aykr-dnceler.html )

Kitaptaki her söylenilen doğru mu?

Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum ki üzerine düşünmemiz, doğruya doğru yeni adımlar atmamız, günümüze göre yeni doğrulara ulaşmamız gerekiyor.

Bu kitap bana asıl bunu söylüyor.

Aşağıda kitabın künye sayfaları, içindekiler bölümü ve derleyicisi Ayşe Buğra'nın "Giriş" yazısı var (altını çizdiğim bölümler için özür dilemem gerekiyor sanırım, sizlere göndereceğimi düşünmeden önceydi, tek tek hepsini silemedim).

Bir bakılması doğru olacak... Üzerine konuşulmaya, reddedilmeye ya da geliştirilmeye değecek gibi...

ÖNEMLİ NOT: Bu, bir kitap tanıtım yazısı değil, bir düşünce paylaşım yazısıdır.



(Okumak istediğiniz sayfanın üzerine tıklayınız)










30 Nisan 2008 Çarşamba

13.yy Anadolu Devrimi'nde Mevlânâ


13. yy ANADOLU DEVRİMİNDE MEVLÂNÂ CELÂLÜ’D DİN RÛMÎ’NİN YERİ[1]

13. yy Anadolu Devrimi, Babailerin, Ahîlerin ve bilimci kol sayılabilecek Ekberiyye’nin birlikte, sosyal alana taşıdıkları bir kültür hareketidir.

Gelen bilgiler, dogmalardan arındırılınca, toplumsal gereksemeler sonucu, Hallac-ı Mansur’la başlayan Aristokrat “kul” kültürüne karşı duruşun, İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ile, kul kültürü savunucusu İmam Gazali düşüncelerinin, Ahmet Yesevi’nin uzlaştırma çabaları ile geliştiği görülmektedir. Bunların, 13 yy Anadolu’sunda, önce düşünsel ve eylemsel alana yansıdığını, ardından da kul kültürü – birey kültürü karşıtlığının, çeşitli vesilelerle toplumsal çatışmalara neden olduğunu görüyoruz.

Anadolu düşüncesinin temel taşlardan biri Babaî hareketi’dir. Yazılı metinleri şimdilik ele geçmediği için düşünsel ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak Hace Bektaş’ın, Baba İlyas’ın (Babaî hareketinin önderi) halifesi (sonra geleni, ardılı) olmasından Babaîliğin düşünsel yapısına ilişkin güçlü sezinlemelerimiz vardır. İnsanlığın “kul”luktan kurtulup “birey”leşme süreci içinde önemli bir köşebaşı olduğu anlaşılıyor.

Yine yazık ki bilinen 20 kadar kitabının yalnızca üçü çevrilebilmiş[2] olan Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un, 1204-1225 yılları arasında Kayseri çarşısında oluşturduğu Ahî örgütlenmesi ile dünyevî esnaf hareketi, 13. yy Anadolu devriminin ikinci ayağıdır.

Bu iki akımın ardından Şeyhi ve üvey babası İbn ül Arabî’nin ölümü üzerine 1245’te Anadolu’ya gelmiş olan Sadru’d Din Konevî’nin “Vahdet-i Vücûd”, yani evren-tanrı ile bütünleşerek tanrı “birey”liğini kazanma hareketi içindeki “bilgi edinme” sürecinin temelini “akıl” ve “müşahade/gözlem”e bağlaması ile, insanlığın dogma(hazır verilmiş bilgi)’den kurtulup “birey”in kendi öz bilgisini edinebilirliğinin yolunun açılması 13. yy Anadolu Devrimi’nin üçüncü ve bilimsel ayağını oluşturmaktadır.

“Kul” kültürünün kendisine karşıt bütün bu yeniliklere tepki vermesi doğaldır. Bu tepki, Anadolu’da, Kalenderiler, işgalci Moğollar, zaman zaman Moğol valisi gibi davranan Selçuklu Sultanları ve onların İmam Gazalî ardılı düşünüş biçimini gününün toplumsal gereksemelerine uydurmaya çalışan Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmi ile Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizî’den gelmiştir.

Şimdi, 13. yy Anadolu’sunun sosyal olaylarına, “Devrim Kronolojisi”ne, bu yazının izin verdiği sınırlar içinde kaba çizgileriyle, göz atarsak:

· 1204 -1225 Ahî Evren Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un Kayseri esnafı arasında Ahî örgütünü oluşturması.

· 1240 Babaî’lerin Selçuklu Aristokrat yönetimine başkaldırması, Selçukluların Baba İlyas’ı idamı üzerine galeyana gelip Konya’ya yönelen Babaîlerin, Kırşehir Malya ovasında önünü keserek, çoluk-çocuk demeden katletmeleri.

· 1243 Baycu Noyan komutasındaki Moğolların Kösedağ’da Selçukluları yenerek bütün Anadolu’yu ele geçirişi.

· 1243 Kayseri Savunması. Kültür Tarihinde ilk kez, bir kent halkının tanrı vekili saydığı sultanının teslim olmasından sonra kendi kentini, yalnızca “kendi kenti (vatanı)” olduğu için savunması. Bu savunmada kentlerini savunan Kayseri Ahîlerinin karşısında Moğollara destek veren Kalenderî’ler ve onların şeyhi Şems-i Tebrizî de vardır.[3] Sonunda Moğollar, Selçuklu Subaşısı Hacok oğlu Hüsamü’d Din’in Kayseri’lilere ihaneti ve Moğollara yol göstermesi ile kente girerler.

· 1244 Şems’in Moğolların ardından Selçuklu Başkenti Konya’ya gelişi.

· 1247 Şems’in Ahîler ve Moğol karşıtları tarafından öldürülmesi. (Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud ile Mevlânâ’nın oğlu Alaü’d Din Çelebi’nin de bu olaya karıştıklarını düşündürecek güçlü veriler vardır[4]).

· 1247 Bu olay üzerine Nasirü’d Din Mahmud ve Alaü’d Din Çelebi Konya’dan Kırşehir’e göçüşü (Bundan sonra Ahîlik Kırşehir’den yönetilir).

· 1261 Nasirü’d Din Mahmud ve Alâü’d Din Çelebi’nin bir ay tutulması gecesi, Moğol yanlısı Selçuklu Emîri Nuru’d Din Caca tarafından bir gece baskınıyla öldürülmesi (Ahî Evren bu sırada 90 yaşındadır. Mevlânâ, oğlu Alâü’d Din Çelebi’nin Konya’ya getirilen cenazesi için cenaze namazı kıldırmayı reddetmiştir).

· 1265 Ankara’nın, Ankara’lı Ahîlerin eline düşmesi; 100 yıla yakın süreyle “Kul”luk düzeni (Aristokrasi) olmadan bir devletin yönetilme denemesi.

· 1273 Mevlânâ’nın ölümü.

· 1299 Osmanlı Devleti’ni, Anadolu Ahîleri (Ahiyân-ı Rûm), Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm), Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm), Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) ile Bizans Aristokrasisi karşısında kendi “birey”liklerini elde etme çabası içinde olan Anadolu Rumlarının elbirliğiyle kurması.

Bu yapının içerisinde Mevlânâ Celalu’d Din Rûmî 1244’de Şems’in Konya’ya gelmesiyle etkin olmaya başlar ve Moğollardan yana, Anadolu Devriminın karşısına çıkarak durdurma çabasına girer.

Moğol işgali altındaki Anadolu’da Moğolların halkın mallarını gasbetmesini doğallaştırmaya çalışır:

“Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede; fakat Moğollar'la uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza gelemiyorum dedi.

Mevlânâ buyurdu ki:

Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman bulmalarına sebep olmada. Onların gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye kendinizi, malınızla, bedeninizle feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir.” (“Fîhi Mâfih” Mevlânâ; Çev: Abdülbakî Gölpınarlı)

İmam Gazali’nin görüşlerini, günün koşullarına uygun hale getirmeye çalışır. Toplumsal “birey”leşme gereksemelerini “kul”luğun sınırları içinde kalarak karşılamaya çalışır. Bütün evren’in tanrısallaştığı, Tanrının maddeyi de kapsadığı Vahdet-i Vücud görüşünün karşısında, Tanrısallığın yalnızca insan tarafından kavranabildiği görüşünü yerleştirmeye çalışır. Tasavvufun insan ruhunun tanrıyı bütün evrende aramak üzere yola düşmesi gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Âfâki) görüşüne karşı, tanrıyı arama yolculuğunun yalnızca insanda olması gerektiği (Seyr-i Sülûk-i Enfusî) görüşünün savunucusudur. Böylece maddi evren, bilimin evreni, insan ilgisinin dışında kalacaktır.

Hace Bektaş’ın “Makalat”ında, insanlaşma sürecini ve insanlaştırma eğitimini anlattığı dört kapı kuramını[5] toplumsal ve gelişkin kültürel gereksemeleri karşıladığı için dışlayamaz, ama kısaca ve sığlaştırarak alır.[6]

Mesnevi’de geçen hemen bütün öyküler, 13. yy Anadolu Devrimi yanlılarını kötülemek için, komik duruma düşürmek için anlatılmıştır.
Bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha[7]”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi kötüleyici “öykü”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 3116-3124. satırlarındaki[8] öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der.

“Baksana bizim evi tarif ediyor!..”

Mesnevi V.Cilt, 3325-3335. satırlarında da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı
davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi VI.Cilt 4449-4519 satırlarda Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 3409-3419. satırlarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, “kul”luk düzeninin yoksullarıdır, aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille “Cuha” diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin yoksulluğunu alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:261-277), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan işliklerde yapılır. Aşağılamak için Mevlânâ, bunu anımsatarak, yolu yanlışlıkla attarlar çarşısına girmiş olan “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf(!?) düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, birinci yolu seçmiş olan sûfîlerdir. Bu ayırım, 13. yy Anadolu Devriminin temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildin başında, Mesnevi’de, kötülerle mücadele etme amacını anlatmaktadır. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla verdiği savaşımdır.

Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî’nin önderlik ettiği karşıdevrim süreci, Osmanlı’nın kuruluşunu oluşturan 13. yy Anadolu Devrimi çizgisini[9] sürdüren “gaziyân” egemenliğinden[10] sonra, 1. Murad’dan başlayarak yeniden canlanacak, tırmanmaya başlayacaktır. Güçlendikçe Anadolu Devriminin savunucuları, kendi devrimlerini savunmaya çalışır. Yıldırım Bayezid zamanındaki Ahî başkaldırısı, Çelebi Mehmed’in iktidarına karşı duran Şeyh Bedreddin ile müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarını Anadolu Devriminin kendini savunması olarak görmek gerekir.

Sultan İkinci Mehmed (Fatih), karşıdevrimi iktidara taşır. Şah İsmail’in 13. yy Devrimini yeniden iktidara getirmek için savaşması da Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı yenilgiyle sona erer. Kanuni Sultan Süleyman’a karşı yapılan Celâlî kalkışmaları (Köroğlu da bir Celâlî’dir), bölgesel kalır.

13. yy Anadolu Devrimi’nin önü, Aristokrat karşıdevrim ile böyle kesilir. Selçuklu-Bizans aristokrasisi, enerjisini 13.yy Devrimi’nden almış olan Osmanlı içinde yeniden doğar, kuruluşunda “birey/insan”ı ölçüt almanın dizgesini oluşturmaya çalışan Osmanlı Devletini, “kul” temelli imparatorluğa geri dönüştürür.

Böylece Mevleviliği, 20.yy Kemalist Burjuva Devrimi’nin “birey” düzenini egemen kılmasına değin, “kul”luk düzeni içindeki Osmanlı sarayının destekçisi ve baş inanç dizgesi olarak görüyoruz.

[1] BİLİM VE GELECEK dergisinde “13.yy Anadolu’sunda devrim ve karşı-devrim / Mevlânâ Hangi Sınıfın Adamı?” başlığıyla yayınlanmıştır. Eylül 2007 / Sayı:43, s:32

[2] 1)”Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları” Prof.Dr Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 165, Ankara 1995 / Bu kitabın içinde Ahı Evren’in bütün kitaplarının listesi ve bulundukları yerler ile “Tabsiratü’l Mübtedi ve Tezkiretü’l Mintehi” adlı kitabının tam çevirisi yer almaktadır.

2) “Metâli’ü’l Îman / İmanın Boyutları” Ahi Evren, Tercüme, İnceleme ve Araştırma: Prof.Dr Mikâil Bayram, Damla Ofset Matbaacılık A.Ş.

3) “El Mürâselât / Yazışmalar” Ahî Evren – Sadru’d Din Konevi yazışmaları. Çev: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İstanbul 2002 / Bu kitap, “Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsi arasındaki Yazışmalar” başlığıyla sunulmuştur. Oysa Prof.Dr. Mikâil Bayram, yukarıda sözü geçen “Tasavvufi Düşüncenin Esasları” başlıklı kitabının 65. sayfasında, bu yazışmaların Nasireddin Tusi ile değil, Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahi Evren ile yapıldığını, tarihsel kanıtları ile göstermektedir.

[3] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr. “Selçuklu Döneminde Kalenderi-Ahi Çatışması” Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:17, Temmuz 2005, s:36

[4] Bkz: Bayram, Mikâil Prof.Dr, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, 1. Baskı Konya, 2005

[5] Tuncer, Ömer, “Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem” / Bilim ve Gelecek Dergisi; Sayı:36, Şubat 2007, s:46

[6] Mesnevi 5. Cild önsöz

[7] Soytarı

[8] Mevlânâ’nın “Mesnevi”sinin satır sayıları M.E.B. Şark İslam Klasikleri dizisinden, 5 ciltlik Abdülbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirmesiyle yayınlanmış Velet İzbudak çevirisinden alınmıştır.

[9] Tuncer, Ömer “Kuruluştan Kurtuluşa” / Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24, Şubat 2006, s:33

[10] “Osman Gazi” ve “Orhan Gazi” “gazi” sanları bile “Gaziyân-ı Rûm”dan olduklarını, yani 13.yy Anadolu Devrimi’nin parçası olduklarını göstermektedir. Kaldı ki Orhan Gazi’nin öldüğünde bir kiliseye gömülmüş olması, “birey”leşme çabası içinde olan Bizans’lı Hıristiyanların bu devrimdeki içten birlikteliklerinin kanıtıdır.
Posted by Picasa

7 Aralık 2007 Cuma

Çok Tanrıdan Tek Tanrıya

TEK TANRILI DİNLERİN TARTIŞMALI ÖZGÜNLÜĞÜ[1]
Ömer Tuncer

· Tek tanrılı dinler gerçekten tek tanrılı midir?
· Çok tanrılı dinlerin tanrıları, tek tanrılı dinlerin kutsal varlıklarından çok mu başkadır?
· "Allah" neden "Şeytan”ı yok edip kurtulmaz?
· "Tek Tanrı” düşüncesi, kutsal kitapların tekelinde midir?
· "Cennet-Cehennem" düşüncesi tek tanrılı dinlere gerçekten gökten zembille (vahiy olarak) mi indi?
· Ayça (hilal) neden islâmın simgesidir?
· Nuh Tufanı öyküsünün kaynağı nedir?
· Neden "Meryem Ana"nın özellikleri ile eski Ephesos'ta "Artemis Ana"nın özellikleri bunca birbirine benziyor?

Bunlar ve ilk elde usa gelmeyen bir çok soru daha... "İnanç gözüyle" bakıldığında, yanıt vermek bir yana, soruları sormak cezalandırılmak için yeter de artar bile...

Özgür, bilimci bir bakışla yanıt aramak Ekin(Kültür) Tarihi'nin görevidir. Bilimsel yöntem her zaman doğru yanıtlar bulabilir mi? Belki de hayır. Tarih biliminin hemen her dalında olduğu gibi, bilim adamı, boşlukları kendi yorumuyla kapatmak zorundadır. Bu yorum, bulunabilecek yeni kanıtlarla, değiştirilmeye açıktır. Bilimin, "bilim" olma özelliği de iste buradan gelir. Bilim dogma değildir, değişmeye de gelişmeye de açıktır.
MUSEVİLİK, ÇOK TANRICILIK İLE İÇ İÇE

Acaba, tek tanrılı dinler, kendilerinin bize söylediği gibi, gerçekten kul tarafından yaratılamayacak denli özgün, eşi-benzeri bulunmayan, hiçbir başka ekinle bağı-bağlantısı olmayan ekinsel yapılar mıdır?İlk tek tanrılı din sayılan Musevîliğin "tek tanrı” düşüncesine ulaşmak için M.Ö.6.yy’ı beklemesi gerekmiştir. Musa Peygamber, inananlarına, düpedüz "Yahova'dan başka tanrı yoktur" diye kestirip atamamıştır:

"(...) karşımda başka ilâhların olmayacaktır. Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin."(Çıkış 10)

Bu sözler, başka tanrıların varlığını yadsımamak, ama onlara bağlanmamak anlamına gelir. Bu özellikteki inançlara din tarihçileri Henatheizm (çok tanrıya inanıp birine tapınma) adını veriyor.
Ancak Musa’nın yaşadığı M.Ö.13.yy’dan 800 yıl geçtikten sonra yaşamış olan İşaya Peygamber'e göredir ki Yahova şunları söyleyebilmektedir:


"(...)Ben, Rab ben değil miyim ve benden başka Allah, hak Allah ve kurtarıcı
yok; benden başkası yoktur."(İşaya 45)
Gerçekte, tek tanrılı dinlerin tanrısını ilk kez ve bugünkü anlamına en uygun olarak tanımlayan, peygamberlerin hiç biri değil, M.Ö.6.yy’da yaşamış bir Batı Anadolu kocası, Kolophon'lu Xenophanes'tir:
"Tek bir Tanrı (...) en ulu,
Ne kılığı benzer insanlara ne düşündüğü...
Hep göz, hep düşünce hep kulaktır
Hep aynı yerde kalır, hiç kıpırdamaz
(...)
Bir düşünüşte sarsar dünyayı”
Musevilik, ilk zamanlarında çok tanrılı dinlerle iç içedir. Onlarla aynı koşullarda doğmuştur. Yahova, bütün öteki tanrılar gibi, bir budunun tanrısıdır. Budunlar karışıp birleştiğinde o da öteki tanrılarla karışıp birleşecek, çok tanrılı dinin tanrılarından biri olacaktır. Nitekim, bu gerçekleşir de...
Yahudiler Filistin'e geldiğinde orada buldukları tanrılara da tapınmaya başlarlar. Musevîliği öteki tanrılardan arındırma görevi, Musa'dan sonraki peygamberlere düşer.

Peki, ya bugün, tek tanrılı dinler gerçekten tek tanrılı midir? Yoksa Tanrı başkanlığında bir yönetici ruhlar topluluğu mu söz konusudur? Eğer böyle ise bunun çok tanrılı dinlerden ayrılığı nedir? Evrenin yöneticileri arasına, adları "tanrı” olmasa da, Şeytan, Melekler, Cinler, Adem, Havva, Peygamberler, azizler, yatırlar da girmiyor mu? Tek tanrılı dinlerin çok tanrılılardan tek ayrılığı bütün bu kalabalığa "tanrılar” demek yerine "ruhlar" demek dışında nedir ki?
ALLAH-ŞEYTAN ÇATIŞMASININ KÖKENİ

Çok tanrılı dinlerde de Allah-Şeytan çatışması Apollon ile Dionysos arasındadır. Kaldı ki Allah, çok tanrılı dinlerin baş tanrısı olan Zeus'un değil, Apollon ekininin evrimleşmesiyle ortaya çıkar.

· Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
· Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
· Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
· Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
· Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
· Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır.
Usçu bilgeler (Platon) ve kimi peygamberler (Muhammet) ozanları toplumdan kovar.

Anadolu'da tek tanrılı dinlerin en egemen olduğu dönemlerde bile kimi Dionysos övgüleri Şeytan adıyla günümüze değin gelmiş, üstelik kabul görmüştür:

Dido Sotiriyu, Benden Selam Olsun Anadolu’ya adıyla Türkçe’ye çevrilen belgesel romanında, 1920'lerde İzmir’de yaşayan Rum tüccarın adını Şeytanoğlu olarak verir. Demek ki Anadolu Rumları arasında Şeytan, saygıdeğer bir varlıktır.

Zeybekliğe kabul törenlerinde tan ağarırken zeybek gurubu dağa çıkar. Bir defne ağacının yanında durulur. Zeybek olacak kızan yatağanını çeker, üç kez öper, efenin önünde diz çöker Efe sorar, zeybekler yanıtlar.

Sorulardan biri şudur:

- "Şeytana bel bağlanır mi?"
- "Yardımcımızdır, bağlanır..."

Yeni zeybek yatağanını defneye saplar, andını içer. Defne, mitolojide Apollon'un ağacıdır. Belki de yeni zeybeğin yatağanını defneye saplaması, Apollon'a tepkisini simgelemektedir.

Çoğunluğu Güneydoğu Anadolu'da olmak üzere Kuzey Mezopotamya'da yaşayan bir inanç dizgesine, Yezîdî'lere göre evreni yöneten, adı "Şeytan” olan bir melektir.

Tek tanrılı dinlerin tanrısının bütün baskısına karşın Anadolu insanı, Müslümanıyla Hıristiyanıyla, Dionysos'unu (Şeytan’ını), yani coşkusunu, sevincini, sevgisini; yani yüreğini hiç bir zaman terk etmemiştir.

Oysa Avrupa'da, Ortaçağda "cadı” adı, olasılıkla eski Dionysos tarikatının (Bakkhalar) sürmekte olan uzantılarına bağlı insanlara verilirdi. Böyle bir bağlılık "ruhunu şeytana satmış olarak nitelenirdi. Şeytan’dan kurtulmanın yolu, o insanı yakmaktı.

Apollon inancının tek tanrılı dinleri ne denli etkilediğine, dahası tek tanrılı inanç dizgelerinin birer Apollon inancından başka bir şey olmadığına ilişkin daha pek çok örnek verilebilir.
TEK TANRILI DİNLERDE ANA-TANRIÇA'LAR

Anadolu Ana-Tanrıça'sinin, Kybele, Kübele, Kubaba, Artemis, Hepat, Leto gibi pek çok adının her birinin, tek tanrılı dinlerin içinde kendine özgü bir yeri vardır.

"Kybele", islamiyete "kıble” sözünü verir.

"Kubaba"nin "Kabe" sözünün kökeninde olduğu araştırmacı Raşit Ergener'in bir saptamasıdır.

"Hepat", Hitit ana tanrıçasıdır, Pulasatiler tarafından Filistin'e götürülür ve Adem'le evlendirilerek Havva’yı oluşturur.
"Leto", Kur'an'da adı geçen "Al-Lat"tır. Al-Lat, Al-Uzza ve Kore, Mekke'nin Cahiliye Dönemi’ndeki üç bakire tanrıçasıdır (Lat, hem bakire, hem anadır). Bu üçlemeye "Manat" denir. Haklarında Şeytan Ayetleri indiği söylenen tanrıçalar bunlardır. Ayça(hilal), eski Anadolu'da bakirelik simgesidir. Manat üçlemesini simgelemek üzere, Mekke'nin bayrağında üç ayça bulunur. Bu üç ayça, sonradan Osmanlıların da bayrağını süsleyecek, islamiyetin simgesi olacaktır.

Anadolu'da Persephone'nin kızı olan Kore, Mekkelilere adını verecek, "Kore'nin çocukları” anlamında "Kureyşliler” denecektir. Bugün hala o günlerden kalma bir gelenekle Kabe'nin hizmetini gören müslüman din adamlarına "Beni Şeb'a (Yaşlı kadının çocukları)" denilmektedir.

Kübele biçimindeki söyleniş, Arapların dilinde "Hübel”e dönüşür Mekke'ye en büyük tanrıça yapılır. Kur'an'da, unutturmak için olsa gerek, adı hiç geçmez.

İSLAMİYETİN KÂBE’Sİ, GÖK TAŞININ DÜŞTÜĞÜ YER

Eskilerde, çok eskilerde, tarihi bilinmedik evvel zaman içinde Anadolu ortalarında Pessinus denilen yere bir göktaşı düşer.

Göklerden gelen bu "Kara Taş" alınır, baş köşeye dikilir; Ana-Tanrıça'nın bir işareti, simgesi sayılır.

Ana-Tanrıça katından yere düşmüştür... Belki de Koca Ana, özellikle göndermiştir.

Taşın üstüne bir tapınak yapılır: Evrenin anası için kutsal bir ev...
Bu evin bulunduğu yer, Ana-Tanrıça'nın doğurgan, kutsal göbeği ve Evrenin merkezi sayılır.

Pessinus yüz yıllar, belki de bin yıllar geçtikçe "Kara Taş"ı görmeye gelen hacılarla onlar için yapılan törenler yüzünden yalnızca Orta Anadolu'nun değil, dünyanın en tanınmış yerlerinden biri olur.

Hacerü'l Esved (Kara Taş) de bir gök taşıdır Düştüğü yer, çok tanrılı dinler zamanında kutsal sayılmıştır Üzerinde Cahiliye Dönemi’nde Ana-Tanrıça tapınağı olarak kullanılmış bir yapı, "Kabe" vardır.

Kimi islam inançlarına göre Adem Peygamber, Kara Taş’ı cennetten getirir. Kabe'yi kendine ev olarak yapar. Sonradan İbrahim Peygamber'in yeniden yaptığı Kabe, Allah’ın göklerdeki evinin tam altındadır ve evrenin merkezidir. Namaz kılan insan yüzünü buraya dönmelidir.

"MERYEM ANA" DA ÇOK TANRILILIKTAN GELİYOR

Pessinus'lu Ana-Tanrıça, yalnız Müslümanlığa değil, Hıristiyanlığa da pek çok şey verir. Bunların en önemlisi "Meryem Ana" inancıdır.

Ana-Tanrıça, Artemis adıyla İonya'da Ephesos kentinin en büyük tanrısı sayılırdı. En önemli özelliği üçlek tanrıça (hem genç kız -bakire- hem olgun kadın, hem de ana) olmasıydı.

Ephesos'lu, Hıristiyanlığa karşı 400 yıla yakın Artemis'ini koruyarak direndi. 431 yılında Ephesos'da toplanan konsil Meryem Ana'ya Artemis Ana’nın özelliklerini verdi. Daha doğru bir deyişle Artemis Ana’nın adını değiştirdi, Meryem Ana'ya dönüştürdü. Ephesos'lu, ancak Artemis Ana’sını yitirmeden Hıristiyanlığı kabul edebilirdi.

Tek tanrılı dinlerin Meryem Ana inancı, adı değiştirilip güncelleştirilmiş Artemis Ana inancıdır.

Bu nedenle Meryem Ana da hem "bakire" hem "ana"dır.
Meryem Ana evi, Ephesos'lunun inancına göre Artemis'in doğduğu yer sayılan Ortygia Korusu’ndadır. Bülbül Dağı’ndaki koruda yapılan arkeolojik kazılarda Artemis törenlerinden kalmış dinsel malzeme bulunmuştur. Aynı yerde Artemis'den bu yana süren geleneğe uygun olarak, yılın belli zamanlarında yapılan Meryem Ana törenleri, Ege'li Ortodokslarca günümüzde de sürdürülmektedir.

GILGAMIŞ DESTANI'NDA NUH TUFANI ÖYKÜSÜ

Bütün tek tanrılı dinlerde yer alan Nuh Tufanı öyküsü en eski tek tanrıcı sayılan İbrahim Peygamber'den (ki Tevrat'ta Hititlerle çağdaş gösterilmektedir. - En erken MÖ.18.yy) 700 yıl önceden kaldığı saptanmış olan Gılgamış Destanı tabletlerinde en ince ayrıntısına varasıya anlatılmaktadır. Bu biçimiyle öykü, tipik bir çok tanrıcı Mezopotamya öyküsüdür. Ayrıca Gılgamış Destanı, dünyanın ilk insanından (Adem) da söz etmektedir.

ÇOK TANRILI DİNLERDE CENNET VE CEHENNEM

Eski Mısır dininde Öteki Dünya, bütünüyle Cennet'tir:

"Ölüm gözlerimde bugün
Bir peçe kalkarmış gibi gökyüzünden
Kişi o bildiği amaca erermiş gibi.

Ölüm gözlerimde bugün;
İnsanın göreceği gelmiş gibi yuvasını,
Yıllarca süren bir tutsaklıktan sonra."

(Eski bir Mısır şiirinden)

Eski Anadolu'da ise öteki dünya, bütünüyle Cehennem'dir. Homeros'a göre Hades, "Tanrıların bile tiksindiği çirkef ülke"dir. İnsan ölünce Hades'e gitmeye yargılıdır. İnsanoğlu bundan kaçamaz: Hades'e gidilecek ve eziyet çekilecektir.

Tek tanrılı ve özgün (orijinal) olduğu savındaki dinler, Mısır’ın Cennet'i ile Anadolu'nun Cehennem (Hades)'inde olduğu gibi, bütün temel kavramlarını çok tanrılı dinlerden almıştır. Ayni mantıksal yapıya sahiptir.
Çok tanrılı dinlerle tek tanrılı dinler arasındaki ayırım, kendilerinin iddia ettiği gibi inanç dizgelerinde ve mantık yapılarında değildir. O denli değildir ki, tek tanrıcı kutsal kitaplarda yapılacak çok küçük birkaç sözel değişiklikle karşımıza çok tanrıcı dinlerin inanç dizgesi ve mantığı çıkıvermektedir.

Asıl ayırım, belki de M.O. 5.yy'a değin, insanın evrene karşı merak gereksinimini karşılamak üzere ortaya çıkmış olan çok tanrılı dinsel inanç dizgelerinin, toplumsal yapının değişmesini önlemek amacıyla egemenler (ki o yıllarda gelişmekte olan Aristokrat sınıftır) tarafından kullanılmaya başlanmasıdır. Çok tanrılı dinlerin naiv (çocuksu, saf), sanatsal bile denebilecek yapısı Aristokratlar için yetersiz bulunmuş olmalıdır ki, temelde hiç bir değişikliği olmayan inançlar arasında kendilerine daha çok yetki veren bir dizge yaratarak tek tanrılı dinleri oluşturdular. Üstelik bu yüzden insanların birbirini kırmakta olduğu onları hiç ilgilendirmedi.

İÇİ BOŞALMIŞ TOPLUMSAL KABUK

"Din" toplumsal bir kurumdur ve Aristokrasinin temel tutamağıdır.

Gerçek gereksemeler ortadan kalktıktan sonra bile insanoğlu, kendi yarattığı toplumsal değerleri kolaylıkla temizleyip atamamaktadır. Dahası, yıkılma sürecine giren içeriği yitirilmiş toplumsal değerler, sertleşmekte ve yaşamak için ölüm-kalım savaşı vermektedir.

20.yy'da dinin de durumu budur. Birlikte yaşadığı toplumsal sınıf ortadan kalkmış, gereği kalmamış, soluk alamaz olmuş, içi boşalmış toplumsal bir kabuk!.. Üstelik bilim tarafından sürekli kemirilmekte...

Direnecektir... Direnecek ve kendi yok oluşuyla birlikte, yanında ya da karşısında pek çok insanin yitirilmesine de neden olacaktır. Yapılması gereken, yitirilen insanların en azda tutulmasıdır. Bunun için çağdaş ve insanca politikalar geliştirilmeli, uygulanmalıdır. Din de içinde olmak üzere, çökmekte olan kurumlara karşı savaşım yöntemi bu olmak gerekir. Yoksa onların karşısına geçip ama aynı dilden konuşarak savaşım yapılıyor sanmak, tek tanrılı dinlerin çok tanrılı dinler karşısında yaptığı sözde savaşıma benzer ki boşa kan dökülmesinin ve doğal süreci gerilemek olan bir kurumu bir miktar ilerletmenin ötesinde bir işe yaramaz.

Gerçek düşman din değildir, hele içten dindar hiç değildir. Düşmanların doğru saptanması, dostların doğru saptanması kadar önemlidir.

(Bilim ve Ütopya, 24 Ekim 1993)

=========================
[1] Yazı, Bilim ve Ütopya’nın Aydınlık eki olduğu dönemde 24 Ekim 1993 Sayı:26’da kapak yazısı olarak “Çok Allah’tan Tek Allah’a” adıyla, bir de buna yakın bir zamanda Yalçın Küçük’ün grubunun kısa süreli çıkardığı bir dergide yayınlandı.