gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2011 Cumartesi

"Devrim" kavramının yozlaştırılması üzerine...





Arap dünyasında baskıcı rejimlere başkaldırılar
ve…
“Devrim” kavramının yozlaştırılması üzerine…(1)

“Gerçek nerede bir yerde?!.”
  
Nedir bu “devrim”? Çarşıdan alınır mı pazarda satılır mı? Üstünkörü her halk hareketi “devrim” midir?

Herkesin ağzında bir “devrim”, bir “devrim”!..
“Tunus Devrimi”
“Mısır Devrimi”
“Libya Devrimi”
Yemen’de, Suriye’de, Ürdün’de de “devrim” sırada…
Ardından bakarsın İran’da da bir “devrim” gelebilir!..
Alla alla… Zaten daha birkaç on yıl önce İran’da bir “devrim” olmamış mıydı?!.
Anlaşılan, “iyi saatte olsunlar” yine bir şeyler karıştırıyor!
3 Nisan ve 10 Nisan 2011 Pazar günleri, NTV kanalında üç kocaman kültür adamı, Murat Belge, Gündüz Vassaf ve Şeref Mardin “devrim” kavramını ikişerden dört saat tartıştı mı, yoksa birlikte mi düşündüler; aradılar taradılar, “devrim”in ne olduğunu bir türlü bulamadılar.
Alla alla…
Özellikle biri ünlü altmışsekiz kuşağının hemen ardından Türkiyeli devrimcilerden bir bölümü için kuramsal önder bile sayılmıyor muydu?!.
Bu kavram, Marxist Sosyoloji’nin en temel kavramı değil miydi?!.
“Devrim”, bir sosyal sınıfın bir önceki sosyal sınıftan iktidarı ele geçirmesi süreci değil miydi?!.
İlk devrim, Aristokrasinin yıkılıp Burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi ile ortaya çıkan kültürel, ekonomik ve sosyal süreçle oluşmamış mıydı?!.
İlk hareketler, insanevladının “kul”luktan kurtulup “birey”leşme sürecinin başlaması ile kültür tarihi içindeki yerini almamış mıydı?
Doğu kültüründe, Hallac-ı Mansur’un tanrının “birey”liğini ele geçirme savaşımı ile, “Enel Hakk” kavramı ile; Batı kültüründe, insanın, kralın temsil ettiği “Tanrısal özgürlüğü” ele geçirme savaşımı ile, İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” ile başlamamış, dünyanın ilk meclisleri bu süreç içinde ortaya çıkmamış mıydı?!.
Ardından Anadolu’nun 13.yy’ında bireyleşme savaşımında, Koca Yunus,
“Beni bende demen bende değilem”
diye artık “bende” yani “kul” olmadığını ilk kez açıktan söylememiş miydi?
Ankara ve Osmanlı, bu hareketlerin sonucunda, Aristokrat karşıtı, ama kültürel ve yönetsel biçimleri de henûz belli olmayan devletler olarak ortaya çıkmamış mıydı?
Ardından Avrupa’da, Renaissance’ın, Aydınlanma’nın, bireyleşme sürecinin öncü parçaları, hazırlayıcıları olduğu anlaşılınca Ankara ve Osmanlı’nın da bu sürecin parçası olduğu anlaşılmamış mıydı?
ABD’nin kuruluşu, Fransız Devrimi bütün bu hazırlıkların üzerine oturmadı mı?
Kültürel hareketlerin ana duvarı ilmik ilmik örmesine, Ekonomik ve Sosyolojik akışın taş taş üstüne koymasına bakmadan nasıl olur da Fransız Devrimi gökten zembille inmiş gibi, hiç bir kökü, kökeni olmadan birdenbire ortaya çıkıvermiş gibi değerlendirilebilir?
İçiçe giren, birbirinin önünü kesen “devrim - karşıdevrim süreçleri” nasıl olur da görülmez, değerlendirme dışı tutulabilir?

Kültür Tarihine bir bakış
Ana çizgileriyle: üretimin üç temel elemanının, “doğa”nın, “sermaye”nin ve “emek”in ayrı ayrı sosyal sınıfların elinde toplanması herşeyin başlangıcıdır. Bu ayrışma süreci, işbölümünden sonra başlamış ve ilk sonuçlarını kölelik düzeni ile vermiştir (http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html).
Biliyorum, bunlar hepimizin bildiği gerçekler. Ama uygulamalarımızda, düşüncelerimizde bu gerçekleri gözardı ediyoruz ve insanlığın gelişmesini yavaşlatmak için kurulan tuzaklara düşüyoruz.
Devam edeyim: kölelik düzeninin kültüre yansımış biçimi dinlerdir. Köleliğin sürmesi için önce doğal güçlerin egemenliği kabul edilmiş ve bu güçleri kullanma becerisi gösteren insanlar egemen sınıf olarak üretimi eline geçirmiştir. Bu dönem, önce büyücü kırallar, sonra da mucize gösteren peygamberler dönemidir. Doğal güçleri elinde tutanlar başkalarının efendisi, yani Aristrokratlar’dır. Aristokratlar, önce doğal gücün, sonra da tanrının kendisi, oğlu, vekili, peygamberi, halifesi, papası, kıralı, yeryüzündeki gölgesi gibi sıfatlarla tanrının güçlerini kullananlardır.
Geri kalanlar “halîk (halk)”, yani yaratılmış, yani “kul”dur.
Böylece “kulluk düzeni” kurulur, kendi içinde gelişme bölümlerine ayrılarak yaşama sürecini yürütür. Önce çok tanrılı dinler ortaya çıkar. Doğanın kimi özellikleri tanrılara yüklenir. Aristokratlar sağlıklarında kendilerini tanrı saydırır. Ardından tanrının oğlu, vekili gibi özellikler yüklenerek tanrısal efendilik yetkilerini kullanmayı sürdürürler, öldükten sonra tanrılaşırlar.
Sonra peygamber kırallar gelir. İnsanların tanrı olmadığı anlaşılınca tanrının vekili olarak kırallığı ellerinde tutmaya başlarlar. Bu yetki de zamanla ayrışır, yönetici kırallar yetkilerini ruhbanlardan almaya başlar. Bu yüzden Hıristiyanlıkta başlangıçta kırallık yetkisi Papalar tarafından verilir. Günümüzde de Avrupa ülkelerinde hala kırallar din adamları tarafından taç giydirilerek yetkilendirilmektedir.
Müslümanlıkta ise Sultanlık ile Halifelik birleştirilir ve halife sultanlar dönemi ortaya çıkar.
Her iki durumda da önemli olan “tanrısal kan/ırk”tır. İslamiyette sultan soylular öldürülse bile kanı akıtılmaz, tanrısal kan yere dökülmez, kementle boğularak öldürülür. Hıristiyanlıkta bir ülkede aynı aileden gelen kıral olacak erkek bulunmazsa başka bir ülkenin hanedanından tanrı soylu birisi kırallığa getirilebilir ya da kıral ailesinin devamı ile görevlendirilebilir. Şimdiki İngiltere kraliçesi II.Elizabeth’in kocası, Yunanlı prens Philip’tir. Böylece kıraliyetin tanrısal kanı bozulmamış(!)tır.
Geri kalanlar, yönetilenler, Arapça “halîk/yaratılmışlar” yani “halk”tır. Onlar hiçbir tanrısal yetkiye sahip olmayan “kullar”dır. “Birey” olmaları, yani “ben”leşmeleri yasak olanlar, bunun için binyıllar boyu savaşım vermeleri gerekenlerdir!
İşte insanlık tarihinin ilk “devrim” süreci bu aşamada devreye girer.

Marxçı Sosyolojide “Devrim” kavramı…
Nedir bu “devrim”? Çarşıdan alınır mı? Pazarda satılır mı? Her toplumsal olaya hemen “devrim” denilebilir mi?
Marxçı Sosyoloji, iki yüz yıla yakındır Marxçı kuramın temel taşıdır. “Devrim” kavramı, bütün pozitif bilimlerde olduğu gibi tümevarım ile saptanmış olguların bütününden çıkarılmış bir kavramdır. İki yüz yıldır egemen burjuva güçlerin desteklediği bilim, Marxçı sosyolojiyi görmezden gelmekte, hiç bilinmiyor gibi davranmaktadır.
İlk “Devrim” süreci, yönetilenlerin, halkın Aristokrat yönetimlerin kültürüne başkaldırması ile başlamıştır. Bildiğimiz ilk başkaldırı, “ben”leşebilmek için “tanrılaşmak” zorunda kalan Hüseyin ibn Mansur el Hallaç(Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin, kısaca Hallac-ı Mansur)’dan gelir. 858 yılında Tur’da doğar, 26 Mart 922’de “Enel Hakk[i]” yani “Tanrı benim” dediği için Bağdat’ta parçalanarak öldürülür.
Bu süreç, Ömer Hayyam gibi, Farabi ve İbn Sina gibi düşünürlerden geçer, Anadolu’nun 13. Yüzyılında düşünsel ve toplumsal olaylara neden olur ve başlangıçta Aristokrat olmayan iki devlet doğurur. Bunlar Ankara ve Osmanlı devletleridir (bkz: Ömer Tuncer “Kuruluştan Kurtuluşa / Anadolu’da Yeniden Doğuş” Bilim ve Gelecek dergisi 24. (Şubat 2006) sayısı, Sayfa:33-45 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html).
Aynı yüzyılda, 1215 yılında, İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” ile Kültür Tarihinde ilk kez “özgürlük” kavramı anılmış olur. Ardından 1250’li yıllarda Aristokratlar İngiltere’de dünyanın ilk meclisini kırala kabul ettirirler. Kıral, buna karşılık 1290’lı yıllarda dünyanın ilk halk meclisini kurar. Bu meclisler bugünkü Lordlar Kamarası ile Avam Kamarası’nın kuruluş dönemini oluşturur.
Osmanlı’da 2. Mehmet’le doruğuna ulaşan ve Sultan Selim’le devrimci güçlerin ezildiği karşı devrim sürecinden sonra Avrupa’da gelişen Renaissance ve Dinde Reform hareketleri ve 18.yy Aydınlanması ile iyice hazır hale gelen sosyal ortam, önce Amerika’da 1776, hemen ardından Fransa’da 1789 yıllarında dünyadaki ilk Burjuva egemenliğindeki devletleri ortaya çıkarır.
Sürecin ekonomik yanı, hareketlendiricisidir. Birkaç ana başlıkla söylenirse:
Osmanlı’da yeni bir toprak düzeni, “Dirlik Düzeni” kurulur (bkz:aynı yazı); Avrupa’da Yahudi bankerler elinde sermaye birikir. Parasız kalan kırallar Yahudi bankerlerden borç alır. Geri ödeyemeyince alacaklı bankerleri ya öldürerek borçlarından kurtulmaya çalışır ya da Avrupa’dan sürer.
Burjuva sınıfının oluşması ve gelişmesi böyle başlar.
Marxçı sosyolojide “devrim”, bir gecede iktidarın ele geçirilmesi değil, yüzyıllar süren uzun bir süreçtir. Bu süreçte sosyolojik, ekonomik ve kültürel gelişmeler olur. Yeni egemen olan sosyal sınıfının iktidarı ele geçirmesini, bu sürecin, yani devrimin “darbe”si olarak nitelemek doğru olur.

İran Devrimi(!) gerçek bir devrim miydi?
Dünyada Burjuva kültürünün yerine oturması, devrimin tamamlanması, 20.yüzyılda Paylaşım Savaşları’ndan sonra gerçekleşir. Bu gelişme, Ortadoğu’daki Müslüman Sultanlıkları da etkiler. Önce Osmanlı Devletinde Lale Devri’nden (1718-1730) bu yana Avrupa’ya öykünerek gelişmekte olan Burjuva kültürü, pek çok sallantı, sapma geçirdikten sonra Kemalist Burjuva Devrimi ile rayına girer ve iktidara gelir. Kültürel ve ekonomik ilişkiler “birey” ve “kâr” temelli ilişkilere dönüşme sürecine girer.
Türkiye’de kurulma sürecine giren Demokratik Burjuva yapı, öteki Müslüman ülkelerde kapitalist devletlerin kendi çıkarları doğrultusundaki zorlaması ile oluşturulmaya çalışılır. Ama doğal süreci yaşanmamış olduğu için, adı yalnızca ya Cumhuriyet, ya da Kırallık olan diktatörlüklere dönüşür. Ardından, gelişmesi önlenemeyen “birey” ve “kâr” temelli yapının zorlamasıyla da çeşitli denetimsiz patlamalara neden olur.
Bu patlamalar, pusuda bekleyen ümmet özlemli toplumsal gurupların yeniden iktidara gelmesine neden olacaktır. Eski Aristokrat yapılara öykünen ümmet toplumu kurma özlemli siyasi guruplar, artık Aristokrat kültürün gerçek dayanaklarını bulamadıkları için yeni baskı rejimleri oluşturacaklardır.[ii]
İran Devrimi(!) bunların ilki olmuştur. Pehlevi ailesinin dünya sermaye düzeninin desteğiyle, dönüştürdüğü ama Burjuva demokrasisine de izin vermediği baskı düzeni, İran ümmet yapılanması tarafından devrilir, ve dinsel yapı yeniden iktidara gelir. Ancak “kul kültürü”ne yeniden dönülemiyor olması, “birey kültürü”nün ve “kâr ekonomisi”nin gelişmesinin önlenememesi, çeşitli sosyal çalkantıları da birlikte getirir.
İran’da ümmet toplumundan şahlığa geçiş gibi şahlığın baskı rejiminden ümmet toplumunun baskı rejimine dönüş de kendi başlarına “devrim” nitelemesi verilebilecek hareketler değildir. Baskı rejimlerinin birbirine karşı yaptığı karşıt darbelerdir. Yönetilenler, yani “halk” bu arada bir önceki yönetenin baskısından kurtulacağı düşüncesiyle bir sonraki darbeye destek verebilir. Bu süreç, İran Şah rejimine karşı, Marxistler ümmet rejimini destekleme hatasına düşmesine neden olmuştur.[iii]
Oysa devrim süreci, bu akışı da kapsayacak biçimde bir yandan işlemekte, doğal süreci içindeki gelişmesini sürdürmektedir.

Arap ülkelerindeki hareketlere “devrim” denilebilir mi?
Tunus, Mısır ve Libya’da görülen hareketlerin de İran örneğindeki gibi gelişme olasılığı az değildir. Yönetilenlerin desteklediği “Müslüman Kardeşler” İran’daki Ayetullahların yerine konursa aynı senaryo yinelenecek gibi görünüyor. Devrimci güçlerin, devrim sürecinin ayırdına varmaları ve süreci denetim altında tutabilmeleri durumunda, bir devrim sürecinin, devrimci muhalefetin ortaya çıkabilmesi olasılığı yok değildir.
Ortaya çıkabilecek olan yapı ise ancak Burjuva Demokratik yapısı olacaktır. Burjuva sosyal yapısı Birleşmiş Milletler aracılığı ile ve “kâr” ekonomik bağlamlı, “birey”i temel alan burjuva kültürel yapısı gereği, bu sürece kendi çıkarı doğrultusunda destek vermektedir.
Afganistan ve Irak’a yapılan sermaye müdahaleleri de aynı yapının doğal ürünüdür.
Günümüzde sermaye, kendi çıkarı gereği bir “darbeler dönemi” yönetmektedir. Devrimci savaşım, bu krizlerin, gelişmeye ve geleceğe açık demokratik yöne doğru evrilmesi için muhalefet politikaları üretilmesi ve uygulanması doğrultusunda olmalıdır.

Nereden çıktı Müslüman ülkelerde “devrim” kavramı?
İran Devrimi(!)nin olsun, Tunus, Mısır ve Libya’daki halk hareketlerinin olsun, “devrim” olarak adlandırılması, Sermayenin kendini gerçek devrimlere karşı koruma refleksinden gelmektedir. Yönetilenlerin muhalefet potansiyelini soğurarak ve onların gücüyle kendi egemenliğini sürdürme çabası açıkça gözlenmektedir.
Darbelerin, yıkılan ve yıkan,her iki yanı da sermayenin elindedir. Yönetilenler güçlerini diktatörden yana kullanırsa sermaye de diktatörleri desteklemekte, ümmetlerden yana kullanırsa sermaye de ümmet görünümlü oluşumları desteklemektedir.
Kimi zaman desteklediği, özellikle dinsel yapılar, güçlendiğinde sermayeye karşı da umarsız bir egemenlik savaşımına girmekte, ama sermaye, kendi iç tutarlılığı doğrultusunda, savaşımı onların istediği ortamda kabul etmemektedir. Bu durumda dinsel ümmet örgütleri umarsız denemelere girişmekte, inanılmaz terör yollarına başvurabilmektedir. El Kaide örgütünün oluşturduğu olaylar bu çabanın ürünüdür.
Ancak bu tutum sermayenin işine gelmekte, birey kutsallığını önceler görünen sermaye sınıfı, bireye karşı yapılan terör hareketlerine kolayca düşman nitelemesini koymakta ve savaş vermektedir.
Halktan, yönetilenlerden gelebilecek gerçek devrimci politikalara engel olma isteği, sermayenin, kendi örgütlediği ya da kendi yöntemleriyle ele geçirdiği halk hareketlerini yapay devrimlere dönüştürerek, Dünyanın denetimini daha bir süre sürdüreceği anlaşılıyor.

Dünya Marxçıları neler olduğunu, neler yapabileceklerini tam olarak görünceye, doğru muhalefet politikaları geliştirip uygulamaya başlayıncaya değin…



(1) Bilim ve Gelecek Dergisi Haziran 2011 tarihli 88. sayısı 92. sayfada "hafif sansürlenerek" yayınlanmıştır.

[i] Tam olarak söylediği “Enel Hüve / ben oyum”dur. Çok basitleştirerek söylenirse: doğrudan “Ben Tanrıyım” dememek için, ve kendi dışında bir tanrının varlığını reddetmiş olmamak için yapılmış bir inceliktir. Daha sonra bu kültür “Enel Hakk / Tanrı benim” düşüncesinden doğan pek çok düşünce akımını, bu arada Anadolu Aleviliğini doğuracak ve temeline Hallac-ı Mansur’un bu düşüncesini oturtacaktır.

[ii] Türkiye’de de Kemalist Burjuva Devrimi ile dağılan ümmet yanlısı siyasi guruplar, Önce Demokrat Partinin içinde örgütlenmiş, sonra da bu partinin devamı olan Adalet Partisi içinde yaşamını sürdürmüş, Sonra çeşitli kezler kapatılmış olan Erbakan partilerinin içinde siyasal kimlik kazanmıştır. Sekiz yıldır iktidarda bulunan Kemalist karşıtı Adalet ve Kalkınma Partisi, çağdaş demokrasinin korumasını kendine siper ederek ümmet kültürünü yeniden oluşturma çabasındadır. Ancak içinde bulunduğu akışın bunu artık sağlayacak bir yapı olmadığı görülünce, yıllardır kendisini baskı altında tutan Kemalist bürokrasinin elindeki baskı yöntemlerini, “demokrasi” adı altında kendi eline geçirmiş ve kendi baskı aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Bunu karşılamanın yolu, sert bürokrat yöntemlerle, darbelerle önünü kesmek değil, demokratik muhalefet politikaları geliştirmek ve uygulamaktır.

[iii] Tam tamına aynı olmamakla birlikte benzer bir süreç, Türkiye’de “eski” –“dönek” mi demeliyim?- Marxistlerin “liberal” adına bürünerek ümmetçi AKePe iktidarını desteklemesi biçiminde gelişmektedir. Ancak AKePe iktidarı, bütün çabasına karşın, İran’da olduğu gibi “kayıtsız koşulsuz” bir dinsel diktatörlük oluşturamadığı için ölümcül baskı rejimini de gerçekleştirememektedir.

22 Aralık 2009 Salı

"21.Yüzyılda Karl Polanyi'yi Okumak"...



"21. Yüzyılda Karl Polanyi'yi Okumak" ve Telif Hakları sorunu üzerine...

Benim kuşağım, yaklaşık 40 yıl önce, önemli yanlışlar yaptık. Hala ayırdına varamadığımız yanlışlarımız vardır. Ama ayırdına vardığımı düşündüğüm çok önemli biri, inançlarımıza "iman" gibi sarılmamız, "değişmez" olduğunu sanmamızdı. Karşılaştığımız yeni durumların doğrularımızı değiştirebileceğini göremememiz, dahası kuramsal olarak bunu doğrulamamıza karşın, uygulamalarımızı bu değişimin, "akış"ın üstüne oturtamamamızdı! Bunun yapılabileceğini, daha önemlisi nasıl yapılabileceğini bilmiyorduk!.. "Geri bildirim / feedback" yapamıyorduk. Bir dindarın kutsal kitaplardan yaptığı alıntılar gibi, düşüncelerimizi, kuramımızın büyüklerinin söyledikleri ile kanıtlamaya çalışıyor; gerçekte çabalıyorduk. Ayırdında değildik ki, onların yaşamalarının üstünden yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçmişti ve biz, "insanlık" olarak onlardan daha fazla deneyime, gözleme ve uygulamaya sahiptik!.. Kuramımıza göre, yeni sentezler yapmaya hakkımız vardı.

Bunun ayırdına varamadık!..

Bir kitap okuyorum. ilgimi çekiyor. 20.yy'ın ilk yarısında yayınlanmış olan Karl Polanyi'nin "Büyük Dönüşüm"ü üzerine... Polanyi'nin düşünceleri, onun tam bir Marxist olmadığını düşündürüyor. Belki de Marxizmi bizim bugün getirmemiz gereken yere getirdiği için bize öyle geliyor. Liberal süreçlerin eleştirisini yapıyor. Marx da "Das Kapital"de bunu yapmıştı... Ondan bir yüzyıl kadar daha fazla deneyime, gözleme ve uygulamaya sahip insanlığın bir üyesi olarak!.. Belki Marx kadar zeki, Marx kadar öngörülü değil. Ama Marx'dan bir yüzyıl daha sonra yaşamış biri...

İlginç şeyler söylemiş. Kitabın derleyicisi Ayşe Buğra'ya göre, Liberalist kuramın üzerine oturduğu "piyasa ekonomisinin kendiliğinden ya da doğal bir olgu olmadığını, tersine emek, toprak ve parayı meta olarak gösteren bir takım kurumsal değişiklikler aracılığıyla gerçekleştirilen bir siyasi proje olduğunu" söylemiş. Ayşe Buğra, bu kavramlara, yani "emek", "toprak" ve "para"ya, 21.yüzyılda bir de "bilgi"yi de eklemek gerektiğini söylüyor. Hayali bir meta olarak "bilgi", yani her türlü "bilim", "sanat" ürünü... Ve tabii buna bağlı "mülkiyet hakları", yani günümüzün deyişiyle "telif hakları"!.. Ve kurulu sosyal düzen olarak Kapitalizmin telif haklarını neden dayattığı konusunda yeni çözümleme(analiz)ler, yeni biraraya getirme(sentez)ler... (bk: “SANAT YAPITI”, “SANATÇI” VE “TELİF HAKLARI” KONUSUNDA AYKIRI DÜŞÜNCELER… /
http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/telif-haklar-konusunda-aykr-dnceler.html )

Kitaptaki her söylenilen doğru mu?

Bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum ki üzerine düşünmemiz, doğruya doğru yeni adımlar atmamız, günümüze göre yeni doğrulara ulaşmamız gerekiyor.

Bu kitap bana asıl bunu söylüyor.

Aşağıda kitabın künye sayfaları, içindekiler bölümü ve derleyicisi Ayşe Buğra'nın "Giriş" yazısı var (altını çizdiğim bölümler için özür dilemem gerekiyor sanırım, sizlere göndereceğimi düşünmeden önceydi, tek tek hepsini silemedim).

Bir bakılması doğru olacak... Üzerine konuşulmaya, reddedilmeye ya da geliştirilmeye değecek gibi...

ÖNEMLİ NOT: Bu, bir kitap tanıtım yazısı değil, bir düşünce paylaşım yazısıdır.



(Okumak istediğiniz sayfanın üzerine tıklayınız)










27 Şubat 2008 Çarşamba

"Akış" kavramı üzerine...


"AKIŞ" ÜZERİNE...(*)

"Akış"ı herkes görebilir, yeter ki içinde yaşadığı kültürün, Aristokrat kültürden sarkagelen "statik" paravanlar önünden çekilsin...

"Akış"ın kendisi çok somut bir şeydir. En azından kendi içerdiği "zaman" denli somut!..

Ayrıca "akış"ı görebilmek yetmez. "Akış"ı anlamak, "akış"ı solumak, "akış"ı sindirmek, yaptığımız her işte yansıtmak, düşüncelerimizin temeline oturtmak gerekir. "Akış" koca bir kültürün üzerine oturacağı kavram: "geleceğin kültürü"nün... "Akış", düşüncenizi üzerine oturtmadığınızda alacağınız her sonucun "yanlış" olacağı ölçüt. Bütün duraganlıkları, bütün statik yapıları en kökünden değiştirecek olan kültürel öge... İnsanevladının geleceğine açılan kapı, en önemli köşetaşı...

"Süreç"in İngilizcesi "process"tir. Oysa "akış" çok başka bir şey. "Akış", şu andaki kavrayışlarımızla, bütün evrenin üzerine oturduğu temel yapı.

İşte biz bu yapıyı Aristokrat kültürün "zamandan ve mekandan münezzeh" duragan bilgisinin temel bilgi olmasından günümüze sarkmış etki ile görmezden geliyoruz. Basitçe ve yalnızca "görmezden geliyoruz"...

"Nasıl" sorusu, yaygınlıkla "iman" edilmesi gereken bilgilerin bize aktardığı gibi, "nasıl oluştu?"nun kısaltılmışıdır. Eğer bu soru bizi "yaratıldı"ya yönlendirmeyi amaçlıyorsa, benim bu konuda söyleyeceğim bir şey olamaz. "Verilmiş" hazır "dogma"lardan başka hiç bir yerde bulunamayacak bilgiler bizim yaşamımızda yoktur. Çünkü bu "doğma"ları bize gönderen tanrı için de aynı "nasıl oluştu" sorusunu sorma konusunda önümüzü kesen bir "tabu"nun bulunduğu çıkmaz sokağa girmenin, yöntemsel olarak, doğru ve bilgi üretici olduğunu düşünmeyiz. Bu konuda dünyanın en çok çoğaltılmış "kutsal kitap"ları ile onları kendine öncül edinen bir sürü çıkarımı (tümdengelim) durmadan anlatan çok sayıda kitap var.

Bu kitaplar İskenderiye kitaplığında yanan kitaplar arasında değildi. Onca kitap, (yalnızca 250 000 kadarı Bergama Kitaplığı'ndan götürülmüştü) kutsal kitaplara karşı olduğu savıyla yakıldı.

"Öncül"leri, "verilmiş/vahyedilmiş" olduğuna inanılmış dogmalardan oluşan hiç bir bilgi(?) düşünme alanı içinde değildir.

"Nasıl" sorusu, eğer bilimsel bilginin teknolojiyle uygulanabilir ve yararlanılabilir hale getirilmesi ise, Geleceğe ilişkin ne "ne yapacağımızı" ne de "nasıl yapacağımızı" biliyoruz.

Renaissance sonrası bilimi de yaratan tümevarımı kullanarak kültür tarihine baktığımızda, "ne"ler ve "nasıl"ların birbirini izleyerek geldiğini görüyoruz. İnsanevladı olarak "ne yapacağımız"ı bulurken "nasıl yapacağımız"ı da birlikte düşünüyor, bir aşama çözülmeden, bir sonraki aşamayı göremiyoruz... Ancak onu çözüp bir üst basamağa tırmandığımızda bir sonra "ne yapacağımız"ı (yeni duruma göre gereksememizin ne olduğunu) görüyoruz.

Bu nedenle, "ne"ler ve"nasıl"lar iç içe. Bunların birini ötekinden soyutlayıp üzerine düşünemeyiz.

Bu durum, bilim ve teknolojinin iç içeliğini oluşturmaktadır. Basit biçimde ele alırsak "ne"ler bize "bilimsel düşünce"nin kendini çağrıştırıyor, "nasıl"lar da teknolojiyi. Tabii, her zaman böyledir demiyorum. Özellikle "nasıl"ların içinde teknolojisi henuz "ne"sinden, ayrışmamış, dizgeleşme aşamasına gelmemiş sosyoloji gibi disiplinler de var. Bu bağlamda "bilim" ya da "bilim kurum"larının işi "nasıl"lar değil, "ne"ler olmalıdır.

"Nasıl"lar gelecekte, ancak bütünüyle ve yalnızca sınırları genişletilmiş teknolojinin işi olabilir gibi görünüyor.

Şu anda "modernist" olmayan bir bilim var mı onu bilmiyorum. Ama bilim, Metafiziğin üzerinde ve onu reddederek yükselmiştir.

Bugün artık Modernizm, durdurulacak bir yapı değil, üzerine basıp ileriye fırlamamız gereken yapıdır. Nasıl Modernizm metafiziğin üzerine basıp ileriye fırlamışsa bizim de modernizmin üzerine basıp ileri fırlamamız gerekiyor. Bundan önce olduğu gibi öncenin yapılarını reddetmemiz gerekmiyor. "Akış"ı kavramış olmak, aynı zamanda, önceki süreçlerin kendi zamanında gerekli, dahası zorunlu olduğunu da kavramış olmak demek.
Modernist eğitimin karşıtı (henuz geleceğin bilgisi sistematize olmadığına göre), bir önceki dogmatik eğitimdir.
Kemalist (tutucu ve sahteci Atatürk'çü değil) devlet örgütünün 1920-1946 arasında modernizmin eğitimini veriyor olması doğru tutumdur. Bu tutumu bütünüyle reddemenin, silmeye, geriye döndürmeye çalışmanın başarıya ulaşma şansı yoktur.

Bugünkü eğitimin alternatifi, yalnızca dogmatik bilgidir. Dersanelerin duvarlarına yeniden falakaların asılmasını mı istiyoruz? Bütünüyle kişisel bir deneyim olarak DP'nin dinci oyları toplama politikası sırasında cesaret verdiği gizli bir mahalle mektebinde okudum. Ne olduğunu iyi bilirim!..

Metafizik, kimi zaman sezgiyle elde edilmiş, kimi zaman tanrı tarafından verilmiş, kimi zaman da yalnızca "kabul edilmiş" ya da "seçilmiş" ama en önemli ayırıcı özelliği "hazır bilgi" olan veriden tümdengelim yoluyla yeni bilgi çıkarma çalışmasıdır. Bu işlemi, çoğunlukla felsefe yapar. Aynı yöntem, matematiğin de yöntemidir. Ama çok daha sistemleşmiş bir biçimde. Her ikisinde de ortaya çıkan yeni bilginin, öncüllerin doğruluğunu garantileyememesi nedeniyle "doğru"luğu ve öncüllerin içinde bulunuyor olması nedeniyle de "yeni"liği tartışmalıdır.

Aydınlanma, dolayısıyla modernizm, bu yönteme deney ve gözlemi eklemiştir ve yeni bilgi bulunabilir duruma getirmiştir. Ancak hiç bir zaman sonsuz sayıda deney ya da gözlem yapılamayacağı için bu bilginin de genel geçer, "doğru" olduğu her zaman kuşkulu kalacaktır. Üstelik, zaman geçtikçe aynı bilgi üzerine çalışacak bilim insanlarına göre de değişebilecek, gelişebilecektir.
Yani bilgiyi var eden "süje-obje bağı"nın "süje" yanı her zaman değişebilir olacak, buna bağlı olarak bilgi de değişebilecektir. İnsanlığın kültür tarihinin her aşamasında ve Doğu-Batı demeden dünyanın her yerinde, "ortaçağ karanlığı"nı kıran, engizisyonları durduran, kitaplık yakmaları önleyen, "Enel Hakk" diyenin canlı canlı derisini yüzülmesine engel olan, başkalarına "ne olursan ol gene gel" diye talkın verip öte yandan kendi öz evladını ölüme gönderen ve cenaze namazını kıldırmayı reddedecek denli salkımı kendisi yutan anlayışı kıran, bu "değişebilirlik" ve "görelilik", yani bilimin kendisi olmuştur.

Bu durumda aşılması gereken eşik, "mutlak" ve "değişmez bilgi"yi aramaktan vaz geçmek, "günün doğrusu"nu "insan bilgisi" olarak almak olacaktır.
Oysa insanevladının, Aristokrat kültürden sarkan biçimde "değişmez bilgi" arayışı yazık ki sürüyor ve bizi yeniden tanrısal bilgiye doğru sürüklemeye çalışıyor. Tehlike tam bu noktadadır. Bulunduğumuz yerin akış üzerinde nerede olduğunu saptamak gerekiyor. Sürüklenmek istendiğimiz yer, akış üzerinde "dün"ün yapısıdır. Doğal ki tehlike, bu anlayışın "akışı geri döndürebilecek" güçte olmasında değil, toplumları, anlayışları, yani kültürü geriye sürüklemeye çalışanlarla, yaşanmakta olan badireyi atlatıp geleceği kurmaya çalışanlar arasında çıkacak çatışmadadır. Bu çatışma tarih boyunca oluk oluk kan akıttı. Hangisini sayayım: Hallac'ı Mansur'un parçalanarak öldürülüşünü mü? Seyyid Nesimi'nin derisinin canlı canlı yüzülüşünü mü? Tekkelerinde Yunus'un "Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver sen onu/ Bana seni gerek seni" ilahisini okudukları için yine bu ilahiyi okuyarak idama giden Anadolu insanlarını mı? Anadolu'dan dönen Haçlı şövalyelerin götürdüğü kültür yüzünden yozlaşmış sayılıp kitleler halinde odun yığınlarının üstüne çıkarılıp yakılışını mı (bkz: Mine Kırıkkanat "Gülün Öteki Adı")? Şeyh Bedreddin'in, Pir Sultan Abdal'ın ipin ucunda sallandırılarak yok edilişini mi? Marco Polo'nun, seyahatlerinin dine aykırılığı yüzünden zindana atıldığı için, seyahatnamesini zındandaki birisine anlatarak yazılmasını sağladığını mı? Galileo'ya Engizisyon mahkemesinde ölüm korkusuyla "tamam tamam, Güneş dünya etrafında dönüyor" dedirtilişini mi? Descartes'in yazacağı kitaplar engellenmesin diye dağlara kaçarak çalışmak zorunda kalmasını mı?

Daha sayayım mı?

"Akış" -yine kültür tarihine bakar ve tümevarım kullanırsak- hiç bir zaman geriye dönmemiştir. Ama akmakta olan kanlardan korkulmalıdır. Tehlikenin büyüğü budur. "Dün" yandaşları (31 Mart'ın "istemezük"çüleri) ile yarını kurmaya çalışanlar arasında her zaman bir çatışma olmuştur, olacaktır da. Somut sorun yalnızca kan dökülmesinin önlenmesidir.

Dünya sermayesinin "insan kanı"na aldırdığı yoktur. Kendi düzeninin sürmesi ve yalnızca silah dahil herşeyin tüketiminin artması adına bu çatışmaları kışkırtıyor ve nedeni ne olursa olsun, çatışmalar sürdükçe ellerini ovuşturuyor olduğunu biliyoruz. En yakın önemli örnek, 1929 ekonomik krizini (Gazap Üzümleri - J.Steinbeck) aşabilen şeyin, inanılmaz kanların dökülmesine neden olan 2.Paylaşım Savaşıdır.

Sermaye için bu savaşta başarılan şey, Hitler, Mussolini Faşizminin yok edilmesi değil, piyasa ekonomisine yeterli kaynağın pompalanmış olmasıdır!.. Kaldı ki aynı durumda olan Salazar ve Franko Faşizmi için hiç bir şey yapılmamıştır.
Bugün aynı oyun Irak gibi, Afganistan gibi, dünyadaki bütün savaşlarda oynanmaktadır.
(*) "Ütopyacılar" yazışma gurubunda 2008 yılı ilk aylarında yayınlanmış, sonradan elden geçirilmiştir.

1 Aralık 2007 Cumartesi

Karşıdevrime Direnen Filozof: Şeyh Bedreddin

13.YÜZYILDA KADRİ BİLİNMEDİK ANADOLU DEVRİMİ VE
KARŞIDEVRİME DİRENEN FİLOZOF: ŞEYH BEDREDDİN[1]

Ömer Tuncer

Aşıkpaşazade, Osmanlı’nın kuruluşunda Diyâr-Rûm’da (Anadolu) birbirini bütünleyen dört örgütlenmeden söz ediyor. Adlarını artık herkes biliyor: Ahîyan-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), Bacıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları), Gâziyan-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) ve Abdalan-ı Rûm (Anadolu Abdalları)... Tümü, Anadolu Sûfileridir. Hepsine birlikte belki “Sûfîyan-ı Rûm” demeliydi. Biz, bilinen bir adla, “Diyar-ı Rûm Erenleri” olarak anacağız.

13. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’yu elinde tutan Sûfîlerin, varsa başka ‘san’larını terk ederek, adlarının önüne ya da sonuna bulundukları grubun adını aldıklarını görüyoruz: Ankara’da camileri bugüne gelen Ahî Şerafeddin (1295) ve Ahî Elvan(1350)’ın “Ahiyan”dan, “Fatma Bacı”nın “Bacıyan”dan, Osmanlı’nın ilk askerleri Alp Erenler’in “Gâziyan”dan olduğunu biliyoruz. Hele Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pîr Sultan Abdal, Kazak Abdal gibi abdalları Anadolu’nun her yanında bulabiliyoruz.

Dikkat edilirse bunlardan hiç biri aristokratların “bey”i, “ağa”sı, “sultan”ı gibi “verilmiş” sanlar değildir. Hepsi dünyada yaptıkları, yaradıkları işlerle ya da durumları ile ilgilidir. Yani bir insan, Diyar-ı Rûm Ereni ise “canlardan bir can”dır, hepsi bu... Yani “insan” olan insanın “sıradan” olması, bütün verilmiş “san”larından arınması, yalnızca “insan” kalması gerekir. Bu yüzden Osman Bey ve Orhan Bey’in Osmanlı’nın kuruluşunda Diyar-ı Rûm Erenleri ile birlikte davranabilmeleri için aristokrat “Bey” sanlarını terk etmeleri Gâziyan-ı Rûm üyesi olarak “gâzilerden bir gâzi” olmaları gerekmiştir. Adlarını bu yüzden Osman Gâzi ve Orhan Gâzi olarak değiştirirler (“Ertuğrul Gâzi” adı bize 14. yy sonlarından, Yıldırım Bayezid zamanından ulaşır. Osman ve Orhan Gâzi’lere benzetilerek “gâzi” denilmiş olmalıdır).

13.yy’da Diyar-ı Rûm Erenleri, güçlerini birleştirip siyasal bir oluşum haline gelmiş, 1265’te Ankara’da, 1299’da da Söğüt’te (Osmanlı) dayanışmayla birer devlet kurmuşlardır (bkz: “13.yy’da Anadolu ve Evrensel Kültüre Kattıkları”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya Sayı:98 s:62). Bu devletler, insanoğlunun ilk yerleşim örnekleri olan ve kendiliğinden oluşan ilkel komünlerden sonra, dünyada ilk kez “Tanrı’dan vekalet alınmadan” kurulmuştur. Diyar-ı Rûm Erenleri kendi “sıradan”, “insan” özellikleriyle, kendilerine “yüceler”de yer aramaya gerek duymadan yöneticilerini kendi aralarından seçtiler.

II Mehmet, ünlü Kanunname’sinde, ataları olan Gâzilerin sofrasına her gelenin oturduğunu, sohbetine her isteyenin katılabildiğini (ve bu geleneği bu yasayla ref’ettiğini - kaldırdığını) söylemektedir.

Bedreddin’in ataları...

Şeyh Bedreddin’in böyle bir kültür ortamında, 1359 ile 1364 arasında, yani Orhan Gâzi döneminin sonu ile Murad Hudavendigâr’ın ilk yıllarında doğmuş olduğu biliniyor[2].

Prof. Omay’ın araştırmasından Bedreddin’in dedesi Abdülaziz’in Selçuklu Sultan ailesinden gelen bir aristokrat olduğunu, dahası kardeşi 3.Alâeddin Keykubat’ın vezirliğini yaptığını, üstelik Osmanlı Devletinin tanındığını gösteren işaretleri Osman Gâzi’ye götüren Selçuklu veziri olduğunu anlıyoruz. Sultanın ayrılması ile onun da vezirlikten ayrıldığını ve Anadolu Erenleri’nin kurmakta olduğu Osmanlı’ya katıldığını öğreniyoruz. Sonra da oğlu Gâzi İsrail ile birlikte, Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa[3]’nın komutasında Trakya fetihlerine katılıyor.

Şeyh Edebali[4]’den başlayarak, Osmanlı Devletinin, Diyar-ı Rûm Erenleri çizgisinde ve geleneksel Aristokrat yapıya bağlı olmadan kurulmaya ve yönetilmeye çalışıldığı gözleniyor.

Yeni bir Toprak Düzeni doğuyor...

Bunu, başlangıçta Osmanlıların oluşturduğu “üretim” düzeninden anlarız: Mirî topraklar (devlet toprakları) üzerinde herkesin geçimini sağlayan ve “Dirlik Düzeni” adı verilen değişik bir yapıdır. Oysa Selçuklu aristokrasisinin “İkta Düzeni” “bey”lere kocaman toprakların, üzerindeki insanlarla birlikte verildiği tipik bir Aristokrat toprak düzenidir.

Aristokrat toplumlarda toprak tanrı mülküdür. Devlet, bu mülkün yönetilme düzenidir. Devlete bu yüzden “mülk” denir. Hükümdar, toprağı, kendi seçtiği aristokratlarıyla birlikte, tanrı adına yönetir. Tanrı buğday, para, altın istemeyeceğine göre de tanrı adına zenginleşir, semirirler. Toprağı süren, eken, biçen boğaz tokluğuna çalışır. Yapı bir tür kulluk, kölelik yapısıdır. Anadolu’da Kemalist Burjuva Devrim’iyle ortadan kalkma sürecine giren “Ağalık” düzeninin kökleri Selçuklu “İkta Düzeni”ne değin uzanmaktadır.

Oysa Osmanlı, dünyada ilk kez, toprağın kullanımını bütünüyle işleyene bırakan “Dirlik Düzeni”niyle birlikte doğar..

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre:

Dirlik düzeninin Maddesi:

Toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

1. - ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama, işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Dirlik düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış olur. Osmanlı dirlik düzeni ilk ülkücü ilbler derebeyileşmedikçe, müreffeh çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı hıristiyan halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır. Çiftçi müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: Aslında "onda bir" demek olan aynî vergidir ve tektir. Çiftçi hıristiyansa, öşürden başka bir de baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.

2. - DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. "Sahibül arz" (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine, tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (Topraktan işleyip yararlanma): Köylünün, Mülkiyet: Bütün müslümanların hakkıdır.[5]

Aristokrat geleneğe göre toprak tanrınındır. Oysa Anadolu tasavvufunda tanrı “ben”i ile insan “ben”i aynıdır (bkz: “Aristokrat Ortaçağ’ın ‘Mutlak Hakikat’ kavramı ve Anadolu Tasavvufu’nun başkaldırısı”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya, Mart 2003, Sayı:105, s:49).

Toplumsal “akış”ın bu aşamasında, mülkiyet, gelenekte olduğu gibi devlette kalmakla birlikte toplumun güncel gereksemesi, devlet örgütünü hangi dinden olduğuna bakmadan o örgütün üyelerine bırakmaktadır. Osmanlı dirlik düzeni, doğal olarak, Selçuklu ümmet düzeni[6]nden de izler taşımakla birlikte, temel olarak kendi gibi olmayan inanç sahipleriyle (baskın olarak Bizans’lı Hıristiyanlar ve Haçlı şövalyeler) birlikte oluşturulmaktadır. Bu yanıyla da ileride “laiklik”i oluşturacak olan yapının gizilgücünü (potansiyelini) ve ön işaretlerini taşımakta, gereksemenin belirdiğini göstermektedir.

İlk dirlikçi: Aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi bir halk memuru "şövalye" İlbtir. İratcı toprak beyi sayılamaz:
  1. Toprak mülkiyeti yoktur;
  2. Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz;
  3. Toprağın tasarrufuna el atamaz;
  4. Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir.
Sosyal görevlidir. Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin "ehil" ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal adaletin sağlanması gibi konuları tutar.

Savaş zamanı: Çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi, ilk çağında atını, silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırkyılda bir olmaz.

Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe atar olması ile ayrılmaz; aldığı maaşta, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir. Ve yanında yetiştireceği her cebelü kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de ondan bir akçe fazla almaz.

Sistem bu idi.

Öyle kaldı mı?[7]

Önünü “çıkar” kesmeseydi!..

Selçuklu’dan kalma soylu(!)lar, soyluların egemenliği yitirmesiyle çıkarını yitirmekte olanlar, her zaman olduğu gibi “iyi niyet(!)”lerine karşın yeni çözümler aramanın güçlüğünü yüklenmektense eski çözümlere sapıveren kolaycılar...

Anadolu Ahîlerinin,

“Buraya sarhoşlar, zina işleyenler, münafıklar, gammazlar, dedikoducular, müfteriler, gururlular, kibirliler, merhametsizler, kıskançlar, kin tutanlar, sözünden dönenler, yalancılar, kadınlara şehvetle bakanlar, emanete hıyanet edenler, ayıbı yüze vuranlar, hırsızlar, varyemezler, insan öldürenler giremez!..”[8]
yazılı “levha”ları bile para etmedi... Kuzu kılığına büründüler, her biri bir yandan çekiştirmeye başladı.

Osmanlı’da Aristokrat Karşıdevrim...

Gâzi adını artık almayan 1. Murat’a henüz “sultan” denmese de, “Hudavendigâr” (sahip, efendi) sanını alması ile başlayan Aristokrat karşıdevrim, sonraları saman altından hızını artırmaya başlar. Ahîyan, kendi kurduğu devleti Osmanlı’ya sahip çıkmak için, dünyanın ilk “kepenk kapatma” eylemini Yıldırım Bayezit zamanında yapsa da para etmez... Murat Hudavendigâr zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrim, Sultan II Mehmed’le doruğuna ulaşacak, Yavuz Selim’le sağlamlaşacak, Kanunî Sultan Süleyman’da tamamlanacaktır.

Ve Bedreddin...

“Şeyh Bedreddin hareketi”, Anadolunun, bu karşıdevrime direnişidir.

Yaşlılığında “Gâzi”lere katılan ve Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın komutasında Trakya fetihlerine giden Gâzi Abdülaziz şehid olur, oğlu Gâzi İsrail, Dimetoka’nın fethi sırasında, Bizans’lı kale beyinin kızı ile evlenir, yakın kasabalardan birinde, Simavna’da kadı olarak kalır. Bedreddin, babasının kadılık yaptığı Simavna’da, Gâzi İsrail ile Dimetoka’lı Bizans beyinin kızı Melek Hatun’dan doğar. Yetişmesi sırasında, olası ki babasının “gâzi”liğinden gelen sûfî geleneği ile anasından aldığı Hıristiyan kültürüne, önce Edirne, Bursa ve Konya medreselerinde; sonra da Kudüs, Kahire ve Şeyhûniyye medreselerinde gördüğü eğitimin eklenmesiyle, yetişkinliğinde herkesin saygı gösterdiği bilgin kişiliğine ulaşır:[9]

Gençliğini sürerken, eğitimi sırasında, Osmanlı’da, önce I. Murat’ın adında artık “gâzi” sözünü kullanmadığını, Diyar-ı Rûm Erenleri’nin “adam öldürmeme” ilkesine karşın, egemen olmak için kardeşlerini, dahası öz oğlunu öldürtebildiğini, yeni alınan toprakları Gâziyan-ı Rûm’un oluşturduğu “Dirlik Düzeni”ne katmak yerine Selçukludaki “İkta Düzeni” gibi beylere dağıtabilecek bir “tımar” düzeni oluşturduğunu, kendisine “hudavendigâr” dedirterek “efendi”lik makamına çekilip “canlardan bir can” olma özelliğini yitirdiğini görür.

Sonra, Yıldırım Bayezit zamanında, Anadolu Erenlerinin önemini iyice yitirdiğini, Selçuklulardaki gibi sünnî din ulemasının önem kazandığını, buna karşı çıkan Ahîlerin dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirdiklerini gördü. Bayezid’in Osmanlı’da ilk kez “Sultan” ve “Han” gibi “verilmiş” ünvanlar kullanmaya başladığını, halkıyla birlikte, onlar gibi yaşamak yerine saraylarda yaşamayı yeğlediğini gördü. Yönetenlerin kendilerini Selçuklularda olduğu gibi halktan koparmakta, halkın üzerine basarak yükselmekte olduklarını gördü. Diyar-ı Rûm Erenlerinin yeniden “kul”a dönüştürülmekte olduğunu gördü.

“Şeyh Bedreddin”, Anadolu’nun bu geri dönüşe direnmesidir.

Anadan Bizanslı beysoylu, atadan Selçuklu bir aristokrat olmasına, “kul” kültürü içinde yetişmesine karşın, babadan bir “gâzi”ydi ve Sûfî geleneğiyle yetişmişti. “efendi” ya da “kul” yerine “birey” olmayı, “tanrısal ben” ile birleşmeyi yeğlemişti. İlk düşüncelerini bu geleneğe oturttu:

Bilesin ki, Tanrı birdir ve ondan başka varlık yoktur.[10]
Madde, hayvan, insan, tanrının kendi “ben”indeki yarattığı kahramanlardır. Yalnızca Tanrı’nın isteğiyle var olurlar. Bu yüzden kendi başlarına bağımsızlıkları yoktur, “kul”luklarının mantığı budur.

Hakk, tapılacak varlıktır. Etkilendiği zaman kul olur.(...) Etkilenen mahluk birisi tarafından yaratılır, zorlanır, tutsaktır, kahredilmiştir. Demem o ki yaratan, zorlayan, tapındıran, kahreden yalnız Hakk'tır. Suretler onun oyuncaklarıdır.[11]
Tasavvuf, insanın “ben” olma gereksemesinden doğar. Buna hakkı olduğunu düşünmenin yoludur. Bu nedenle de Tasavvufta “ben” olmanın yolları aranır. Oysa Tanrı’dan başka “ben” yoktur. Var olan tek “ben” Tanrıdır. İnsanoğlunun “ben” olabilmesi için tek yol Tanrı olmasıdır: “Enel Hakk”...

Neden böyle bir gereksinim doğar?

Küçük üretici (esnaf), kervancı (tüccar), faizci, Aristokrat toplumlarda toprak düzeni dışındadır. Üretici ve tüccar faizciden, sermaye yapıp kâr elde etmek için kredi alır. Bu, hesap tutunca geri ödenebilir bir paradır. Üstelik tefeci, kendi parasını garantiye almak için hesabın tutup tutmayacağını denetlemek durumundadır. Bu yapı, önce kendi içine kapalı bir ekonomik düzen oluşturur, yüzyıllar içinde güçlenir.

Sonra ekonomik güçlük içine düşen aristokratların zorlamasıyla açılır ve beylere, krallara bile kredi açmaya başlar. Ama bu, Aristokrat çarklara göre dönen bir yapı değildir. Kısa zamanda faizle aldıkları parayı geri ödeyemez olurlar. Çatışma da bu noktada çıkar.

Sermayeye bağlı yeni sosyal yapı da gelişmiş, güçlenmiştir. Bu dünya, onların dünyasıdır. Tanrıya bağlı bir yapı değildir. Aristokratların “kul” anlayışına karşı “ben” (varlığın merkezine tanrıyı koyan anlayıştan evrenin merkezine “ben”i koyma) anlayışı bu ekonomik yapıdan oluşur.

Bedreddin’in Filozofluğu

Şeyh Bedreddin 14. yüzyılın ikinci yarısında ve 15. yüzyıl başında yaşamış olmakla birlikte 13. yy Anadolu Erenlerinin açtığı yoldan, onların düşüncelerini daha ileri götürmüş bir filozof sayılmalıdır. Aristokrat bir kökenden gelmiş olmasına karşın, dünyaya kendi sosyal sınıfının bulunduğu noktadan bakmamıştır. Bir yandan evrenin varlığına ve yapısına ilişkin tanrıbilim içerikli düşünceler oluştururken öte yandan ve belki daha da önemlisi, toplumsal yapıyı anlamaya ve düzenlemeye yönelik yepyeni düşünceler oluşturmuştur. Ancak bu düşüncelerini biz yazık ki yazmış olduğunu öğrendiğimiz pek çok kitaptan doğrudan bilme olanağına sahip değiliz. Bunun yerine çoğunluğu olumsuz yargılarla aktaranlardan anlamaya çalışıyoruz. Gariptir, torununun yazmış olduğu Menakib’de adı anılan pek çok kitabından yalnızca Osmanlı devletinin tehlikeli bularak yüzyıllarca yasaklamaya çalıştığı, adı, “Tanrı’nın Esinledikleri” anlamına gelen, “Varidat”ın metni elimizdedir.

Özgün düşüncelerinden örnekler:

    1. “Vahdet-i Vücut” değil, “Vahdet-i Mevcut” düşüncesi doğrudur. Bu, Tanrıyla birleşme değil, bütün evren zaten tanrıdan başka bir şey olmadığıdır..
    2. Bütün aşamalar cisimler evreninde toplanmıştır. Cisim ortadan kalkarsa ne ruhtan ne ruh gibi olanlardan eser kalır.
Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşler:

    1. Tanrı Dünyayı yaratmış ve insanlara bahşetmiştir.
    2. Servet ve tarım ürünleri herkesin ortak malıdır.
    3. İnsanlar eşittir. Kiminin servet sahibi olması, kiminin ekmeğe bile muhtaç kalması tanrısal amaca aykırıdır.
    4. Nikahlı kadınlardan başka dünyada herşey ortak olmalıdır.
    5. Birinin çevresi ve inançları ötekininkine benzemiyor diye onun üzerinde güç kullanılması, kutsal buyruklara ve amaçlara aykırıdır. Çünkü düşünce ve vicdan doğaya uyumla oluşur.

      Bunlar insanı gücün etkisinden korumalıdır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi ya da Mecusi hepsi Tanrının kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında dostluk ve bağlılık olması gerekir. Bu birliktelik ve dostluk nedeniyle doğru olan (hak), ilkel olana
      (batıl) üstün gelir. Yönetme ise zulüm ve baskıdır (saray, saltanat, savaş, asker hepsi zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema bunlar da zulüm ve baskıdır).

      Yönetenin saldırılarını anlayışla karşılamak, Tanrının amaçlarına uygun olmayan buyruklarına uymak doğru değildir.
    6. Yöneticiler, halifeler döneminde olduğu gibi yönetilenler tarafından seçilmelidir.
    7. Herkes eksiksiz özgürlüğün gerektirdiği gibi düşüncelerini ve yaşama biçimini açıklayabilmelidir. Başkalarının yaşama biçimi ve inançlarına saygılı davranılmalıdır.
Şeyh Bedreddin ve sonrasında kendisi ve yolunu izleyenlere ilişkin fetvalardan çıkarılabilecek düşüncelerden örnekler:

1)Sofyalı Bali Efendi’ye göre (Kanuni dönemi)

a. “(...)her ne zaman ki bir yere gelip, toplanıp sohbet ettiklerinde, meclislerinde şarap ve dost, arkadaş, yaşlı, genç, kadın ve erkek(...)” bulunurdu:

b. “Cennette şarap dedikleri şarap bu güzel ve kalbe ferahlık veren şaraptır. Ve Kevser dedikleri işte bu dünyadır ki, Hak sofrasıdır. Tüm Tanrısal nimetler buradadır.”

c. “Ahiret işleri, rüsum uleması'nın (taklitçi bilginlerin) anladıkları gibi değildir. Bunun, ata sözleri olduğundan habersizdirler.”

d. “Sanmayın ki gökyüzü (evren) yok olacaktır ve mülkün sahibi mülkünden dışarda olacaktır. O, insandadır. Her kim insanı bildi. Hakk'ı bildi.”

2) Şeyh Bedreddin hakkında Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin görüşü:

Soru:

Simavnalu taifesinden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
Bedreddin hareketi, devrim sayılmalı mıdır?

Şeyh Bedreddin hareketi tek başına bir “devrim” sayılamaz. Devrimler sosyal sınıfların iktidarı birbirinin elinden alma sürecidir ama bu iktidar, yalnızca siyasal iktidar anlamında değildir. Devrim, yeni iktidara gelen sosyal sınıfın kültürünü bütünüyle oluşturması ve insanların yaşamalarını bu yeni kültürün oluşturduğu ölçütlerle oluşturmaları demektir ve uzun yüzyıllarda oluşur. Devrimin bir ülkedeki askeri başarısı, yalnızca bir darbedir. Bu nedenle de hiçbir devrimci bir devrimi tek başına yapmaz. Aristokrasiye karşı yapılmış olan Anadolu Devrimi, 13.yy başlarından bu yana sürmekte, savaşımı verilmekte ve olgunlaşmaktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmek için 20.yüzyılı ve Mustafa Kemal’i beklemesi gerekmiştir.

Bu devrimin içinde, başlarında yer alan Şeyh Bedreddin hareketi, Ankara ve Osmanlı Devletleriyle Aristokrasiye karşı kendi devlet örgütünü kurmuş olan Anadolu Devrimi’ne, 1.Murat zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrime karşı Anadolu’nun, kendi devrimini savunmasıdır. Bedreddin Her iki sosyal yapıya da tanık olmuş, gençliğinde, geçmişten gelen Aristokrat kültür değerlerini, hem de yeni oluşmakta olan halk hareketinin değerlerini bütünüyle kavrama şansına ulaşmıştır. Tam bu yıllarda karşıdevrim hareketinin başlaması ile her aşamasına tanık olmuştur.

Dünyada Aristokrasiye karşı ilk kez yapılmış olan bir devrimin sonrasında kurulan toplumsal yapının elbette aksamaları olacaktı. Bu aksamalar, karşıdevrimin gerekçelerini oluşturuyordu. Şeyh Bedreddin, Aristokrasiye geri dönüşü desteklemek yerine düşünsel ve yapısal aksamaların çözümünü araştırıyor, düşünüyor, bulmaya çalışıyordu.

Çözüm önerilerini oluştururken içinde yaşamakta olduğu dinden, sosyal yapıdan, kendi döneminde yaşanan başka sosyal yapılardan etkileniyor, esinleniyor, kullanıyor; kimi zaman onlardan oluşturulmuş yeni sentezlerle, kimi zaman yanlışlarına karşı yapılmış karşı çıkışlarla yeni yapılar oluşturuyordu.

Bu tavır, 13.yy’da yaşamış ve Anadolu Devrimini başlatmış olan Hace Bektaş gibi, Şeyh Nasiru’d Din gibi, Yunus Emre gibi tasavvuf düşünürlerinden ayrı bir özellik taşıyordu. Renaissance sonrası Avrupa’da yeniden ortaya çıkacak “bilim insanı tavrı”ydı. Çözmeye çalıştığı sorunu anlıyor, kavrıyor, üzerine düşünüyor ve sonuca varıyordu. Özellikle toplumsal uygulamalar için yeni önerilerde bulunuyordu İkiyüz yıl kadar sonra Renaissance ütopyaları yazarları Thomas Morus ve Campanella da, yapıtlarını bu anlayışla verecektir.

Bedreddin onlardan farklı olarak, kuramcı olarak kalmamış, eylemci olmak zorunda da kalmıştır. Devrimin geri dönüşünü önlemek için toplumsal harekette önder olarak yer alır ve bu yüzden sürgün edilir, bu yüzden öldürülür. 13.yy’da Şeyh Nasiru’d Din Mahmud da Ahî Evren olarak toplumsal hareketin başında bulunmuştur ancak ilk kez toplumsal model oluşturarak harekete bu modele göre yön veren Şeyh Bedreddin’dir.

Yüzyıllar sonra Karl Marx’ın felsefeye eylemi katma konusunda savunduğu aynı tutumdur. 19.yy’da Avrupa’da Marxist hareketin önderliğini bizzat kendisi yapmıştır.

Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşlerde oluşturmuş olduğu modelin Renaissance ütopyalarında ikiyüz yıl sonra önerilecek olan toplum modellerinden aşağı olmadığı gözlenebilir.

Bedreddin sonrasında Anadolu Devrimi...

Çelebi Mehmed’in iktidarı ele geçirmesiyle Anadolu Devrimi’nin karşıdevrim süreci devam eder. İstanbul’u ele geçiren II.Mehmed’in Selçuklu Aristokrat kültürüne Bizans aristokrat geleneklerini katması ile bu süreç güçlenerek sürer. Fatih Kanunnamesi ile de yasaya girmiş olur. II Mehmet kendini kulların üzerinde iyice yücelere, iyice ulaşılamazlıklara çeker, Divan toplantılarına bile katılmaz olur. Gerektiğinde bu toplantıları bir paravan arkasından dinleme geleneğini oluşturur.

Böylece 13.yy’da tanrıyı bile “ben”leştirerek insanlar arasına indiren tasavvuf düşüncesine karşı Aristokrat karşıdevrim devlet yönetiminde de yeniden egemen olur.

Yavuz Selim önce Çaldıran’da Anadolu tasavvufunu destekleyen Şah İsmail’i ortadan kaldırır, Şah İsmail yandaşlığıyla suçladığı Anadolulu Türkmenleri kılıçtan geçirir. Pîr Sultan Abdal, bu arada idam edilir. Sonra da Mısır seferinden Kutsal Emanetleri ve dolayısıyla da Halifeliği Osmanlı’ya getirir, bütün müslümanların efendisi sıfatıyla Aristokrat yapıyı iyice perçinler.

Anadolu Erenleri geleneği, bu dönemden sonra, bir kanadıyla Çaldıran’ın kılıç artığı Aleviler olarak köylerde baskılar altında bir yozlaştırma ve sünnîleştirme süreci içinde yaşatılacak, bir kanadıyla zaman zaman kazan kaldırsalar da, Yeniçeriliğin içinde Bektaşiler olarak Aristokrasiye hizmet edecek, toplumsal yanı en güçlü olan Ahîyan-ı Rûm ise tümden sünnîleştirilerek Osmanlı Saltanatının denetiminde Esnaf Loncalarına dönüştürülecektir.

Böylece çok sonraları “Burjuva” adı verilecek olan sosyal sınıfın Dünya’daki ilk hareketlenmesi son bulur. Ancak bu yeni kültür, gereksemelere tutunarak toplumun içinde yayılmasını ve gelişmesini sürdürür, Avrupa Renaissance’ının oluşmasına katılır, Dünya’yı Burjuva Devrimlerine hazırlar.

Selçuklu ve Bizans Aristokrat sentezinden oluşan Aristokrasi ise Osmanlı Devletini önce duraklama, sonra da çöküş sürecine sokacak, yenileştirme çabaları sonuç vermeden 20.yüzyıla getirecek ve Kemalist Devrimle sonlanacaktır. Kemalist Devrim, 13.yy Anadolu Devrimi’nin devamıdır. Yozlaşmış Osmanlı Aristokrasisini devirmiş, Anadolu Erenlerinin dünya görüşünü yaklaşık 600 yıl sonra yeniden iktidara taşımıştır. Bu nedenle Mustafa Kemal’i “Gâzi” olarak anmakla Anadolu insanı, belki de bilmeden en uygun adı vermiştir. Gerçekten Mustafa Kemal, Osman Gâzi ve Orhan Gâzi’nin önderliğinden sonra Diyar-ı Rûm’da “Gâziyan-ı Rûm” anlayışına yakışacak ilk “Gâzi” önder olmuştur.

[1] Bilim ve Ütopya Mayıs 2003 Sayı:107


[2] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:12-13

[3] Süleyman Paşa’nın adındaki “paşa” ünvanı ilginçtir, Anadolu tasavvufunun kökeninde bulunan babailiğin önderi Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa, onun da oğlu “Garibname”siyle ünlü Aşık Paşa’dır. Artık anlamı unutulmuş bir tasavvuf ünvanı gibi görünüyor. En büyük oğullara verilen “Beşe” ünvanından geliştiği savı araştırılmayı gerektiriyor.

[4] Osman Gazi’nin kayınpederi.Kardeşinin ahî olduğu kesindir. Osmanlı’nın kuruluşundaki çabaları onun da ahî olduğunu çok güçlü bir izlenim olarak verse de, bu konuda gösterilen kaynaklar yeterli değildir, doğrulamaya gereksemesi vardır.

[5] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm

[6] Selçuklu Aristokrasisinin kurumsal din önderi Mevlana’nın “kim olursan ol gene gel” biçimindeki söylemi, altta, kendi inancından olmayanlara yönelik bir aşağılamayı da birlikte getirmekte ve onları kendi inanç dizgesine yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla kendi gibi olmayanları kendisine benzetmek için hazırlanmış bir tuzaktır.


[7] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm

[8] Çağatay, “Ahilik Nedir, s:19


[9] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:10-15 başlıklı yazıdan derlenmiştir.

[10] “Variat” Şeyh Bedreddin. Haz:Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları Yay, Birinci Basım, Aralık 1979, s:91

[11] Aynı Yapıt s:91

24 Kasım 2007 Cumartesi

"Mutlak Hakikat" kavramı ve Anadolu Tasavvufu

Yunus Emre
(Y.Büyükerşen)

ARİSTOKRAT ORTAÇAĞIN “MUTLAK HAKİKAT” KAVRAMI
VE ANADOLU TASAVVUFU’NUN BAŞKALDIRISI[1]

Ömer Tuncer

Ne “tasavvuf” ne de tarihte yaşanmış herhangi bir başka sosyo-kültürel yapı, inanç dizgesi olsun, yönetsel bir bakış olsun, ütopya olsun, başka sosyo-kültürel yapılanmalardan bağımsız değildir. İstesek de istemesek de “var”lıkları bir akışın parçası olmaya bağlıdır. Varlığını gerektirecek gereksemeler ve altını dolduracak başka yapılar ortaya çıkmadan hiç bir sosyo-kültürel yapı gökten zembille inmez, Cennetteki Tuba ağacı değildir, çürümekte olan başka bir yapılanmanın içine köklenmeden ve özsuyunu oradan almadan yaşayamaz.

Doğal olarak bütün sosyal, düşünsel, sanatsal yapılar, içinden özsuyunu aldığı, sosyo-kültürel ortamla birlikte anlamlıdır. Yani bütün sosyo-kültürel yapılanmalar, yapay değillerse, yapısı gereği, başkaldırı potansiyeli taşır.

“Yapay değillerse” dedim. Çünkü bütün sosyo-kültürel yapılanmaların oluşumu sırasında iki nedenle karşıtları, yani yapay benzerleri de oluşur. Biri doğaldır. Hiç bir yeni oluşum, karşıtı olmadan ortaya çıkmaz. Bulutun alt yüzeyinde yıldırımı oluşturacak olan pozitif enerjinin birikebilmesi için bulutun üst yüzeyinde ona eşit negatif enerjinin ortaya çıkması gibi bir şey... Yani evrende bulunan her şey, zıddıyla birlikte vardır. Sosyo-kültürel oluşumlar da bu evrenin dışında değildir, onlar da zıddıyla birlikte var olur.
İşte bu zıtlık, yeni sosyo-kültürel yapılanmanın köklerini içine saldığı çürümekte olan eski sosyo-kültürel yapılanmanın işine yarar ve yaşamayı sürdürme güdüsüyle, yeni yapılanmanın zıt-benzerlerini oluşturması biçiminde gerçekleşir.

Aristokrat sosyal sınıfın kültür ortamı, “statik”i, “duragan”ı, “değişmeyen”i, yani “mutlak hakikat”i arayan düşünsel bir yapıdır. Bu yapıya göre, “Mutlak hakikat” bizim dışımızda, bizden bağımsız olarak “var”dır. İnsanoğlu’na yalnızca onu bulmak kalır. Ama, “Mutlak hakikat”, insanoğlunun öyle tümüyle ulaşabileceği bir şey değildir. Aklı bunun için yeterli olmaz. “Mutlak hakikat” bütünüyle ancak yaratıcısı olan, yüce varlık tarafından bilinebilir. Yüce varlık, aynı zamanda “mutlak hakikat”in kendisidir de...
Bu yüce yaratıcı, insanoğlunun “mutlak hakikat”i bütünüyle bilemeyeceğini de kendiliğinden bildiği için (çünkü onun herhangi bir şeyi öğrenmesine gerek yoktur) zaman zaman insanların arasına insanoğlu kılığında iner, zaman zaman da elçiler gönderir ve “mutlak hakikat”ten insanoğluna, anlayabileceği kadarının aktarılmasını sağlar.

“Mutlak hakikat”i kavramak, aynı zamanda “yüce yaratıcı”nın kendisini de kavramış olmak demektir.

Aristokrat sosyal sınıfın temel düşünsel yapısı budur. Sümerler, Mısırlılar, Hititler’de ve antik Anadolu’da egemen olan bu kültürel yapı, Ortaçağ’da baskıcı karakteriyle doruğa ulaşır. Artık her şeyi bu temel düşünsel yapıdan türetebilirsiniz:

  • Bir resim mi yapacaksınız? Duraganlığın resmi olacaktır.
  • Siz mi kimsiniz? Doğaldır ki “yüce yaratıcı”nın kulusunuz?
  • Yeni bir kamu alanı mı inşa edilecek? Doğaldır ki yüceliği anlatacak.
  • Bir gelenek mi oluşacak? “Yüce yaratıcı”nın yaratım süreciyle başlayacak.
  • Şiir mi yazılacak? “Mutlak hakikat”e yönelik olacak...

ÖLÜM İÇİN DUA

Ölüm gözlerimde bugün;
İyileşmiş bir hasta adam,
Eğilmiş de uzaklara yürüyormuş gibi.

Ölüm gözlerimde bugün;
Öd ağacı kokmuş gibi,
Yelkeni altına oturmuş gibi meltemli bir gün bir kayığın.

Ölüm gözlerimde bugün;
Sanki nilüferler kokuyor;
Sahilinde oturmuşum sanki sarhoşluğun.

Ölüm gözlerimde bugün;
Bir peçe kalkarmış gibi gökyüzünden,
Kişi o bildiği amaca erermiş gibi.

Ölüm gözlerimde bugün;
İnsanın göreceği gelmiş gibi yuvasını,
Yıllarca süren bir tutsaklıktan sonra.

Eski bir Mısır Şiiri
Tercüme Dergisi 34-36, Mart 1946
Çev: Bülent Ecevit

Anadolu Tasavvufunun oluştuğu 13. yy'a biraz yakından baktığımızda Tasavvufun ilkin, “mutlak hakikatin aranması”na karşı bir antitez olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Anadolu toplumunda aynı dönemde dünyevi ve akışkan (dinamik) bir kültürel yapılanmanın da filizlenmeye başladığını ve tasavvufu bu filizlerin oluşturduğunu görüyoruz. Bu, bir Türkmen yapılanmasıdır.

Ahi Evren Şeyh Nasiru'd-Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî (bildiğimiz Nasrettin Hoca - ki 'Hace Nasiru'd-Din'dir - bkz: "Nasrettin Hoca, Mevlânâ'nın düşmanı Ahî Evren'le aynı kişi mi?" - Ömer Tuncer / Bilim ve Ütopya sayı:100 Ekim 2002, s:90) Yunus'u, Hacı Bektaş'ı (“Hace Bektaş” biçimindeki söyleniş daha doğru olmalıdır), Aşık Paşa'yı ve Mevlana'yı doğuran işte bu ortamdır.

Bir tek Mevlânâ, Selçuklu Aristokrasisinden, kurulu düzeninden, dolayısıyla Moğollardan yana siyasi tavır içindedir. Şeyh Nasiru'd-Din Mahmud, Ahî örgütlenmesiyle Moğollara karşı direnir. Prof. Mikâil Bayram'ın (Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fk.Tarih Bölümü Başkanı) çeşitli yazılarında, bildirilerinde ve kitaplarında bu ayrıntıları bulabiliyoruz. Mevlevilik, yani sünnî tasavvufun (ne denli "tasavvuf" olduğu tartışmalıdır) Ahîlere karşı Selçuklu Aristokrasisinden yana bir anti-tez olduğu anlaşılıyor.

Bütün bunlara bakınca, Aristokrat kültürün temel taşı olan "mutlak hakikat" kavramına karşı, en güçlüsü Şeyh Nasiru'd-Din Mahmud'ta olmak üzere, Yunus Emre'de, Hace Bektaş'ta, Aşık Paşa'da, bir kuşku, bir güvensizlik sezilmeye başlanmasının gerektiğini anlayabiliriz:

(...)Habs içinde ölmeyeyim deyü aç
Mısmıl u murdar yedim bir-iki kaç

Nesne eksildî mi mülkünden senin?
Geçti mi hükmüm ye hükmünden senin?

Rızkını yeyip seni aç mı kodum?
Ye yeyip öynünü muhtaç mı kodum?(...)

Yunus Emre
(“Münâcât”tan)


Onların anti-tezi olarak Mevlânâ'da da aynı konuda bir sertleşme olmalıdır.
Ve olmuştur. O denli olmuştur ki herkese "kim olursan ol" diye talkın verip duran hazret, Şeyh Nasiru'd Din ile birlik olduğu için, Şems'in öldürülmesinden sonra birlikte Kırşehir'e çekilmiş olan oğlu Ala'üd Din Çelebi'nin de Kırşehir'in Selçuklu emiri Nur’ud-Din Caca tarafından öldürülmesine ruhsat vermiştir. Ardından Konya'ya getirilen cenazenin namazını kıldırmayı da reddetmiştir!..

Mevlânâ ve Mevleviler bir tasavvuf yolu olarak, "Seyr-i Sülûk-i Enfusi / Ruhun Öznel (içsel) yolculuğu"nu seçmiş, Allah’(hakikat, değişmezlik)ı kendi yüreğinde (içinde, öz-benliğinde) aramış ve bütün özdek (maddî) evrenini dışlamıştır (Plotinos'un katmanlı yapısının ve alttan da üstten de "madde"yi kıstıran "bir"in etkisi)... Daha sonra bütün sünnî tasavvuf(?) bu etkiyle ortaya çıkacaktır.

Türkmenlerin yolu, önce Babailik, hemen ardından da Ahîlik olarak ortaya çıkacak, 1265’te Ankara ve 1299’da Osmanlı Devletini, dünyada ilk kez "Aristokrat olmayan" yapılanma ile kuracaktır.

II.Mehmed'le doruğuna ulaşan aristokrat karşı-devrimiyle yok edildikten sonra Kızılbaşlık (Bektaşilik ve sonradan Alevilik) olarak yaşamını sürdürecek olan Babai kökenli Türkmenler ise, kendilerini Allah'ın yerine (yani evrenin merkezine) koyup çevrelerine de bir göz atmayı seçecekler, Allah'ı (hakikati) kendileri de dahil, bütün evrende arayacaklardır -Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel (dışsal) yolculuğu-. Bu "hakikat", evrendeki maddeye de dayanan bir hakikattir.

“(...) Cisim ortadan kalkarsa ne ruhtan ne ruh gibi olandan eser kalır. (...) İnsan vücudu belki Hakk’tı, belki de ruh’tu. Yani ruhun cisimden ayrı olduğu doğru değildir.”

Şeyh Bedrettin / “Vâridat”, s:91
Haz: Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları,
Birinci Basım, Ank. 1979

Ve Allah (hakikat) evrendeki her şeyde aranır. Bu "hakikat" maddeyi de içermektedir bu nedenle de "mutlak", yani değişmez değildir.

Bu durumuyla insanoğlu, “kul” olmaktan kurtulmakta, tanrılaşmakta ve “birey” olmaya doğru yol almaya başlamaktadır.

Nitekim ben beni bildim yakın bil ki Hakk’ı buldum
Korkum onu buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum

Ben kimseden korkımazam ya bir zerre kayırmazam
Ben şimdi kimden korkayım koktuğum ile bir oldum

Azrâil gelmez yanıma sorucu gelmez sinime
Bunlar benden ne sorarlar onu sorduran ben oldum(...)

Yunus’a Hakk açtı kapı Yunus Hakk’a kılar tapı
Benim işim devlet bâkî ben kul iken sultan oldum

Yunus Emre

İnsanoğlunun “kul” iken “sultan” olmasının kendine özgü bir yolu vardır:

(...)Şeriat tarıykat yoldur varana
Hakıykat ma’rifet ondan içeri(...)

Yunus Emre

Dört kapı kuramı, bu yolu anlatır. İnsanoğlu, insan olmak için dört kapıdan geçmelidir. Bunlar "Şeriat", "Tarikat", "Marifet" ve "Hakikat" kapılarıdır.

(...)Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
Yuya günahlarını herbir Kur’an hecesi

İkincisi tarıykat kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varanı yarlığaya hocası

Üçüncüsü ma’rifet can gönül gözün açar
Bu ma’ni sarayının arşa değin yücesi

Dördüncüsü hakıykat ere eksik bakmaya
Bayram ola gündüzü Kadir ola gecesi(...)

Yunus Emre

Dikkat edilirse Yunus, ilk üç kapıda neler olacağını bize anlatmakla birlikte Hakıykat kapısında neler olacağını anlatmıyor. İnsanın eksikliğinin anlaşıldığı bir kapı olduğunu söylüyor ve “Gündüzü Bayram, Gecesi Kadir” demekle yetiniyor.

Ancak başka bazı şiirlerinde bütün sûfiler gibi onun da Hakıykat kapısına ilişkin sezdirmeleri vardır:

(...)Dinin terkedenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri(...)

Yunus Emre


(...)Işkdan haber bilenlerin ışk derdiyle dolanların
Küfrü îmân edenlerin ayıplaman güldüğünü (...)

Yunus Emre

Çünkü Hakikat kapısı “özgür”lük kapısıdır. Hakikat kapısında "özgür"leşilir (çağdaş anlamıyla ilk kez "özgür" kavramının kullanıldığı "Magna Carta Libertatum" ile aynı 13.yy'da Anadoluda bu "özgürleşme" sürecinin ortaya çıkması ilginçtir).

Her kim kendüyi bildi, büyük Tanrı'yı bildi. Pes muhiblerin sözü, salığı âdem sureti içindedir, ayrık yirde nice bulısar? İmdi kişi kenduyi bilmeyince Hakk Taalâ’yı kaçan bilüser, kaçan görüser.
Makalat-ı Hacı Bektaş Velî,
s:128-129
Aziz Yalçın, Der Yayınları

Oysa Ahmet Yesevi'den (kapılar kuramının başlangıcı onundur) gelen dört kapı kuramı, bunun tam tersidir. Kapıların sıralaması böyle değildir: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapıları... Sünni tasavvuf'un aldığı budur. Yani tarikatte ulaşılacak hakikat, bizi “doğru marifet”e götürecektir. Hakikat zaten vardır ve insanoğlu ona tarikatte ulaşır ve hakikat kapısında ona uygun davranmayı öğrenir, marifet kapısında da davranır.

Şeyh Nasiru'd Din, Hace Bektaş ve Yunus Emre’deki kapılar sıralamasında en son erişilecek olan hakikat kapısında bulunan şey, "tanrılaşma" yani “bireyleşme” ve "özgürlük"tür: "Enel Hakk"... Evrenin bir parçası olarak tanrının bir parçası olma, dolayısıyla "tanrı" olma...

“Kul, Hakk’ın yalnız kul suretinde bulunabileceğini bilmez, bu yüzden, kendi iradesini Hakk’ın iradesinden başka sanır. Kul’un tüm eylemleri ve bizzat varlığı Hakk’ın kendisidir.”

Şeyh Bedrettin / “Vâridat”, s:92
Haz: Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları,

Birinci Basım, Ank. 1979

Yani "mutlak" özelliği taşımayan bir "hakikat"... "Değişken" ve "akış içinde"...

Akışı sağlayan zıtlıklardır.

Yani Ephesos’lu yurttaşımız Herakleitos...

Yunus'un hemen ardından Said Emre:

Varlık yokluk birdirürür, hem ışk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür, ışk-ı enâm içinde

Said Emre

Bu yüzden Yunus, kimi şiirlerinde Cehennem'den korkuyla söz ederken, kimi şiirlerinde sırat köprüsü inancıyla dalga geçmektedir. Kimi şiirlerinde Cennet'teki "birkaç köşkle birkaç huri"yi reddetmekte, kimilerinde "Huri ile gılmanı tek tek koçası gelmekte"dir. Bunları çelişki gibi görenler birden fazla Yunus olduğu kanısına kapılmışlardır.

Hakikat kapısı tek başınalığın (bireyin) kapısıdır (yalnızlık Allah'a mahsustur geleneksel özdeyişini anımsayabiliriz). Orada sizi hiç kimse rahatsız etmez, hiç kimse yasak koymaz, hiç kimse işinize karışmaz... Orada yalnızca "özgür" olunur. Yani "hakikat", "özgürlük"tür... İnsanoğlu Hakikat kapısında yaşadığı duygularını, ulaştığı düşüncelerini dışavurmak zorunda değildir. Zaten dışavursa başı derde girer:

"Senin sırrını ruhumun diliyle söyleyemem,İkiyüz kadeh içsem bile bir tek söz söyleyemem."

"Nice ilim cevherleri var ki, onu ortaya saçarsam, bana sen
putperestsin diyeceklerdir.Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini gizliyorum."

Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları,
Mikâil Bayram, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 165
Ankara 1965, s:161
(Not: Bu kitabın içinde Şeyh Nasiru'd Din Mahmud'un
çok önemli "Tabsiratü'l-Mübtedî ve Tezkitetü'l-Müntehi"
adlı kitabının tam metni vardır.)

Sonuç olarak:

1) Tasavvufun aradığı hakikat, Aristokrat kültürün ve Ortaçağın "mutlak hakikat"i değildir.

2) Temel düşünsel özelliği, kültürel yapılanmasını "özgürlük" kavramı üzerinde yeniden kurmaya çabalayan "tasavvuf" karşısındaki Sünni eğilimlere "tasavvuf" deme şansımız yoktur. Mevlevîlik, Bayramîlik, Nurculuk vb gibi "tasavvuf" olduğu savındaki akımlar aslında bu kültür değişmesinin karşısında hedef çoğaltarak önünü alma çabalarından başka bir şey değildir. Bugünlerin moda deyimiyle tasavvuf "-muş gibi" davranırlar.

3) "Sufi", ayakları yerden kesik, vecde dalmış insan değil, tam tersine ayakları yere en sağlam basan adam anlamına gelmekte iken sünnî tasavvuf(!) tarafından anlamı özellikle saptırılmış bir kavramdır. Tasavvuf, günümüzde insanların ilgisini bu sapkın yanıyla çekmektedir.

4) Tasavvuf, insanlığa yeni bir kültürel yapıyı muştulamaktadır. “Duragan” değil, “devingen”, insanı “kul” değil “özgür” sayan kültürel bir yapı, yüceliklerin yerini “birey”in aldığı bir kültürel yapı... Avrupalı “birey” kültürü, kendilerini Selçuklu’ya karşı Silahlı sûfîlerin (Alp Erenler) safında bulan Haçlı Şövalyeleri aracılığıyla Anadolu'dan taşınan gerçek tasavvuftan türemiş, Aristokrat Ortaçağı devirmiş, Renaissance'a neden olmuş, devingenliğiyle doğa bilimleri için alt yapı hazırlamış, Dünya Burjuva Devrimlerini gerçekleştirmiş, Anadolu'ya geri dönüp Kemalist Devrimi oluşturmuş, bugünlere gelmiştir.

[1] Bilim ve Ütopya Dergisi Mart 2003, Sayı:105, s: 49