10 Şubat 2014 Pazartesi

Dört Kapı ve Bir Kapıcı - Adnan Onart


Adnan Onart'ın sunumu (video)

Yunus Emre'nin Şiiri Aracılığıyla Anadolu Sufiliği Üzerine
(İngilizce sunum)

Four Gates & A Gatekeeper
Reflections On Anatolian Sufism
Through The Poetry of Yunus Emre













1 Kasım 2013 Cuma

Burjuva Kültürüne dönüşüm ve Yozlaşma Süreci üzerine...




"Müzik Kültürü" Üzerinden,
Anadolu ve Dünya kültüründe Burjuvalaşma ve Yozlaşma Süreci[1]

Ömer Tuncer

"Arabesk, pek çok sanat dalını kullanan öteki "arz/sunum" alanlarında olduğu gibi, bu yapının yozlaşmış sonucudur. Türkü'nün insanca "yanık"lığını "ezik"liğe dönüştürür. Eziklik, yanıklığın başkaldırısını taşımaz. Caz müziğindeki, biraz da karikatürle kardeş, gülmecenin içindeki başkaldırıyı da taşımaz. "Eziklik", içinde, bu ezikliğin kabullenilmişliğini barındırır. Karikatür sanatının ardına sığınarak aynı anlayışın geliştirildiği Gırgır Dergisi ve ardılları ile aynı çizgide, aynı durağanlıktadır. İçeriğinde, sözlerinde "devrimci/ilerici" ögelerin bulunması aldatmacadan öte geçmez. "Beğeni " yerlerde sürünmekte, izleyiciyinin "lumpen"den daha üst beğeni düzeylerine taşınmasının önü kesilmektedir!.."


"Geleneksel Türk Sanat Müziği" denilen müziği niteliksel olarak ikiye ayırmak doğru olur:

·        Klasik Türk Müziği - Osmanlı aristokrasisinin dinsel ve yaşamsal müziği.

·        Kendine "Türk Sanat Müziği" adını yakıştıran ticari müzik(!)...

Klasik Türk Müziği, Klasik Batı müziğinin Barok öncesine denk, sosyolojik, kültürel, dolayısıyla sanatsal değer taşır.

Aristokrat kültürden sonra, Burjuva kültürünün Anadolu'da yarattığı ikinci tür, "Türk Sanat Müziği" adını alan müzik, bugüne değin kültür tarihi açısından gereğince incelenmiş değildir. "Müzik" kavramının içine alınmamış, bir anlamda yok sayılmıştır.

Genel olarak bunlardan biri, hızını Aristokrat kültürün müziğinden alan, onun üzerine oturan burjuva müziği, öteki burjuva ticari yapısının etkisinde ortaya çıkan "satılabilir" ya da "satışa gelebilir" müzik!..

Yozlaşma, ikinci yolun üzerinde oluşuyor: Yeterli kültürel alt yapıya sahip olmayan ve yalnızca satılmak için yapılan müzik!..

Bu dönem, Osmanlı'da, Burjuva kültürünün başgöstermesiyle başlar. Yani Osmanlı'da, Batıcı hareketlerin ilki sayılabilecek Lâle Devri'nden sonra Klasik Türk Müziğinin içinde oluşan "Şarkı formu" ile belirlenmekte ve dönemden etkilenen yaşama biçimine koşut, yeni bir tür, eğlence müziği oluşmaktadır.

Bu formda, Dede Efendi gibi Klasik Türk Müziğinin değerli bestecileri bile, öteki bestelerinin ağırlığında olmayan, oldukça hafif, şarkı formunda eğlence müzikleri besteleyeceklerdir.. 20.yy'a yaklaştıkça, "bireysel" burjuva yaşam biçiminin gitgide da egemen olmasıyla bu tür, yavaş yavaş "Klasik Türk Müziği" diyebileceğimiz, Aristokrat kültürden gelen müzikten ayrılacak, arasına "Longa"lar, "Sirto"lar gibi orta sınıf (burjuva) Anadolu insanının eğlence müzikleri ile birleşecektir ("Fasıl" denilen ve disipline edilmemiş eğlence yorumlarının da bu dönemde yaygınlaşmış olduğuna dikkat çekmek gerekir).

Rum ve Türk eğlence müziklerinin - dillerin karışmasından oluşan Rembetiko (ya da Rebetiko) bu dönemde, 20.yy başlarında ortaya çıkar. İslam ilahilerinin arasında bir tür serbest okuma sayılabilecek "Kaside"ler, ustası olan hafızlar tarafından, lâ-dînî (din dışı) alana taşınarak "Gazel"ler oluşturulur ve "bülbül sesli hafız" (Hafız Burhan) gibi nitelemelerle bu dönemde günlük acıları anlatan, gözü yaşlı bir tür eğlence müziğine dönüştürülür.

20.yy ortalarına doğru, öteki kültür alanları -söz gelimi Edebiyatta Yahya Kemal- ile koşutluk içinde Münir Nurettin gibi, şarkı formunun klasikleri yetişecek (ikisinin söz ve beste ortaklıkları bu durumun özel bir kanıtı gibidir), daha sonra buna, klasik ile popüler arasındaki kültür ayırımı gözardı edilerek "neo-klasik" adı verilecektir.

1950'li yıllarda, gazinoların gelişmesi ile eğlence müziği para getirmeye 
-rant sağlamaya- başlar. Hemen ardından, 1960'dan sonra araçlara takılan ve 45'lik çalabilen plakçalarların çıkması ile taksilerden yükselen "avazeler", Zeki Müren'in ve yanına Halk Müziğinden Muzaffer Akgün'ün katılımıyla doruklarına ulaşır.


İşte Arabesk denilen "ucube", bu dönemin devamı olarak ortaya çıkar. Artık, halk müziğinin "yanık"lığı (Anadolu türküsü bestelenmez, "yakılır") "ezik"liğe dönüşecek Arap müziğinin tınılarına yaklaşılacak, Arabesk adını alacaktır.

Söz konusu yozlaşma, dünya burjuva kültüründe ticari müziğin yozlaştırma süreci (popüler müzik) ile de önemli koşutluklar içermektedir. Ve bu açıdan da ele alınmalı, incelenmelidir!

Batı Ve Doğu, İki Ayrı Müzik Türü Sayılmalı mı?

Müzik, Batı ya da Doğu diye ikiye ayrılarak ele alınmamalıdır. Toplumların yaşam biçimlerine göre biçimlenir. Yanyana yaşayan toplumlar birbirini etkiler, yeni sentezler oluşur.

Kemalist dönemin, kültür üzerine, bu arada müzik üzerine etkisini, bugünden bakarak ve bugünün değerleriyle değerlendirmek doğru olmaz. Osmanlı aristokrasisinden kalan bürokrasi kültürü üstüne oturmuş olan Kemalist Devlet'in çalkantılı bir dönemden geçmesi ve pek çok yanlış yapmış olması doğaldır. Her devrimden sonra, devrim kültürünün bir yerleşme süresi vardır. 20.yy Anadolu Devrimi'nin, dünyadaki son burjuva devrimi olması nedeniyle, bu süreç, oldukça kısa sürede aşılmıştır. Kemalist Burjuva devriminden sonra neler yaşandığını elbette tarihçiler ayrıntısıyla araştırmalıdır. Ama bu, dönemin akış içindeki doğru yerinin gözetilmeden, mahkum edilmesi gerektiği ön yargısıyla yapılamaz.

Burjuva Devriminin Getirdiği Sunum-İstem Döngüsünün, Kültür Üzerine Etkisi

Arabesk'e ve onu önceleyen yapıya bakmaya çalışırsak, Burjuva Kapitalist yapının "daha çok tüketme" ve "kâr ederek geçim sağlama" ölçütleriyle devinebiliyor olduğunu göz önünde tutarak, "insan"ın, doğal, "kendiliğinden" gereksemesi olan sanatın "sunum-istem / arz-talep" çarkları arasına sıkışıp kalmış olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kuşkusuz bu yapının oluşmasında, "istem/talep"in önemli bir payı olmakla birlikte, bunun özgür bir istem olduğu söylenemez.

Oluşmasında "istem"e karşı, onu üretilebilene yönlendirmek, tüketimi sürekli diri tutmak, gereksemedan çok daha fazlasını tüketmesini sağlamak üzere çeşitli Burjuva/Kapitalist mekanizmaların geliştirilmekte ve işletilmekte olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Bu mekanizmaların geldiği, organize ilk kaynağın, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in oluşturduğu "Büyük Yalan" kuramı olduğu unutulmamalıdır. Adı önce "reklamcılık" olmuş, şimdilerde "halkla ilişkiler"e dönüştürülmüştür. Yani kapitalist yapı bu iş için para dökmekte ve başarılı olmaktadır. Üstelik bu başarı, maliyetlere eklenerek, tüketicinin, yani bizim paramızla sağlanmaktadır!.. Yöneldiği kitle ise, durumun ayırdına varamaması için özel önlemler alınan, "örgütsüz tüketici"dir.

Dolayısıyla yalnızca bu ticari ürünlere bakarak, toplumun "doğal kültürel yapısı"nı anlamak olanaklı değildir.

Hem gazino kültürüne, hem Arabesk'e dönersek, Karagöz'ün, "Orta Oyunu"nun, "Kukla"nın, "Turne Tiyatroları"nın, doğal süreç içinde gerçek gereksemeden oluşmuş "eğlence sunumu", bu kültürde yoktur. Ve tabii Aşık Veysel'in, gerçek gereksemelere oturmuş türküsünü de bulamazsınız.

Kültürün kendi aktığı doğal yol üzerinde gelişebileceği ve gelişkin bir kültür oluşabileceği tehlikesi, sermaye için, önünün kesilmesi gereğini doğurmuş ve kapitalist yapı, "halkla ilişkiler"in "büyük yalan" kuramını kullanarak, kendi hareketlendiricisi olan "kâr etme" doğrultusunda, ön kesme ögelerini, alınır-satılır müziklerin (ve doğal ki, bütün kültürel yapıların) içine yerleştirmeye de başlamıştır.

Hal Ashby'nin "Being There / Merhaba Dünya"sı gibi birkaç olumlu örnek dışında bugünün komedisi, artık Charlie Chaplin'in komedisinden, Shakespeare'in komedisinden niteliksel olarak farklıdır ve çok büyük oranda, gerçek gereksemenin değil, kendi oluşturduğu istemin ürünüdür. İsmail Dümbüllü komedisi ile bugünkü Cem Yılmaz komedisine yalnızca bakıvermek, aradaki nitelik farkını açıkça ortaya koyabilecektir.

Arabesk, pek çok sanat dalını kullanan öteki "arz/sunum" alanlarında olduğu gibi, bu yapının yozlaşmış sonucudur. Türkü'nün insanca "yanık"lığını "ezik"liğe dönüştürür. Eziklik, yanıklığın başkaldırısını taşımaz. Caz müziğindeki, biraz da karikatürle kardeş, gülmecenin içindeki başkaldırıyı da taşımaz. "Eziklik", içinde, bu ezikliğin kabullenilmişliğini barındırır. Karikatür sanatının ardına sığınarak aynı anlayışın geliştirildiği Gırgır Dergisi ve ardılları ile aynı çizgide, aynı durağanlıktadır. İçeriğinde, sözlerinde "devrimci/ilerici" ögelerin bulunması aldatmacadan öteye geçmez. "Beğeni " yerlerde sürünmekte, izleyiciyinin "lumpen"den daha üst beğeni düzeylerine taşınmasının önü kesilmektedir!..

Oysa, geleceğin dünyasını oluşturmak için bu yapının mutlaka ve hızla ayırdına varılması, durdurulması gerekir. Kapitalizmin "güdümlü" sunum-istem işleyişinin ardındaki "güdüm"ü ortaya çıkarmanın zamanı gelmiş, geçmektedir. Yok edilmeye çalışılan ve gerçek gereksemelerle oluşmuş her türlü kültür ve sanat kanalının açık tutulması günümüz aydınının görevidir.

Dünyada burjuva devrimleriyle aristokrasiyi alaşağı ederek burjuva düzenini oluşturmuş olan yapı, kendi çöküş sürecini yavaşlatmak için, yine kendi oluşturduğu "birey" dünyasının zayıflıklarını kullanarak yeni ve yapay bir "kul düzeni" oluşturmuştur. Amacı, olabildiğince uzun yaşatmaktır, bunun için elinden geleni yapmaktır.

Kültürel ya da siyasal, her alanda geliştirilecek politikaların, yozlaşmaya karşı savaşımı gözetmesi gerekir.

Kültürümüzde Aristokrat-Burjuva Ayırımı

Bugüne değin yaşadığımız ve Türkiye'de Kemalist Burjuva Devrimiyle dönemini kapattığımız Aristokrat sınıf egemenliğinin ve içinde bulunduğumuz Burjuva egemenliğinin yola çıktığı temel kavramların yaşanan kültüre yansıması kaçınılmazdır. Eğer kendimizi "kul" duyumsuyorsak, "efendi Tanrı" tarafından yetkilendirilenlerin yönettiği ve "saray"dan aldığımız "ulufe"yle geçinmeyi doğal gösteren kültürü yaşıyoruz ya da en azından savunuyoruz demektir. Sultanın yediği domatesi biz de yetiştiriyor olsak, efendimize karşı sorumlu olduğumuzdan yaparız. Karşılığında efendi(leri)miz, herhangi bir şey vermek zorunda değildir. Yaşamak için gerekseme duyduğunuz altın, akçe, para, her neyse, "lûtfedilmiş olan"dır. Aristokrat kültür, bütünüyle bu kültürel yapının üzerine oturur. "Ekmek yediğimiz kapı" anlayışı bu kültürün ürünüdür.

Aristokrasinin oluşturduğu toplumda, yalnız müzik değil, kültür alanlarının hepsi Aristokrasinin kucağında büyür, başka şansı yoktur.

Ama "akış", söz gelimi Beethoven'da, bu kültüre, bireysel başkaldırıyla yanıt verir!

Türkiye başbakanının, kendisini protesto edenleri zaman zaman "nankörlük"le suçluyor olması da, Aristokrat kültürden günümüze sarkan anlayışın ürünüdür.

Anadolu insanının "burjuva" sınıfını son derece başarılı biçimde adlandırdığı "sonradan görme" kavramının anlattığı gibi, toplumumuzda, devlet yöneticisi Başbakan, Aristokratlığa özenmekte, yaptığı herşeyin kendi görevi olduğunun, bunu yapmak zorunda olduğunun bilincinde olması gerekmesine karşın, verdiği karşılıkları "ulufe" olarak duyumsatmaya çalışmaktadır.

Oysa bugün, demokratik toplumlarda, yöneticinin, yönetilenlerin hizmetinde olma ve ne yapsa yeterli olmayacağının bilincinde olma görevi vardır!.[2]

Benzer pek çok örnek verilebilir...

Burjuva kültüründe, "birey" olmanın bilinci gelişmiştir. Zaten "birey bilinci" gelişmeden Burjuva Devrimi yapma şansımız yoktur. "Özgür olmak", "birey olma"nın verdiği haktır. Ancak o zaman yetiştirdiğimiz domates, Cumhurbaşkanına da verilse karşılığı alınabilir. Aldığınız, "lutuf" değil, karşılıktır ("ücret", "fiyat", her neyse). Toplumsal yapı da, ancak, bu "karşılık"ın devindirmesiyle yürüyebilir.

Osmanlı Klasik Müziği ve Anadolu Halk Müziği?

Dünyanın her yerinde saray ve halk müzikleri, Aristokrat kültürün egemen olduğu dönemden günümüze gelmiştir ve dinsel kökenlidir. "Kul"luk, müzik ve dansdan oluşan törenlerle gösterilir.

Birey kültürünün gelişmeye başlaması ile, din dışı, "birey"i önde tutan müzik, her iki alanda da oluşmaya başlar.

Anadolu'da ayırım çok belirgindir. Özellikle Osmanlı toplumu, iki ayrı dinsel yapının etkisindedir. Kızılbaş Türkmen inancı (heterodoks) ve Sünni Saray inancı(ortodoks), Osmanlı tarihi boyunca birbiri ile çatışmış iki ayrı sınıfsal kültür dizgesidir.

Aynı yapı Avrupa kültüründe de vardır. Ama Avrupa'da dinsel ayırım, Alevilik-Sünnilik denli keskin ve birbiri ile savaşan kültürler değil, aynı anlayışın, ötekinin yanlışlarını düzeltme savında, birbirini izleyen yapılar olarak ortaya çıktığı için, Anadolu'daki gibi keskin çizgilerle ayrılmamıştır. Protestan'lığın ortaya çıkmasından sonra bile her iki dinsel kültür, Aristokrat sınıfın içinde, Katolik papalıkla Feodal beyler arasında kalmıştır. Bu dönemde halk müzikleri evrensel müziğin içine kadar girer. Birçok örnek var. Süitlerde, çeşitli halk müziklerine bolca rastlanır. Beethoven'in 6 numaralı Pastoral senfonisinde köylü danslarından alıntılar vardır vb..

Sermaye (Emperyalist yöneticiler, faşistler), evrensel kültürü, yaşayarak değil, bir yandan kendilerini "efendi" gösterebilmek için, öte yandan da tüketimi artırmak için reklam aracı olarak, yani "sonradan görme" edasıyla benimser[3]. Borusan'ın, hem de oldukça kaliteli bir klasik Batı Müziği orkestrası beslemesi, Koç ve Sabancı sermayelerinin müzeleri bu türdendir!..[4]

Türkiye Toplumunda Kemalist Dönem ve Müzikteki Yozlaşma

Kemalist dönemin uygulamalarını hatasıyla sevabıyla anlamalıyız kuşkusuz. Ancak onu doğru sosyolojik ve kültürel yerine oturtarak değerlendirmek gereklidir. Yoksa yalnızca öfkelerimiz, kızgınlıklarımız, tepkilerimiz bizi yanlışa götürür. Bugün yapılmakta olan pek çok politik yanlışın, değerlendirmenin ve ön yargılarımızın kökeninde de bu tutum vardır.

Arabesk, 1965'den sonra Türkçe sözlü popüler müzikle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Amaç, dünya pop müziği ile aynıdır: satılabilir "meta üretimi", dolayısıyla kâr ve geçim sağlamak!.. Hepsi budur!..

Ürettiğimiz her şeyin satılabilir olmasından kurtulmanın yollarını aramamız, burjuva uluslar (ya da "kimlik"ler) arasındaki ayırımlar nedeniyle ortaya çıkan çatışmaları terk etmenin yollarını, politikalarını bulmamız ve geleceğe dönük "insan" temelli yapılanmaları oluşturmak için emek vermemiz gerekiyor. "İnsan için" oluşacak toplumları ortaya çıkarmak zorundayız. Birbirinden ayrı "halklar" değil (bunun gerçek anlamı "uluslar"dır), halk, yani "yönetilenler"in kendini yönettiği toplumu oluşturmak, Aristokrat sınıfın tepemize Demokles'in kılıcı gibi asıp gittiği "devlet" denen örgütlenme modelinden bir an önce kurtulup kendi gereksemelerimizden yola çıkan dayanışmacı "kamu" modelinin somutlaştırılması için çalışmak, araştırmalar yapmak, politikalar üretmek zorundayız. Bu bağlamda "Gezi Direnişi"nden dünya kültürünün öğreneceği çok şey vardır!

Başka bir çıkar yolumuz da yoktur.

"Sanat"ın Kültür Ürünü olarak Ortaya Çıkışı ve Gelişimi

"Sanat" kavramının "zenaat"den ayrı olarak, ne zaman başladığını ve insanların sanata ne zaman gerek duyduklarına bakarsak:

a) Sanat, bize değin ulaştığı kadarıyla, mağara çağında, mağara resimlerindeki stilizasyonlarla başlamıştır. "Stilizasyon", kavramlar dünyamızdaki karşılığını anlatmak üzere, dış dünyanın araçlarını (ses, renk, çizgi, dans vb) kullanarak oluşturulan simgelerin yaratılmasıdır.

b) Aristokrat sınıfın bütünüyle egemen olmasından hemen önce, "bireysel sanat"ın öncüleri denebilecek nitelikte yapıtların öncüleri ortaya çıkmıştı. En önemli örnekleri şiirde Homeros, Sappho, tiyatroda trajedileriyle Aiskhilos, Sophokles, Euripides , komedileriyle Aristophanes, düzyazıda Herodotos, Felsefede Sokrates öncesi Anadolulu düşünürler ("felsefe" adı daha sonra Helenler tarafından konulacaktır); resimde Girit ve Pompei duvar resimleri, mozaikler, yapıtları günümüze kalmamış olsa da adını bildiğimiz Kolophon'lu Apelles, yontuda Helen Polikletes okulu, Anadolu Aphrodisias okulu gibi sanatçılar ve akımlar gelişmişti.

c) Aristokrasinin oturması ile "birey" olan, olabilen yalnızca "tanrı"ydı. Geri kalan herkesin kendisini "kul" saydığı bu kültürel yapıda, yaratıların bütünü tanrı tarafından vahyedilmişti. Şiir yalnızca kutsal kitaplardı (ünlü örneği: Kur'an'da, şairlerinin lanetlenmesidir). O da tanrı tarafından yazılır ve vahyedilirdi. Anadolu'da 13.yy'a, Yunus Emre'ye değin sanatta olsun, felsefede olsun, yaratıların hiç biri imzalanmazdı. İmzalamak tanrıya özgüydü, saygısızlık, ayıp, günah sayılırdı. İran kültüründe ise yaratıcı kendi bireysel adını kullanmaz, "tanrının vahyini gönderdiği kul" anlamında, kendine özgü bir "mahlas" kullanırdı. Bu gelenek daha sonra Anadolu'da toplumsallaşmakta olan "birey/ben" kültürünü etkileyecek, başaşağı edilecek ve "imza"ya dönüştürülerek kullanılacaktir.

d) Renaissance(yeniden doğuş)'da "yeniden doğan", işte bu "birey" kültürüdür (bkz:http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html).

e) Aristokrat sınıfın egemenliğinde, dâhi sanatçılar, bilim insanları, yaşayabilmek için yaşamlarını soyluların desteğiyle geçirmek zorunda kalıyordu. Bunun dışında yaşama şansı yoktu. Bugün, burjuva toplumlarında bilim insanları ve sanatçıların yapıtlarını satarak geçinmek zorunda olduğu gibi... Dönemin yapısında "birey"in zorlanması doğaldır. (bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/telif-haklar-konusunda-aykr-dnceler.html)

f) Sanat yapıtlarında "isyan"ın görülmesi için "birey" kültürünün başlamış olması gerekmiştir. Örnek olarak: Beethoven'in tek Operası "Fidelio"nun burjuva devrimi fonunda geçen öyküsüne bakmak yeterli olacaktır. Osmanlı'da isyan şiirleri yüzünden kellesinden olmuş Divan şairi az değildir. Kanuni'nin, oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürtmesi üzerine onu önder sayan bir kadın şairin Kanuni'ye isyanı ilginçtir. Sultan'ın gözdesi Hurrem'e "Rus Cadısı" diyecek denli kişiseldir, başkaldırıdır...

Zulmedip ol nev civana eyledin cevr-i feza
Boynuna taktın kemendi canına kıldın eza
Merhametsiz şah-ı alem, n’etti sultan Mustafa
Bir Rus cadısının sözün kulağına koyup
Nekr ü ale alunuben ol acuzeye uyup
Şevkat imandır bilurken kılmadın havf ü Hüda

g) Anadolu Halk müziklerine gelince: Anadolu'da Osmanlı'nın kuruluşunu gerçekleştirmiş olan 13.yy kültürünün Aristokrat karşı devrime direnişi söz konusudur (bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/12/kardevrime-direnen-filozof-eyh.html). Ayrıca bunu yapabilmek için bir başka "egemen"in kulluğunu kabul etmek zorunda oldukları da gözden kaçmamalıdır: Pir Sultan'ın şiirlerindeki "şah"ın, Şah İsmail olduğunu unutmamak gerekir. Hem başka türlü davranmayı bilecekleri yeni bir kültür henûz gelişmemişti, hem de "şah"da bulmayı umdukları şey 13.yy Anadolu kültürüydü ki doğmakta olan "birey" kültüründen çok güçlü ögeler içeriyordu.

Yaşadığımız dönemde, Marxist kurama karşın, "akış"ı temel alan geleceğin kültürünü henûz oluşturabildiğimizi söylemek zordur.

Emperyalizm ve Müzik:

a) Dönemimizde "emperyalizm"in artık uluslar arasında değil sınıflar arasında olduğunu saptamakta yarar var. Bu bağlamda "biz"i sömürmekte olan düşmanımız artık "Amerika" ya da "Avrupa Birliği"nin ulusları ya da ülkeleri değil, Türkiye burjuvazisinin de içinde olduğu sermaye sınıfı, yani dünya burjuvazisidir.

b) Sömürülmekte olan "biz" ise yalnızca Türkiye'de yaşayan "üretime emeğiyle katılanlar" ya da "emeğiyle geçinenler" değil, Amerika ve Avrupa dahil bütün dünyada yaşamakta olan "emeğiyle geçinenler", sömürü bağlamında ele alırsak "tüketiciler"dir.

c) Emperyalizmi hâlâ "uluslar arasında yaşanan sömürü" olarak gösterme politikasının başarılması için avuç dolusu para döken, "tüketiciler"i olabildiğince uzun süre sömürmeye devam etmek isteyen Emperyalist yapı da, onun sanmamızı istediği gibi "ülkeler" ya da "uluslar" değil, dünya sermaye düzeninin ta kendisidir.

Bunun sermaye sahibi insanlar bile değil, sermaye düzeninin mekanik yapısından geldiğini, sürebilmek için buna gereksemesi olduğunu görmemiz olasıdır (bu konuyu toplumbilimcilerin ve ekonomistlerin daha ayrıntılı araştırması gerekir).

Bu saptamaları yaptıktan sonra biraz daha ileri gidersek:

a) Klasik Batı Müziği adını verdiğiniz müzik, bugün artık "bilim" gibi akademik bir yapıdır. Avrupa kilise müziğinden yola çıkmış, Aristokrat kültürün egemen olduğu dönemde saraylarda dolanmış olmakla birlikte, Barok dönemi yaşamış, gelişmiş, Halk müzikleri de içinde olmak üzere bütün dünya müziklerini kapsayan evrensel bir müziğe dönüşmüştür.

b) Klasik Batı Müziği adını verdiğimiz müziğin, emperyalizm ile ilgisi yoktur. Bunu, Dünyanın her yanında bilimin, iletişimin gelişmesi sonucunda bir araya gelmesine benzetebiliriz. Evrensel müzik artık dinsel müzikleri de, saray müziklerini de, halk müziklerini (örn:Sarasate'nin "Zigeunerweisen/Gipsy Airs"i) de kapsayan ve onların üzerinde yer alan gelişkin, Evrensel bir sanat türüdür, Buna Evrensel ya da Akademik müzik demek daha doğru olacaktır. Artık Ruhi Su'nun bütün türkülerinde, Fazıl Say'ın "Kara Toprak"ında Anadolu halk müziğini, yine Fazıl Say'ın İstanbul Senfonisi[5]'nde (http://vimeo.com/18362962) hem saray müziğini hem de halk müziğini bir arada bulabiliyoruz.

c) Tanımını yukarıda vermeye çalıştığım, sınıflar arasındaki sömürü düzeni olarak Emperyalizm'in tıkamaya çalıştığı, insanı "insan" (Alevilikte: "İnsan-ı Kâmil"; Nietzsche'de "Üstinsan/Übermensch") yapan yol budur. Kendini evrenselleştirerek, durmadan büyümek zorunda olması nedeniyle sınırları ortadan kaldırmaya çalışan global sermaye, "insan"ların evrenselleşmesini (klasik anlamda Marxist enternasyonalizm) olabildiğince durdurmaya çalışmakta, bunu da "ulusal" sınırları olabildiğince uzun süre sağlamlaştırıp ayakta tutarak, dahası henûz oluşmamış sınırları oluşturmaya çalışarak yapmakta, bunun için özel politikalar geliştirmektedir. Bunların en yaygını, ulusların birbirine düşürülmesidir. Böylece silah tüketimini de olabildiğince uzun süre ayakta tutarak, savaşın beslediği küresel ekonomiyi ayakta tutmaya çalışmakta, bir taşla birden fazla kuş vurmaktadır.

"İnsanlık" olarak içine düşürüldüğümüz, ama hızla kurtulmamız gereken tuzak budur!..

Kültür'de ve Sanat'ta "Soyutlama"nın Psikolojisi

Sanatın doğal bir gerekseme sonucu ortaya çıkmış olduğunu, günümüze değin, kültürel ve biyolojik (burada beyin) gelişmeye koşut olarak, çağlar içinde ilerlediğini, geliştiğini söyleyebiliriz.

Sınıfsal kültürlerin akış içinde değişmesinden gelen değişiklikler, sanatın biçimini de etkilemiştir. Kimi zaman şaman doktorun hastasını iyileştirmek için doğal güçlere yaptığı duadaki içtenlikte, kimi zaman Afrika kabilesinde insan ya da hayvan kurbanında, kurban edenin bağışlanması için yapılan duada; "söyleme gücü"nün yeterli olmadığı ortamlarda, kimi zaman mağara duvarına, ama belki de yine ava gitmeden önce doğal güçlere haber göndermek amacıyla, dans, müzik, ya da resim sanatları gelişir. Danslar, çıkarılan sesler, çizilen ya da boyanan şekiller, hepsi insan beyninin ürünü olan ve "soyutlama" adını verdiğimiz etkinliğin sonuçlarıdır.

Belki insanın bir tanımını da "soyutlama yapabilen hayvandır" diye vermek yanlış olmaz...

Beyin birçok soyutlama yapar. Bunların hepsi "sanat" olmak zorunda değildir. Söz gelimi "dil" bir soyutlamadır. Bilimlerin kullandığı kimi kavramlar soyutlamalardır. Özellikle de matematik, geometri, mantık, bütün işlemlerini soyutlamalar üzerinden yapar.

"Sanat" bunlardan ayrı olarak "yaşam"ın paylaşılması için yapılan soyutlamadır. Ortaya çıkışında "coşku" vardır. Bilimsel soyutlamaları ise "akıl" var eder. Her iki soyutlama türü de bir "dil" oluşturmak için var olur. Biri duyunun (dış dünyanın), öteki duyarlığın (iç dünyanın) dilidir. Duyusal dilin amacı bilgi aktarmak, duyarlığın amacı ise yaşamı paylaşmak, kendi öz yaşamını başka güçlere (insan, doğa, tanrı) aktarmaktır. Ancak ne yapsa gücü, buna, tam olarak yetmez. Çünkü duyarlık içseldir ve dışsallaştırmak için mutlaka dış evrenin elemanlarına gerek vardır (Bkz: Prof.Dr.Necdet Sumer - Bilim ve Ütopya Eylül 2003 Sayı:111 "Sanatsal Etkinliğin Doğası Üzerine"). Sanatların yalnızca bu dışsal yanı işlenebilir. Aslına bakarsak, sanatları birbirinden ayıran da yalnızca bu yandır.

Yani hangi sanat ve hangi dönem olursa olsun, özü aynıdır ve "insan"dır. Hiç kuşkusuz, içinde yaşadığı sosyal sınıftan, sosyal sınıfının oluşturduğu kültürden etkilendiği biçimiyle insan... Siyasal yapısıyla, beğenileriyle, nefretleriyle, isyanlarıyla, hoşlanmalarıyla "insan yaşantıları"...

Sosyal Sınıfların Kültüre ve Sanata Etkisi

Elbette dışsal olan yan kendi kültüründen etkilenecektir. Egemenlerin, halkın ya da sınıfların kültürü, bu yanında kalacaktır. Ahmet Haşim'de var olan hüzün, her ne denli ona, "ikinci serseri" adını takmış da olsa Nazım Hikmet'te de bir başka biçimde var olacaktır.

Dünyanın hiç bir yerinde, bu arada bizim toplumumuzda da, halk kökenli sanatlar ile saray kökenli sanatları birbirinden ayırmaya ve birinden yana tavır almaya ne hakkımız, ne de şansımız vardır. Divan şiirimiz de, Osmanlı Saray müziğimiz de bizimdir, halk şiirimiz, halk müziğimiz de (burada söz konusu olan, yalnızca Anadolulu olanlar değil, bütün dünyada yaşayan "biz"dir)... En içten duygularını en bireysel duyarlıklarını paylaşan müzik de "biz"imdir, inandığı politik görüşe insanları çekmek için ajitasyon amacıyla yapılmış olanı da...

"Bizim olmayan sanat var mıdır?" sorusunun yanıtı bu durumda zor değildir: "Bizim olmayan" sanat, aynı zamanda "sanat olmayan"dır. "Biz"im sanatımıza benzer biçimde, dışsal ögelerle ve yalnızca "dışsal ögelerle" oluşturulan "meta"larsa "sanat" kavramının dışında kalır. Tek ölçüt bu!..

Arabesk'i değerlendirirken ölçütümüz yine aynıdır. "Egemenler" tam olarak devrededir. Bugünün egemeni, Burjuva kültürü, yaşama enerjisini sağlayan "kârlılık" ölçütüne göre ve kendi ekonomik yapısına uygun olarak, satılabilir "meta" yaratma"ya olanak veren, zorlayan bir yapıdır. Dolayısıyla da, "insan olan"ın ürettiği gerçek sanatın içeriğini yok ederek yalnızca "biçim"den, yani kendi istediği dışsal ögelerden oluşan bir "meta", yapay bir sanat oluşturmaya çalışmaktadır. Bu tutum da kültürün gelişmemesi için önünü kesmeye çalışmakla aynı şeydir!..

Kültürlere bakarak yapılan Batı-Doğu ayırımları olsun, ulusal sınırlar olsun, ulusal kültür ayırımları olsun, biraz geri çekilip bakınca "yapay ayırımlar"dır. Bu bağlamda, artık dünyanın üzerinde hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, müziği, doğduğu kaynaklara göre birbirinden ayırmak, geleceği değil, geçmişi ölçüt alarak değerlendirmek doğru olmaz. Egemenlerin ekmeğine yağ süren ve kurtulmamız gereken "tuzak" budur.

Bu bağlamda Sibirya Yakut'larının boğaz çalmasıyla Afrika tam tamlarını, ya da Amerikan Zencilerinin pamuk tarlalarında söyledikleri şarkıları, "blues"u ya da onlardan gelişmiş klasik cazı nasıl birbirinin devamı olarak görebiliyorsak, Barok dönemi yaşamış olan Evrensel müziği de Aristokratların ya da Emperyalistlerin müziği diye dışta tutamayız. Yaşanmış olan gelişmişlik, elbette dünyanın bu yöresinde yaşamakta olan insanların müziğini de içine alacak ve "evrensel biz"e, geleceğe, Evrensel kültüre doğru götürecektir.

Dışsal, biçimsel yanı üzerinde yapay olarak yürütülen tartışmaları uzatmadan dünyanın bizim yaşadığımız yöresinde gelişmiş olan halk ya da saray müziği de içinde olmak üzere "içsel" yapının hangi dışsal ögelerle geliştirilebileceği üzerinde çalışmak gerekir. Günümüzde bunu yapabilen de kökeni ne olursa olsun, Evrensel müziktir. Ticari olmaktan arınmış, para kazanmak için yapılmayan, ama gene de yapılma savaşımı sürdürülen evrensel müzik. Artık bu, ne Batı ne Doğu, ne İtalyan, ne Japon, ne Türk, ne Afrika; ama hem Doğu, hem Batı, hem İtalyan, hem Japon, hem Türk, hem Afrika müziğidir. Hem de bunlardan kaynaklanan her türlü müziktir. Geleceğin dünyasında hepimiz "bir"iz.

Kültür Karşısında Politik Tutum ne olmalıdır?

"Sol", geleceğin dünyasını yaratmanın, geleceği kurmanın kavgasıdır. Bu tutum dışında kalan geçmişe ("dün"e ve "bugün"e) bağlı her türlü düşünsel yapı, "sağ"da kalır. İstesek de istemesek de... Şu "egemen"den geliyor, şu "halk"tan falan gibi ayırımlarla özellikle sanata bakamayız. Ana ayırım, ürettiğimiz sanatın, o egemenin ya da halkın sosyal dünyasında nasıl bir yere oturduğudur. En uc örnek, Hitler'in belgeselcisi Leni Riefenstahl'ın yaptığı belgesellerdir. Onu, "Hitler'in propaganda belgeselcisi"dir diye, hiç bir belgeselci yok saymaz, sayamaz. Vardır ve tarihte bir yerdedir. Bugünün belgeselinin oluşmasında Leni Riefenstahl'ın da önemli payı vardır.

Tam bu noktada sevgili Can Yücel'in Ezra Pound üzerine bir değerlendirmesini eklemeliyim:

Pound; Ezra (1885-1972)

Kendisi Amerikalı. Ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Pound'un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. İmgeci diye adlandırılan bir okulun elebaşı mevkisi. Gene de Eluard düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürek destekleyicisidir. Pound'un İkinci Dünya Harbi'nde Roma Radyosu'nda Faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, Pound'u bu naneye sürükleyen şey, Burjuvaziye, Kapitalizme, tefeci Yahudiliğe karşı duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini, uzun süre, bir Amerikan akıl hastahanesinde yatarak çekmiştir, bir kafes içinde...

Cantos adlı uzun şiiri, sanırım azgın Amerikalı'ların ya da Faşist'lerin değil, Dünya'da sömürüye karşı çıkanların baş üstünde tutacağı kitaplardan biridir.

Cazı da, bütün öteki yerel müzikleri de içerecek biçimde müzikler bestelenebilir. Fazıl Say'ın  "İstanbul Senfonisi" bu yapıya iyi bir örnektir. Koca bir orkestranın içinde Osmanlı Saray müziğinin çalgıları son derece "iyi" yerleştirilmiş ve yama gibi kalmamıştır. Cazın da bu tür bir kapsayıcılığı vardır. 1950'li yılların başında Dave Bruebeck'in İzmir'de kısa süreli bulunuşu sırasında duyduğu 9/8'lik aksak ritmle hemen bir küçük beste yaptığını ve "Blue Rondo a la Turk" adını verdiğini de anımsatmak isterim. Oldukça çok örnek akla gelmekle birlikte bir de Üzeyir Hacıbeyov'un Fuzuli'nin ünlü şiirinden besteleyip 1908 yılında Bakü'de sahnelediği "Leyla ve Mecnun Operası"nın bütün aryalarının tar eşliğinde ve bildiğimiz türkü sesiyle okunmakta olduğunu ve inanılmaz güzellikte bir yapıt olduğunu örneklemek isterim.

Klasik Müziğe Neden "Seçkinci" Diyemeyiz?

"Seçkinler" diye sosyolojik bir kavram yoktur. Aristokratların egemen olduğu dönemde seçkinler onlardır, Burjuvaların egemen olduğu dönemde de onlar... Bu durumda, tarih içinde hangi sınıftan gelmiş olan müziğe "seçkinlerin müziği" diyebileceğiz? Hâlâ Kızılbaş nefeslerinin en yaygınlıkla kullanılanları, Hatayî, yani Şah İsmail'indir. Şah İsmail, kendi döneminde açık-seçik bir "seçkin"dir. Beethoven'ın söz gelimi 3. Senfonisi olan Eroika, yeni geçmiş ve döneminin "seçkin"lerine karşı yapılmış olan Fransız Devrimi'nde Aristokratlara karşı Burjuva'ların egemen olmasını kutlamak için yazılmış ve dönemin burjuva önderi olduğunu sandığı Napoleon Bonaparte'a adanmıştı. Ama Napoleon'un bir "sonradan görme/Burjuva" olarak kendini İmparator ilan edeceği politikalar geliştirmekte olduğunu anlayınce bu adamayı geri çekti. Ayrıca Beethoven'ın, tek operası olan Fidelio'nun da bütünüyle gününün "seçkin"leri olan Aristokratlara karşı verilmekte olan savaşımın fonu üzerine kurulmuş olduğunu yinelemeliyim. Şimdi bunlara nasıl kolayca "seçkinlerin müziği" adını verebileceğiz? Koca Sovyet besteci Shostakovich'in neredeyse bütünüyle devrimi anlatan müziklerini hiç saymıyorum. Özellikle 5 ve 11 numaralı senfonileri bunun en iyi örneklerindendir.

"Klasik Batı Müziği" diye geleneksel ad taktığımız müzik, bütün yerel müzikleri de kapsayan, Barok dönem yaşamışlığın gelişkinliğini de taşıyan ve her kanaldan gelen müzikçinin kullanabileceği özellikler katılan, daha önemlisi üzerine daha da araştırma ve katkı yapılabilecek olan Akademik müziktir. Yalnızca "onu mu sevsem, bunu mu sevsem"e verilecek bir yanıtla ortaya çıkan bir seçme değildir. Söz konusu olan, "eşit" anlayışlar arasındaki farklar değil, işlenmişliktir. Hekimlikte geleneksel kırıkçı-çıkıkçılarla (ki çok iyi anımsarım, onlar da çok başarılıydı) ortopedist hekimler arasında nasıl bir ayırım varsa onun gibi...

Sonuç

a) Müzik, bütün sanatlar gibi bir araçtır. İnsanın kendisini, yaşantılarını paylaşmaya çalışabileceği tek araç. Döneminin seçkinleri ya da halkı, kendilerini her türlü müzikle anlatmaya çalışabilirler. Tek başına "müzik" kavramına "sosyalist" denemez. Kim kullanırsa onundur. Şiire sosylisttir denilebilir mi? Ahmet Haşim ya da Nazım Hikmet'in şiirleri arasında, şiirsellik bakımından nasıl bir ayırımdan söz edilebilir ki.

b) Müzik de, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, "gelişkinliği" üzerinden değerlendirilmelidir. Hangi müziği kullandığımız önemli değildir. Kökeni ne olursa olsun, bütün sanatlarda olduğu gibi, sosyal sınıfların kültürlerine göre biçimlenir.

c) İnsanın insanlaşmasına, her türlü müziği (kültürü) paylaşıyor ya da izliyor olması katkıda bulunur. Yeter ki burjuva yozlaşmasının içine düşmesin!.. "Müzikmiş gibi görünen" ve insanların gelişmesine engel olan yapılar karşımıza çıkmasın!.. Günümüzde bunları ayırmanın en önemli yolu, burjuva ekonomik yapısının çarkları arasında, "meta" olarak üretilmiş olmaları ile belirlenir. Ticari yozlaşmaya izin vermeyen bir yapının temel alınmasının yolu, bunu doğru ayırdetmekten geçer. Yozlaşmış bir müzikten yararlanarak halka ulaşmaya çalışmak, halkı (yani yönetilenleri) gerçekten terk edilmişlikleri içinde bırakmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.

En belirgin örneği de bir tür arabesk olan Gırgır dergisi ve ardıllarının ortaya çıkardığı ve adına karikatür (ya da gülmece) dediği, içeriklerinin doğruluğundan bağımsız olarak, bugün iyice yaygınlaşmış olan kaba ve yoz çizimlerdir.

"Aşağılamak" gibi bir niyetim yok. Tam tersine ciddiye alıyor ve karşısına geçip savaşım vermek gerektiğini, ilerlemenin, geleceğin sanat"mış gibi" görünen engellerini ortadan kaldırmak gerektiğini düşünüyorum.

Kendi zamanımızın "seçkinler(!)"ini yaratma savaşımı vermenin zamanı gelmedi mi: "Seçkin olmayan kimsenin kalmadığı bir zaman!?."


[1] Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ekim 2013 tarihli 116. sayısında "Müzikte burjuvalaşma ve yozlaşma süreci - Kültürel dönüşümü notalardan okumak" başlığıyla yayınlanmıştır.

[2] Alain Corneau 'nun"Dünyanın Bütün Sabahları" adlı filmi (http://www.imdb.com/title/tt0103110/), kültürler arası geçiş sırasında, müzikle soluyan, müzikle yaşayabilen bir bestecinin yaşamındaki isyanı ve iç çatışmaları inanılmaz bir başarı ve güzellikle anlatmaktadır.


[3] Bu "eda"yı en iyi anlatan yapıt, Aristokrat kökenli bir Marxist olan Luchino Visconti'nin "Leopar / Il Gattopardo" filmidir (http://www.imdb.com/title/tt0057091/). Garibaldi'nin önderdiğindeki İtalyan Burjuva Devrimi (19.yy ikinci yarısı) sırasında hâlâ yaşamakta olan gerçek Aristokratlarla, kendini Aristokrat göstermeye çalışan Burjuva karakterinin altını inanılmaz başarıyla çizer, kültürel alt yapılarını ve yaşama biçimlerini anlatır.

[4] Aldous Huxley'in "Nice Yazlardan Sonra" adlı kitabı, Amerikalı çok büyük bir sermaye sahibinin kendisine soyluluk arayışının romanıdır!..

[5] 10 Eylül 2003 tarihli Hürriyet Gazetesinin haberine göre: Avrupa’nın en büyük ve prestijli müzik ödülü olan ECHO’yu kazandı. Seçici Kurul yaptığı açıklamasında ödülün ‘Doğu ve Batı arasında oluşturduğu sanatsal köprüdeki başarısı” gerekçesiyle Say’a verildiğini belirtti."Büyük ödüle layık görülen CD’de ‘İstanbul Senfonisi’ni, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve şef Gürer Aykal eşliğinde Burcu Karadağ (ney), Hakan Güngör (kanun) ve Aykut Köselerli (vurmasazlar) icra etmişti".


1 Ekim 2013 Salı

Kuram ne diyor? Biz ne yaptık?!.


Sosyalizmin en yavaş değişen ana düşüncesi, "akış" ilkesi gereği sürekliliğin var olmasıdır. Uygulamada bu ilke, ara dönemlerin de var olduğunu gösterir. Kaldı ki tümdengelimci din toplumlarından (düşünce biçimleri metafizik - düşünerek doğruyu bulma çabası - dır) bilim toplumlarına geşişte insanların, filozofların bile, ikili bir düşünsel yapı içinde olduklarını gösterir. Descartes, Spinoza böyledir. Bir yandan metafiziği matematiğin tümdengelim kurallarına göre bilimselleştirmeye çalışmış, öte yandan tanrının varlığını ispatlamaya çalışmışlardır. Buna karşın onların, bilim toplumlarına geçişte önemli bir basamağı aşan filozoflar olduğunu da yadsıyamayız. Antikapitalist müslümanların "antikapitalist" özelliği gelecek için atılmış önemli adımlardır ve onlarla da dayanışma toplumlarına giden yolda önemli adımlar atılabilir ve atılmalıdır. Bu, sosyalistlerin sosyalistliğinden bir şey yitirmesi anlamına gelmez. Düşüncelerinin dinsel temelleri, çocuklarında, zaten gereği kalmamış olduğu için, kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Nitekim bilim toplumlarına (aydınlanma) geçişte de buna benzer gelişimler olmuştur. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden Berkeley'in aynı zamanda bir din adamı, üstelik idealizmin babası -doğru bir değerlendirme değil, idealizm çok daha önceden vardı- olması çağdaş bilim toplumlarına geçilmesini engellememiş, tersine tümevarımcı yaklaşımı doğa bilimlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Ortaya her çıkan yeni durumda, geri besleme ile, kuramımızın bir kez daha gözden geçirilmesi doğru olur. Yoksa bizim kuramımız da değişmez bir din haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu nedenle de "akış"ı temel alan kuram "akış"ın dışına düşmüş olur.

Sözcüklerin, şu anda yüklendikleri anlamlar, beynimizdeki karşılıkları olan algılar önemlidir. Böyle olmasa dini kültürlerden gelen bütün kavramları reddetmemiz gerekirdi. Örneğin "yönetilenler" anlamındaki "halk" kavramını reddedebilir miyiz? Oysa bu sözcüğün Arapça kökeni "halîk", yani "yaratılmış olan"lardır ve tanrının yarattıkları anlamına gelmektedir.

Kuramımızda "kutsal" yer almamalıdır!.. "Kutsal" bizim dışımızdan, özellikle de gelenekten gelen ve dokunulması tabu olan değerler demektir. Özellikle de feodal yapıların baskı aracı olarak oluşturduğu "Devlet", Feodalizmin kendi değerlerini dayattığı, yönetilenleri (halîk/halk) kendince "hizaya sokmak" için var ettiği bir araçtır!.. Dinler de bu aracın bir parçasıdır!. "Düşünmeden kabul edilmek zorunda olan" değerler, yani "dogma"lardır. Oysa biz "kendi başına düşünen insan", kendi dışından, kimden olursa olsun, gelen değerleri kendi akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmeyen "geleceğin insanı"nı oluşturmaya çalışmıyor muyuz? "İnsan kutsaldır" diye kestirip atmak, tepeden inmeci bir değer oluşturmak yerine, istediğimiz, insanın değerinin, insanların kendi düşünsel dizgeleri içinde doğru yere oturması değil midir? İşte eğitim, eskilerden gelen belli bilgilerin aktarıldığı değil, aklın -bizim düşüncemize aykırı sonuçlara varmasını da göze alarak- özgür çalışması için eğitilmesi demek olmalı değil midir?!. Bu bağlamda "insanın kutsallığı" gibi, bizce "olmazsa olmaz" değerler bile, karşılaşacak insanlar tarafından, kendi akıllarının süzgecinden geçirilerek yeni baştan oluşturulmalı, "kutsal"lıktan uzaklaştırılmalı, özgürleştirilmelidir.

Çok büyük hatalar yaptık!.. Feodalizmin insanları kendince yönetmek için taktığı gem olan "devlet"i, "kamu" sandık!.. "Kutsal"lığını "ümmet"ten almış olan ve "ulus"ları simgeleyen "bayrak"ların üstüne -yalnızca bir simge olarak kalması gereken- "orak-çekiç"i kutsallaştırdık, kendimize "kutsal" bir bayrak oluşturduk!.. Feodalizmin "mülk" kavramının adını değiştirip "vatan" yapan burjuvaziden, bu kavramı alıp "yurt" ve "yurtseverlik" kavramını oluşturduk, yurdumuzun "bütün dünya" olduğunu unuttuk!.. Kuramımızın özünde, savaşın, askerliğin bütünüyle ortadan kaldırılması varken, tuttuk bir sürü askeri yürüyüş marşı oluşturduk, üstelik bir de "kutsal"lık katarak "Enternasyonel"i "marş" kılığına soktuk!..

Dünden kalan değerlerle bugün yaşanan "şu an kültürü", değerleriyle bizi yönlendirdi!.. Değerlendirmelerimizi dünden kalan değerlere göre yaptık, ona göre davrandık, geleceği oluşturmamız gerektiğini unuttuk!.. Yeni bir kültür, yeni bir değerler dizgesi oluşturmamız gerektiğini, bunun halkın (yönetilenlerin) gereksemeleri üzerine kurulması gereğini unuttuk!..

Toplumların Burjuva kültürünü yaşamasına izin vermedik!.. İktidara gelip kendi değerlerimizi topluma, tepeden indirerek kabul ettireceğimizi sandık!.. Oysa burjuvaların iktidarda kalıp feodal değerleri ortadan kaldırmasını beklememiz, muhalefette kalmayı bilmemiz gerekirdi. Onların, sermayenin (diyalektik gereği) kendi iç zıtlıklarından yararlanarak, çürüyen noktaları üzerinden muhalefet yapmayı becermeliydik!.. Muhalefetimizi, doğayı katletmelerinden, insan haklarından, çalışan haklarından, çocuk haklarından, birey özgürlüklerinden vb yola çıkarak oluşturmalı, bu arada kendi yönetim modelimizi, "kamu"muzu oluşturmayı başarmalıydık!.. Oysa biz, doğayı onlardan daha hızlı katletmekte, baskı düzenleri oluşturmakta, yasakları olabildiğince sertleştirip özgürlükleri kısıtlamakta onlarla yarıştık!.. Özgürleşmeyi sağlaması gereken, geleceğin değerlerini oluşturmaya yardımcı olması gereken sanatımızı politikalarımızın propaganda aracı haline getirdik!..

Feodalizmin kul kültüründen sonra, burjuva bireyci kültürünün onu yıkmasına izin vermeden dayanışma kültürümüzü kurabileceğimizi sandık. Toplumsal "akış" kendi mantığıyla, karşı-devrim getirmesi doğaldı... Öyle de oldu, iktidarı elimizle sermayeye teslim etmek zorunda kaldık!.. Bunu da Gorbaçov gibi bir "insansever"in eliyle yapmış olmak, bana göre, kan dökülmesine engel oldu!.. Biz ne yaptık: insanı "kutsal" saymayı unutup, gelip durduğu apaçık görünen bir karşı devrime direnmedi diye, Gorvaçov'u "hain" saydık!.. Oysa bütün karşı-devrimlerde olduğu gibi kanın dereler gibi akması işten değildi!..

İspanya İç Savaşı, Çiçek çocukları, Gezi direnişi... "Akış" yeni değerlerimizi, dayanışmacı kültürümüzü oluşturmalıdır. Biz tepeden kurduğumuz ve "iyi" olduğunu "sandığımız" değerlerin at gözlüğünden kurtulup Burjuva kültürüne karşı, ama onun içinden oluşmakta olan bu yeni ve dayanışmacı kültürel yapıya uyum sağlayarak, Herakleitos Usta'nın "büyük nehir"inin güldür güldür akmakta olduğunun ayırdına vardığımızda "günümüzün doğrusunu" da bulmuş olacağız!.. Külahımızı önümüze koymalı ve bir daha, bir daha düşünmeli, feodalizmden gelen "kutsal genel doğru" yerine her gün yeniden oluşan ve gelişen "günümüzün doğrusu"nu her gün yeniden yakalamak zorunda olduğumuzu anımsamak zorundayız!..

Yapılmış ve geçmiş olan hataların  neler olduğunu anlamamız önemlidir. Onlardan deneyim kazanmak, eskiden sarkma değerlerimizin ayırdına varmak, direnmemek ve yinelememek, yarının doğru temeller üzerine kurulabilmesi açısından, daha da önemlidir!..