karşıdevrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karşıdevrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2013 Salı

Kuram ne diyor? Biz ne yaptık?!.


Sosyalizmin en yavaş değişen ana düşüncesi, "akış" ilkesi gereği sürekliliğin var olmasıdır. Uygulamada bu ilke, ara dönemlerin de var olduğunu gösterir. Kaldı ki tümdengelimci din toplumlarından (düşünce biçimleri metafizik - düşünerek doğruyu bulma çabası - dır) bilim toplumlarına geşişte insanların, filozofların bile, ikili bir düşünsel yapı içinde olduklarını gösterir. Descartes, Spinoza böyledir. Bir yandan metafiziği matematiğin tümdengelim kurallarına göre bilimselleştirmeye çalışmış, öte yandan tanrının varlığını ispatlamaya çalışmışlardır. Buna karşın onların, bilim toplumlarına geçişte önemli bir basamağı aşan filozoflar olduğunu da yadsıyamayız. Antikapitalist müslümanların "antikapitalist" özelliği gelecek için atılmış önemli adımlardır ve onlarla da dayanışma toplumlarına giden yolda önemli adımlar atılabilir ve atılmalıdır. Bu, sosyalistlerin sosyalistliğinden bir şey yitirmesi anlamına gelmez. Düşüncelerinin dinsel temelleri, çocuklarında, zaten gereği kalmamış olduğu için, kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Nitekim bilim toplumlarına (aydınlanma) geçişte de buna benzer gelişimler olmuştur. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden Berkeley'in aynı zamanda bir din adamı, üstelik idealizmin babası -doğru bir değerlendirme değil, idealizm çok daha önceden vardı- olması çağdaş bilim toplumlarına geçilmesini engellememiş, tersine tümevarımcı yaklaşımı doğa bilimlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Ortaya her çıkan yeni durumda, geri besleme ile, kuramımızın bir kez daha gözden geçirilmesi doğru olur. Yoksa bizim kuramımız da değişmez bir din haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu nedenle de "akış"ı temel alan kuram "akış"ın dışına düşmüş olur.

Sözcüklerin, şu anda yüklendikleri anlamlar, beynimizdeki karşılıkları olan algılar önemlidir. Böyle olmasa dini kültürlerden gelen bütün kavramları reddetmemiz gerekirdi. Örneğin "yönetilenler" anlamındaki "halk" kavramını reddedebilir miyiz? Oysa bu sözcüğün Arapça kökeni "halîk", yani "yaratılmış olan"lardır ve tanrının yarattıkları anlamına gelmektedir.

Kuramımızda "kutsal" yer almamalıdır!.. "Kutsal" bizim dışımızdan, özellikle de gelenekten gelen ve dokunulması tabu olan değerler demektir. Özellikle de feodal yapıların baskı aracı olarak oluşturduğu "Devlet", Feodalizmin kendi değerlerini dayattığı, yönetilenleri (halîk/halk) kendince "hizaya sokmak" için var ettiği bir araçtır!.. Dinler de bu aracın bir parçasıdır!. "Düşünmeden kabul edilmek zorunda olan" değerler, yani "dogma"lardır. Oysa biz "kendi başına düşünen insan", kendi dışından, kimden olursa olsun, gelen değerleri kendi akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmeyen "geleceğin insanı"nı oluşturmaya çalışmıyor muyuz? "İnsan kutsaldır" diye kestirip atmak, tepeden inmeci bir değer oluşturmak yerine, istediğimiz, insanın değerinin, insanların kendi düşünsel dizgeleri içinde doğru yere oturması değil midir? İşte eğitim, eskilerden gelen belli bilgilerin aktarıldığı değil, aklın -bizim düşüncemize aykırı sonuçlara varmasını da göze alarak- özgür çalışması için eğitilmesi demek olmalı değil midir?!. Bu bağlamda "insanın kutsallığı" gibi, bizce "olmazsa olmaz" değerler bile, karşılaşacak insanlar tarafından, kendi akıllarının süzgecinden geçirilerek yeni baştan oluşturulmalı, "kutsal"lıktan uzaklaştırılmalı, özgürleştirilmelidir.

Çok büyük hatalar yaptık!.. Feodalizmin insanları kendince yönetmek için taktığı gem olan "devlet"i, "kamu" sandık!.. "Kutsal"lığını "ümmet"ten almış olan ve "ulus"ları simgeleyen "bayrak"ların üstüne -yalnızca bir simge olarak kalması gereken- "orak-çekiç"i kutsallaştırdık, kendimize "kutsal" bir bayrak oluşturduk!.. Feodalizmin "mülk" kavramının adını değiştirip "vatan" yapan burjuvaziden, bu kavramı alıp "yurt" ve "yurtseverlik" kavramını oluşturduk, yurdumuzun "bütün dünya" olduğunu unuttuk!.. Kuramımızın özünde, savaşın, askerliğin bütünüyle ortadan kaldırılması varken, tuttuk bir sürü askeri yürüyüş marşı oluşturduk, üstelik bir de "kutsal"lık katarak "Enternasyonel"i "marş" kılığına soktuk!..

Dünden kalan değerlerle bugün yaşanan "şu an kültürü", değerleriyle bizi yönlendirdi!.. Değerlendirmelerimizi dünden kalan değerlere göre yaptık, ona göre davrandık, geleceği oluşturmamız gerektiğini unuttuk!.. Yeni bir kültür, yeni bir değerler dizgesi oluşturmamız gerektiğini, bunun halkın (yönetilenlerin) gereksemeleri üzerine kurulması gereğini unuttuk!..

Toplumların Burjuva kültürünü yaşamasına izin vermedik!.. İktidara gelip kendi değerlerimizi topluma, tepeden indirerek kabul ettireceğimizi sandık!.. Oysa burjuvaların iktidarda kalıp feodal değerleri ortadan kaldırmasını beklememiz, muhalefette kalmayı bilmemiz gerekirdi. Onların, sermayenin (diyalektik gereği) kendi iç zıtlıklarından yararlanarak, çürüyen noktaları üzerinden muhalefet yapmayı becermeliydik!.. Muhalefetimizi, doğayı katletmelerinden, insan haklarından, çalışan haklarından, çocuk haklarından, birey özgürlüklerinden vb yola çıkarak oluşturmalı, bu arada kendi yönetim modelimizi, "kamu"muzu oluşturmayı başarmalıydık!.. Oysa biz, doğayı onlardan daha hızlı katletmekte, baskı düzenleri oluşturmakta, yasakları olabildiğince sertleştirip özgürlükleri kısıtlamakta onlarla yarıştık!.. Özgürleşmeyi sağlaması gereken, geleceğin değerlerini oluşturmaya yardımcı olması gereken sanatımızı politikalarımızın propaganda aracı haline getirdik!..

Feodalizmin kul kültüründen sonra, burjuva bireyci kültürünün onu yıkmasına izin vermeden dayanışma kültürümüzü kurabileceğimizi sandık. Toplumsal "akış" kendi mantığıyla, karşı-devrim getirmesi doğaldı... Öyle de oldu, iktidarı elimizle sermayeye teslim etmek zorunda kaldık!.. Bunu da Gorbaçov gibi bir "insansever"in eliyle yapmış olmak, bana göre, kan dökülmesine engel oldu!.. Biz ne yaptık: insanı "kutsal" saymayı unutup, gelip durduğu apaçık görünen bir karşı devrime direnmedi diye, Gorvaçov'u "hain" saydık!.. Oysa bütün karşı-devrimlerde olduğu gibi kanın dereler gibi akması işten değildi!..

İspanya İç Savaşı, Çiçek çocukları, Gezi direnişi... "Akış" yeni değerlerimizi, dayanışmacı kültürümüzü oluşturmalıdır. Biz tepeden kurduğumuz ve "iyi" olduğunu "sandığımız" değerlerin at gözlüğünden kurtulup Burjuva kültürüne karşı, ama onun içinden oluşmakta olan bu yeni ve dayanışmacı kültürel yapıya uyum sağlayarak, Herakleitos Usta'nın "büyük nehir"inin güldür güldür akmakta olduğunun ayırdına vardığımızda "günümüzün doğrusunu" da bulmuş olacağız!.. Külahımızı önümüze koymalı ve bir daha, bir daha düşünmeli, feodalizmden gelen "kutsal genel doğru" yerine her gün yeniden oluşan ve gelişen "günümüzün doğrusu"nu her gün yeniden yakalamak zorunda olduğumuzu anımsamak zorundayız!..

Yapılmış ve geçmiş olan hataların  neler olduğunu anlamamız önemlidir. Onlardan deneyim kazanmak, eskiden sarkma değerlerimizin ayırdına varmak, direnmemek ve yinelememek, yarının doğru temeller üzerine kurulabilmesi açısından, daha da önemlidir!..

19 Eylül 2012 Çarşamba

"Devlet" ve Komünistler üzerine...

 



"Devlet", insanlığa hizmet etmek için değil, feodalizmin (aristokrat sınıfın) insanlığı (kulları) denetim altında tutmak için oluşturduğu ve insanlığa armağan ettiği tanrısal (üst) bir enstrumandır. Bugüne değin, "komünizm denemeleri"nin başarısız olması, karşı-devrimle önünün kesilmesinin en önemli nedenlerinden birisi, komünistlerin, "devlet"i yok edecek süreçleri başlatmak yerine "kamu" olarak kullanma isteği, dolayısıyla baskın feodal bürokrasinin bütün donanımıyla yaşatılma zorunluğu nedeniyle aşılamaması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle de hiç bir zaman "kamu" yerine geçememiştir ve gelecekte de bugüne değin oluşmuş olan tepkiler nedeniyle geçebilecek gibi görünmemektedir!.. 
Feodalizmin enstrumanı olan "devlet"i yok etmek için gereken donanım, komünizmde yoktur. Bu donanım, feodalizmin zıddı olarak kendi içinden doğmuş olan liberalizmdedir. Bu yüzden "akış"a uygun gereklilik, komünistlerin "devlet"i yok etme politikaları, iktidara gelmek üzere enerji tüketerek, ya da iktidara gelerek değil, içinde yaşadığımız liberalizmi "devlet"i yok etmek üzere sürekli baskı altında tutarak oluşturulmalı ve uygulanmalıdır.
Dolayısıyla komünistler, Dünya'nın bugünkü burjuva sosyal yapısında, 1) onlar süreç içindeki işlevlerini tamamlayıncaya değin, 2) daha da önemlisi, komünistler kendi sosyal yapıları için gerekli kültürel, sosyal ve ekonomik donanımlarını doğru olarak ve iktidar olmaya yetecek denli tamamlayıncaya değin, "iktidar savaşları"nda enerji harcamak yerine, muhalefette olmayı seçmeli, politikalarını bu doğrultuda çizmeli ve uygulamalıdır. Bu tutum, üstelik, yeterli kültürel, sosyal ve ekonomik donanıma sahip olmadan iktidar olduklarında bugüne değin olduğu gibi, ne yapacaklarını şaşırmayı ve bir sürü yanlış yapmayı da önleyecektir. Komünistler, burjuva iktidarları eleştirme, onların kendi içinde zorunlu olarak yaratmak zorunda oldukları zıtları göz önüne çıkarma, sürekli savunucusu olma doğrultusunda politika geliştirmeyi seçmeli ve uygulamalıdır.

II

KAVRAMLAR, KONUMLAR, DURUMLAR...

Liberalizm'in, sınırları bütünüyle kaldırabileceği görüşü gerçekleşebilir görünmüyor. İşgücü (emek) dolaşımını denetim altında tutması gerekiyor. Ancak bu yolla dünyanın çeşitli yerlerinde daha ucuz emek bulabilmekte, oralara doğru kayıyor. Ama sermayenin ve tüketicilerin kolaylıkla dolaşabileceği, ama "emek"in engellerle karşılaşacağı "kevgir / delikli" sınırlar oluşturuyor. Bunu da sözümona "milli devlet"leri destekliyor ve koruyor görünerek yapıyor. Bir taşla birkaç kuş yani: Hem emek "milli" sınırlar dışına çıkamıyor, hem de istediğinde milli devletler arasında sorunlar çıkarıp silah tüketimini artırarak piyasaya para akıtıp, liberalizmin sürekli canlı kalmasını (çökmemesini) sağlıyor.

Hiç bir zaman Kapitalist Globalizm ile Komünist Enternasyonalizm, aynı sınıfın çıkarlarına uygun olmayacaktır. Dolayısıyla Globalizm’in Enternasyonalizm’e dönüşümü söz konusu değildir. “Enternasyonalizm”i yeniden oluşturmak için dünya Komünistleri tarafından mutlaka, bu “kevgir”in (delik deşik edilmiş ulusal sınırlar) bütünüyle ortadan kaldırılmasını sağlayacak dayanışma politikaları geliştirmek ve uygulamak gerekecektir!..

Liberalizmin “güç”ü elinde tutmasının önemli nedenleri vardır:
a) Silah tüketiminin artırılarak piyasalara para akışının sağlanması, dolayısıyla sermaye birikimi artışının sürekliliğinin sağlanması;
b) “Emek”in liberal kurallara uygun olarak serbast piyasa koşullarına göre fiyat oluşturmasının önlenmesi için denetim altında tutulması;
c) Çöküş sürecindeki sosyal yapıların sertleşme eğilimi bunlar arasında sayılmalıdır.

Sosyal Demokrat yapıyı “anlaşmacı-uzlaşmacı”, “daha sakin” ama “muhalif” bir yapı olarak niteleyemeyiz. Sosyal Demokrasi’yi, “küçük sermaye tarafından, kendini kurtarmak için sermayenin büyümesine umutsuzca direnen, sermaye-içi bir yapı” olarak tanımlamak yanlış olmaz. “Sermaye”nin iç-mantığı ve kültürü ile işler. Kendini, “emek”in değil, “küçük sermaye”nin (esnaflık, köylülük vb) yaşamının sürdürülmesi politikalarını yürütmekle görevli sayar. Bu nedenle de geleceğe açık değildir. Geleceğe ilişkin proje üretememesinin temel nedeni de budur!.. Yalnızca kaplumbağa gibi kabuğunun içine çekilerek “korumacı” yani sosyolojik anlamda “tutucu” politikalar yürütmekten başka yapabileceği bir şey de yoktur!..

Yani sosyal-demokrasi, günümüzde, “sermaye”ye muhalif bir yapı değil, “sermaye”nin iç gelişmesine engel olmaya çalışan umutsuz tutucu bir yapıdır. Bu nedenle de onun üretebildiği “muhalefet” sermaye düzeninin işine gelmekte, kendisiyle aynı çöplükte yakaladığı bu fareyle, kedinin oynadığı gibi oynamaktadır!..

Komünist’lerin “yönetici sınıf” diye bir bölümünün varlığı, “kuram”a temelden aykırıdır!. Eski, özellikle de feodal kültürlerden gelen “yönetici sınıf” (hele hele “sınıf”) gereği, komünistler için hemen (“derhal”, “behemahal”) yok edilmesi gereken kültürel yapının en başında gelir. Sovyetler Birliği denemesinin önünün karşı-devrimle kesilmesindeki başarısızlığın (ki bu çok doğal bir süreçti, kazaya uğramadan kansız geçmesini de Gorbaçov’un büyük "teslim olma başarısı(!)"na borçludur - hiç olumsuzlamıyorum!..) en önemli nedenlerinden biri de bu yapının ortadan kaldırıl(a)mamış olmasıdır!..

Komünizm, “yönetilen sınıfın” (ki bu, bizim dönemimizde, “üretime emeğiyle katılanlar”dır), bir dayanışma içinde kendilerini yönetmeleri, dahası yönetilmeye gerekleri kalmamış olması durumudur. Bunu başarabilmek için gereksemelerden doğan pratik çözümlerin bulunmasına gerek duyulur, "dayanışma(/imece) kültürü"nün yeniden oluşması gerekir. Bu da ancak "akış" içinde olanaklı olabilir (68 kuşağından gelen İP geleneğinin hâlâ bir “önder” gerektirmesine karşılık, ÖDP ile başlayan ve yeni TKP ve EMEP’de süren doğru tutumla bir “önder” adı bilmemiz gerekmemektedir). Bu aşamada “gerçek anlamda demokratik, (topluluğun gereksinim ve eğilimlerini doğru olarak sürekli izleyerek  değişebilir, gelişebilir ve gençleşebilir) ekip”lerin yönetimi doğru olacak gibi görünmektedir.

Liberaller dünyanın her yerinde “yönetilen(-halk)”leri istedikleri gibi yönetmek, görünürde onların temsilcisi olarak yönetimde bulundukları izlenimini vermek ve kendilerine destek sağlamak için, yönetilenlerin içinde bulundukları, önceki kültürel dönemlerden sarkan kutsalları (ki bugün için dinsel ya da ulusal karakterlidir) kendileri için paravan olarak kullanmakta ve onlarla aynı sınıfın insanları gibi görünmeye çalışmaktadır. Günümüzde dünyanın bütün “tutucu (muhafazakâr / conservative)” akımların konumu budur (Bu tutum ayrıca liberalizmi “değişimci”, “yenilikçi” yani “ilerici” gibi göstermeye de yarar. Oysa günümüzde, dinci ve milliyetçi-/ulusalcı- paravanların ardına saklanan gerçek tutucu yapı, liberalizmin ta kendisidir.)!..

İşte liberallerin iktidarda kalabilmesinin önemli nedeni budur. Bir başka çok önemli neden, “yönetilen”lerin henûz kendilerini yönetebilmeleri için gereken kültürü yarat(a)mamış, gereksemelerini karşılamak üzere kendi dizge(sistem)lerini oluştur(a)mamış olmalarıdır. Dünya’da liberallerin karşısında henûz “gerçek bir muhalefet dizgesi” yoktur. Üstelik liberaller bunun oluşmasına engel olmak için bilimsel (halkla ilişkiler / propaganda) yolları çok iyi kullanmakta ve dinsel ve ulusal paravanların ardına saklanmayı başarmaktadır.

Halk (yönetilenler) için kullanılan “cahil”, “kalabalık”, “güce tapma” kavramları, bizi çözüme götürecek kavramlar olmaktan çok “duygusal” diyebileceğimiz ve kendimizi arkasına attığımız “sütre”ler, yani “bahane”lerdir. Yönetilenlerin çokluğu bizim gücümüzdür. Yeter ki onların gereksemelerini doğru saptayıp çözüm önerilerimizi doğru yer ve zamanı da gözeterek bulalım!..

Kültür tarihi örneklerine bakarsak yeni ortaya çıkan gereksemelere karşı oluşturulan yeni çözümler her zaman çok az kişi tarafından benimsenmiş, toplumun büyük bölümü önce direnmiştir. Bu direnç ilkin o toplumların iktidarlarında da görülür ve “yeni çözümler” büyük cezalarla karşılanır. Toplumlarda cezaların büyümesi kendine güvensizliğin de büyümekte olması anlamına gelir (yöneticilerin kendilerine tam güveni, karşı çıkışların ceza ile karşılanmaması sonucunu doğurur).

Gereksemeler arttıkça ve direnenler -toprak olup- azaldıkça toplumlar ileri doğru “akar”. Bu aşamada devrimcinin görevi, durumu olabildiğince doğru saptamalarla çözümlemek ve engelleri ortadan kaldıracak politikaları doğru olarak geliştirmek ve uygulamaktır. Devrimcilerin duygusallığa ve tepkiselliğe düşmesi, umutsuzluk yaratır ve tutucuların işine gelir. Günümüzde bir “bilim” olarak nitelenen “halkla ilişkiler(!)”in siyasal görevlerinin önemli bir amacı, yılgınlık, umutsuzluk yaratmak ve tepkiselliğin ortaya çıkmasını sağlamaktır.

22 Eylül 2011 Perşembe

Sınıfsal kültür ve Devrim ilişkisi üzerine...

“Liberty leading the People”
EUGÈNE DELACROIX
1830
oil on canvas, 260- 325 cm. - Paris , Louvre.



Dünya bir sınıfın egemenliğinden bir sonraki sınıf egemenliğine geçerken, iktidar el değiştirmeden önce oldukça uzun sürelerle kültür değişimleri yaşamaktadır. ABD'de 1776 ve Fransa'da 1789 yıllarında Burjuvalar ilk kez devlet egemenliğini ele geçirmeden önce Avrupa'da (Doğu'da çok daha erken, Hallac-ı Mansur ile 9.yy'da), 1215 yılında İngiltere'de soyluların kırala baskıyla imzalattığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Bildirgesi) adında geçen "libertatum/özgürlük" kavramı, Soyluların kültüründe yoktur. Soylu (Aristokrat/Feodal) kültür bir kul kültürüdür. Kırallar, İmparatorlar, Çarlar, Sultanlar bile tanrının kulu olarak özgür değildir. "Özgürlük" kavramı burjuva kültürünün doğmakta olduğunu gösterir. Magna Carta'nın ardından yine 13. yy'da, 1250'li yıllarda, soylular İngiltere'de, sonradan Lordlar Kamarası olacak dünyadaki ilk meclisi kurar. Buna karşı 1290'lı yılların ortalarında Kıral, kendisini destekleyen, ama soylu olmayanlardan oluşan ve yine dünyada ilk kez anti aristokrat diyebileceğimiz ikinci meclisi, halk meclisini kurar. Bu meclis de sonradan Avam Kamarası'na dönüşecektir. (Anadolu'daki durum için bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/search?updated-max=2007-11-03T13%3A42%3A00%2B02%3A00)

13.yy ardından Avrupa'da yine "kul" olmayı reddeden, kul olmaya karşı çıkan, "birey" üzerine kurulan birçok kültür hareketi yaşanacaktır. Bunların en önemlileri Renaissance (yeniden Doğuş) ve dinde Reform hareketleridir. Felsefe'de yine birey üzerine kurulu akımlar gelişecek, Descartes gibi, Spinoza gibi dinlerini reddetmeyenler bile metafiziklerinin içinde matematiğin yöntemini uygulayarak insan (birey) aklını yerleştirmeye çalışarak Rationalism (akılcılık) akımını oluşturacaktır. Hele 1700'lü yılların (18.yy) başında ortaya çıkacak ve insan aklının doğumdan önceden hiç bir bilgi getirmediği (boş levha/tabula rasa) düşüncesi üzerine kurulu olan Deneycilik (Ampirism), öncüleri (David Hume, John Locke) içinde aynı zamanda İdealizm'in en büyük filozofu sayılacak olan piskopos Berkeley bile bulunabilecektir.
Tarihte yeni bir sınıfın egemen olduğu hareketlere bakarsak, Devrim'i yalnızca iktidarın ele geçirilmesi olmadığını görürüz. Burjuva Devrimi sürecine bakarak toplumsal gereksemelerin başlamasından sonra kültürel hazırlıkların yüzyıllar öncesinden başlaması gerektiği görülüyor. İşçi sınıfının devrimi için Sovyet deneyiminin başarısızlığı doğaldır. Çünkü kültürel ortam henuz hazır değildir. Aynı şey ilk kuruluşlarında Ankara ve Osmanlı devletlerinin başına da gelir. 1265'te Ankara'da kurulan başarısız Ahi devletini Paris Komününe, kuruluşundaki anti-Aristokrat yapıya karşın başarılı olamayan ve 1. Murat'tan Yavuz Sultan Selim dönemine değin çok sıkı bir karşı-devrim yaşayan (bkz: aynı yazı) Osmanlı'yı da devrim kalıbı (formel yapısı) açısından, kaba çizgileriyle Sovyet deneyimine benzetebiliriz. Başarılı Burjuva Devriminin ortaya çıkabilmesi, burjuva toplumunun oluşması için yüzyıllar gerekmiştir.
Devrimcinn görevi, sürecin hızlanması için kültürel alt yapıyı da ihmal etmeden hazırlanmasına destek olmaktır. Bu bağlamda yapılacak çok şey var. Önce kuramı ihmal etmeden uygulamada, oluşturacağımız politikaların kuramımıza ne denli uygun olduğunu kesinlikle denetlemek zorundayız. Uygulamadan alınacak sonuçlara göre, kuram sürekli olarak yenilenmelidir (feedback). Savaşım verilecek noktalar devrim süreci gözetilerek seçilmelidir (kaba hatlarıyla da olsa Burjuva devriminin formel yapısı devrim sürecini kavramak açısından iyi bir örnek oluşturur). Sermaye düzeninin kendi içindeki zıtlıklar (insan hakları v.b.) sürekli göz altında tutulmalı ve politik öncülük ele geçirilerek sermaye düzeninin çürüme noktaları genişletilmeli, bu tutum üzerinde politika geliştirilmelidir. Devrimci siyasal örgütlenmeler iktidara uzun bir sürede yürüneceğini bilmek zorudnadır. Bu durumda kendi kuracakları sosyal yapının ayrıntılarını bilmedikleri bir dönemde iktidara gelmek için savaşım vermek yerine, doğru muhalefet yolunu seçmelidir. Bu da karşısına devrim stratejisiyle çıkılan sınıf iktidarının çözemeyeceği iç zıtlıklarının yakalanıp bunların üzerine gidilesi ve bu noktalarından çürütülmesi ile olanaklıdır.
Sorun, devrimlerin yalnızca bir sınıfın değil, bütün insanlığın ürünü olması gerekmesinden geliyor. Komünist Devrim'in olması için yalnızca İşçi sınıfının gücünün gerekli olduğunu sanıyoruz!... Devrimi oluşturabilmek için bütün insanlığın, geleceği kurma cesaretini gösterebilecek (aydın) olan herkesin çabasına gerek vardır. Toplumlarda geleceğe yönelik değişim gereksemeleri tek bir sınıfa yönelik gereksemeler değildir. Egemen sınıflar da süreç içinde çatlar ve bir bölümü geleceğe yönelik gereksemeler içine girer. Böylece sınıf içi zıtlıklar ortaya çıkar. Burjuva devrim sürecini Aristokratların başlattığını, dahası bir süre götürdüğünü, Marx'ın değilse de Engels'in bir İngiliz Aristokratı olduğunu unutuyor gibiyiz.

Devrimler, sınıf gereksemeleri üzerinden doğar, doğrudur. Ama o sınıf insanının savaşımda başarılı olamamasının devrimi engelleyeceği yanılgısına da düşülmemelidir. Evrensel akış, toplumsal gereksemeler, önce kültürü, ardından da sosyal ortamı olması gereken yere doğru sürekli hareket ettirmektedir. Burada devrimcinin görevi bu sürecin yürütülmesinde görev almak ve olabildiğince hızlandırmaktır. Toplumun, gitmesi gereken yöne doğru akış içinde olduğunu görüyoruz. Çıkarları doğrultusunda buna engel olmak isteyenler olacağı gibi, geleceğin belirsizliğinden içgüdüsel olarak korktukları için, Kemalistler gibi, eskinin "daha iyiydi", "yeterince olgunlaşmadıydı"sına kapılıp içtenlikle akışı durdurmak, henuz olgunlaşamadığına inandıkları bir önceki sosyal ortama dönmek isteyecekler de olacaktır. Üstelik bu açık sağ nitelikli tutumu eski devrimciliklerinden kalma bir inançla "devrimcilik" de sanacaklardır. Oysa toplum ve kültür akmaktadır ve artık "devrimcilik" onların bıraktığı yerde değildir. Bu anlamda "istemezük"çülerle aynı çizgide olduklarının ayırdına varamayacaklardır.

Bu bağlamda, Kemalist ulusçuluk da içinde olmak üzere her türlü milliyetçiliğin, dahası kırıntısının bile bugünün evreninde insanı tutuculuğa düşüreceğini artık görmemiz gerekir. Ulusçuluk ümmet toplumlarına karşı ilerici konumdadır. Ümmet toplumlarının ortadan kalkması ile de ilerici niteliğini yitirmiştir. Hele bundan sonra başka uluslar üzerine egemenlik kurma politikaları uygulaması durumunda iyice gerici konuma düşmektedir. Doğal olarak ezilmek istenen ulusun ulusal başkaldırı savaşımı da aynı ortamda, yani "onların çöplüğünde, yapılmış olmaktadır. Bu tutum anlaşılabilir. Ama devrimcilik savı taşımadığı sürece... Yani ulusçuların aynı zamanda devrimci olduğu zamanlar geçmiştir. O devrim Burjuva devrimiydi. Şimdi artık burjuva sınıfı egemen sınıftır ve ulusçu yapı da onun üst yapısıdır. Günümüz dünyasında hem ulusçu hem derimci olunmaz, olunamaz!.. (Bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)
Bu bağlamda bu ülkede devleti ellerinde tutan, egemen Türk ulusçularının olduğu kadar kendilerini savunma durumunda olan Kürt ulusçuları da aynı tuzağın içindedir. Bugün artık, savunma durumunda (Kemalist deyimle "mazlum") olsun olmasın bütün ulusçulukların tutuculukla özdeş olduğunu, dahası Marx'ın deyişiyle "insanlığın afyonu" olduğunu, dinin yerinde geçtiğini ivedilikle anlamamız, politikalarımızı bu tutum üzerine kurmamız gerekiyor.

11 Haziran 2011 Cumartesi

"Devrim" kavramının yozlaştırılması üzerine...





Arap dünyasında baskıcı rejimlere başkaldırılar
ve…
“Devrim” kavramının yozlaştırılması üzerine…(1)

“Gerçek nerede bir yerde?!.”
  
Nedir bu “devrim”? Çarşıdan alınır mı pazarda satılır mı? Üstünkörü her halk hareketi “devrim” midir?

Herkesin ağzında bir “devrim”, bir “devrim”!..
“Tunus Devrimi”
“Mısır Devrimi”
“Libya Devrimi”
Yemen’de, Suriye’de, Ürdün’de de “devrim” sırada…
Ardından bakarsın İran’da da bir “devrim” gelebilir!..
Alla alla… Zaten daha birkaç on yıl önce İran’da bir “devrim” olmamış mıydı?!.
Anlaşılan, “iyi saatte olsunlar” yine bir şeyler karıştırıyor!
3 Nisan ve 10 Nisan 2011 Pazar günleri, NTV kanalında üç kocaman kültür adamı, Murat Belge, Gündüz Vassaf ve Şeref Mardin “devrim” kavramını ikişerden dört saat tartıştı mı, yoksa birlikte mi düşündüler; aradılar taradılar, “devrim”in ne olduğunu bir türlü bulamadılar.
Alla alla…
Özellikle biri ünlü altmışsekiz kuşağının hemen ardından Türkiyeli devrimcilerden bir bölümü için kuramsal önder bile sayılmıyor muydu?!.
Bu kavram, Marxist Sosyoloji’nin en temel kavramı değil miydi?!.
“Devrim”, bir sosyal sınıfın bir önceki sosyal sınıftan iktidarı ele geçirmesi süreci değil miydi?!.
İlk devrim, Aristokrasinin yıkılıp Burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi ile ortaya çıkan kültürel, ekonomik ve sosyal süreçle oluşmamış mıydı?!.
İlk hareketler, insanevladının “kul”luktan kurtulup “birey”leşme sürecinin başlaması ile kültür tarihi içindeki yerini almamış mıydı?
Doğu kültüründe, Hallac-ı Mansur’un tanrının “birey”liğini ele geçirme savaşımı ile, “Enel Hakk” kavramı ile; Batı kültüründe, insanın, kralın temsil ettiği “Tanrısal özgürlüğü” ele geçirme savaşımı ile, İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” ile başlamamış, dünyanın ilk meclisleri bu süreç içinde ortaya çıkmamış mıydı?!.
Ardından Anadolu’nun 13.yy’ında bireyleşme savaşımında, Koca Yunus,
“Beni bende demen bende değilem”
diye artık “bende” yani “kul” olmadığını ilk kez açıktan söylememiş miydi?
Ankara ve Osmanlı, bu hareketlerin sonucunda, Aristokrat karşıtı, ama kültürel ve yönetsel biçimleri de henûz belli olmayan devletler olarak ortaya çıkmamış mıydı?
Ardından Avrupa’da, Renaissance’ın, Aydınlanma’nın, bireyleşme sürecinin öncü parçaları, hazırlayıcıları olduğu anlaşılınca Ankara ve Osmanlı’nın da bu sürecin parçası olduğu anlaşılmamış mıydı?
ABD’nin kuruluşu, Fransız Devrimi bütün bu hazırlıkların üzerine oturmadı mı?
Kültürel hareketlerin ana duvarı ilmik ilmik örmesine, Ekonomik ve Sosyolojik akışın taş taş üstüne koymasına bakmadan nasıl olur da Fransız Devrimi gökten zembille inmiş gibi, hiç bir kökü, kökeni olmadan birdenbire ortaya çıkıvermiş gibi değerlendirilebilir?
İçiçe giren, birbirinin önünü kesen “devrim - karşıdevrim süreçleri” nasıl olur da görülmez, değerlendirme dışı tutulabilir?

Kültür Tarihine bir bakış
Ana çizgileriyle: üretimin üç temel elemanının, “doğa”nın, “sermaye”nin ve “emek”in ayrı ayrı sosyal sınıfların elinde toplanması herşeyin başlangıcıdır. Bu ayrışma süreci, işbölümünden sonra başlamış ve ilk sonuçlarını kölelik düzeni ile vermiştir (http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html).
Biliyorum, bunlar hepimizin bildiği gerçekler. Ama uygulamalarımızda, düşüncelerimizde bu gerçekleri gözardı ediyoruz ve insanlığın gelişmesini yavaşlatmak için kurulan tuzaklara düşüyoruz.
Devam edeyim: kölelik düzeninin kültüre yansımış biçimi dinlerdir. Köleliğin sürmesi için önce doğal güçlerin egemenliği kabul edilmiş ve bu güçleri kullanma becerisi gösteren insanlar egemen sınıf olarak üretimi eline geçirmiştir. Bu dönem, önce büyücü kırallar, sonra da mucize gösteren peygamberler dönemidir. Doğal güçleri elinde tutanlar başkalarının efendisi, yani Aristrokratlar’dır. Aristokratlar, önce doğal gücün, sonra da tanrının kendisi, oğlu, vekili, peygamberi, halifesi, papası, kıralı, yeryüzündeki gölgesi gibi sıfatlarla tanrının güçlerini kullananlardır.
Geri kalanlar “halîk (halk)”, yani yaratılmış, yani “kul”dur.
Böylece “kulluk düzeni” kurulur, kendi içinde gelişme bölümlerine ayrılarak yaşama sürecini yürütür. Önce çok tanrılı dinler ortaya çıkar. Doğanın kimi özellikleri tanrılara yüklenir. Aristokratlar sağlıklarında kendilerini tanrı saydırır. Ardından tanrının oğlu, vekili gibi özellikler yüklenerek tanrısal efendilik yetkilerini kullanmayı sürdürürler, öldükten sonra tanrılaşırlar.
Sonra peygamber kırallar gelir. İnsanların tanrı olmadığı anlaşılınca tanrının vekili olarak kırallığı ellerinde tutmaya başlarlar. Bu yetki de zamanla ayrışır, yönetici kırallar yetkilerini ruhbanlardan almaya başlar. Bu yüzden Hıristiyanlıkta başlangıçta kırallık yetkisi Papalar tarafından verilir. Günümüzde de Avrupa ülkelerinde hala kırallar din adamları tarafından taç giydirilerek yetkilendirilmektedir.
Müslümanlıkta ise Sultanlık ile Halifelik birleştirilir ve halife sultanlar dönemi ortaya çıkar.
Her iki durumda da önemli olan “tanrısal kan/ırk”tır. İslamiyette sultan soylular öldürülse bile kanı akıtılmaz, tanrısal kan yere dökülmez, kementle boğularak öldürülür. Hıristiyanlıkta bir ülkede aynı aileden gelen kıral olacak erkek bulunmazsa başka bir ülkenin hanedanından tanrı soylu birisi kırallığa getirilebilir ya da kıral ailesinin devamı ile görevlendirilebilir. Şimdiki İngiltere kraliçesi II.Elizabeth’in kocası, Yunanlı prens Philip’tir. Böylece kıraliyetin tanrısal kanı bozulmamış(!)tır.
Geri kalanlar, yönetilenler, Arapça “halîk/yaratılmışlar” yani “halk”tır. Onlar hiçbir tanrısal yetkiye sahip olmayan “kullar”dır. “Birey” olmaları, yani “ben”leşmeleri yasak olanlar, bunun için binyıllar boyu savaşım vermeleri gerekenlerdir!
İşte insanlık tarihinin ilk “devrim” süreci bu aşamada devreye girer.

Marxçı Sosyolojide “Devrim” kavramı…
Nedir bu “devrim”? Çarşıdan alınır mı? Pazarda satılır mı? Her toplumsal olaya hemen “devrim” denilebilir mi?
Marxçı Sosyoloji, iki yüz yıla yakındır Marxçı kuramın temel taşıdır. “Devrim” kavramı, bütün pozitif bilimlerde olduğu gibi tümevarım ile saptanmış olguların bütününden çıkarılmış bir kavramdır. İki yüz yıldır egemen burjuva güçlerin desteklediği bilim, Marxçı sosyolojiyi görmezden gelmekte, hiç bilinmiyor gibi davranmaktadır.
İlk “Devrim” süreci, yönetilenlerin, halkın Aristokrat yönetimlerin kültürüne başkaldırması ile başlamıştır. Bildiğimiz ilk başkaldırı, “ben”leşebilmek için “tanrılaşmak” zorunda kalan Hüseyin ibn Mansur el Hallaç(Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin, kısaca Hallac-ı Mansur)’dan gelir. 858 yılında Tur’da doğar, 26 Mart 922’de “Enel Hakk[i]” yani “Tanrı benim” dediği için Bağdat’ta parçalanarak öldürülür.
Bu süreç, Ömer Hayyam gibi, Farabi ve İbn Sina gibi düşünürlerden geçer, Anadolu’nun 13. Yüzyılında düşünsel ve toplumsal olaylara neden olur ve başlangıçta Aristokrat olmayan iki devlet doğurur. Bunlar Ankara ve Osmanlı devletleridir (bkz: Ömer Tuncer “Kuruluştan Kurtuluşa / Anadolu’da Yeniden Doğuş” Bilim ve Gelecek dergisi 24. (Şubat 2006) sayısı, Sayfa:33-45 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html).
Aynı yüzyılda, 1215 yılında, İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” ile Kültür Tarihinde ilk kez “özgürlük” kavramı anılmış olur. Ardından 1250’li yıllarda Aristokratlar İngiltere’de dünyanın ilk meclisini kırala kabul ettirirler. Kıral, buna karşılık 1290’lı yıllarda dünyanın ilk halk meclisini kurar. Bu meclisler bugünkü Lordlar Kamarası ile Avam Kamarası’nın kuruluş dönemini oluşturur.
Osmanlı’da 2. Mehmet’le doruğuna ulaşan ve Sultan Selim’le devrimci güçlerin ezildiği karşı devrim sürecinden sonra Avrupa’da gelişen Renaissance ve Dinde Reform hareketleri ve 18.yy Aydınlanması ile iyice hazır hale gelen sosyal ortam, önce Amerika’da 1776, hemen ardından Fransa’da 1789 yıllarında dünyadaki ilk Burjuva egemenliğindeki devletleri ortaya çıkarır.
Sürecin ekonomik yanı, hareketlendiricisidir. Birkaç ana başlıkla söylenirse:
Osmanlı’da yeni bir toprak düzeni, “Dirlik Düzeni” kurulur (bkz:aynı yazı); Avrupa’da Yahudi bankerler elinde sermaye birikir. Parasız kalan kırallar Yahudi bankerlerden borç alır. Geri ödeyemeyince alacaklı bankerleri ya öldürerek borçlarından kurtulmaya çalışır ya da Avrupa’dan sürer.
Burjuva sınıfının oluşması ve gelişmesi böyle başlar.
Marxçı sosyolojide “devrim”, bir gecede iktidarın ele geçirilmesi değil, yüzyıllar süren uzun bir süreçtir. Bu süreçte sosyolojik, ekonomik ve kültürel gelişmeler olur. Yeni egemen olan sosyal sınıfının iktidarı ele geçirmesini, bu sürecin, yani devrimin “darbe”si olarak nitelemek doğru olur.

İran Devrimi(!) gerçek bir devrim miydi?
Dünyada Burjuva kültürünün yerine oturması, devrimin tamamlanması, 20.yüzyılda Paylaşım Savaşları’ndan sonra gerçekleşir. Bu gelişme, Ortadoğu’daki Müslüman Sultanlıkları da etkiler. Önce Osmanlı Devletinde Lale Devri’nden (1718-1730) bu yana Avrupa’ya öykünerek gelişmekte olan Burjuva kültürü, pek çok sallantı, sapma geçirdikten sonra Kemalist Burjuva Devrimi ile rayına girer ve iktidara gelir. Kültürel ve ekonomik ilişkiler “birey” ve “kâr” temelli ilişkilere dönüşme sürecine girer.
Türkiye’de kurulma sürecine giren Demokratik Burjuva yapı, öteki Müslüman ülkelerde kapitalist devletlerin kendi çıkarları doğrultusundaki zorlaması ile oluşturulmaya çalışılır. Ama doğal süreci yaşanmamış olduğu için, adı yalnızca ya Cumhuriyet, ya da Kırallık olan diktatörlüklere dönüşür. Ardından, gelişmesi önlenemeyen “birey” ve “kâr” temelli yapının zorlamasıyla da çeşitli denetimsiz patlamalara neden olur.
Bu patlamalar, pusuda bekleyen ümmet özlemli toplumsal gurupların yeniden iktidara gelmesine neden olacaktır. Eski Aristokrat yapılara öykünen ümmet toplumu kurma özlemli siyasi guruplar, artık Aristokrat kültürün gerçek dayanaklarını bulamadıkları için yeni baskı rejimleri oluşturacaklardır.[ii]
İran Devrimi(!) bunların ilki olmuştur. Pehlevi ailesinin dünya sermaye düzeninin desteğiyle, dönüştürdüğü ama Burjuva demokrasisine de izin vermediği baskı düzeni, İran ümmet yapılanması tarafından devrilir, ve dinsel yapı yeniden iktidara gelir. Ancak “kul kültürü”ne yeniden dönülemiyor olması, “birey kültürü”nün ve “kâr ekonomisi”nin gelişmesinin önlenememesi, çeşitli sosyal çalkantıları da birlikte getirir.
İran’da ümmet toplumundan şahlığa geçiş gibi şahlığın baskı rejiminden ümmet toplumunun baskı rejimine dönüş de kendi başlarına “devrim” nitelemesi verilebilecek hareketler değildir. Baskı rejimlerinin birbirine karşı yaptığı karşıt darbelerdir. Yönetilenler, yani “halk” bu arada bir önceki yönetenin baskısından kurtulacağı düşüncesiyle bir sonraki darbeye destek verebilir. Bu süreç, İran Şah rejimine karşı, Marxistler ümmet rejimini destekleme hatasına düşmesine neden olmuştur.[iii]
Oysa devrim süreci, bu akışı da kapsayacak biçimde bir yandan işlemekte, doğal süreci içindeki gelişmesini sürdürmektedir.

Arap ülkelerindeki hareketlere “devrim” denilebilir mi?
Tunus, Mısır ve Libya’da görülen hareketlerin de İran örneğindeki gibi gelişme olasılığı az değildir. Yönetilenlerin desteklediği “Müslüman Kardeşler” İran’daki Ayetullahların yerine konursa aynı senaryo yinelenecek gibi görünüyor. Devrimci güçlerin, devrim sürecinin ayırdına varmaları ve süreci denetim altında tutabilmeleri durumunda, bir devrim sürecinin, devrimci muhalefetin ortaya çıkabilmesi olasılığı yok değildir.
Ortaya çıkabilecek olan yapı ise ancak Burjuva Demokratik yapısı olacaktır. Burjuva sosyal yapısı Birleşmiş Milletler aracılığı ile ve “kâr” ekonomik bağlamlı, “birey”i temel alan burjuva kültürel yapısı gereği, bu sürece kendi çıkarı doğrultusunda destek vermektedir.
Afganistan ve Irak’a yapılan sermaye müdahaleleri de aynı yapının doğal ürünüdür.
Günümüzde sermaye, kendi çıkarı gereği bir “darbeler dönemi” yönetmektedir. Devrimci savaşım, bu krizlerin, gelişmeye ve geleceğe açık demokratik yöne doğru evrilmesi için muhalefet politikaları üretilmesi ve uygulanması doğrultusunda olmalıdır.

Nereden çıktı Müslüman ülkelerde “devrim” kavramı?
İran Devrimi(!)nin olsun, Tunus, Mısır ve Libya’daki halk hareketlerinin olsun, “devrim” olarak adlandırılması, Sermayenin kendini gerçek devrimlere karşı koruma refleksinden gelmektedir. Yönetilenlerin muhalefet potansiyelini soğurarak ve onların gücüyle kendi egemenliğini sürdürme çabası açıkça gözlenmektedir.
Darbelerin, yıkılan ve yıkan,her iki yanı da sermayenin elindedir. Yönetilenler güçlerini diktatörden yana kullanırsa sermaye de diktatörleri desteklemekte, ümmetlerden yana kullanırsa sermaye de ümmet görünümlü oluşumları desteklemektedir.
Kimi zaman desteklediği, özellikle dinsel yapılar, güçlendiğinde sermayeye karşı da umarsız bir egemenlik savaşımına girmekte, ama sermaye, kendi iç tutarlılığı doğrultusunda, savaşımı onların istediği ortamda kabul etmemektedir. Bu durumda dinsel ümmet örgütleri umarsız denemelere girişmekte, inanılmaz terör yollarına başvurabilmektedir. El Kaide örgütünün oluşturduğu olaylar bu çabanın ürünüdür.
Ancak bu tutum sermayenin işine gelmekte, birey kutsallığını önceler görünen sermaye sınıfı, bireye karşı yapılan terör hareketlerine kolayca düşman nitelemesini koymakta ve savaş vermektedir.
Halktan, yönetilenlerden gelebilecek gerçek devrimci politikalara engel olma isteği, sermayenin, kendi örgütlediği ya da kendi yöntemleriyle ele geçirdiği halk hareketlerini yapay devrimlere dönüştürerek, Dünyanın denetimini daha bir süre sürdüreceği anlaşılıyor.

Dünya Marxçıları neler olduğunu, neler yapabileceklerini tam olarak görünceye, doğru muhalefet politikaları geliştirip uygulamaya başlayıncaya değin…



(1) Bilim ve Gelecek Dergisi Haziran 2011 tarihli 88. sayısı 92. sayfada "hafif sansürlenerek" yayınlanmıştır.

[i] Tam olarak söylediği “Enel Hüve / ben oyum”dur. Çok basitleştirerek söylenirse: doğrudan “Ben Tanrıyım” dememek için, ve kendi dışında bir tanrının varlığını reddetmiş olmamak için yapılmış bir inceliktir. Daha sonra bu kültür “Enel Hakk / Tanrı benim” düşüncesinden doğan pek çok düşünce akımını, bu arada Anadolu Aleviliğini doğuracak ve temeline Hallac-ı Mansur’un bu düşüncesini oturtacaktır.

[ii] Türkiye’de de Kemalist Burjuva Devrimi ile dağılan ümmet yanlısı siyasi guruplar, Önce Demokrat Partinin içinde örgütlenmiş, sonra da bu partinin devamı olan Adalet Partisi içinde yaşamını sürdürmüş, Sonra çeşitli kezler kapatılmış olan Erbakan partilerinin içinde siyasal kimlik kazanmıştır. Sekiz yıldır iktidarda bulunan Kemalist karşıtı Adalet ve Kalkınma Partisi, çağdaş demokrasinin korumasını kendine siper ederek ümmet kültürünü yeniden oluşturma çabasındadır. Ancak içinde bulunduğu akışın bunu artık sağlayacak bir yapı olmadığı görülünce, yıllardır kendisini baskı altında tutan Kemalist bürokrasinin elindeki baskı yöntemlerini, “demokrasi” adı altında kendi eline geçirmiş ve kendi baskı aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Bunu karşılamanın yolu, sert bürokrat yöntemlerle, darbelerle önünü kesmek değil, demokratik muhalefet politikaları geliştirmek ve uygulamaktır.

[iii] Tam tamına aynı olmamakla birlikte benzer bir süreç, Türkiye’de “eski” –“dönek” mi demeliyim?- Marxistlerin “liberal” adına bürünerek ümmetçi AKePe iktidarını desteklemesi biçiminde gelişmektedir. Ancak AKePe iktidarı, bütün çabasına karşın, İran’da olduğu gibi “kayıtsız koşulsuz” bir dinsel diktatörlük oluşturamadığı için ölümcül baskı rejimini de gerçekleştirememektedir.

14 Eylül 2010 Salı

12 Eylül Plebisiti Üzerine...

Semih Poroy

Bir Kez Daha Bedreddin!..
(Bir dostumun önerisi üzerine)

Son plebisitin sonuçları yüzünden karamsarlığa düşmemiz gerekmediğini düşünüyorum. Bütün Türkiye'nin ilerici bir yapıya bürünmesi için Kemalist Devrimden bu yana geçen bir yüzyılın yetmemiş olduğunu son seçimde açıkça gördük. Aceleci değişmeler bekleyerek bizim kuşağın (altmışsekizliler) hatasına bir kez daha düşmekte olduğumuzu görüyoruz. Sosyolojik olaylar öyle bir gecede -ya da on onbeş yılda, ya da 30-40 yılda- gerçekleşmiyor.

Anti-Kemalist hareket Mustafa Kemal'den bu yana sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek. Ancak bu hareketlerin de sistem içine çekilerek yaşayabilme olanağını bulması, uzun vadeli -yani duygularımızdan arınmış- gelecek için olumsuz değildir. Anti-Kemalist karşı devrimin doğal sürecinde ölmesi için gerçek anlamda ama yalnızca demokratik bir savaşım verilmek zorundadır.

Ani gelişmeler bekleme alışkanlığımızdan vaz geçmek, uzun vadeli karşıt politikalar geliştirmek zorundayız.

"Evet...", az biraz değişiklikle, Nazım'ın Şeyh Bedreddin'in ağzından söylediği gibi:

"Bu kerre gene mağlubuz..."

Ve anlaşılıyor ki gelecekte de "mağlup" olacağız.

Uzun vadeyi görmeye çalışırsak, kendimizi içinde görmeye çalıştığımız, geleceği oluşturmakla görevli toplum kesimleri olarak her zaman "mağlup" olacağız. Politikalarımızı bunu bilerek ve bu duruma göre geliştirmek zorundayız. Dünyanın bütün zamanlarında, gerçek muhalefetin doğal olarak akabileceği başka bir yol da olmadığını düşünüyorum...

Bütün zamanlarda, geleceği kurma doğrultusunda, yani doğru yolda olanlar, her zamanın "mağlup"ları olacaklar. Çünkü galip geldikleri anda da doğru yoldan çıkmış ve kendilerini statik yapıyı tutuyor durumda buluyorlar. Ne olduğunu anlayamadan da "tutucu" konumuna düşüyorlar.

Yalnızca Marxizm gibi, Kemalizm gibi birkaç yapılanmada bunu aşabilecek kıpırdanmalar görülüyor. Ama henuz birer tohumdan öteye geçemedikleri ve kendi düşünceleri görünümündeki -darbeler gibi- kendi karşıtlarını doğurdukları da görülüyor. "Mustafa Kemal Kemalizmi"ne karşı, tutucu, "Atatürkçü" karşı-devrim, Sovyetler birliğini yeniden Rusya Federasyonuna dönüşmeye zorlayan Stalinist yapı (bir tür karşı-devrim), bu nedenle oluştu. Kendine "Atatürkçü" diyen (hiç de Kemalist olmayan) siyasetin dişlerinin sökülüyor olması yanlış değildir.

Geleceğin ideolojileri yani kendilerini "sol" olarak niteleyen ideolojiler, "statik" olmaktan kurtulmanın, yapısal anlamda "dinamik" olmanın, yani "akış" üzerine oturmanın kültürünü geliştirmek, öğrenmek ve alışmak zorundadır!.. Sürekli kendini yenileyebilmenin, eski sorunlardan arınabilmenin, yeni sorunları karşılayabilmenin başka bir yolu olamayacaktır.

12 Eylül 2010 plebisitinde, 12 Eylül 1981 askeri rejiminden çok daha sert, yeni ve faşist bir dikta rejiminin kurulma çabasının olduğunu, 12 Eylül 2010 günü %58'le "olur" alan bu anayasanın bu sert rejimin anayasası olduğunu düşünüyorum. Buna karşın gelecekten umutsuz olduğum söylenemez. Tarihsel hareketler, karşı devrimler de olsa, içlerinde öyle olaylar yaratıyor ve geliştiriyor ki, geleceğin kapılarını açacak potansiyel de, kendi gelişimini her zaman, ayrıca sürdürüyor. Tarihe baktığımızda herhangi bir karşı-devrimin, geleceğe akışın potansiyelini sona erdirme başarısı gösterdiğini göremiyoruz.

Yeter ki doğayı yok edip insanlığın sonunu getirmemeyi başaralım...