dayanışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dayanışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2013 Salı

Kuram ne diyor? Biz ne yaptık?!.


Sosyalizmin en yavaş değişen ana düşüncesi, "akış" ilkesi gereği sürekliliğin var olmasıdır. Uygulamada bu ilke, ara dönemlerin de var olduğunu gösterir. Kaldı ki tümdengelimci din toplumlarından (düşünce biçimleri metafizik - düşünerek doğruyu bulma çabası - dır) bilim toplumlarına geşişte insanların, filozofların bile, ikili bir düşünsel yapı içinde olduklarını gösterir. Descartes, Spinoza böyledir. Bir yandan metafiziği matematiğin tümdengelim kurallarına göre bilimselleştirmeye çalışmış, öte yandan tanrının varlığını ispatlamaya çalışmışlardır. Buna karşın onların, bilim toplumlarına geçişte önemli bir basamağı aşan filozoflar olduğunu da yadsıyamayız. Antikapitalist müslümanların "antikapitalist" özelliği gelecek için atılmış önemli adımlardır ve onlarla da dayanışma toplumlarına giden yolda önemli adımlar atılabilir ve atılmalıdır. Bu, sosyalistlerin sosyalistliğinden bir şey yitirmesi anlamına gelmez. Düşüncelerinin dinsel temelleri, çocuklarında, zaten gereği kalmamış olduğu için, kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Nitekim bilim toplumlarına (aydınlanma) geçişte de buna benzer gelişimler olmuştur. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden Berkeley'in aynı zamanda bir din adamı, üstelik idealizmin babası -doğru bir değerlendirme değil, idealizm çok daha önceden vardı- olması çağdaş bilim toplumlarına geçilmesini engellememiş, tersine tümevarımcı yaklaşımı doğa bilimlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Ortaya her çıkan yeni durumda, geri besleme ile, kuramımızın bir kez daha gözden geçirilmesi doğru olur. Yoksa bizim kuramımız da değişmez bir din haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu nedenle de "akış"ı temel alan kuram "akış"ın dışına düşmüş olur.

Sözcüklerin, şu anda yüklendikleri anlamlar, beynimizdeki karşılıkları olan algılar önemlidir. Böyle olmasa dini kültürlerden gelen bütün kavramları reddetmemiz gerekirdi. Örneğin "yönetilenler" anlamındaki "halk" kavramını reddedebilir miyiz? Oysa bu sözcüğün Arapça kökeni "halîk", yani "yaratılmış olan"lardır ve tanrının yarattıkları anlamına gelmektedir.

Kuramımızda "kutsal" yer almamalıdır!.. "Kutsal" bizim dışımızdan, özellikle de gelenekten gelen ve dokunulması tabu olan değerler demektir. Özellikle de feodal yapıların baskı aracı olarak oluşturduğu "Devlet", Feodalizmin kendi değerlerini dayattığı, yönetilenleri (halîk/halk) kendince "hizaya sokmak" için var ettiği bir araçtır!.. Dinler de bu aracın bir parçasıdır!. "Düşünmeden kabul edilmek zorunda olan" değerler, yani "dogma"lardır. Oysa biz "kendi başına düşünen insan", kendi dışından, kimden olursa olsun, gelen değerleri kendi akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmeyen "geleceğin insanı"nı oluşturmaya çalışmıyor muyuz? "İnsan kutsaldır" diye kestirip atmak, tepeden inmeci bir değer oluşturmak yerine, istediğimiz, insanın değerinin, insanların kendi düşünsel dizgeleri içinde doğru yere oturması değil midir? İşte eğitim, eskilerden gelen belli bilgilerin aktarıldığı değil, aklın -bizim düşüncemize aykırı sonuçlara varmasını da göze alarak- özgür çalışması için eğitilmesi demek olmalı değil midir?!. Bu bağlamda "insanın kutsallığı" gibi, bizce "olmazsa olmaz" değerler bile, karşılaşacak insanlar tarafından, kendi akıllarının süzgecinden geçirilerek yeni baştan oluşturulmalı, "kutsal"lıktan uzaklaştırılmalı, özgürleştirilmelidir.

Çok büyük hatalar yaptık!.. Feodalizmin insanları kendince yönetmek için taktığı gem olan "devlet"i, "kamu" sandık!.. "Kutsal"lığını "ümmet"ten almış olan ve "ulus"ları simgeleyen "bayrak"ların üstüne -yalnızca bir simge olarak kalması gereken- "orak-çekiç"i kutsallaştırdık, kendimize "kutsal" bir bayrak oluşturduk!.. Feodalizmin "mülk" kavramının adını değiştirip "vatan" yapan burjuvaziden, bu kavramı alıp "yurt" ve "yurtseverlik" kavramını oluşturduk, yurdumuzun "bütün dünya" olduğunu unuttuk!.. Kuramımızın özünde, savaşın, askerliğin bütünüyle ortadan kaldırılması varken, tuttuk bir sürü askeri yürüyüş marşı oluşturduk, üstelik bir de "kutsal"lık katarak "Enternasyonel"i "marş" kılığına soktuk!..

Dünden kalan değerlerle bugün yaşanan "şu an kültürü", değerleriyle bizi yönlendirdi!.. Değerlendirmelerimizi dünden kalan değerlere göre yaptık, ona göre davrandık, geleceği oluşturmamız gerektiğini unuttuk!.. Yeni bir kültür, yeni bir değerler dizgesi oluşturmamız gerektiğini, bunun halkın (yönetilenlerin) gereksemeleri üzerine kurulması gereğini unuttuk!..

Toplumların Burjuva kültürünü yaşamasına izin vermedik!.. İktidara gelip kendi değerlerimizi topluma, tepeden indirerek kabul ettireceğimizi sandık!.. Oysa burjuvaların iktidarda kalıp feodal değerleri ortadan kaldırmasını beklememiz, muhalefette kalmayı bilmemiz gerekirdi. Onların, sermayenin (diyalektik gereği) kendi iç zıtlıklarından yararlanarak, çürüyen noktaları üzerinden muhalefet yapmayı becermeliydik!.. Muhalefetimizi, doğayı katletmelerinden, insan haklarından, çalışan haklarından, çocuk haklarından, birey özgürlüklerinden vb yola çıkarak oluşturmalı, bu arada kendi yönetim modelimizi, "kamu"muzu oluşturmayı başarmalıydık!.. Oysa biz, doğayı onlardan daha hızlı katletmekte, baskı düzenleri oluşturmakta, yasakları olabildiğince sertleştirip özgürlükleri kısıtlamakta onlarla yarıştık!.. Özgürleşmeyi sağlaması gereken, geleceğin değerlerini oluşturmaya yardımcı olması gereken sanatımızı politikalarımızın propaganda aracı haline getirdik!..

Feodalizmin kul kültüründen sonra, burjuva bireyci kültürünün onu yıkmasına izin vermeden dayanışma kültürümüzü kurabileceğimizi sandık. Toplumsal "akış" kendi mantığıyla, karşı-devrim getirmesi doğaldı... Öyle de oldu, iktidarı elimizle sermayeye teslim etmek zorunda kaldık!.. Bunu da Gorbaçov gibi bir "insansever"in eliyle yapmış olmak, bana göre, kan dökülmesine engel oldu!.. Biz ne yaptık: insanı "kutsal" saymayı unutup, gelip durduğu apaçık görünen bir karşı devrime direnmedi diye, Gorvaçov'u "hain" saydık!.. Oysa bütün karşı-devrimlerde olduğu gibi kanın dereler gibi akması işten değildi!..

İspanya İç Savaşı, Çiçek çocukları, Gezi direnişi... "Akış" yeni değerlerimizi, dayanışmacı kültürümüzü oluşturmalıdır. Biz tepeden kurduğumuz ve "iyi" olduğunu "sandığımız" değerlerin at gözlüğünden kurtulup Burjuva kültürüne karşı, ama onun içinden oluşmakta olan bu yeni ve dayanışmacı kültürel yapıya uyum sağlayarak, Herakleitos Usta'nın "büyük nehir"inin güldür güldür akmakta olduğunun ayırdına vardığımızda "günümüzün doğrusunu" da bulmuş olacağız!.. Külahımızı önümüze koymalı ve bir daha, bir daha düşünmeli, feodalizmden gelen "kutsal genel doğru" yerine her gün yeniden oluşan ve gelişen "günümüzün doğrusu"nu her gün yeniden yakalamak zorunda olduğumuzu anımsamak zorundayız!..

Yapılmış ve geçmiş olan hataların  neler olduğunu anlamamız önemlidir. Onlardan deneyim kazanmak, eskiden sarkma değerlerimizin ayırdına varmak, direnmemek ve yinelememek, yarının doğru temeller üzerine kurulabilmesi açısından, daha da önemlidir!..

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Yine "Gezi Direnişi" üstüne





Zafer Kılıç'la aramızda, bir ara Hasan Gümüş'ün de katıldığı  ilginç bir tartışma (paslaşma mı desem) gelişti:

Ömer Tuncer, aşağıda güzel bir tespit yapmış. Gezi Parkı eyleminde Sol'un geleneksel kaldığını, yeni anlayışlara, arayışlara cevap veremediğini, uyumsuz kaldığını, Sırrı Süreyya Önder öncülüğünde Kürt Hareketi ve İhsan Eliaçık öncülüğünde Antikapitalist Müslümanlar dışında, gerek Atatürkçülerin, gerekse de Marksistlerin eski-dar-katı solcuğulu ve yöntemleri aşamayarak gerekli etkinliği gösteremediklerini ifade etmiş. Buna katılmamak mümkün değil. Bir Marksist-Leninist, anarko-komünist olarak kendi adıma, sınıfım ve ideolojim adına gerekli eleştiri ve özeleştirileri yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Sular durulduktan sonra, isyanın vardığı, varacağı yeri, öncesini, süreci, tüm iç ve dış dinamiklerini, sınıfsal karekteriğini, katılımcıların profilini daha geniş biçimde değerlendirme ve kritik yapma şansımız olacak.

Ömer Tuncer
"Sorun, "eski moda" bütün örgütlenme biçimlerinin bu başkaldırıyı anlayamamaları ve kendilerini değiştirerek hareketin karakteristiğine uyum sağlamayı reddetmelerindedir. Üstelik yine kendini "sol"da sayan bütün anlayışların hareketin bütününün yönetimini kendi siyasetleriyle ele geçirmeye çalışmalarındadır!. Özellikle park toplantılarında görülen bu hatanın yinelenmesi, hareketin sürekliliğini, şiddetle tehdit etmektedir! Şaşırarak görüyorum ki, bu hataya en kolay düşeceğini düşünebileceğimiz Kürt hareketi ve Anti-kapitalist müslümanlar Gezi Parkı başkaldırısının en uyumlu ve en başarılı katılımcı örgütlenmeleri olmuştur!.. Hareket, kendi örgütlenmesini, kendine "sol" da dese, geçmiş anlayışlarla değil, kendi karakteristiği içinde sağlarsa, bütün katılımcı örgütlenmeler de bu uyumu desteklerse başarılı olacaktır!.."
  • Hasan Gümüş - Acaba Kürt ve Antikapitalist müslüman hareketlerde biat kültürünü var olması ve sol hareketin öndersiz ve çok fraksiyonlu olması etken değilmiydi? Sonucu muallak ve kısa ömürlü eylemliliklerin fayda ve zararlarını çok iyi analiz etmekte yarar var
  •  
  • Omer Tuncer - Bu kez "biat" mıdır bilmiyorum ama, bütün hareketlerde önceki kültürlerin etkisi kuşkusuz ki olacaktır. Bu nedenle de "ele geçirme operasyonları"nı da temizlenmesi gereken ama henüz varlıklarını yitirmemiş kültürler olarak görüyorum. Ama doğrusu gezi olaylarını yozlaştırmadan en uygun davrananlar Sırrı Süreyya ve anti-kapitalist Müslümanlar olmuştur. Örnek olması gereken onların eski kültürlerinden taşıdıkları değil, bu olaydaki davranışları olmalıdır. Uygunluğu denetlemek için bütünsel değerlendirmeler yapmak yerine, değerlendirmelerimizi, uygulanan politikaların tek tek uygunluğu üzerinden yaparsak gelecek için örnek bulabilir, yeni politikalarımızı oluşturmakta yolumuzu daha kolay çizebiliriz. Ancak bu durumda "muallak"lık ve "kısa ömürlü"lüğün ortadan kaldırılması için gerekli çözümleri bulabilir, yolumuzu doğru çizebiliriz!.. Eksikliğimizi yanlışlarımızı görüp, uygulayacağımız yeni politikaların bütünselliğini sağlamaya çalışabiliriz.
  •  
  • Zafer Kılıç - Geleneksel SOL'da biat kültürü yok mu? Daha fazla var hatta. Bkz; Kışla Devrimciliği, Nasyonal Sosyalizm, Ortodoks Marksizmi..

  • Omer Tuncer - Bana kalırsa "sol"u eski değerlere göre değerlendirmek doğru değil. Marxism, aristokrat kültürün etkisini henûz yitirmediği zamanlarda ortaya çıkmış olduğu için "biat" denmese bile "lider kültürü"ne dönüşmüş olduğu düşünülmeli. Ama bu dönem artık sona erdi ve Marxist örgütlenmeleri de, doğru olarak, ekipler yürütüyor. Eski "önder"lerin gücü artık zayıflıyor. Zaman akıyor
  •  
  • Zafer Kılıç - Sihirli cümle: Lider kültürü Bunu dicektim aslında, tam olarak karşılığı bu Yeni örgütlenme biçimi konusunda evet, ekip işi, kollektivizm nihayet geçte olsa devrede. Bütünüyle de yıkmak için zamana ihtiyacımız olduğu kesin..

  • Omer Tuncer Bir de "Vikipedi"den "Anarko Komünizm" ya da "Anarşist Komünizm"in ne olduğuna bakalım:
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fist_Kom%C3%BCnist



"Devlet", "Kamu", "Özgürlük" ve "Dayanışma" üzerine...

Desen: Zeycan Alkış

"Devlet", Aristokrat sınıfın baskı aracı olarak, yukarıdan aşağıya doğru yetki devredilerek işleyen bir yapıdır. Devlet, "devlet" olarak kaldığı sürece, yönetilenlerin, tepeden yetki almış bürokrasinin, tepelerinde salladığı Demokles'in kılıcından kurtulma olanağı yoktur. 

Gerçek demokrasilerde, vatandaşın yetki devredeceği "kamu" kavramı ise, toplumsal gereksemelerden yola çıkan, aşağıdan yukarıya doğru yetkilendirilmiş toplumsal yapıyı anlatır. Bunun adı "devlet" değil, "kamu"dur.
"Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır."  V.I.Lenin
Gezi Parkı Direnişi, dünyada, devletin çökme, "kamu"nun oluşma sürecinde önemli bir adım, önemli bir köşetaşı olmuştur!.. 

Her görüşten Dünya insanları 1935'te ilk kez birleşerek Franko'nun Faşist İspanya'sına karşı direndiler... Öyküleri çok çeşitli müziklerle, şiirlerle, Ernest Hemingway'ın "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" ve Andre Malraux'nun "Umut" romanında anlatılır. 
https://www.facebook.com/photo.php?v=1390252007855531&set=vb.565058956879874&type=2&theater

İkinci kez "Çiçek Çocukları" adıyla 1960'lı yıllarda bütün yerleşik geleneklere karşı durdular, öyküleri Milos Forman'ın "Hair/Saç - Bırak Güneş İçeri Girsin" filminde anlatılır. 
http://www.imdb.com/title/tt0079261/

Üçüncü ve şimdilik son kez, 2013, 29 Mayısında İstanbul'da Gezi Parkı Direnişi için birleştiler. Öyküleri çeşitli müziklerle, fotoğraflarla, çizimlerle, sloganlarla anlatıldı, anlatılıyor. Kim bilir daha neler geliyor...

Gelecek, "dayanışmanın zaferi"yle oluşacak, anlaşılıyor!..

Dünün "kula kul olma" dünyası, bugünün "köşe dönücü" sermaye dünyası artık "dayanışma"nın dünyasından korkmalıdır!..

Zaman akıyor!..

30 Ocak 2013 Çarşamba

"Kürt-Türk" zıtlığı üzerine...





I

Bir topluma, etnik kimlik adı üzerinden "üst kimlik" ya da "ulus", her neyse, adı konulması o günün koşullarında doğrudur ya da değildir, bunu bilemem; ama bugün kavram kargaşası yaratmakta ve sorun çıkarmakta olduğu da yadsınamaz!.. Bir etnik kimliğin öteki(ler)i kültürel baskı altına almasına neden olmakta, sınıfsal emperyalizmin sorun çıkarmak için oyununu oynayacağı uygun ortam oluşturmaktadır. Kürt sorunu da, iki tümceyle tanımlanmak gerekirse, bundan başka bir şey de değildir!.. Aşılması gereken sorun budur!..

Bana göre "Türkiyelilik" kavramına sığınmak da yeterli değildir. Yarın öbür gün bu kavram da, sınıfsal emperyalizmin, istediğinde aynı sorunu yeniden canlandırmasını sağlama potansiyeli taşımaktadır.

Bundan sonra ulusal kimlikler üzerinden, "ortak vatan" düşüncesi için de, artık "geçmiş olsun" demek gerektiği kanısındayım!.. 

Diyalektik akış üzerinde bir sonraki aşamanın ancak çözüm getireceğini düşünüyorum. Feodal "ümmet kültürü"ne karşı savaşımda "ilerici/solcu" konumda olduğunu yadsıyamayacağımız "ulus/millet bilinci"nin, ulusların birbirine düştüğü aşamada artık "gerici/sağcı" konuma düşmüş olması gerçeğini artık anlamak durumundayız!.. Bu aşamada Kürtlerin yarım kalmış uluslaşmasını tamamlama savaşımını da ilerici bir savaşım olarak nitelemek olanaksızdır! Dolayısıyla "sol"un Kürt savaşımının, "ezilen" nitelemesiyle bile olsa, desteklemesi kuramsal bakımdan anlaşılır değildir!..

Günümüzün savaşımı, Emperyalizm'in de artık dönüştüğü açıkça görülebildiği gibi, uluslar arasında değil, sermaye ile emek arasındadır. Bütün sosyal sorunların çözümünü de bu zıtlığın çözümünde aramak, zorunludur!.. Bu nedenle de, bütün ilerici/solcu yapıların ortak niteliği olan, "çözümün gelecekten alınarak uygulanması" zorunluğu vardır!.. Toplumlar, sorunlarını ancak böyle aşar, ilerler, böyle gelişir!.. 

Bu aşamada soldan beklenen, politik ve kültürel sınırların sosyal sınıflar arasından çizilmesi ve emeğin dayanışmacı kültürünün geliştirilmesi çabasıdır!.. Yani bugünkü "kurulu düzen"in karşımıza çıkardığı (sermaye egemenliğindeki dünyada bile temeli kalmamış ve yalnızca sermaye politikalarının, arkasına saklanmasından başka işe yaramayan) uluslar -dolayısıyla Türk-Kürt- arasındaki zıtlığın giderilmesi, devrimci politikalarla aşılması, hep birlikte sermayeye karşı, emeğin dayanışmacı kültürünün ve savaşım politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması ile olanaklıdır!.. 

Ulusal zıtlıklar, ancak bu aşamaya geçilmesi ile aşılabilir!.. Bu da komünistlerin görevidir!..



II 

Ulus-Devlet'lerin devlet politikaları, o devlette yaşayıp, kendilerini aynı ulustan sayamayanlar için asimilasyon değil, entegrasyon biçiminde olmuştur. Dahası kimi devletler, birden fazla ulusun varlığını ve kültürünü bile kabul etmişlerdir. Benim bildiğim, Belçika'da iki, İsviçre'de üç, Çekoslovakya'da iki ulus uzun yıllar bir arada yaşamaya başlamışlardır. ABD'deki ulusların sayısını bilmek bile kolay değil.

Başarılı olanlar gibi, olmayanlar da olmuştur. Ulus-Devlet'ler döneminde, Çekoslavakya ikiye ayrılmış, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılmış, İngilizlerle İrlandalılar arasında sorunlar sürüyor, İspanyollarla Bask'lar arasında sorunlar sürüyor... Dikkat edilirse ayrılıklar "doyurulmamış ulusal kültürler" arasında oluşuyor!.. Bir gün bastırılsa bile ertesi gün yeniden patlak veriyor!.. Bulgaristan’daki Türk’lerin adlarının değiştirildiği dönemi anımsarsak bu da doğal bir oluşumdur!..

Burjuva sınıfı egemenliğinde, zaten var olan toplumsal bilinç, ulus bilincidir!. Ama bunun burjuva kültürü olduğunu unutmamalıyız. Feodal dönemin "ümmet kültürü"nün yerine Burjuva kültürü döneminde geçmiş olan toplumsal bilinç, “ulus bilinci”dir. Üstelik "ümmet kültürü"den sarkan bir de "gizli kutsallık" üstlenmiş olarak!..

Bu demektir ki, Burjuva kültürü ile birlikte de sona erecektir, istesek de istemesek de...

Dünyanın bugünkü Burjuva sınıfı egemenliğinde bütün ulusların kendi başlarına yaşama, kendini yönetme hakkı istemeleri denli doğal bir şey olamaz!.. Buna olanak verilmediğinde Yugoslavya ile Sovyetler Birliği'nin başına gelenlerin, bu politikaları uygulayan toplumların (devletlerin) başına gelmesi kaçınılmazdır!.. Bu tutum, bugün ya da yarın, her geçen gün, parçalanma potansiyelini kışkırtmaktadır. Ulusları "teb'a" olarak görmek ve kendi ulusal kültürlerini yaşamalarına direnmek değil, özgür bırakmakla ancak, geleceğin "insan" dönemine geçilebilir, ulusların arasındaki gerçek ve duygusal sınırlar, ancak böyle ortadan kaldırılabilir.

Türkiye'de yaşamakta olan Kürt'lerin, kültürel istekleri olan "dillerini kullanma"ya, “özgün yer ve insan adlarını kullanabilme”ye, "kendi dillerinde eğitim görme"ye, "kültürlerini geliştirme"ye içinde yaşadıkları toplumun "izin vermesi" değil, "olanak tanıması", olanak tanıyacak bir dizgeyi oluşturması, ayrışmayı getirmez, tersine, birlikteliği getirir!..

Direnç ayrışmayı kışkırtanların destekledikleri bir yapıdır ve ancak küresel sermaye emperyalizminin işine gelmektedir!.. İşsiz ve sanayiin henûz ulaşmadığı "Kürdistan(!)", onlar için yepyeni ve yakın bir "ucuz işçi bölgesi" olarak ortaya çıkacaktır. Üstelik Suriye, Irak, İran ve Türkiye'den koparılarak oluşturulacak olan "Kürdistan"da bir de Kerkük gibi bir petrol bölgesi de bulunacaktır!..

Bu aşamada, sorunların çözümlerini "gelecek"te arama özelliği taşıma potansiyeli taşıyan tek yapı, devrimcilerin, ilericilerin desteklemesi gereken politik yapı olan “çözümün gelecekte aranması”, gelecekten alınması ve "insan"lar olarak hep birlikte bir "dayanışma toplumu" oluşturulması gibi görünüyor. Üstelik bu tutum, Kürt ya da Türk ayırımına bakılmadan, kendini “devrimci sayan Kürtler ve Kemalistler dahil", bütün devrimciler için geçerli tek yoldur!..

19 Eylül 2012 Çarşamba

"Sermaye" ve "Emek"in politikaları üzerine...





Tedirgin olmamıza gerek yok!.. Unutmamalıyız ki her yapı (sosyal yapılar da) kendi zıddını kendi içinden doğurur. Görevimiz yanlış olduğunu düşündüğümüz sosyal yapıya, özellikle zor kullanarak engel olmak değil, içinden doğurmakta olduğu zıddı doğru saptayıp, muhalefet politikalarımızı bunun üzerinden geliştirmeye çalışmak, özellikle de bunu örgütlü biçimde ve dayanışma içinde yapma, yapabilme kültürünü geliştirmektir 
Sosyal Demokrasi de doğru muhalefet değil. Sosyolojik olarak biri büyük sermayenin, öteki küçük sermayenin partisi. Ama her ikisi de sermaye partisi. Yani düşünüşlerindeki mantık aynı. Bakkal Mehmet efendi ile Carrfour ya da Bim, birbirlerinden ayrı amaçlar gütmüyor. "Akış", "gelişme" sermayeyi büyümeye, globalleşmeye zorladığı için de geleceğe dönük proje üretme şansına sahip olan parti, CHP değil, AKePe. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada sosyal demokratlar, becerebilirlerse sosyal projeler üretecekler (Fransa, Almanya), ya da zorunlu olarak büyük sermayenin destekçisi (İngiliz İşçi Partisi) durumunda kalacaklardır!.. Sosyal projeleri uygulama şansı da, dünyanın içinde bulunduğu sermaye düzeninin gelişmesine engel olduğu için, Yunanistan, İspanya, Portekizde görülmekte olduğu gibi, olanaksızdır.
Çağımızın gerçek muhalefeti, ne Türk ulusalcığı ile ne Türk Milliyetçiliğine karşı Kürt ya da Ermeni milliyetçiliğini desteklemekle, ne sosyal demokratlara destek vermekle ne de 100 yıl öncenin Kemalist Burjuva Devrimi ilkelerine geri dönmeyi savunmakla olur!.. Bundan böyle dünya "tek"dir. Sermaye, dünyayı teslim almıştır ve dünden gelen anti-sosyal, milliyetçi, dahası -her dinden- dinci politikaların arkasına kendini gizleyerek dizgesini bir gün daha uzun yaşatmanın yollarını kullanmakta, şimdilik bunun en kolay yolunu da savaş kışkırtıcılığında ve doğayı çıkarı doğrultusunda yok etmekte bulmaktadır.
Net bir saptama: "Dünyada savaşlar olmasa ve doğadan alacaklarını alamasa sermaye düzeni kısa zamanda çöker!.." Sermaye düzeninin kaynağı, sermayeye para akıtan, sermayeye sermaye katan en çok savaşlardır ve doğaya yaptığı katliamdır!..
Sermaye düzeni, durmadan büyümek zorunda olan bir yapıdır. Büyümeyen sermaye çöker. Uçakların havada kalabilmek için ilerlemek zorunda olması gibi, bir noktada durabilme şansı yoktur. 
Fakat nereye kadar? Aslan Başer Kafaoğlu hoca, bunu çok önceden tahmin etmişti. http://omer-tuncer.blogspot.com/2011/12/aslan-baser-kapitalizmin-cokusunu.html
Bizim siyasal görevimiz, farkındalık oluşturarak elden geldiğince savaşları önlemek, doğanın korunmasını ve nefes alacak havamızın elimizden alınmamasını sağlamaya ve gelecek kuşaklara bırakmaya çalışmaktır. Ama bunlardan daha önemlisi gelecek bir sonraki sosyal yapının kültürünün ve sistematiğinin toplumsal gereksemeler doğrultusunda oluşmasının engellerini kaldırmak, süreci hızlandırmak ve "akış"a yardımcı olmaktır.
Ortaya çıkan gereksemeler önce bir “insan kültürü” yaratma gereğini göstermektedir. Bunun, “dayanışma kültürü” olması gerektiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu, bütün yönetilenlerin (günümüzde “yönetilenler / halk” kavramı bütünüyle ve yalnızca üretime emekleriyle katılanları, emekleriyle geçinenleri -proleterya- anlatmaktadır) aralarındaki geçmiş kültürlerden sarkan dinsel ya da ulusal bütün ayrılıkları ortadan kaldıracak “insan kültürü”nü, “dayanışma kültürü”nü yaratarak olanaklıdır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html