Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2012 Salı

"Proleterya Diktatörlüğü" kavramı üzerine




GELECEĞİN DÜNYASI İÇİN "PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ" BUGÜNKÜ ANLAMDA BİR DİKTATÖRLÜK MÜDÜR?

Basitçe Marxism'in ana ilkelerine dönelim:

1)    FELSEFİ İLKELER:
a.    "Akış": Geleceğe doğru değişirlik, gelişirlik (Herakleitos'dan), yani "diyalektik"!..

b.  “Bilimsellik”: Yeni ortaya çıkacak verilere, koşullara uygun olarak “bilgi”nin, değişebilirliği, gelişebilirliği!.. (Aydınlanma etkisi: bilgi, metafizik yöntemle elde edilmeye çalışılan, değişmez bilgi arayışına karşı, değişmez değildir – tanrısal bilgi yoktur!.. Yeni deneyler ve gözlemler bilgiyi değiştirir, geliştirir!..)

c.    “Kuram (Teori)”: Tarihsel akışın, dolayısıyla geleceğin anlaşılabilmesi için nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Geleceği kendi aklından kurmaya çalışmak ütopik sosyalistler tarafından metafizik yöntemle oluşturulmuştur. Aynı hataya düşmemek için toplumsal gereksemeleri doğru olarak değerlendirmek gerekir. Toplumların tarihini doğru anlamak ve akış doğrultusunda geleceği doğru tahmin etmek, çözümleri bu doğrultuda oluşturmak gerekir. Bu da bir “kuram” gereğini ortaya çıkarır.

d. “Eylem (Pratik)”: Kurama uygun olarak uygulanan politikalardan alınan sonuçlar, toplumsal gerekesemelerin yönlendirmesi ile yapılan uygulamalar...

e.   “Kuram-Eylem ilişkisi”: Birbiri ile ilişki içindedir. Eylemden gelen veriler kuramın mantığı içinde ele alınır ve kuram, mantığı da içinde olmak üzere, bu yeni duruma göre değişebilir, gelişebilir. Bu tutum, “bilimsellik” ilkesinin özel alandaki uygulamasıdır.

2)    SOSYOLOJİK İLKELER

a.    “Sosyal Sınıflar”: Üretimi oluşturan “Doğa”, “Sermaye” ve “Emek”i elinde tutan toplum parçalarını belirler. Bunlar sırasıyla “Aristokrasi”, “Burjuvazi” ve “Proleterya”dır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

b.  “Ütopya” ya da “Gelecek özlemi”:  Metafizik yöntemle, yani yalnızca “düşünerek” yeni toplumların nasıl olması gerektiğinin bulunması yerine bilimsel yöntemle çözümlerin bulunması yolunda ağırlıklı çalışmalar yapmak Marxist bilim insanlarının görevidir.

c. “Proleterya Diktatörlüğü”: “Diktatörlük”, Proleterya’nın kendinden önceki sınıfların varlığında onları kendi egemenliğine alması değil, toplumsal akış doğrultusunda bütünüyle ortadan kalkması ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Bu durumda “yöneten” ve “yönetilen” aynı sınıf olacaktır.

d.    “Tek sınıflı demokrasi” ya da “Sınıfsızlık”: Her sosyal sınıf, kendinden önceki sınıfın üretime katkısı doğrultusunda onun elinde bulunan üretim elemanını kendi katkısı haline getirmenin yolunu bulur ve üretimde özel bir yapı olma gereğini ortadan kaldırır. Bu durumda Aristokrasi’nin elinde bulunan üretim elemanı olan “Doğa”, Burjuva egemenliğindeki toplumlarda “sermaye” durumuna dönüşmüş ve Aristokrat sınıfın varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Aynı doğrultuda, gelecekte, “sermaye”nin “Proleterya” tarafından ortadan kaldırılacağı ve bir tür “Emek”e dönüşeceği öngörülür. “Doğa”nın ortadan kalkması ile Aristokrasiye olan gereksinimin de ortadan kalkması gibi “Sermaye”nin de ortadan kalkması ile Burjuva sınıfının da gereğinin kalkacağı düşünülür!.. Bu durumda “tek sınıflı”, yani “sınıfsız” toplumlara geçilmesi Marxism için temeldir (“sermaye”nin “toplumsal emek”e dönüşmesi “devlet” olmayan –dahası anti-devlet- “kamu” kavramının gerçekleşmesi ile olgunlaşacaktır).

e. “Devlet”, “Kamu” mudur?  “Devlet”, Aristokrat toplumların “kul”larını yönetmesi için gerekli olan ve kullanılan baskı sisteminin adıdır. Bu bağlamda, “sermaye”yi “emek”e dönüştürmesi düşünülebilecek “kamu” kavramı yerine “devlet”in kullanılması, bugüne değin, Marxism’in uygulanmasındaki en büyük yanlışlık olmuştur. “Dün”den kimi kurumları alarak “kamu” yerine kullanmak değil, yeni gereksinimleri karşılayacak ve sınıfsız toplumun tam egemenliğinde gelecek bir “kamu” sistemini yeniden oluşturmak gerekmektedir.

f. “İnsanın akışa katkısı” İnsanın önündeki sorunların çözümünde dünün çözümlerine dönme kolaycılığına kapılması doğaldır. Bu tutum, “tutuculuk / conservatisme” ya da daha geniş bir açıdan bakarak, “sağ” olarak nitelendirilir. Yapılması gereken, yeni sosyo-kültürel yapının ortaya çıkması ve bir önceki sınıfın doğası gereği kendi içinden çıkan (diyalektik) sorunların çözümünü geleceğin toplumsal yapısıyla çözecek yeni politikaları bulmak, uygulamaktır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

"Sermaye" ve "Emek"in politikaları üzerine...





Tedirgin olmamıza gerek yok!.. Unutmamalıyız ki her yapı (sosyal yapılar da) kendi zıddını kendi içinden doğurur. Görevimiz yanlış olduğunu düşündüğümüz sosyal yapıya, özellikle zor kullanarak engel olmak değil, içinden doğurmakta olduğu zıddı doğru saptayıp, muhalefet politikalarımızı bunun üzerinden geliştirmeye çalışmak, özellikle de bunu örgütlü biçimde ve dayanışma içinde yapma, yapabilme kültürünü geliştirmektir 
Sosyal Demokrasi de doğru muhalefet değil. Sosyolojik olarak biri büyük sermayenin, öteki küçük sermayenin partisi. Ama her ikisi de sermaye partisi. Yani düşünüşlerindeki mantık aynı. Bakkal Mehmet efendi ile Carrfour ya da Bim, birbirlerinden ayrı amaçlar gütmüyor. "Akış", "gelişme" sermayeyi büyümeye, globalleşmeye zorladığı için de geleceğe dönük proje üretme şansına sahip olan parti, CHP değil, AKePe. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada sosyal demokratlar, becerebilirlerse sosyal projeler üretecekler (Fransa, Almanya), ya da zorunlu olarak büyük sermayenin destekçisi (İngiliz İşçi Partisi) durumunda kalacaklardır!.. Sosyal projeleri uygulama şansı da, dünyanın içinde bulunduğu sermaye düzeninin gelişmesine engel olduğu için, Yunanistan, İspanya, Portekizde görülmekte olduğu gibi, olanaksızdır.
Çağımızın gerçek muhalefeti, ne Türk ulusalcığı ile ne Türk Milliyetçiliğine karşı Kürt ya da Ermeni milliyetçiliğini desteklemekle, ne sosyal demokratlara destek vermekle ne de 100 yıl öncenin Kemalist Burjuva Devrimi ilkelerine geri dönmeyi savunmakla olur!.. Bundan böyle dünya "tek"dir. Sermaye, dünyayı teslim almıştır ve dünden gelen anti-sosyal, milliyetçi, dahası -her dinden- dinci politikaların arkasına kendini gizleyerek dizgesini bir gün daha uzun yaşatmanın yollarını kullanmakta, şimdilik bunun en kolay yolunu da savaş kışkırtıcılığında ve doğayı çıkarı doğrultusunda yok etmekte bulmaktadır.
Net bir saptama: "Dünyada savaşlar olmasa ve doğadan alacaklarını alamasa sermaye düzeni kısa zamanda çöker!.." Sermaye düzeninin kaynağı, sermayeye para akıtan, sermayeye sermaye katan en çok savaşlardır ve doğaya yaptığı katliamdır!..
Sermaye düzeni, durmadan büyümek zorunda olan bir yapıdır. Büyümeyen sermaye çöker. Uçakların havada kalabilmek için ilerlemek zorunda olması gibi, bir noktada durabilme şansı yoktur. 
Fakat nereye kadar? Aslan Başer Kafaoğlu hoca, bunu çok önceden tahmin etmişti. http://omer-tuncer.blogspot.com/2011/12/aslan-baser-kapitalizmin-cokusunu.html
Bizim siyasal görevimiz, farkındalık oluşturarak elden geldiğince savaşları önlemek, doğanın korunmasını ve nefes alacak havamızın elimizden alınmamasını sağlamaya ve gelecek kuşaklara bırakmaya çalışmaktır. Ama bunlardan daha önemlisi gelecek bir sonraki sosyal yapının kültürünün ve sistematiğinin toplumsal gereksemeler doğrultusunda oluşmasının engellerini kaldırmak, süreci hızlandırmak ve "akış"a yardımcı olmaktır.
Ortaya çıkan gereksemeler önce bir “insan kültürü” yaratma gereğini göstermektedir. Bunun, “dayanışma kültürü” olması gerektiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu, bütün yönetilenlerin (günümüzde “yönetilenler / halk” kavramı bütünüyle ve yalnızca üretime emekleriyle katılanları, emekleriyle geçinenleri -proleterya- anlatmaktadır) aralarındaki geçmiş kültürlerden sarkan dinsel ya da ulusal bütün ayrılıkları ortadan kaldıracak “insan kültürü”nü, “dayanışma kültürü”nü yaratarak olanaklıdır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

10 Kasım 2007 Cumartesi

Anadolu'nun Bilinmeyen "Bilim Çağı"


ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞINDA,
İZNİK’İN YERİ VE ÖNEMİ*

Ömer Tuncer
İznik, tarih boyunca dünyada pek çok yanıyla bilinen bir kenttir:

Eski Roma için İznik, Anadolu’ydu:
İZNİK’E VEDA
Artık bahar getiriyor ılık havaları
Artık çekiliyor kış sonunun azgın fırtınaları
Yatıştırıyor onları Zephyr(Batı yeli)’in tatlı solukları
Arkada kalıyor ey Catullus, Phrigia ovaları,
Bunaltıcı İznik’in zengin toprakları.
Gidiyorsun Anadolu’nun ünlü kentlerine.
Artık heyecanlı yürek yolculuk için sabırsızlanıyor,
Artık sevinçli ayaklar gezmek istiyor.
Ey sevgili yoldaş alayı, hoşçakalın,
Uzak yurttan gelmiş olan bizleri
Başka başka yollar götürüyor geri

Gaius Valerius CATULLUS
(M.S.57)
(Tercüme Dergisi Sayı:38 s:100)

Hıristiyanlar için İznik, birinci ve sonuncu Ekümenik (evrensel) Konsil(Hıristiyanlık toplantısı)ın yapıldığı yerdir. 20 Mayıs – 25 Temmuz 325 günleri arasında Senato Sarayı’nda yapıldığı ve Bizans imparatoru Konstantin’in de katıldığı bilinen ilk toplantı da “Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi”nin kutsallığı kesinleştirilmiş, karşı görüşler din dışı sayılmış, İskenderiye Piskoposu Arius ile iki yandaşı sürgün edilmiştir.

27 Eylül 787’de başlayan ve bugün kalıntısı görülen Hagia Sophia kilisesinde yapılan ikinci İznik Konsili’nde ise karşı duruşlar reddedilerek Hıristiyan ikonaları karşısında ibadet edilebileceği karara bağlanmıştır.

Türkler için İznik, Anadolu’ya geldikten sonraki ilk Selçuklu başkentidir. 1075 – 1097 arasında 22 yıl kadar Başkent olarak Selçukluların elinde kalmış, sonra yeniden Bizanslıların eline geçmiştir.

Osmanlı İznik’ine gelince…

Orhan Gazi’nin 1326’da Bursa’nın almasından sonra 1331 yılında İznik’i de alır. Bu kuruluş yıllarında son derece önemli bir yere sahiptir. Osman Gazi İznik’i, düşünsel politikaların geliştirildiği bir bilim kenti haline getirir.

Yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan yeni bilgilere göre bu önemi anlayabilmek için birkaç yüzyıl önceye dönmemiz ve insanlık tarihinde Orhan Gazi’ye değin gelen düşünsel ve politik gelişmelere bir göz atmamız gerekiyor.
12.yy sonlarında Asya’dan Doğu’ya akınlar yapan Moğollar’ın önünden kaçan bilim insanlarının Batı’ya, Anadolu’ya geldiklerini görüyoruz. Çoğunun kökeninin Horasan’da olması, kimilerinin de Horasan’da başlayan eğitim üzerine yeni çalışmalar yapması Anadolu’ya geldiklerinde “Horasanîler” olarak anılmalarına neden olur.

Horasanîler, düşünceleri yüzünden yaşamından olmuş Hüseyin bin Mansur el Hallac (Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin)’in düşüncelerini geliştirirler. Hallaç, 26 Mart 922’de, Bağdat’da, parçalanarak idam edilmiştir.

Hallac’ın düşünceleriyle insanlık, “kul” kültüründen “birey” kültürüne geçişinin ilk adımını atar. O güne değin evrende var olan tek “birey” Allah’dır. Geri kalan her şey Allah’ın kuludur.
Doğal, kültürel ve toplumsal gelişme içinde yeni gereksemeler doğması, insanı, “birey” olmaya yönelik adım atmaya zorlamaktadır… Oysa “birey” olmanın tek yolu vardır: Allah’la birleşmek, aynılaşmak!..

İşte bu kültürel gerekseme, gelecekte Osmanlı’nın kuruluşunu da, Avrupa Renaissance’ını da, Fransız Devrimini de, Anadolu Kemalist Devrimini de oluşturacak olan kültür yapılanmasının, “birey kültürü”nün ilk düşünsel adımını ortaya çıkarır:

“Ey kavmim, Allah beni benden alınca ve beni benden yok edince, sonradan olan varlığımın nitelikleri darmadağın oldu. Sultan olan Allah geçmişten geleceğe sonsuzluğuyla ortaya çıkınca, sanki benim sonradan ortaya çıkan varlığım, hiç var olmamış gibi oldu. Oysa geçmişten geleceğe sonsuzluk her zaman vardı. Sonra benim benliğim onun benliğinde yok oldu. Benim (bireysel) varlığım, onun (evrensel) varlığına karıştı. Ve toplumsallığım onun tanrısal varlığında darmadağın oldu.

Sonra etrafıma bakındım, (evrende) ondan başka hiç bir şey göremedim!.. Ve ondan başka hiçbir şey duyamadım!.. Ve ondan başka hiçbir şey anlatamadım!..

Ve dedim ki: ‘Enel Hüve (ben O’yum)’. (…) O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. Oysa O, Hakk olmaya kendisi sahiptir. (…) Ve benim sınırlarım, onun varlığı üzre çizilmiştir.”

Hallac’ın vasiyeti olan, öldürülmeden hemen önce söylediği (yazdığı?) bu sözler, insanlık tarihinde “kul”luktan sonra gelen yeni yapılanmanın temeline konulan ilk harç olmuştur. Ardından gelenler, Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Hasan Sabah, kendi alanlarında aynı yolu izlemiştir.

Öte yandan “birey”i temel alan düşünsel yapı, karşıtlarını, Selçuklu Nizamiye medreselerinde hocalık yapan Hüccet-ül-İslam İmam Gazali ve ardıllarının “kul” kültürünü coşkuyla savunan, “birey” düşüncesine, özgür felsefeye karşı duran ve bunun kuramını yapan düşüncenin ortaya çıkmasına da neden olur.
Arada Ahmed Yesevi (12.yy ortaları) gibi iki yolu uzlaştırma çabalarını da görürüz.
Bu iki karşıt düşünsel kanal, Anadolu’nun 13.yy’ında her alanda kendini gösterir. Özellikle toplumsal örgütlenme, bütünüyle bu çatışmanın alanı durumuna gelir.
Anadolu’nun yeni kültür yapılanmasında önderlik etmiş ilk bilge, 13.yy başlarında, Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmuştur. Kayseri’de üretici esnafı örgütlemiş, geleceğin dünyasında “burjuva” denilecek “birey” temelli yapının kültürel, siyasal ve toplumsal temellerini atmıştır.
Aynı yıllarda Baba İlyas-ı Horasanî, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkesinde Anadolu Türkmenlerini örgütlemektedir.
1230’lu yılların sonlarında Ahî ve Babaî’leri destekleyen Anadolu Selçuklu Sultanı Alaü’d Din Keykubat’ı öldürerek yerine geçen oğlu II Gıyasü’d Din Keyhüsrev, kendisine karşı suikast düzenledikleri savıyla Ahî ve Babaî ileri gelenlerini tutuklaması ile Anadolu Türkmenlerinin Selçuklu’ya başkaldırarak Baba İlyas’ı kurtarmak üzere Amasya’ya doğru çoluk-çocuk yola düştüğünü görüyoruz.
Selçuklu’ların telaşa kapılıp Baba İlyas’ı idam etmesiyle gazaba gelen Anadolu Türkmenleri, toplana toplana, Sultan kenti Konya’ya yürümeye başlar. Selçuklular iyice telaşa kapılır, ordu, Hıristiyan askerlerin de desteğiyle bu çoluk çocuk kalabalığı Kırşehir’in Malya ovasında karşılar. Ve Anadolu tarihinin iki büyük Türkmen kırımından birincisi yaşanır (ikincisi, Sultan Selim’in Çaldıran’a giderken yaptığı kırımdır).
Hemen ardından Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Selçuklu ordusunu Kösedağ’da yener, bütün Anadolu’yu işgal eder. Tek direniş, Kayseri’li ahîlerden gelir. Sultanlarının yenilgisine karşın, o güne değin bir kentin kendi insanlarının işgale karşı, kendi başlarına yaptığı ilk direniştir.
Kayseri savunması, Sosyoloji tarihinin ilk “vatan savunması”dır.
Bu sırada Konya’da, İmam Gazali’nin yolundan giden Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî, Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğollarla onların atadığı Selçuklu Sultanlarını desteklemektedir.
13.yy Anadolu devrimini oluşturan düşünsel alt yapıyı kuran ikinci bilge, Babaî kırımında kardeşi Menteş’i yitirmiş olan Hace Bektaş’tır. Sulucakarahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) tekkesini kurmuş, Babaîliğin dünya görüşünü geliştirerek sürdürmüştür. Ahmed Yesevi’den aldığı “dört kapı” kuramını tersine çevirmiş, kendi düşünceleriyle yoğurmuş, geliştirmiştir.
Buna göre, insan, dört ana aşamadan (kapıdan) geçerek olgunlaşır, hayvanlıktan insanlığa geçer:
1. “Şeriat Kapısı”nda yel insanları, “abidler(kul, insansı)”;
2. “Tarikat Kapısı”nda ateş insanları “zahidler(korku insanı)”;
3. “Marifet Kapısı”nda su insanları “arifler(bilge)”;
4. “Hakikat Kapısı”nda toprak insanları “muhipler(dost)”.
Böylece Hace Bektaş, “Makalat”ında kuldan bireye geçişin, kulları eğitip insanlaştırmanın yolunu çizer.
1240’lı yılların ortalarında Anadolu’ya üçüncü bilge, Sadru’d Din Konevi gelir. Muhyi’d Din ibn ül Arabî’nin üvey oğlu ve öğrencisidir. Şeyh ül Ekber (Büyük Şeyh) denen Arabî’nin ölümü üzerine kitaplarını alarak Konya’ya gelmiştir. Günümüze gelen 168 kitap Konya Yusufağa kütüphanesindedir (son yıllarda kitaplardan 70 kadarı yazık ki, çalınmıştır).
Muhyi’d Din ibn ül Arabî, Hüseyin bin Mansur el Hallac’ın vahdet-i vücud (varlığın birliği) düşüncesini irdeleyen bir tasavvuf insanıdır. Sadru’d Din Konevi de aynı yolu sürdürmüştür.
Ancak Anadolu’ya geldikten sonra Hace Bektaş ve özellikle Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’la olan yazışmaları (El Mürâselât) ve ilişkileri sonucunda düşüncelerinin daha maddesel, daha dünyevî bir biçim aldığı görülüyor (Sadru’d Din Konevi’nin ibnül Arabî’den gelen sezgiciliğine karşı, Ahî Evren Fahruddin-i Razi’nin öğrencisidir ve akliyecidir).
Buna bağlı olarak Sadru’d Din Konevî, yüzyıllar sonra, Avrupa Renaissance’ından sonra ortaya çıkacak olan “Akılcılık / Rationalism (Descartes, Spinoza)”, “Deneycilik / Ampirism (John Locke, David Hume, George Berkeley)” gibi doğru bilgiye ulaşma kuramları geliştirmiş, dahası, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunmuştur. Avrupa felsefesinin aynı tartışmalara ulaşabilmesi için 17.yy’ı; hele iki bilgi kaynağının birlikte kullanılması gerektiği düşüncesi için Immanuel Kant’ı, yani 18.yy’ın ikinci yarısını beklemek gerekecektir.
Sadru’d Din Konevi, öğrencisi olan pek çok bilim insanıyla birlikte, bu tartışmaları içeren düşünce akımına, Muhyi’d Din ibn ül Arabî’ye verilen lakaba (Şeyh ül Ekber) uygun olarak “Ekberiyye” demiştir. “Ekberiyye” adına, tasavvufun, görünür (zahiri) bilgilerin altına asıl derin (batın) anlamları bulma becerisiyle (ilm-i batın) bakarsak, çağrışımlarının, gerçekten çok daha derinlere uzanmakta olduğunu görebiliriz.
Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, onun 1275 yılındaki ölümünden sonra da Ekberiyye hareketini sürdürür.
1299 yılında, Babaîlerin, Ahîlerin, Hace Bektaş düşüncesinin ve Ekberiyye akımından gelen bilim insanlarının (Ahiyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm) hep birlikte kurdukları Osmanlı devleti, ne Anadolu’da, Selçuklu ve Bizans’ta, ne de tarihte başka Aristokrat devletlerde (sultanlıklarda, kırallıklarda, imparatorluklarda) görülmemiş bir şeyi yapar, devlet danışmanlığını dini gurupların (ulema) eline bırakmaz, akılcı ve gözlemci bilim insanlarına (ilmiyye) verir.
Oysa bilindiği gibi aristokrat toplumlarda “iktidar” tanrının kendisi, kan bağı olan birisi, ya da tanrı vekilleri tarafından kullanılır; sultanlar, kıralar, çarlar taç giyme vb törenlerle din adamları tarafından tanrı adına görevlendirilirdi. Bunun sonucu olarak da din adamları (ulema) aristokrat toplumlarda son derece etkin bir danışmanlık görevini de üstlenmiş olurdu.
Orhan Gazi, İznik’i aldıktan hemen sonra (1231), bugün yeri hala saptanamamış ilk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesi’ni kurar ve Ekberiyye hareketinden gelen bilim insanlarına verir. Bunlar, Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, ve onların yetiştirdikleridir:
Müeyyedi’d Din Cendi, Davud-u Kayseri, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Kutbu’d Din-i Şirazî, Fenarî ailesi, Kara Hoca, Tacü’d Din-i Kürdî bunlardandır.
İznik’te aynı yarım yüzyıl içinde, iki medrese daha kurulur. Bunlardan biri yine yeri tam olarak saptanamamış olan Hayrü’d Din Paşa medresesi ile bugün ayakta duran ve onarılıp İznik Belediyesi denetiminde Çiniciler çarşısı olarak kullanılmakta olan Süleyman Paşa medresesidir.
İznik, böylece Osmanlı’nın bilim ve kültür merkezi olur, Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı Devleti’nin bilimsel danışmanlığını yapan “ilmiyye”nin bulunduğu yaşadığı kent haline gelir.
1.Murat’tan başlayarak yavaş yavaş Selçuklu’nun ve Bizans’ın kulluk düzeninin yeniden tırmanmaya başlaması, Yıldırım Bayezid’in, ilmiyye sınıfının etkisini azaltarak yeniden ulemaya önem vermesi, eski aristokrat yapının yeniden egemen oluşunu göstermektedir.
Bundan sonra Ekberiyye akımı, Aristokrat karşı-devrim süreci içinde yavaş yavaş önemini yitirecektir. Yalnızca, Aristokrasiyi Osmanlı iktidarına taşıyan ve kendine artık açıktan “sultan” dedirten, kendine ilk Osmanlı sarayını yaptıran Fatih Sultan Mehmed’in, İznik medreselerinde yaşamakta olan Ekberiyye’ye özel bir önem verdiği, bu nedenle de Fatih döneminde Ekberiyye’nin kısa bir parlak dönem yaşadığı anlaşılıyor.
Fatih, Sadru’d Din Konevî’nin felsefesinin ana kitabı olan “Müftah ül Cem ül Ğayb” adlı eserini on ayrı bilim insanına şerh ettirir. Farsça’ya tercüme ettirir. Şerhleri ve tercümeyi yapanlar İznik’li Ekberiyye’ci bilim insanları, Kutbu’d Din-i İznikî, Molla Ahmed İlahî’dir.
Yazık ki bugün hâlâ, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunan Ekberiyye’ci bilim insanlarının hemen hiç birinin kitapları gün yüzüne çıkmamış, doğru dürüst incelenmemiştir.
İşte bu yüzden, özellikle İznik ve, Bursa medreselerinde, insanlığın kapısını geleceğin dünyasına açmak için neler yapıldığının, insanlığın birikimine neler katıldığının ayrıntısını bilemiyoruz. Bilim insanlarına, felsefecilere düşen, pek çoğu Bursa ve İstanbul Eski Eserler kütüphanelerinde bulunması olası olan, Ekberiyye akımının, özellikle bilim ve bilgiye ulaşma konusundaki kitaplarının, bir an önce kültür tarihindeki benzerleriyle karşılıklı olarak incelenmesi, doğru olarak, çevrilmesi ve insanlık tarihindeki doğru yerini alması olmalıdır.
_________________
* [1] “Bursa’da Yaşam” Dergisi Haziran 2007, s:170’de yayınlanmıştır. (“Bursa Olay” gazetesi eki)

3 Kasım 2007 Cumartesi

Sosyal Sınıflar, kültürler, akış kuramı ve gelecek üzerine...




“HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”[1]
- Akış kuramı düşüncemizi ne kadar etkiliyor? -

Ömer Tuncer

"Akış"ı herkes görebilir, yeter ki içinde yaşadığı kültürün, Aristokrat kültürden sarkagelen "statik" paravanlar önünden çekilsin...

"Akış"ın kendisi çok somut bir şeydir. En azından kendi içerdiği "zaman" denli somut!..

Ayrıca "akış"ı görebilmek yetmez. "Akış"ı anlamak, "akış"ı solumak, "akış"ı sindirmek, yaptığımız her işte yansıtmak, düşüncelerimizin temeline oturtmak gerekir. "Akış" koca bir kültürün üzerine oturacağı kavram: "geleceğin kültürü"nün... "Akış", düşüncenizi üzerine oturtmadığınızda alacağınız her sonucun "yanlış" olacağı ölçüt. Bütün duraganlıkları, bütün statik yapıları en kökünden değiştirecek olan kültürel öge... İnsanevladının geleceğine açılan kapı, en önemli köşetaşı...

"Süreç"in İngilizcesi "process"tir. Oysa "akış" çok başka bir şey. "Akış", şu andaki kavrayışlarımızla, bütün evrenin üzerine oturduğu temel yapı.
İşte biz bu yapıyı Aristokrat kültürün "zamandan ve mekandan münezzeh" duragan bilgisinin temel bilgi olmasından günümüze sarkmış etki ile görmezden geliyoruz. Basitçe ve yalnızca "görmezden geliyoruz"...

Kapitalizmin devindiricisi “kâr” mekanizmasını durdurmak başarılır, doğa –dolayısıyla insanlık- ortadan kalkmaktan kurtulursa, nasıl bir dünyanın gelmekte olduğunu, gelecekte nasıl bir kültürün ortaya çıkacağını, olabildiğince doğru tahmin etmek gerekiyor. Havanın yarın nasıl olacağını, olası en doğru biçimde tahmin etme bilimi, meteoroloji, savaşlarda kullanılmasının önemi nedeniyle olmalı, yıllardır üzerinde çalışılan ve geliştirilen bir bilim dalı. Dünya’yı ve Anadolu’yu yıkan son depremlerle birlikte deprem tahmini de bir bilim olarak hızla geliştirilmeye başladı.

Ancak en az onlar denli önemli bir alanın tahmin bilimi gelişmedi. Ütopyaları özlemlerimiz yaratıyor ama, geleceğe ilişkin bilimsel tahminlere gerek duyulmakta olduğu akla gelmiyor.

Geçtiğimiz dönemlerin kültürünü unutuyoruz, geleceğin kültürü ilgimizi çekmiyor. Yalnızca bugünün değerleriyle yaşıyoruz. Geçmişi de geleceği de bugünün değerleriyle ölçüyor, bugünün değerleriyle yargılıyoruz. Yaşadığımız kültür sanki hep böyleydi, hep böyle kalacak!.. Bugünün doğruları sanki genel geçer doğrular. Değerlerimiz, bilgilerimiz, kanılarımız sanki “bir tanrı tarafından verilmiş”… Ve hiç değişmeyecek!..

Oysa, bütün bilgilerimizin, değerlerimizin, kültürümüzün yargılanabilir, değiştirilebilir, değişebilir olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bilginin, bir yanında gerçeklik, öte yanında “insan”, yani “biz” olmadan ortaya çıkamayacağını, bizim de hem biyolojik, hem bilgi birikimi bakımından değişken (gelişken) olduğumuzun, dolayısıyla bütün kültürümüzün, bilgilerimizden değerlerimize, durmadan değişmekte, gelişmekte, akmakta olduğunun ayırdına varmamız, yeni kültürümüzü akan bir yapı üzerine kurmamız gerekiyor.

Gele gele, yine geldik Anadolu kocası, koca Herakleitos’un yaklaşık 2500 yıl önce Ephesos’tan (İzmir-Selçuk) bas bas bağırdığı düşüncesine:

Panta horei.
Kay avden menei.
Panta rei!..
(Hep devinir.
Hiç durmaz.
Hep akar!..)
İnsanlık, Herakleitos’un uyarısını binyıllar boyu duymazdan geldi.

Koca koca dinler, mesihleri, peygamberleri aracılığıyla “akış”ın yalan dolan olduğunu, asıl gerçeğin tanrısal ve değişmez olduğunu, bunun da zamana uzaya bağlı olmadığını, kafamıza kaktı durdu.

Bu kültür, bugünden o denli uzaklarda kaldı ki, yaşayan kültürümüzün nereden etkilendiğini artık anımsamıyoruz bile. Bir yandan o gün yaşananları bugünün değerleriyle yargılamaktan, öte yandan o günden bugüne sarkan değerlerle yaşamaktan kendimizi alamıyoruz, kurtulamıyoruz.

Osmanlı sultanlarının idam ettirdiği sadrazam sayısına bakarak, “insan nasıl olur da neredeyse yarı yarıya idamla sonuçlanacak bir sadrazamlık serüvenini baştan kabul edebilir” diye şaşıyoruz. Öte yandan oluşturmaya çalıştığımız örgütlenmeler, aynı kültürel mantığın sonucunda tepedenci lider örgütlenmeleri olmazsa çalışmıyor.

Bir yandan akışın tarihi etkilediğini söylüyoruz, öte yandan tarihte kalmış kişilerin yapıp ettiklerini, bugünkü değerlerimizle yargılıyor, davranışlarının doğru ya da yanlış olduğunu bugünkü değerlerimizle anlamaya çalışıyoruz!..
Yarattığımız bilim, bir yandan sonuçlarının değişebilirliğini söylüyor, öte yandan değişmez bilgiye ulaşmaya çalışıyor.

Bir yandan yönetilenlerin yöneteceği demokratik toplumlar oluşturmaya çalışıyoruz, öte yandan yönetilenleri susturmak için elimizden gelen her türlü yöntemi uyguluyoruz!..

Yönetenlerimizi kendimiz seçiyor görünüyoruz, ama seçilir seçilmez efendimiz gibi davranmaya başladıklarında, hiç yadırgamıyoruz!..

Ümmet toplumlarına karşı yaptığımız burjuva devrimleriyle laikliği getiriyor, insanlar arasındaki dinsel ayrılıkları ortadan kaldırdığımızı düşünüyor, ama ulusal ayrılıkları en sert biçimde gündemde tutarak birbirimizle en ağır kanlı çatışmalara, savaşlara girebiliyor, girenleri destekleyebiliyoruz.

Üstelik bunu yaparken Marxçı, yani üretime emeğiyle katılanların yanında olduğumuzu söyleyebiliyoruz.

Aradaki zıtlıklar dikkatimizi hiç çekmiyor!.. Görmeden, yadırgamadan yaşayıp gidiyoruz.

Her zaman bir şeylerin “geçiş dönemi”dir. Bu yüzden “geçiş dönemindeyiz” diye hayıflanmak durumunda değiliz. Bütün bir yaşam, dahası evrenin sonsuz-sınırsız yaşamı bile koca bir “geçiş dönemi” değil mi?

Geleceği tahmin etmenin bilimsel ölçütlerini bulabilir miyiz?

İlk verileri Marxçı sosyolojiden alarak kültür tarihindeki değişiklikleri bir çizelgeyle göstermeye çalışır ve geleceği, geçmiş-bugün noktalarını temel alan bir doğrultuyla “tahmin” etmeye çalışırsak, (her türlü yeni veriye, geliştirilmeye ve eleştiriye açık olmak üzere) sosyo-kültürel yapının yukarıdaki tabloda olduğu gibi gelişmekte olduğunu görebiliriz.
Bu tahmin, geleceğin değerlendirilmesinde, davranış ve düşünüş doğrultumuzun düzenlenmesinde bize yol gösterebileceği gibi, bütünü görmemize, dolayısıyla bugünkü değerlerimizi eleştirel bir bakışla gözden geçirmemize yarayacaktır.
İnsanlık, hayvansı dönemini avcı-toplayıcı dönemiyle birlikte tamamlar, avladıklarını ve topladıklarını kendisi üreterek daha yeterli ürüne ulaşacağını anladığı ve bunu uygulamaya başladığı döneme, toprağa yerleştiği, köyler kurduğu yerleşik döneme geçer.

Bilindiği gibi, üretim, üç ana elemandan oluşmaktadır: “Doğa”, “sermaye”, “emek”. İş bölümü başlamadan üç eleman da aynı insanların elinde bulunmaktadır. Üretimin bütün insanlığa kolaylıkla yettiği bu mutlu günlerde, doğa, alabildiğine kullanılabilecek alanı vermektedir. Toprağın işlenmesi için gereken sermaye, yine doğadan toplanmış taşlarla, kestikleri ağaçlarla oluşturdukları basit araçlar, belki amaçlarına göre evcilleştirdikleri hızlı ya da güçlü hayvanlardır. Emek ise zaten herkesin elindedir. Böylece üretim, kolaylıkla yapılabilir.

Ardından köylerin büyümesi sonucunda, iş bölümüyle sosyal sınıflar da ortaya çıkmaya başlar. Toprak insanlara yetmez olur. Bu dönemde kabileler arasında toprak kavgaları başlamış, alınan tutsakların öldürülmek yerine çalıştırılması gelenekleşmiş, köleci döneme geçilmiştir. Bu arada kabile yöneticileri, kırallar ortaya çıkar.

Üretimde “doğa”yı elinde tutan sınıf: Aristokrasi[2] ve Aristokrat Kültür

Kırallar, başlangıçta, doğanın güçlerinden yararlanabilen insanlar iken zaman içinde doğayı denetleyebilen, dahası yaratan gizil güçlü varlıklar sayılmaya başlar. Bu anlayış, önce tanrı-kıralları, sonra peygamber-kıralları, halife-kıralları ortaya çıkarır. Bunlardan hangisi olursa olsun, tanrısaldır. Kimi zaman “tanrının kendisi[3]”, kimi zaman “tanrının oğlu”, kimi zaman “tanrı soylu[4]”...

Üretimde “doğa”yı elinde tutan bu tanrısoylu sosyal sınıfın adı Aristokrasidir. Aristokrat kültür, tanrıdan köleye, herkesin birbirinin kulu olduğu hiyerarşik bir sosyal yapı oluşturmuştur. Bu yapıda herkes bir öncekinin kulu, bir sonrakinin efendisidir. Herkes altındaki hiyerarşik basamaktakileri kendi üstündekilerden aldığı vekaletle yönetmekle görevlidir. Bütün evren en üstteki tanrının “mülk”üdür. Bu mülkün bir parçası olarak “devlet” kavramı da “mülk” sözcüğüyle anlatılır. Bugün hala mahkemelerde yazılı olan “Adalet mülkün temelidir” sözündeki “mülk” “devlet” demektir.

Tanrı mülkünü, işgal etmiş olan yabancı ellerden kurtarmak için fethe çıkılır. Alınabildiği denli geniş topraklara tanrı adına el konur. Oralarda yaşayan insanlar ya öldürülür ya tutsak edilir ya da “kul”laştırılır; sözgelimi Osmanlı’da Müslüman edilir.

Osmanlı sadrazamları kendi canlarının sultanın iki dudağı arasında olduğunu elbette biliyordu. Oldukça büyük bir olasılıkla, sultanın bir gazabı sırasında ölüm fermanlarının çıkacağını da… Ama uygulanmakta olan “kul hiyerarşisi” gereği bu yargı, tanrı adına veriliyordu ve hesabı sorulamazdı. Çünkü sadrazam, kendisi de “kul”du ve kulluk bilinci edilgen olmayı getiriyordu. Kulların, efendilerine karşı “boynu kıldan ince”ydi.

Toplumsal bilinç kavramı “ümmet”tir. İslamiyet’te “Muhammed’in ümmeti”, kulları (ümmileri / bilmezleri, Muhammed’e göre kulluk katı daha aşağıda olanlar, onun tanrının vekili -kendilerinin efendisi- olduğuna iman edenler) demektir.

“Kul” bilinci edilgendir. Ancak kendi üstündeki efendiden aldığı yetki ve güçle etkinleşir. Yaptığı her şeyi efendi tanrı adına yapar. Kullandığı güç tanrının gücüdür. Bu yüzden söz gelimi Anadolu kültüründe Yunus Emre’ye değin hiç kimse yazılarını imzalamamıştır. Kulların yazıları, tanrının vahyettikleridir. “Vahiy”, yalnız Kur’an için geçerli değildir. Bütün yaratılar vahyedilmiştir. “Yaratılmış” hiçbir şey kulların özgürce yaratımı olamaz. Onlar ancak tanrının kendilerine vahyettiğini ortaya çıkarma buyruğu almış olanlardır. Bu yüzden Ahmet Yesevi’ye, Yunus Emre’ye değin hiçbir yazıya imza atılmaz. Anadolu’da yapıtlarına ilk imzayı, “Beni bende (kul) demen bende değilem” diye, kul olmadığını açıktan söyleyen ilk insan olan Yunus Emre atar. Hıristiyanlıkta Renaissance öncesine değin kilise resimlerine imza atılmaz, resmin ressamı bilinmez. Anadolu’da Kapadokya oyma kiliselerindeki duvar resimleri bunun en ilginç örneklerindendir.

Aristokrat kültürün temel kültür kavramı “değişmezlik”tir. Zaman ve değişme, mekân ve mekânsal algılama, yalnızca kulların zavallılığı karşısında pratik yaşamlarını sürdürebilmeleri için insanlara verilmiş yanılsamalardır. “Tanrı, zamandan da mekândan da münezzeh[5]”tir. Onun yaratısı olan evren, bir değişmezlik içinde yalnızca “öylece durur”.

Dolayısıyla evrene, ve tabii her şeye ilişkin “bilgi” tektir, değişmezdir[6]. Kulların dışında, üstünde, ancak tanrının kavrayabileceği erişilemezliktedir. Bu bilgi de tanrısal olması nedeniyle zamandan ve mekândan arıdır. Ama insanlar yine de “kullar” olarak bu bilgiye ulaşmaya çabalayabilirler. Ulaşabilecekleri yalnızca gerçeklerin gölgeleridir[7].

Bilgi, kutsal kitaplarda yazılı olanlardır ve onlardan çıkarım yoluyla elde edilenlerdir. Tanrı, kullarına, bilgi elde edebilecekleri ana kaynağı vermiştir. Aristoteles’in Organon’u, “çıkarım”ı, bu bilgiyi elde etmenin yolunu göstermektedir. Ama elde edilen yeni bir bilgi değildir. Çıkarım ile var olan tanrısal bilginin kulların yeteneği oranında görülür olması sağlanır, o kadar.

Ortaçağ’ın bilgi edinme yolu budur. Temel kitaplar, Kutsal Kitap ile Aristoteles’in Organon’u olmuştur. Bu yolla elde edilen bilgi dışında hiçbir bilginin doğru olma olanağı yoktur. Başka bilgi arama sapkınlık sayılmış, engizisyon tarafından cezalandırılmıştır

Roma imparatoru Marcus Antuanius’un Kleopatra’ya hediye ettiği Bergama Kitaplığının 250 000 kitabını da içeren İskenderiye kitaplığı yakılır, kitaplar ortadan kaldırılır. Bazı kaynaklara göre Bizans imparatoru Theodosius’un verdiği emirle İskenderiye başpiskoposu Teophilos’un, bazı kaynaklara göre de Halife Ömer’in buyruğuyla Amr İbnül As tarafından yakılan kitaplığın, ünü dünyayı tutmuş kitaplarının bugün ancak küçük bir bölümünün adları, bir bölümünden de kısa anekdotlar günümüze ulaşmıştır. Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, İskenderiye kitaplığını yakma nedeni aynıdır: Kutsal kitap dışındaki kitaplar insanı dinden çıkarır!..

Kültür tarihinde Aristokrat kültürün egemen olduğu bu dönem, Köleliğin başlangıcından, Ortaçağ sonuna, Renaissance’a değin sürecek, güçlü kültürel izleri günümüze değin yaşayışımızı etkileyecektir.

Toplumsal bir şey yapabilmek için mutlak bir önderin varlığına gerek duymak, lider çevresinde tepeden aşağı örgütlenerek sorunlara çözüm bulunacağını sanmak; devletin yönetilenlerin hizmetinde olduğunun bilincine varamamak, ona “efendimiz”, ya da “babamız” olarak bakmak; dinsel dogmaların hepsi; bir yerlerde var olan bilgiye ulaşma çabası, bilginin değişirliğine ve gelişirliğine göre bir türlü uyum sağlayamamamız, akış kuramını kavramakta ve uygulamakta zorluk çekmemiz, kulluk düzeninden günümüze sarkan ve bütünüyle arınamadığımız Aristokrat kültür ortamının artıklarıdır…


Üretimde “sermaye”yi elinde tutan sınıf: Burjuvazi[8] ve burjuva Kültürü

Kültür tarihinin ikinci büyük adımı, üretim elemanlarından sermayeyi elinde tutan burjuva sınıfının egemen olduğu, baskın kültürün “birey” kavramına dayandığı dönemdir.

Şu anda bu dönemin içinde yaşıyoruz…

26 Mart 922’de, Düşünceleri yüzünden Bağdat’da, parçalanarak idam edilmiş olan Hüseyin bin Mansur el Hallaç(Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin)’ın düşüncelerinde ilk kez, “kul”luktan kurtulup “birey” olma, bunun için tanrıyla birleşme, aynılaşma çabasını görüyoruz.[9]

Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam gibi bilgelerden geçerek gelen birey kültürünün, 13.yy’da Moğolların önünden Anadolu’ya kaçan ve Horasanî[10]’ler denilen bilgelerin oluşturduğu ortamda dizgeleştiğini[11], toplumsallaştığını üstelik burada, Anadolu’da, ard arda kültür tarihinde ilk kez, “kul” kültürüne bağlı olmayan iki devlet kurulmasına neden olduğunu görüyoruz. Bunlar “Ankara” ve “Osmanlı” devletleridir[12].

Akış içinde doğup, gelişip yok olan hiç bir sosyal yapı, doğumundaki "doğruluk"u, "haklılık"ı ölümüne değin taşıyamaz. Sosyal yapıların (yandaşları dolayısıyla) akışa ayak uyduramayan statik karakteri -akışın getirdiği değişikliklerle- gereklilikleri ortadan kalktığında, tutucu bir nitelik kazanarak, bir süre daha yaşamaya direnir. Üstelik bu direnç o denli keskinleşir ki, oluk oluk dökülen kanlara neden olabilir.

Doğaldır ki Aristokrat “kul kültürü”, kurulmakta olan bu yeni kültüre direnir. İnanılmaz çoklukta kan döker. Kırşehir Malya ovasında 1240’ta Selçuklu aristokrasisinin Bizans’lı Hıristiyanlardan da destek alarak, çoluk-çocuk demeden döktüğü kan, Şeyh Bedreddin, müritleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa kalkışmalarında (1410-1415 sıraları) dökülen kan, Sultan Selim’in 1514’te Çaldıran’a giderken döktüğü çoluk-çocuk kanı birbirine karışır!..

Osmanlı’da 1.Murat’tan Yavuz Sultan Selim’e dek sürecek uzun bir karşı-devrim sürecine girilecek ve Aristokrasi, Osmanlı Devleti içinden Anadolu’ya yeniden egemen olacaktır.

Aristokrat kültür, Anadolu’da Kemalist Burjuva Devrimi’ne değin egemenliğini sürdürecektir.

13.yy Anadolu’sundaki gelişmeler sürerken İstanbul’u işgal etmiş ve Anadolu’yla ilişki içinde olan Haçlı şövalyelerin, dönüşlerinde götürdükleri kültürel birikimin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bunun belirtileri zaman zaman ortaya çıkabilmektedir[13]. Dönen şövalyeleri Anadolu’da saptırılmış olmakla suçlayarak halkın önünde yakılmaya değin götüren engizisyon kararlarının gerekçelerini ve şövalyelerin engizisyonda yaptığı savunmaların ele geçmesi ile ancak, bu durum aydınlanabilecektir.

Olasılıkla “birey” kavramını tanrılaştıracak denli öne çeken 13.yy Anadolu tasavvufundan, haçlı şövalyeler tarafından taşınan kültürel etkinin de katkısıyla, 300 yıl kadar sonra, Avrupa’ya, insanı “kul”dan “birey”e dönüştüren Renaissance kültürünün gelmekte olduğunu görüyoruz.

“Birey” kültürü, toplumsal alanda “millet/ulus” kavramlarını ortaya çıkarmaktadır. “Ben” kavramının tek insan üzerindeki yansıması “birey”, toplumdaki yansıması “ulus” kavramını oluşturmaktadır. Aristokrat “kul”luk düzeninde ümmetler arasındaki çatışma, tanrı “mülk”ünü işgalcilerin elinden kurtarmak için fetihler yapma haklı(!)lığı, Burjuva ulus kültüründe “başka uluslara egemen olma” ve “kendi yurdunu başka uluslardan koruma” haklılığına dönüşmüştür. “Kul”luk düzeninde, kendi tanrısına kul olmayanları kulluğa davet etmek gibi dinsel gerekçelere dayanan Emperyalizm, sermayenin egemen olduğu burjuva “birey” düzeninde, kendisi için ucuz ve denetlenebilir hammadde ve tüketici elde etmek haklılığıyla(!) sömürü düzenini sürdürür. Ümmetlerden oluşan kırallıklar, imparatorluklar ulus-devlet modeline dönüştükçe, sömürgelerini bırakmaz ve bu yeni gerekçelerle ekonomik kuşatmalarını sürdürürler.

Aristokrasinin toplumsal bilinç kavramı olan “Ümmet” de, burjuvazinin toplumsal bilinç kavramı olan “ulus” da insanları birbirinden ayıran, kendi ölçütlerine göre toplumlar arasına sınırlar koyan ve “öteki”nin elindekini kendi ekonomik/kültürel gereksemelerini gidermek için almayı haklı çıkaracak gerekçeleri arayan oluşumlardır. İnsanlar yaşadıkları kültürü oluştururken, ihtiyaç duydukları gerekçeleri de yerleştirmektedir.

Bugünün değerlerine göre insanî açıdan en “doğru” görünen, “kendini koruma” güdüsüyle öteki “ümmet”, “ulus” gibi topluluklara karşı savunma içinde olanlardır.

Ancak bu ayrılıkçı yapı, haklı ya da haksız, hangi gerekçeyle olursa olsun, insanlar arasındaki savaşların, sürmesine neden olmaktadır.

“Ulus” toplumları, Aristokrat “kul” düzeni karşısında “birey”leşme savaşımı verdiklerinde, kazandıkları ilerici, devrimci niteliği, başka uluslara egemen olma ya da geleceği durdurma savaşımına dönüşünce yitirmekte ve “tutucu”, “gerici” konuma düşmektedir. Bu da “ümmet” gibi “ulus” toplumsal yapılanmasının ayrılıkçı niteliğinden gelmektedir.

Burjuva toplumunun örgütlenmesinde, üzerinde yaşanılan toprak, “mülk”(tanrının) olmaktan çıkmış, “vatan/yurt” kavramına dönüşmüştür. “Yurt” artık “ben”liğini kazanmış, tanrılaşmış olan “birey”in, dolayısıyla da “ulus”un malı olmuştur. Şimdi onu gözü bu toprakta olan “öteki”ne karşı korumak gerekecektir.

Burjuva toplumunun üyesi olan insan, artık “ben”dir, “birey”dir. Her “birey” ayrı ayrı kendi dünyasında yaşar. Çeşitli “birey” dünyaları arasında çıkar karşıtlıkları olabilir, çıkar birlikleri yapılabilir. Burjuva toplumu, bunlara olanak verir: Karşıtlıklar arası ölümüne yarışlar yapılabilir, çıkar birlikleri, şirketler, dernekler kurulabilir.

Aristokrat toplumlardan kalan bir kültür sarkmasıyla insanlar kendisi gibi düşünmeyenlerin kuracakları örgütleri göz önünde tutma, onların hareketlerine yasal olan ve olmayan yollarla engeller koyma hakkını kendinde görebilmekte, bunun için devlet örgütü bile, elinde tutanlar tarafından kullanılabilmektedir.
Aristokrat “kul” bilinci “edilgen”dir. İnsan, kulluk basamaklarında kendi üstündekilerin hepsini birden efendi olarak kabul ettiği için saygı göstermek istediğinde, çoğul olarak “siz” diye hitabeder. Bugünkü dile kibarlık olarak geçen bu söyleyiş, Aristokrat kültürden kalmadır ve “kulunuzum” anlamını taşımaktadır[14]. Yalnızca tanrı, en üstteki “tek” efendidir, herkesin efendisidir. Üzerinde başka kimse olmadığı için, ona, tekil olarak, “sen[15]” diye hitabedilir.
Oysa burjuva kültürünün “birey” bilinci “etkin”dir. Birey, tanrıdan vekalet almasına gerek olmadan girişimci olabilir, yeni organizasyonlar kurabilir, vatanını savunabilir. Geçim kaygısıyla savaşım verip kazanmaya çalışabilir. Köşe dönüp bir üst zenginlik katmanına çıkmaya uğraşabilir. Sermaye biriktirip -ya da herhangi bir yerden sağlayıp- yeni girişimlerde bulunabilir. Bu amaç için gereken çok şey burjuva toplumlarında yasaldır. Dahası, üst katmanlara tırmandıkça, yapılan yasadışılıklar da yasallaşır, gözlere görünmez olur, övgüye değer sayılır.

Burjuva kültüründe “bilgi” dinamiktir. Bilgi edinme yöntemi “tümevarım”dır. İnsanla birlikte, onun yeni usavurmaları, yeni gözlemleri ve yeni deneyleri ile değişebilir. Yeni verilerin toplanma yönteminde yapılabilecek değişiklikler ve bunlarla yeni yorumlara ulaşılmasıyla, daha gelişkin bilgi oluşturulabilir.
“Bilgi”nin bir yanında gerçeklik, öte yanında insan vardır. Gerçeklik değişmez olsa da, İnsanların, deneyleri, gözlemleri arttıkça, değiştikçe bilgi de değişir, gelişir. Renaissance sonrasında bu dinamikliği yaratan, matematiksel “akıl”ın(rationalism), “deney” ve “gözlem”in(empirism) bilgi edinme yöntemleri arasına alınması olmuştur (metafizik ve matematik tümdengelim; doğa bilimleri için tümevarım / Aydınlanma).

Bu dönem, bilimsel bilgileri özgürlüğüne kavuşturan ve bugüne değin bilimin gelişmesini sağlamış olan dönemdir.

Aydınlanma, Aristokrat toplumsal kültürün bilgi edinme yöntemi olan "tümdengelim (ki metafiziğin yöntemi de budur)"in üzerine "tümevarım"ı da bilgi edinme yöntemi olarak koyan bir yapı olarak ortaya çıkar. Akış içinde bunun da kendi iç süreçleri oluşur. Rationalistler, Descartes ve Spinoza, metafiziği sistematize etmeye çalışır ve tümdengelimi matematiğin kullandığı biçimiyle, bilgi edinme yöntemi olarak almaya çalışırlar.

Ardından "Aydınlanma"yı getiren Empiristler, Locke, Hume, Berkeley, işin içine deney ve gözlemi de katarak bilgi edinmede "tümevarım"ı fiilen bilgi edinme sürecine katarlar.

Biraz geri çekilip bakarsak bu süreç bize kısaca şunu anlatıyor:

Statik(duragan), değişmez tanrısal hakikat (doğru bilgi) dışında, insanevladının bulabileceği başka doğru bilgiler de vardır!.. İnsanlar bunu deney ve gözlemleriyle bulabilirler (oysa tanrısal hakikat dışındaki bilginin olanaksız, yanlışlığı kesin ya da sapkın olduğu savıyla koca İskenderiye kitaplığı, aristokrat kültür yandaşı tek tanrılı din mü'minlerince yakılmış, insanlığın kültür birikimi yok edilmiştir).

Tümevarım yönteminin bilgi edinme sürecine girmesi, yapılacak her yeni deney ya da gözlemin, değiştirebilme niteliği nedeniyle, bilgiyi oluşturan süje-obje bağının "süje" yanına değişken nitelik kazandırmıştır. "Bilgi"nin "nesne"den gelen yanı olarak "Obje", yine değişmez, dahası tanrısal özelliğini korumaktadır.

Şimdi daha da geri gidersek, bu yapı ("kul" kültürüne karşı "birey" kültürü), Aristokrat kültür yapısının (zamandan ve mekandan münezzeh "tanrı", ve tanrısal, değişmez bilgi olan "hakikat/truth" ) içinden, bildiğimiz kadarıyla Hallac-ı Mansur'la 9.yy'da doğar. Sonra İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam; sonra 13.yy Anadolu bilgeleri, Hace Bektaş, Ahi Evren, henuz çok iyi bilmediğimiz Sadrettin Konevi (bilgi için akıl ve gözlem yöntemlerini Rationalistler ve Empiristlerden çok önce, 13.yy'da önermiş, öğretisine bağlı Ekberiyye adlı bir bilim ekolü oluşturmuştur; bu ekolden bilim insanları Osmanlı'nın kuruluşunda İznik Medreselerinde, devlet danışmanı olarak Ulema'nın yerini almış olan İlmiyye sınıfını oluşturmuştur. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html)

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Akış içinde aynı sürecin kimi noktalarında “doğru”lar bulmamız, kimi noktalarında da "yanlış"lar bulmamız, günümüzün değerleriyle olanaklıdır. Söz gelimi Fransız Devrimi, Aristokrasiye karşı doğru zamanda doğru yapılmış bir devrimdir. Ama bu devrimi yapan Fransız burjuvazisinin oluşturduğu kültürün bir parçası olarak söz gelimi Fransız milliyetçiliğini (ve tabii dünyadaki bütün ulusçuluk/milliyetçilikleri) bugünün değerleriyle doğru bulmamız olanaklı değildir.

Yurttaşımız Herakleitos'un kültürünü sürdüren Anadolu'muzun güzel deyişiyle "Köprülerin altından çok sular akmıştır"...

Aydınlanma, Renaissance sonrası için doğru bir "bilgi edinme hareketi"dir. Bunun ardılıdır diye bugünkü küreselleşmeden yola çıkarak Aydınlanmayı yadsıyamayız. Tabii Hallac'ı da yadsıyamayız, Anadolu Tasavvufunu da, Osmanlı'nın kuruluşundaki ilmiyyecileri de...

Şimdi artık, bilgi edinme yöntemleri için "obje"nin de "süje" gibi akış içinde olduğunu savlayan ve sistematize eden bilgi edinme yöntemlerine gerek vardır. Geleceğin "bilgi"sinde "süje"nin ve "obje"nin, her ikisinin de akışa bağlı olarak değişebilirliğini, gelişebilirliğini hesaba katan yöntemlerin geliştirileceğini düşünüyorum.
Bugünkü küreselleşmenin yan ürünü gibi ortaya çıkmış olan ve bütün modernizmi bir kalemde reddeden Post-Modernizmin bu kültürel ihtiyacın üstüne oturtulduğunu ama sonunda henuz çözüm bulamadığı ve sistematize edemediği için çöktüğünü düşünüyorum.

"Akış"ı doğru dürüst inceleyip bütün özellikleriyle ele almak ve aşılması gereken sosyo kültürel yapının her dönem için hangisi olması gerektiğine, doğru karar vermek gerektiğini düşünüyorum.

Kaldı ki küreselleşme, dünyamızın sermaye egemenliğinden kurtulması sürecinde, geleceğin ulus-devlet sonrası sosyo kültürel yapılanması için, kullanılabilecek bir temel oluşturabilir. Marxçılığın gelecek için öngördüğü "enternasyonalizm"i unutmamamız gerekir. “Ulus Devlet”imiz ilelebed payidar kalmayacaktır. “Akış” onu da değiştirecektir.

Bu bağlamda Sosyalizm'e ilişkin düşüncelerimize de bir kez daha bakmak gerektiğini düşünüyorum:


Üretimde “emek”i elinde tutan sınıf: Proleterya[16] ve geleceğin dünyasında ortaya çıkabilecek olası Proleter Kültür.[17]

Her sosyal sınıf, bir önceki sınıfın üretime katkısını, kendi katkısına dönüştürme yeteneğine sahiptir. Burjuva sınıfı, Aristokratların üretime katmış olduğu “Doğa”yı sermayeye dönüştürmüştür. Böylece burjuva egemenliğinde üretim için aristokrat sınıfa artık gerek kalmaz. Proleteryanın ise sermayeyi, bir toplumsal organizasyon ile üretime katacağı düşünülür. Bu toplumsal organizasyonun genel adı “kamu”dur. Ancak 20.yy deneyimlerinde proleterya için “kamu” kavramının aristokratların yönetim örgütü olan “devlet” biçiminde anlaşılması yanlışlığına düşülmüştür. ve ortaya baskıcı, bürokratik “polis devletleri” çıkmıştır.

“Kamu” kavramı üzerinde çalışmak ve “kamu”yu organize etmek gereklidir. Proleter devrim süreci ilerledikçe, bu kavramın, gereksemeler doğrultusunda yerli yerine oturacağı düşünülebilir. Ancak bilim insanlarının (özellikle sosyologlar, ekonomistler, siyasal bilimciler vb) eski-yeni gereksemeleri göz önünden ayırmadan bu konuda yeni kuramlar üretmesi beklenir.

Proleter kültürün toplumsal bilinç kavramı “yönetilen” yani “halk”tır. Burjuva sınıfının ortadan kalkmasıyla “yönetilen”in kendini yönettiği toplumsal modelin, yani gerçek demokrasinin ortaya çıkacağı düşünülür. Bugünkü iki sınıflı toplumda burjuva sınıfı, devlet (toplumsal örgüt) yönetimini elinde tutmakta ve sermayenin işleyişine göre kullanmaktadır.

Bu arada, doğanın gelecek kuşaklara sağlıklı teslim edilmesi, insanların birbirine düşmanlık olmadan yaşaması, evrensel kaynakların insanlar arasında eşit paylaşımı gibi genel ölçütler sermayenin işleyişine uygun düşmemekte, bu yüzden de burjuva toplum dizgesinde kabul görmemektedir. Doğanın kendini yenileme gücünün insan marifetiyle yok edilmekte olduğu, memelerinin süt yerine kan çıkıncaya değin sömürülmekte olduğu konusundaki bilimsel uyarılar 20.yy’ın ikinci yarısından bu yana çığlık çığlığa yapılmakta ama ancak sürekli “kâr”ını artırarak yaşayabilen sermayenin iç işleyişi gereği, umursanmamaktadır.[18]

Öte yandan proleter kültürün oluşma süreci, sermaye tarafından her alanda engellenmekte, bir süre geciktirmek için olsun, her türlü yöntem kullanılmaktadır. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in oluşturduğu propaganda yöntemleri, “halkla ilişkiler” yumuşatılmış adıyla sermaye tarafından büyük paralar dökülerek bu amaç için kullanılmaktadır.

Söz gelimi, “ulus”ların olabildiğince uzun süre yaşatılabilmesi, bir yandan insanlığın parçalanmış halde kolay yönetilebilmesi, öte yandan silah sermayesi adına birbiriyle kanlı kavgalar içinde olmaları için “yönetilenler” anlamındaki birleştirici “halk” kavramı, “halklar” biçiminde “uluslar” anlamında kullanılmaya başlanmış ve Marxçı oluşumların, aralarındaki ulusal ayırımlarla parçalı tutulma çabası başarıya ulaşmıştır. Şimdi, “halklar” kavramı da eskiyince, yine aynı “halkla ilişkiler(!)” disiplini doğrultusunda, Marxçı oluşumlar arasındaki ulusçu ayrılıklar “kimlik” kavramıyla canlı tutulmaya çalışılmaktadır. Bu “kimlik” aslında “ulusal kimlik” anlamındadır ve insanlar, ayırımcı “ulusal kimlik” bilinciyle yaşatılarak aralarındaki ayrılığın olabildiğince uzun sürmesine katkıda bulunulmaktadır.

Oysa birleştirici “yönetilenler(=halk)” kavramı sermaye sınıfının ortadan kalkmasıyla, geleceğin, emeğiyle geçinenlerin, gerçek demokrasi dünyasının temel kavramı olma potansiyeli taşımaktadır.

Yönetilenlerin kendilerini yönettiği gerçek demokrasilerde, toplumsal örgütlenmenin, burjuva ulus-devlet modelini hızla aşacağı ve evrenselci bir yapıya dönüşeceği tahmin edilebilir. Bugüne değin burjuva toplumsal kültürü etkisiyle, bu yapının adının “enternasyonalist” olacağı tahmininde bulunuluyordu. Ancak toplumların “ulus/nation” temeline göre değerlendirilmemesi gereği, “ulus/nation” temelli bir kavram yerine, bize evrenselci, yani bütün insanlığı (belki gelecekte bütün canlıları, dahası bütün evreni) kuşatacak bir yapılanmanın gereğini ortaya koymaktadır.

Sermayenin, son yarım yüzyılda geliştirdiği, “küresel/global” kavramı, ancak sermayenin çıkarına ve onun ulusal sınırları kolayca aşabilmesi için oluşturulmuş yapay bir kavramdır. Oysa “insan”, çok daha evrensel uzaklıkları kapsayabilecek bir yaratıyı yaratabilecek düşgücüne sahip bir varlıktır da. Bilindiği gibi insan, bütün tasarımlarında işe düşgücüyle başlar. Bu yüzden dünya dışına da taşan “evrenselcilik”, “insan”a çok yakışan, bütün doğayı her şeyiyle birlikte içeren bir konumdur.

“İnsan”ın, bugünkü burjuva toplumları içinde, kendi çıkarları için toplumla yaşamak zorunda olan “birey” olmak yerine, gelecekte, toplumsal yarara bağlı, “dayanışmacı üye” konumunda olacağı düşünülmelidir. Geleceğin toplumunda üyelerin, her şeyi, birlikte ve Anadolu kültüründeki “imece” benzeri -belki de çok daha gelişkin- bir anlayışla üretmeleri öngörülebilir.

İnsanın “toplum üyesi” olarak bu kültür içinde geliştirebileceği bilinç, burjuva birey toplumlarında olduğu gibi etkin bir bilinçtir. Ancak bu etkinlik, yarışmacı bireysel etkinlik değil, hep birlikte üretime dayanan, dayanışmacı bir etkinliktir.
“Birey bilinci”nin yarışmacılığı, yalnızca kazananların üretim enerjilerinin kullanıldığı, kazanamayanların enerjilerinin boşa gittiği bir etkinlik tarzıdır. Kazananların yarışmada yitirdiği enerji de boşa gidiyor. Oysa “toplum üyesi” bilincinin dayanışmacı etkinliğinde, dayanışarak üreten bütün toplum üyelerinin enerjilerinin, yitirilmeden üretime yöneleceği ve insan enerjisinin boşa gitmeyeceği varsayılmalıdır.

Bugünkü yarışmacı toplumlarda yitirilen insan enerjisinin kullanılması durumunda, toplum üyelerinin üretim enerjileri, toplumun tüketimine ve paylaşımından çok daha fazlası için yeterli olacağı düşünülebilir. Doğal ki bu durumda, insana “insanca yaşamak” (aşk, çocuğuyla ilgilenme, kültürel etkinlikler, okuma, yazma, bilim ve sanat gibi her alanda yaratma vb) için çok daha fazla zaman kalabileceği hesaplanabilir.

“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.”
KARL MARX (1844 Elyazmaları)

İnsanın bütün bilgisini üzerine kurduğu temel kültür kavramının, Aristokrat “kul” kültüründe “değişmezlik”, burjuva birey kültüründe postmodernizme değin varan “görelilik” olduğu gibi, geleceğin kültüründe “akış” kavramına oturacağı düşünülmelidir. Burjuva “birey” kültürünün bireylere göre “göreli” bilgisi, Herakleitos diyalektiğinin “zaman” kavramı ile de birleşerek “akış”ı oluşturacağı söylenebilir. Doğal ki bu durumda bütün bilgilerimiz sürekli bir değişim ve gelişim içinde bulunacaktır.

“Gerçeklik”ten gelen verilerin de akışkan olarak algılanması ile, “birey”in göreliliği birleşecek ve her iki yanı sürekli değişim ve gelişim içinde bir bilgi türü ortaya çıkabilecektir. Bu akışkan bilgiye göre insanlığın, dolayısıyla bilimin kendini uyarlaması gerekecektir.

Yöntemi bulunduğunda, insanlık için inanılmaz bir hızla sürekli gelişmekte olan bir veri ve teknoloji hizmeti devreye girebilecektir.

Bilginin bu akışkanlığı, sürekli, doğru ve yapıcı “eleştiri gücü”nün ortaya çıkması ile sağlanabilir. Bu anlamda eleştiri de, bilgi ve teknoloji üretimine katkı anlamına gelecektir.

Bilgi edinmeye ilişkin olarak, “kul” düzeninde kullanılan “tümdengelim”, “birey” düzeninde kullanılan “tümevarım” yöntemleri uygun alanlarda işlerliğini sürdürmekle birlikte, uygun dayanışmacı, eleştirel bilgi edinme yolları geliştirilmelidir.

Belki bütün bu tahminler “ilk adım”lardır. Kısa bir süre içinde çok da “naiv/çocuksu” kalabilir. Bu denemenin amacı, geleceğin bilimsel tahminine doğru bir yol açılabilecek, bu tahminlere uygun emeğin toplumda yaratılabilecek olma potansiyelinin anlaşılmaya çalışılmasıdır.

Davranışlarımızı ölçmede sosyo-kültürel alanda kendi yerimizi tam olarak saptayabilmek için, sosyal sınıf kültürlerini bilmek kesin gereklidir.

Söz gelimi bu sosyo-kültürel yapı içerisinde, günümüzde, hem ulusçu hem ilerici olmak olanaklı değildir.

“Halklar” vb uydurulmuş kavramların hangi amaca yönelik olarak önümüze sürüldüğünü görmekte bize yön gösterir.

Yani kendi bulunduğumuz yerin koordinatlarını ölçüp biçmenin yolu, sınıfsal kültürlerin neresinde olduğumuzu bilmekle olanaklıdır.

Bütün yeni kültürler eski kültürlerin içinden doğmakta ve onun düşünsel malzemelerini kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu noktada da doğrusal bir gidiş değil, "yeni bir sapak" vardır. Bu nokta yeniliğin kalkış noktasıdır. Köklerini yozlaşmış, çürümüş eski kültürel yapı içine salacak özsuyunu oradan alacaktır. Üstüne basacağı, besleneceği yeni kültür henüz oluşmamıştır.

Yine Burjuva devrimleri örneği üzerinden gidersek, bir yandan (kentleri bırakıp dinsel engellemelerden dağlara kaçarak yeni bilgiler edinmek üzere çalışmalarını sürdüren) Descartes'in tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bir matematiksel metafizik oluşturma çabası, ama Tanrı ispatlarını düşünsel dizgesinin en başına yerleştirmesi; Spinoza'nın, kuramını, aldığı Musevi eğitiminin üstüne kurması da bundandır.

Ardından, Aydınlanma'yı yaratan, yeni, tümevarımsal, deney ve gözlemin bilgi edinme yöntemleri arasına girmesini sağlayan en büyük düşünürler arasında Berkeley gibi bir piskoposun sayılması, dizgesinin içine tanrısallığın önemli bir payı bulunması, yine aynı nedenledir.

Oysa bu bakış, aynı doğrusal Burjuva Kültürü çizgisi, değişmez Aristokrat tanrısal bilgiye karşı bilimsel düşünceyi doğuracak ve sonunda atheizme değin ulaşacak, Marxizm, diyalektik materyalizmini bu yapının içinden söküp çıkaracaktır.

Bunun 13.yy Anadolu Devrimi içinde de örnekleri vardır. İmam Gazali yanlısı tutucu Aristokrat çizgideki Mevlana'ya karşı Ahi Evren (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş, Sadrettin Konevi ve Yunus Emre, aynı zamanda dinsel bir çizgi olan tasavvuf içinde yer almaktadır. Öte yandan özellikle Ahi Evren ile Mevlana'nın ölümcül bir toplumsal-düşünsel çatışmanın da içinde olduklarını görüyoruz. Şems'in öldürülmesinde Ahilerin ve Ahi Evren'in payı olduğu izlenimi çok güçlüdür. Buna karşılık bize "hoşgörünün doruğu" olarak tanıtılmaya çalışılan Mevlana Celaleddin Rûmî, Ahi Evren'le birlikte Konya'yı terk ederek Kırşehir'e yerleşen öz oğlu Alaaddin Çelebi'nin, Ahi Evren'le birlikte öldürülmesine izin vermiş, bir baskınla öldürülmelerinden sonra da oğlunun cenaze namazını kıldırmayı reddetmiştir.

Yani, Marx'ın kuramı da akış içinde değerlendirilmelidir. O da insan aklının gelişme çizgisine ve toplumsal gereksemeler doğrultusunda, akış içinde değişecek, gelişecektir. Eğer böyle düşünülmezse, kuramın kendisine aykırı düşülmüş olur. Marxçı kuramın, akış içinde değişebilir ve gelişebilir niteliği, başka toplumsal kuramlara göre en ayırıcı özelliğidir ve geleceğin dünyasında tutucu toplum yapılarına yol açmamasını sağlama işlevi de üstlenmektedir. Her günün yeni doğrusuna kendini yeniden uyarlayabilmenin yolu budur.

Bugüne değin gelen (Stalinizm gibi) statik uygulamaların sizi yanıltmamasını dilerim. Bu duraganlık da yine eski yozlaşmış kültürlerin üzerine basma zorunluğundan ve yozlaşmış değerlerin günümüze sarkmasıyla oluşmaktadır.

Ama yaşadığımız süre içinde dünyada ilk kez, Marxçı görüşlerine karşın, bir devlet başkanının, Mihail Gorbaçov'un, Marxist olduğu savındaki koca devletini Marxizmin dışına düşmesi pahasına, akışın gerektirdiğini düşündüğü köktenci değişikliklere açtığını ve dökülebilecek kanın önünü kestiğini gördük. Bu yüzden de Marxist dünya görüşüne karşın karşıdevrimcilikle suçlanmıştır, suçlanmaktadır.

Bu tutumu, herhangi bir ulus-devlet (sermaye devletidir) başkanından bekleyebilir miyiz?

Devrimler öyle bir gecede (ya da kısa sürede) yapılıp bütün değerleri ve dizgeleri bir anda değiştirmez, değiştiremez. Devrimler çok uzun süreçlerdir. Toplumlar bu süreci yaşarken bir kültürden yepyeni bir kültürü sancılar, acılar içinde doğurmakta, yeni ortam içinde solumayı öğrenmekte, yepyeni bir "insan" yaratmaktadır. "İnsan" kavramı zaten içinde yaşadığı kültürden başka nedir ki?
Bir de bu kültüre kendisinin karınca kararınca kattığı küçücük eleştirilerini, değerlerini ekleyebilirsiniz en çok...

Geri kalan hayvansı yanımız değil midir?

Bugüne değin artık yıkılma sürecine çoktan girmiş olan "birey kültürü"nün "kul kültürü" karşısında, Avrupa merkezcilerin (Burjuva toplum bilinci olan "ulusalcılık" gereği) kendi kabullerini doğru olarak alsak bile, Burjuva Devriminin oluşum süreci, Magna Carta'dan bu yana üç çeyrek bin yılı aşmıştır. Hallac-ı Mansur'la başlatırsak bu süreç bin iki yüz yıla yakındır. Bu yüzden yeni kültürlerin ayaklarını hemen kendi yarattığı düşünsel yapıya basması beklenemez. Toplumsal ve kültürel gereksemeler, değişiklikleri, yeni devrimlerin süreçlerini başlatacaktır. Bu nedenle yeni gelenlerin oluşturmaya çabaladığı değişiklikleri "akış" içinde görmeden, içinde yaşadıkları kültüre bakarak "daha önceki kültürün devamıdır" yargısına varmak, "Mustafa Kemal de diktatördü, ülkeyi tek partiyle yönetti, hem çok da adam astı" gibi, aynı düşünsel çizgide, çok haksız bir değerlendirme olmaz mı?

Bugün artık Modernizm, durdurulacak bir yapı değil, üzerine basıp ileriye fırlamamız gereken yapıdır. Nasıl Modernizm metafiziğin üzerine basıp ileriye fırlamışsa bizim de modernizmin üzerine basıp ileri fırlamamız gerekiyor.
Bundan önce olduğu gibi öncenin yapılarını reddetmemiz gerekmiyor. "Akış"ı kavramış olmak, aynı zamanda, önceki süreçlerin kendi zamanında gerekli, dahası zorunlu olduğunu da kavramış olmak demek.

Modernist eğitimin karşıtı (henuz geleceğin bilgisi sistematize olmadığına göre), bir önceki dogmatik eğitimdir.

Kemalist (tutucu ve sahteci Atatürk'çü değil) devlet örgütünün 1920-1946 arasında modernizmin eğitimini veriyor olması doğru tutumdur. Bu tutumu bütünüyle reddetmenin, silmeye, geriye döndürmeye çalışmanın başarıya ulaşma şansı yoktur.

Bugünkü eğitimin alternatifi, yalnızca dogmatik bilgidir. Dersanelerin duvarlarına yeniden falakaların asılmasını mı istiyoruz? Bütünüyle kişisel bir deneyim olarak DP'nin dinci oyları toplama politikası sırasında cesaret verdiği gizli bir mahalle mektebinde okudum. Ne olduğunu iyi bilirim!..

Metafizik, kimi zaman sezgiyle elde edilmiş, kimi zaman tanrı tarafından verilmiş, kimi zaman da yalnızca "kabul edilmiş" ya da "seçilmiş" ama en önemli ayırıcı özelliği "hazır bilgi" olan veriden tümdengelim yoluyla yeni bilgi çıkarma çalışmasıdır. Bu işlemi, çoğunlukla felsefe yapar. Aynı yöntem, matematiğin de yöntemidir. Ama çok daha sistemleşmiş bir biçimde. Her ikisinde de ortaya çıkan yeni bilginin, öncüllerin doğruluğunu garantileyememesi nedeniyle "doğru"luğu ve öncüllerin içinde bulunuyor olması nedeniyle de "yeni"liği tartışmalıdır.

Aydınlanma, dolayısıyla modernizm, bu yönteme deney ve gözlemi eklemiştir ve yeni bilgi bulunabilir duruma getirmiştir. Ancak hiç bir zaman sonsuz sayıda deney ya da gözlem yapılamayacağı için bu bilginin de genel geçer, "doğru" olduğu her zaman kuşkulu kalacaktır. Üstelik, zaman geçtikçe aynı bilgi üzerine çalışacak bilim insanlarına göre de değişebilecek, gelişebilecektir.

Yani bilgiyi var eden "süje-obje bağı"nın "süje" yanı her zaman değişebilir olacak, buna bağlı olarak bilgi de değişebilecektir. İnsanlığın kültür tarihinin her aşamasında ve Doğu-Batı demeden dünyanın her yerinde, "ortaçağ karanlığı"nı kıran, engizisyonları durduran, kitaplık yakmaları önleyen, "Enel Hakk" diyenin canlı canlı derisini yüzülmesine engel olan, başkalarına "ne olursan ol gene gel" diye talkın verip öte yandan kendi öz evladını ölüme gönderen ve cenaze namazını kıldırmayı reddedecek denli salkımı kendisi yutan anlayışı kıran, bu "değişebilirlik" ve "görelilik", yani bilimin kendisi olmuştur.

Bu durumda aşılması gereken eşik, Aristokrasiden sarkan kültürümüzü terk etmek, "mutlak" ve "değişmez bilgi"yi aramaktan vaz geçmek, "günün doğrusu"nu "insan bilgisi" olarak almak olacaktır.

Oysa insanevladının, "değişmez bilgi" arayışı yazık ki sürüyor ve bizi yeniden tanrısal bilgiye doğru sürüklemeye çalışıyor. Tehlike bu noktadadır. Bulunduğumuz yerin akış üzerinde nerede olduğunu saptamak gerekiyor.
Sürüklenmek istendiğimiz yer, akış üzerinde "dün"ün yapısıdır. Doğal ki tehlike, bu anlayışın "akışı geri döndürebilecek" güçte olmasında değil, toplumları, anlayışları, yani kültürü geriye sürüklemeye çalışanlarla, yaşanmakta olan badireyi atlatıp geleceği kurmaya çalışanlar arasında çıkacak çatışmadadır. Bu çatışma tarih boyunca oluk oluk kan akıttı.
Hangisini sayayım:
Hallac-ı Mansur'un parçalanarak öldürülüşünü mü?
Seyyid Nesimi'nin derisinin canlı canlı yüzülüşünü mü?
Tekkelerinde Yunus'un:
Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek seni
ilahisini okudukları için yine bu ilahiyi okuyarak idama giden Anadolu insanlarını mı?
Anadolu'dan dönen Haçlı şövalyelerin götürdüğü kültür yüzünden yozlaşmış sayılıp kitleler halinde odun yığınlarının üstüne çıkarılıp yakılışını mı (bkz: Mine Kırıkkanat "Gülün Öteki Adı")?
Şeyh Bedreddin'in, Pir Sultan Abdal'ın ipin ucunda sallandırılarak yok edilişini mi?
Marco Polo'nun, seyahatlerinin dine aykırılığı yüzünden zindana atıldığı için, seyahatnamesini zındandaki birisine anlatarak yazılmasını sağladığını mı?
Galileo'ya Engizisyon mahkemesinde ölüm korkusuyla "tamam tamam, Güneş dünya etrafında dönüyor" dedirtilişini mi?
Descartes'in yazacağı kitaplar engellenmesin diye dağlara kaçarak çalışmak zorunda kalmasını mı?

Daha sayayım mı?

"Akış" -yine kültür tarihine bakar ve tümevarım kullanırsak- hiç bir zaman geriye dönmemiştir. Ama akmakta olan kanlardan korkulmalıdır. Tehlikenin büyüğü budur. "Dün" yandaşları (31 Mart'ın "istemezük"çüleri) ile yarını kurmaya çalışanlar arasında her zaman bir çatışma olmuştur, olacaktır da. Somut sorun yalnızca kan dökülmesinin önlenmesidir.

Dünya sermayesinin "insan kanı"na aldırdığı yoktur. Kendi düzeninin sürmesi ve yalnızca silah dahil herşeyin tüketiminin artması adına bu çatışmaları kışkırtıyor ve nedeni ne olursa olsun, çatışmalar sürdükçe ellerini ovuşturuyor. En yakın önemli örnek, 1929 ekonomik krizini (Gazap Üzümleri - J.Steinbeck) aşabilen şeyin, inanılmaz kanların dökülmesine neden olan 2.Paylaşım Savaşıdır.

Sermaye için bu savaşta başarılan şey, Hitler, Mussolini Faşizminin yok edilmesi değil, piyasa ekonomisine yeterli kaynağın pompalanmış olmasıdır!.. Kaldı ki aynı durumda olan Salazar ve Franko Faşizmi için hiç bir şey yapılmamıştır.

Bugün aynı oyun Irak gibi, Afganistan gibi, dünyadaki bütün savaşlarda oynanmaktadır.
--------------------------------------------
[1] Daha kısa haliyle Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 sayısında yayınlanmış, sonradan genişletilerek 30 Haziran - 06 Temmuz 2008 tarihleri arasında İzmir Karaburun'da yapılan "Geçmişten Geleceğe Türkiye" konulu "Utopyacılar Toplantısı"nda sunulmuştur. Metin, bu bildiri metnidir. http://www.utopyacilar.org/esas/ana.html
[2] Soylu sınıf, tanrısoylular.

[3] Ya da ölümünden sonra tanrılaşacak bir varlık / Ankara Augustus tapınağı böyle bir Roma imparatoru adına yapılmış tapınaktır.

[4] Bu yüzden devlet yönetimi tanrısal kan bağı olan aile içinde kalırdı. Osmanlı sultan ailesinden gelenler idam edilecekleri zaman tanrının kutsal kanı dökülmesin diye boynu vurulmaz, kementle boğdurulurdu.

[5] arınık, temiz

[6] TUNCER, Ömer “ARİSTOKRAT ORTAÇAĞIN “MUTLAK HAKİKAT” KAVRAMI VE ANADOLU TASAVVUFU’NUN BAŞKALDIRISI” Bilim ve Ütopya Dergisi Mart 2003, Sayı:105, s: 49

[7] Platon idealizminin, ünlü “mağara örneği”… Buna göre insanın erişebildiği bilgi, değişmez idealar evreninden mağaranın görebildiğimiz arka duvarına düşen bulanık gölgelerdir.

[8] Sermaye sınıfı, kentsoylular.

[9] TUNCER, Ömer; “EVET İSYAN!..” Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı:40, Haziran 2007

[10] Çoğu Horasan doğumlu, ya da Horasan’da yetişmiş olduğundan…

[11] Sistematize olduğunu

[12] TUNCER, Ömer; “KURULUŞTAN KURTULUŞA!..” Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı:24, Şubat 2006, s:33-45

[13] Saulnier, Mine G. / “Gülün Öteki Adı” Milliyet Kitapları, İst. Mayıs 1997

[14] “Bende” sözü Farsça “kul” demektir ve “bendeniz” sözü de “kulunuz” anlamındadır.

[15] “Thou” (sen) sözü İngilizce’de bile bir tek tanrı için korunmuştur.

[16] İşçi Sınıfı

[17] Yukarıdaki çizelgede geleceğin olası kültürü koyu renk karelerle gösterilmiştir.

[18] 20.yy bürokratik komünist devlet deneyiminde, Sovyetler Birliği de küresel sermayenin çarklarına kapılmış ve sermayenin “kâr” motoru adına doğanın yok edilmesine şiddetle katkıda bulunmuştur. Söz gelimi okyanuslardaki balinaların yok edilmesinde Sovyetler Birliği deneyiminin payı az değildir.