emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2013 Çarşamba

"Kürt-Türk" zıtlığı üzerine...





I

Bir topluma, etnik kimlik adı üzerinden "üst kimlik" ya da "ulus", her neyse, adı konulması o günün koşullarında doğrudur ya da değildir, bunu bilemem; ama bugün kavram kargaşası yaratmakta ve sorun çıkarmakta olduğu da yadsınamaz!.. Bir etnik kimliğin öteki(ler)i kültürel baskı altına almasına neden olmakta, sınıfsal emperyalizmin sorun çıkarmak için oyununu oynayacağı uygun ortam oluşturmaktadır. Kürt sorunu da, iki tümceyle tanımlanmak gerekirse, bundan başka bir şey de değildir!.. Aşılması gereken sorun budur!..

Bana göre "Türkiyelilik" kavramına sığınmak da yeterli değildir. Yarın öbür gün bu kavram da, sınıfsal emperyalizmin, istediğinde aynı sorunu yeniden canlandırmasını sağlama potansiyeli taşımaktadır.

Bundan sonra ulusal kimlikler üzerinden, "ortak vatan" düşüncesi için de, artık "geçmiş olsun" demek gerektiği kanısındayım!.. 

Diyalektik akış üzerinde bir sonraki aşamanın ancak çözüm getireceğini düşünüyorum. Feodal "ümmet kültürü"ne karşı savaşımda "ilerici/solcu" konumda olduğunu yadsıyamayacağımız "ulus/millet bilinci"nin, ulusların birbirine düştüğü aşamada artık "gerici/sağcı" konuma düşmüş olması gerçeğini artık anlamak durumundayız!.. Bu aşamada Kürtlerin yarım kalmış uluslaşmasını tamamlama savaşımını da ilerici bir savaşım olarak nitelemek olanaksızdır! Dolayısıyla "sol"un Kürt savaşımının, "ezilen" nitelemesiyle bile olsa, desteklemesi kuramsal bakımdan anlaşılır değildir!..

Günümüzün savaşımı, Emperyalizm'in de artık dönüştüğü açıkça görülebildiği gibi, uluslar arasında değil, sermaye ile emek arasındadır. Bütün sosyal sorunların çözümünü de bu zıtlığın çözümünde aramak, zorunludur!.. Bu nedenle de, bütün ilerici/solcu yapıların ortak niteliği olan, "çözümün gelecekten alınarak uygulanması" zorunluğu vardır!.. Toplumlar, sorunlarını ancak böyle aşar, ilerler, böyle gelişir!.. 

Bu aşamada soldan beklenen, politik ve kültürel sınırların sosyal sınıflar arasından çizilmesi ve emeğin dayanışmacı kültürünün geliştirilmesi çabasıdır!.. Yani bugünkü "kurulu düzen"in karşımıza çıkardığı (sermaye egemenliğindeki dünyada bile temeli kalmamış ve yalnızca sermaye politikalarının, arkasına saklanmasından başka işe yaramayan) uluslar -dolayısıyla Türk-Kürt- arasındaki zıtlığın giderilmesi, devrimci politikalarla aşılması, hep birlikte sermayeye karşı, emeğin dayanışmacı kültürünün ve savaşım politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması ile olanaklıdır!.. 

Ulusal zıtlıklar, ancak bu aşamaya geçilmesi ile aşılabilir!.. Bu da komünistlerin görevidir!..



II 

Ulus-Devlet'lerin devlet politikaları, o devlette yaşayıp, kendilerini aynı ulustan sayamayanlar için asimilasyon değil, entegrasyon biçiminde olmuştur. Dahası kimi devletler, birden fazla ulusun varlığını ve kültürünü bile kabul etmişlerdir. Benim bildiğim, Belçika'da iki, İsviçre'de üç, Çekoslovakya'da iki ulus uzun yıllar bir arada yaşamaya başlamışlardır. ABD'deki ulusların sayısını bilmek bile kolay değil.

Başarılı olanlar gibi, olmayanlar da olmuştur. Ulus-Devlet'ler döneminde, Çekoslavakya ikiye ayrılmış, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılmış, İngilizlerle İrlandalılar arasında sorunlar sürüyor, İspanyollarla Bask'lar arasında sorunlar sürüyor... Dikkat edilirse ayrılıklar "doyurulmamış ulusal kültürler" arasında oluşuyor!.. Bir gün bastırılsa bile ertesi gün yeniden patlak veriyor!.. Bulgaristan’daki Türk’lerin adlarının değiştirildiği dönemi anımsarsak bu da doğal bir oluşumdur!..

Burjuva sınıfı egemenliğinde, zaten var olan toplumsal bilinç, ulus bilincidir!. Ama bunun burjuva kültürü olduğunu unutmamalıyız. Feodal dönemin "ümmet kültürü"nün yerine Burjuva kültürü döneminde geçmiş olan toplumsal bilinç, “ulus bilinci”dir. Üstelik "ümmet kültürü"den sarkan bir de "gizli kutsallık" üstlenmiş olarak!..

Bu demektir ki, Burjuva kültürü ile birlikte de sona erecektir, istesek de istemesek de...

Dünyanın bugünkü Burjuva sınıfı egemenliğinde bütün ulusların kendi başlarına yaşama, kendini yönetme hakkı istemeleri denli doğal bir şey olamaz!.. Buna olanak verilmediğinde Yugoslavya ile Sovyetler Birliği'nin başına gelenlerin, bu politikaları uygulayan toplumların (devletlerin) başına gelmesi kaçınılmazdır!.. Bu tutum, bugün ya da yarın, her geçen gün, parçalanma potansiyelini kışkırtmaktadır. Ulusları "teb'a" olarak görmek ve kendi ulusal kültürlerini yaşamalarına direnmek değil, özgür bırakmakla ancak, geleceğin "insan" dönemine geçilebilir, ulusların arasındaki gerçek ve duygusal sınırlar, ancak böyle ortadan kaldırılabilir.

Türkiye'de yaşamakta olan Kürt'lerin, kültürel istekleri olan "dillerini kullanma"ya, “özgün yer ve insan adlarını kullanabilme”ye, "kendi dillerinde eğitim görme"ye, "kültürlerini geliştirme"ye içinde yaşadıkları toplumun "izin vermesi" değil, "olanak tanıması", olanak tanıyacak bir dizgeyi oluşturması, ayrışmayı getirmez, tersine, birlikteliği getirir!..

Direnç ayrışmayı kışkırtanların destekledikleri bir yapıdır ve ancak küresel sermaye emperyalizminin işine gelmektedir!.. İşsiz ve sanayiin henûz ulaşmadığı "Kürdistan(!)", onlar için yepyeni ve yakın bir "ucuz işçi bölgesi" olarak ortaya çıkacaktır. Üstelik Suriye, Irak, İran ve Türkiye'den koparılarak oluşturulacak olan "Kürdistan"da bir de Kerkük gibi bir petrol bölgesi de bulunacaktır!..

Bu aşamada, sorunların çözümlerini "gelecek"te arama özelliği taşıma potansiyeli taşıyan tek yapı, devrimcilerin, ilericilerin desteklemesi gereken politik yapı olan “çözümün gelecekte aranması”, gelecekten alınması ve "insan"lar olarak hep birlikte bir "dayanışma toplumu" oluşturulması gibi görünüyor. Üstelik bu tutum, Kürt ya da Türk ayırımına bakılmadan, kendini “devrimci sayan Kürtler ve Kemalistler dahil", bütün devrimciler için geçerli tek yoldur!..

11 Aralık 2012 Salı

"Proleterya Diktatörlüğü" kavramı üzerine




GELECEĞİN DÜNYASI İÇİN "PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ" BUGÜNKÜ ANLAMDA BİR DİKTATÖRLÜK MÜDÜR?

Basitçe Marxism'in ana ilkelerine dönelim:

1)    FELSEFİ İLKELER:
a.    "Akış": Geleceğe doğru değişirlik, gelişirlik (Herakleitos'dan), yani "diyalektik"!..

b.  “Bilimsellik”: Yeni ortaya çıkacak verilere, koşullara uygun olarak “bilgi”nin, değişebilirliği, gelişebilirliği!.. (Aydınlanma etkisi: bilgi, metafizik yöntemle elde edilmeye çalışılan, değişmez bilgi arayışına karşı, değişmez değildir – tanrısal bilgi yoktur!.. Yeni deneyler ve gözlemler bilgiyi değiştirir, geliştirir!..)

c.    “Kuram (Teori)”: Tarihsel akışın, dolayısıyla geleceğin anlaşılabilmesi için nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Geleceği kendi aklından kurmaya çalışmak ütopik sosyalistler tarafından metafizik yöntemle oluşturulmuştur. Aynı hataya düşmemek için toplumsal gereksemeleri doğru olarak değerlendirmek gerekir. Toplumların tarihini doğru anlamak ve akış doğrultusunda geleceği doğru tahmin etmek, çözümleri bu doğrultuda oluşturmak gerekir. Bu da bir “kuram” gereğini ortaya çıkarır.

d. “Eylem (Pratik)”: Kurama uygun olarak uygulanan politikalardan alınan sonuçlar, toplumsal gerekesemelerin yönlendirmesi ile yapılan uygulamalar...

e.   “Kuram-Eylem ilişkisi”: Birbiri ile ilişki içindedir. Eylemden gelen veriler kuramın mantığı içinde ele alınır ve kuram, mantığı da içinde olmak üzere, bu yeni duruma göre değişebilir, gelişebilir. Bu tutum, “bilimsellik” ilkesinin özel alandaki uygulamasıdır.

2)    SOSYOLOJİK İLKELER

a.    “Sosyal Sınıflar”: Üretimi oluşturan “Doğa”, “Sermaye” ve “Emek”i elinde tutan toplum parçalarını belirler. Bunlar sırasıyla “Aristokrasi”, “Burjuvazi” ve “Proleterya”dır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

b.  “Ütopya” ya da “Gelecek özlemi”:  Metafizik yöntemle, yani yalnızca “düşünerek” yeni toplumların nasıl olması gerektiğinin bulunması yerine bilimsel yöntemle çözümlerin bulunması yolunda ağırlıklı çalışmalar yapmak Marxist bilim insanlarının görevidir.

c. “Proleterya Diktatörlüğü”: “Diktatörlük”, Proleterya’nın kendinden önceki sınıfların varlığında onları kendi egemenliğine alması değil, toplumsal akış doğrultusunda bütünüyle ortadan kalkması ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Bu durumda “yöneten” ve “yönetilen” aynı sınıf olacaktır.

d.    “Tek sınıflı demokrasi” ya da “Sınıfsızlık”: Her sosyal sınıf, kendinden önceki sınıfın üretime katkısı doğrultusunda onun elinde bulunan üretim elemanını kendi katkısı haline getirmenin yolunu bulur ve üretimde özel bir yapı olma gereğini ortadan kaldırır. Bu durumda Aristokrasi’nin elinde bulunan üretim elemanı olan “Doğa”, Burjuva egemenliğindeki toplumlarda “sermaye” durumuna dönüşmüş ve Aristokrat sınıfın varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Aynı doğrultuda, gelecekte, “sermaye”nin “Proleterya” tarafından ortadan kaldırılacağı ve bir tür “Emek”e dönüşeceği öngörülür. “Doğa”nın ortadan kalkması ile Aristokrasiye olan gereksinimin de ortadan kalkması gibi “Sermaye”nin de ortadan kalkması ile Burjuva sınıfının da gereğinin kalkacağı düşünülür!.. Bu durumda “tek sınıflı”, yani “sınıfsız” toplumlara geçilmesi Marxism için temeldir (“sermaye”nin “toplumsal emek”e dönüşmesi “devlet” olmayan –dahası anti-devlet- “kamu” kavramının gerçekleşmesi ile olgunlaşacaktır).

e. “Devlet”, “Kamu” mudur?  “Devlet”, Aristokrat toplumların “kul”larını yönetmesi için gerekli olan ve kullanılan baskı sisteminin adıdır. Bu bağlamda, “sermaye”yi “emek”e dönüştürmesi düşünülebilecek “kamu” kavramı yerine “devlet”in kullanılması, bugüne değin, Marxism’in uygulanmasındaki en büyük yanlışlık olmuştur. “Dün”den kimi kurumları alarak “kamu” yerine kullanmak değil, yeni gereksinimleri karşılayacak ve sınıfsız toplumun tam egemenliğinde gelecek bir “kamu” sistemini yeniden oluşturmak gerekmektedir.

f. “İnsanın akışa katkısı” İnsanın önündeki sorunların çözümünde dünün çözümlerine dönme kolaycılığına kapılması doğaldır. Bu tutum, “tutuculuk / conservatisme” ya da daha geniş bir açıdan bakarak, “sağ” olarak nitelendirilir. Yapılması gereken, yeni sosyo-kültürel yapının ortaya çıkması ve bir önceki sınıfın doğası gereği kendi içinden çıkan (diyalektik) sorunların çözümünü geleceğin toplumsal yapısıyla çözecek yeni politikaları bulmak, uygulamaktır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

"Sermaye" ve "Emek"in politikaları üzerine...





Tedirgin olmamıza gerek yok!.. Unutmamalıyız ki her yapı (sosyal yapılar da) kendi zıddını kendi içinden doğurur. Görevimiz yanlış olduğunu düşündüğümüz sosyal yapıya, özellikle zor kullanarak engel olmak değil, içinden doğurmakta olduğu zıddı doğru saptayıp, muhalefet politikalarımızı bunun üzerinden geliştirmeye çalışmak, özellikle de bunu örgütlü biçimde ve dayanışma içinde yapma, yapabilme kültürünü geliştirmektir 
Sosyal Demokrasi de doğru muhalefet değil. Sosyolojik olarak biri büyük sermayenin, öteki küçük sermayenin partisi. Ama her ikisi de sermaye partisi. Yani düşünüşlerindeki mantık aynı. Bakkal Mehmet efendi ile Carrfour ya da Bim, birbirlerinden ayrı amaçlar gütmüyor. "Akış", "gelişme" sermayeyi büyümeye, globalleşmeye zorladığı için de geleceğe dönük proje üretme şansına sahip olan parti, CHP değil, AKePe. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada sosyal demokratlar, becerebilirlerse sosyal projeler üretecekler (Fransa, Almanya), ya da zorunlu olarak büyük sermayenin destekçisi (İngiliz İşçi Partisi) durumunda kalacaklardır!.. Sosyal projeleri uygulama şansı da, dünyanın içinde bulunduğu sermaye düzeninin gelişmesine engel olduğu için, Yunanistan, İspanya, Portekizde görülmekte olduğu gibi, olanaksızdır.
Çağımızın gerçek muhalefeti, ne Türk ulusalcığı ile ne Türk Milliyetçiliğine karşı Kürt ya da Ermeni milliyetçiliğini desteklemekle, ne sosyal demokratlara destek vermekle ne de 100 yıl öncenin Kemalist Burjuva Devrimi ilkelerine geri dönmeyi savunmakla olur!.. Bundan böyle dünya "tek"dir. Sermaye, dünyayı teslim almıştır ve dünden gelen anti-sosyal, milliyetçi, dahası -her dinden- dinci politikaların arkasına kendini gizleyerek dizgesini bir gün daha uzun yaşatmanın yollarını kullanmakta, şimdilik bunun en kolay yolunu da savaş kışkırtıcılığında ve doğayı çıkarı doğrultusunda yok etmekte bulmaktadır.
Net bir saptama: "Dünyada savaşlar olmasa ve doğadan alacaklarını alamasa sermaye düzeni kısa zamanda çöker!.." Sermaye düzeninin kaynağı, sermayeye para akıtan, sermayeye sermaye katan en çok savaşlardır ve doğaya yaptığı katliamdır!..
Sermaye düzeni, durmadan büyümek zorunda olan bir yapıdır. Büyümeyen sermaye çöker. Uçakların havada kalabilmek için ilerlemek zorunda olması gibi, bir noktada durabilme şansı yoktur. 
Fakat nereye kadar? Aslan Başer Kafaoğlu hoca, bunu çok önceden tahmin etmişti. http://omer-tuncer.blogspot.com/2011/12/aslan-baser-kapitalizmin-cokusunu.html
Bizim siyasal görevimiz, farkındalık oluşturarak elden geldiğince savaşları önlemek, doğanın korunmasını ve nefes alacak havamızın elimizden alınmamasını sağlamaya ve gelecek kuşaklara bırakmaya çalışmaktır. Ama bunlardan daha önemlisi gelecek bir sonraki sosyal yapının kültürünün ve sistematiğinin toplumsal gereksemeler doğrultusunda oluşmasının engellerini kaldırmak, süreci hızlandırmak ve "akış"a yardımcı olmaktır.
Ortaya çıkan gereksemeler önce bir “insan kültürü” yaratma gereğini göstermektedir. Bunun, “dayanışma kültürü” olması gerektiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu, bütün yönetilenlerin (günümüzde “yönetilenler / halk” kavramı bütünüyle ve yalnızca üretime emekleriyle katılanları, emekleriyle geçinenleri -proleterya- anlatmaktadır) aralarındaki geçmiş kültürlerden sarkan dinsel ya da ulusal bütün ayrılıkları ortadan kaldıracak “insan kültürü”nü, “dayanışma kültürü”nü yaratarak olanaklıdır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

12 Eylül 2012 Çarşamba

Sermayenin "halk" ve "kimlik" tuzakları üzerine...



Zaza, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum, Çingene gibi adlarla anılan topluluklarin hiç biri, sosyoloji biliminin terminolojisinde "halk" değil, "millet/ulus"dur. Siyasal düzlemde "ulus" savaşımı ise, günümüzde, devrimci değil, gerici bir eylemdir. İki amaçla sermaye tarafından provoke edilmektedir: 1) Devrimci potansiyeli saptırıp, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak; 2) "Emek"i parçalı ve birbirine düşman tutarak daha kolay yönetmek!.. 

Asıl vermemiz gereken savaşım, "halk", yani "yönetilenler"in savaşımıdır!.. Bu savaşım ulusal ayrılıklarla yapılamaz!.. Günümüzde "yönetilenler/halk" üretime emeğiyle katılanlardan başkası değildir!.. "Halk" kavramının "ulus" anlamında kullanılması sermaye tarafından yöneltilmiş net bir provokasyon, net bir saptırmadır!..

Kültürel savaşımımız "ulus kültürleri” için ancak ve ancak “biz”im, öz kültürümüz olan "insan" kavramı bağlamında yapıldığı ve her türlü ulusu kapsadığında değerlidir!.. Ulusal kültürleri ezen başka uluslar değil (bu da tuzak bir saptırmadır), sermayenin ta kendisidir ve “ezen ulus” nitelemesinin, "Türk" örneğinde olduğu gibi, nitelenen uluslar da pek çok yöntemle, en azından "ezen görünümüne sokulmuş olmakla" gerçekte sermaye tarafından ezilmektedir!..

Ana savaşımımız, sermaye tarafından saptırılmış devrimci potansiyelimizin yönelmesi gereken ana siyasal yapı, sermayenin kurulu sosyal düzenine muhalefet etmektir!.. "Sermaye", insan denetiminden çıkmış, dünya yüzeyinde (globalleşme) kendi kendine çalışan ve insanı (burjuva sınıfını bile) kullanan robot bir güç haline gelmiştir. Doğru savaşım, "halklar" saptırılmış başlığı altında uluslar olarak birbirimizi boğazlamak yerine, savaşımımızı bu güce karşı yöneltmektir. Arkasına saklandığı "ulus" ve "ulus-devlet" görünümünü çürütmek, arkasındaki asıl "sermaye canavarı"nı görünür kılmaktır!.. Siyasal anlamda demokratik bütün partilerin, emek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının bu amaçla politikalar üretmesi ve uygulaması ana politikamız olmak zorundadır.

Bana kalırsa ulus ağırlıklı sivil toplum kuruluşlarının, varlığı, kültürel görünümlü, çok da haklı olan istekleri, doğru yönelimli politikaların saptırılması için sermaye tarafından kullanılmakta, çok da başarılı olmaktadır!.. Bu başarının en büyük suçlusu “halk” (şimdilerde “kimlik”) kavramı altında “ulus” ve “ulusalcılık” tuzağına düşmüş olan, ama kendini “devrimci” sanan, bütün ulusların ulusalcılarıdır!.. Sosyolojik bakımdan, “Kıralcı-Cumhuriyetçi”, “Ümmetçi-Kemalist” vb olunamayacağı gibi “ulusalcı-devrimci”lik de olanaklı değildir, olunamaz!.. Günümüzde devrimcilerin, artık bu tuzağın ayırdına varıp kendilerini kurtarmaları gerekmez mi?.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html


2 Eylül 2012 Pazar

Attila İlhan'a (24 Mart 1998) - Güncelliği nedeniyle...


MUDANYA, 24 Mart 1998 Salı
Sevgili Attila ilhan,
Çocukluğumdan bu yana, ağırlıkla şiirlerinizi, sonra da zaman zaman yazılarınızda ve televizyon sohbetlerinizde bulduğum düşüncelerinizi soluk aldığım ortamda buldum. Soludukça keyif duydum, keyif duydukça soludum...
Dünya görüşümdeki tuğlaların arasında bulunan harca sizin de renginiz önemli oranda sindi...
Marx'la Kemalizm arasında olduğunu düşündüğüm toplumsal görüşünüze de çok itirazım yok...
Ancak bir şeyi gözden kaçırdığınızı düşünüyorum.
İnsanoğlu'nun Herakleitos'dan bu yana getirdiği "akış" kuramı, kuramsal olarak Marx'dan, eylemsel olarak Mustafa Kemal'den gelerek sizin dünya görüşünüze sinmiş olmalı, ve bütün düşünce, yargı, yorum ve ürünlerinizi temelden yönlendirmeli diye düşünüyorum.
Ancak sanırım bunu bulmak yerine, insan beyninin, bence, şimdilik kalıtımsal olarak gelen en yaygın ama yanlışlara düşürücü hastalığının izlerini sizin yazılarınızda da görmek beni umutsuzluğa düşürüyor.
Bu, evrende duragan bir yapı, dolayısıyla değişmez bir gerçek arama, böyle bir gerçek olmadan düşünememe hastalığı... Çember çizebilmek için pergelin sivri ucunu koyacak bir noktanın mutlaka bulunmasının gereği gibi...
Bu "maluliyet"ten bütünüyle kurtulmanın yolu var mı bilmiyorum.
Uygulamalara bakarsak, en azından bugün için "yok" gibi görünüyor. Ama biyolojik gelişme, insan beynini nerelere dek götürecek bugünden bilmek de sanırım olanaklı değil...
Kemalizm'den aldığınız "ulusçuluk" ilkesinin sizi çok fazla etkilemiş olduğunu düşünüyorum. Oysa Kemalizm'in uygulamalarına dikkatlice bakılırsa, bunu, toplumsal tarih için "aşılması gereken" bir eşik olarak belirlemiş olduğu zorlanmadan çıkarılabilir.
Zaten Mustafa Kemal neyi "aşılması gereken bir eşik"ten başka bir şey sayar ki?.. Benim için, "kişi" olarak önemi de buradan gelir.
Bana göre Mustafa Kemal, yeterince yazamamış bir filozoftur...
Bir ulusun, bir ulusal kurtuluş savaşının önderi olmasının bence pek -belki de hiç- önemi yok... Bu dünyada ulusal kurtuluş savaşı önderi çok...
Ama "filozof”ların her biri "tek" ve özgündür.
Arada bir "aynı" şeyi birlikte savunanlar olmuşsa da Felsefe Tarihi, "tek"liğin özgünlüğünü bozmamak için olmalı, onlardan tek kişi gibi söz eder; haklıdır da... Marx-Engels böyledir; Leukippos-Demokritos böyledir...
Bence Mustafa Kemal'in yaşamının satır aralarını okuyabilmek gerek...
Kemalizm'de sanırım, kalıcı ilke yok gibi... Aşılması gereken eşikleri ise "kalıcı ilke" (tanrısal düzenin "hakikat" kavramı gibi) olarak görmek bizi yanlışlara düşürüyor...
Pek çok yazınızdan, kimi böyle eşikleri "değişmez ilke" olarak alıp yargılarınızı etkileyecek olan dünya görüşünüzü bunların üstüne kurmuş olabileceğiniz gibi bir yargıya kapılıyorum. Bu da beni korkutuyor.
Bu mektubumu, size "kötüleme" amacıyla değil; bizim, yargılarımızı vermiş "ihtiyar"lar olarak birbirimize yararlı olmaya çalışmalı olduğumuz gibi bir vehimle değil, bizden sonra geleceklerin dünya görüşlerine "doğru (değişmez gerçek değil)" renk tonları sinmesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öngörüsü doğrultusunda yazmaya çalıştığımı söylemek isterim: yazdıklarınızın genç insanları "uluscu" yani "ayırımcı" politikalara itmesinden kaygı duyuyorum.
Örnek olarak son yazınızı; "Ulusal Savunma Kavramı!.." başlıklı olanı almak istiyorum.
Birinci paragrafın sonunda
"NATO'nun ‘Sistem’e, ‘Sistem’in ABD'ne ‘çalıştığı’, açıkça görülüyor."
diyorsunuz.
Bu değerlendirme, "ulusçu" yaklaşımla yapılmış bir değerlendirme değil midir?
Bu yargınızda "bizim için önemli olan yan"ın, devlet olarak yaptığımız bir işin bir başka bir devletin işine yarayarak "ters tepme potansiyeli taşıması" olarak algıladığımız görülmüyor mu?
Yani burada, bir ulusun kaderinin, bir başka ulusa (ABD'de yaşayan insanların uluslaşma sürecinde olduğunu düşünüyorum) teslim edilmiş olduğu ölçütünü kullanıyoruz.
Bu ölçüt, dolayısıyla bu değerlendirme, Kemalist ulusçuluğa göre "doğru"dur.
Kuşkusuz, Kemalizm’in yaşadığı döneme göre de...
Ama biz 1998'de Kemalist ulusçu bir dönemde yaşamıyoruz.
Çünkü ulusçuluğun, Kemalist bile olsa, gerekleri ortadan kalkmıştır. Ulusçuluğun gereği, aristokrat ümmet toplumları için vardır. O toplumların içinde savaşımı verilir. Burjuva toplumlara geçildikten, hele bunun içinde bir süre yol alındıktan sonra gerekleri ortadan kalkmış olduğu için yalnızca "ayırımcı" yanı ortada kalır ve "gerici" bir niteliğe bürünür. Ayırımcılıktan da yalnızca "çıkar çevreleri" yarar görmektedir.
Kemalist ulusçuluğun öncesi ile sonrasına da göz atmak gerek..:
Osmanlı, kendini öyle bir yüce gücün vekili olarak ümmetinin başında sayıyordu, yaşamsal ölçütlerini bu yücelikten almıştı ki, tepeden baktığı başka devletlere sözgelimi kapitülasyonları vermekte sakınca görmemişti...
Kendi kültürüne ve bu kültürden alınmış ölçütlerine göre bu, yanlış da değildir. Çünkü Aristokrasi'de "ticaret", öyle tanrısal yüceliklerdekilerin ilgileneceği bir şey değildir. "Pis"tir. Oralarda neler olduğu Aristokratları ilgilendirmez. Aristokratların sahip olduğu temel, "toprak" ve onun üzerinde çalışan -ve çeşitli adlarla anılan- "köle"lerdir.
Bu yüzden Osmanlı'nın kapütilasyonları vermesi ya da Anadolu'daki antik yapıtları "Mülk-ü Osmanî'de taş mı kalmadı, verin gitsin" diyerek peşkeş (sözcük bugünün değerlendirmesidir) çekmesi kendi zamanında Mustafa Kemal'in NATO'ya girmeyecek olması kadar doğaldı.
Bu öncesiydi... Bir de "sonra"sına bakalım:
Artık dünyada "devlet" gibi görünüyor olsalar da egemen olan, "sosyal sınıf”lardır. Bir dizge olarak ABD, "burjuva" sınıfının ta kendisidir. Önemli olan, bizim NATO'ya girmemizin ABD'ye yaradığı değildir. Kaldı ki, sosyal sınıflar açısından bakıldığında, Türkiye'nin NATO'ya girmesi son derece doğaldır, çünkü NATO bir burjuva korunma paktıdır. ABD, dünya burjuva sınıfının devlet örgütüdür, Türkiye devleti de zaten uzak gelecekte bu örgüte katılmak istemektedir.
Örgüt silahlanmaktadır. Hem de yine doğru olarak, o yıllarda Hitler'e karşı örgütünü büyük bir kahramanlıkla savunduğu için çok büyük bir güce sahip olduğu izlenimi veren (gerçekte hiç de öyle olmadığı çok sonra anlaşılacaktır) ve "emek"i elinde tuttuğu düşünülen (bunun da böyle olmadığı daha sonra anlaşılacaktır) proleterlerin devlet örgütlenmesine karşı...
Yani sosyolojik olarak Türkiye'nin NATO'ya girmesinde hiç de mantıksız bir yan yoktur.
Yine yazınızın bölüm başlığında söylediğiniz ve sonra kendi sözleriyle kanıtlamaya çalıştığınız gibi:
"Gazi sağ olsaydı..."
Eğer sizin dediğiniz gibi Gazi, bir burjuva devrimini yapmış ve herşeyin rayına girdiğine, en doğru yola varıldığına inanan biri olsaydı sağlığındaki değerlendirmeleri NATO'ya girilecek olan yıllarda da yapardı.
Bu doğru...
Ama ben, Mustafa Kemal'in her gün, her saat, her an yeni verileri değerlendirecek bir "filozof” olduğunu düşünüyorum. Böyle bir bakışla Gazi'nin bir burjuva devrimcisi olarak yukarıdaki değerlendirmeyi yaparak NATO'ya girme kararı almasında hiç bir mantıksız yan olmayacaktı.
Ama ya Gazi, daha da ileri gitse ve zamanın doğrusuna daha bir uyum sağlayarak “burjuva devrimciliği”nden vaz geçseydi?.
Bir filozofun ardından gelen genç kuşaklar, "o sağ olsaydı ne yapardı?" demek yerine, filozofun gösterdiği yoldan giderek yeni yollar açmayı seçmiş ve başarmış olanlardır.
Bu anlamda Marx ve Engels hem Hegel'cidir, hem değildir. Böyle olması da kendi düşüncelerine pek yaraşır doğrusu!..
İşte 1998'de Kemalizm, böyle olabilirse değer taşır...
Gazi'nin ardılları, sınıfsal değerlendirmeyi doğru olarak yapmayı artık anlamış, dünyadaki kutuplaşmanın uluslar (ve ulusal devletler) arasında değil, sınıflar arasında olduğunun bilincine varmış, emek-sermaye çatışmasında doğru yerini almış olmalıdır.
Günümüzde sınırlar emek ve sermaye arasına çizilmeli her türlü değerlendirme bu doğrultuda yapılmalıdır. Günümüzün doğrusu budur. Bu anlamda genç insanlar öncelikle kendilerine "ben kimim" diye sorduğunda "Türküm" yanıtını vermeyi kültüründen çıkarıp atabilmiş olmalıdır. Yönetilenlerin yanında olduğunu ve çağımızda yönetenlerin “sermayeyi ellerinde tutanlar olduğu”nu bilebilmeli ve ABD' nin değil, "sermayenin örgütü olduğu için "NATO'ya girilmemesi gerektiği"ni savunabilmelidir.
İşte Kemalizm’in günümüzde toplumumuzu getirmeyi amaçladığı yer buydu. Bu amacında da son derece başarılı olmuştur. Yani günümüzde "Nato'ya girilmesi" konusunu değerlendirirken "Kemal yaşasa ne yapardı?" değerlendirmesi, soruyu baştan yanlış sormuş olmak demektir.
Bence Kemalizm, amaçlarını doğru görmüş ve ulaşmıştır. Kemalizmin oluşturduğu toplumsal yapının NATO'ya girmesini "yozlaşma" olarak görmek yanlıştır. Evet, o yapı NATO'ya girerdi ve girdi. Şimdi ise, NATO'ya girmenin yanlışlığını göstermek üzere birtakım insanlar yetiştirmiş olmalıydı ve yetiştirmiştir!..
Özetle:
Günümüzde içinde olduğumuzun bilincine varmamız gereken toplumsal grup "Türkler" değildir. Böyle olursa, en ipe sapa gelmezleri (Kürt milliyetçiliği, MHP milliyetçiliği vb) ile birlikte aynı çöplükte ötmeye ve "şurasına değmiş, burasına değmemiş" yapmaya başlarız.
içinde olmamız gereken grup, "yönetilenler", yani "halk"tır. Bu da dünyada bir tanedir ("halklar" kavramı,. "ulus" kavramının yerine ve hedef şaşırtma amacıyla kullanılmaktadır). Bana göre günümüz için "halk", "emekleriyle geçinenler'dir.
Bunu, kültürel olarak "insan" la karşılayabiliriz.
Artık karşılamalı ve ayırımcılığa neden olacak her türlü kültürel öğeyi bir kaşık suda boğmalıyız!..
Sanıyorum, Kemalist aydın'ın günümüze değin geçmesi gereken yol bu olmalıydı. Bana göre bilinçle ve programlı olarak saptırılmaya, hiç değilse geciktirilmeye çalışılan da yine bu yoldur. Ama tarihin hiç bir döneminde benzer çabalar yeterli olmamıştır.
Sanırım aşılması gereken eşikler aşılırken acı çekilmemesi, bir toplumun aydınlarının insanlarını geriye doğru çekmemesine bağlıdır.
Ardımızdan gelecekler için açtığımız yolun nerelere değin varabileceğini en azından Mustafa Kemal kadar doğru görmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Saygılar,

Ömer TUNCER.

NOT: Cumhuriyet gazetesindeki köşesinin altına koyduğu, mektubun içeriğine değinmediği nottan, okumuş olduğu anlaşılıyordu.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Aslan Başer, kapitalizmin çöküşünü tahmin ediyor...


28 Temmuz 2011'de yitirdiğimiz Aslan Başer hoca...

SON BİNYILIN EN BÜYÜK DÜŞÜNÜRÜ: KARL MARKS 1 (*)
Aslan Başer Kafaoğlu
İngiliz BBC haberleşme kurumu, Berlin Duvarı’nın yıkılışının 10. yıldönümünde, sona eren binyılın en büyük düşünürleri hakkında bir araştırma-anket yaptı. Aylar boyu süren bu anketin sonucunu BBC 1999 yılının Ekim ayında açıkladı. Yüz binlerce katılımcının oy kullandığı ankette birinciliği kazanan isim, Karl Marks idi. İkinciliği ve izleyen sıraları kimlerin aldığını burada yazarak, Marks’ın bu ankette kazandığı payenin ne kadar önemli olduğunu okuyucularımıza anlatabilmek isteriz. İkinci sırayı Albert Einstein almıştı. Üçüncü ve dördüncü ise, sırayla büyük fizik bilgini Newton ile Darwin idi. Aylarca süren dev anketin sonuçları böyleydi.
Aslında anket, Marksizmin gözden düşürülmeye çok çalışıldığı bir zamanda yapılmıştı ve bu sonucun geleceği bilinseydi bu işe katiyyen girişilmezdi. Anketin yapıldığı sıralarda, sosyalizmin ve Marksizmin öldüğünü anlatan yüzlerce sözde bilimsel kitap yayımlanıyordu. Karl Marks ismi, bütün bu aleyhte kampanyaya karşın ipi birincilikle göğüslemeyi başarmıştı. Bir de şu var: Örneğin Newton’un adından hep saygıyla söz edilir. Descartes, Einstein veya Kant ismi anılınca da öyle. Ama Marks ismi anılınca, karşıdan sayısız kötüleme, yalanlama ve hatta küfür de birlikte gelir. Marks ismi işte bu handikapları da aşmış bulunuyor. Daha da beteri Marks ve yapıtları, Engels dışında hiçbir Marksist tarafından en doğru biçimiyle yorumlanmış da değildir. Ama bütün bu eksik ve engellere karşın Karl Marks saygın bir ankette birinciliği kazanmıştır.
Aslında bu anket 1999’da yapılmıştır. Ama varılan sonucun doğruluğu onu sevmeyenlerce de yadırganmamıştır. Doğrusu ben de bu ankete katıldım, benim sıralamamda birinci Descartes, ikinci Karl Marx idi. Konuyu İngiliz The Economist dergisi 21 Aralık tarihli özel Christmas sayısında tazeledi. Aslında Marks’ın düşüncesi 1999’dan bu yana insanların arasında daha bir yaygınlık ve güç kazanmıştır. Bu anket şimdi yapılsa Karl Marks daha kolay kazanır.
SERBEST PİYASA EKONOMİSİNİN SONU KAÇINILMAZ
Çünkü, Karl Marks’ın serbest piyasa ekonomisi üzerindeki değerlendirmeleri bugün bütün kesinliğiyle geçerlidir. Marks’a karşı serbest piyasa ekonomisinin hiç tökezlenmeden süregideceği ileri sürülüyordu. Serbest ticaret ekonomisi 1930’larda onun temel felsefesine aykırı yollar izlenerek yıkımdan kurtarılmıştı. Bu yolun “tartışılmaz ve yadsınmaz” yöntemlerini anlatan büyük ekonomist Keynes, aslında Marks’ı en iyi yorumlayan ve buna göre serbest piyasa ekonomisini düzelten adamdı. Onun ana kitabı olan, kısa adıyla Genel Teori’de yazdığı son paragraf çok önemlidir.
Bu paragrafın bir yerinde büyük iktisatçı, ekonominin hedefi olan “tam istihdam”a varabilmesi için “Yatırımların Sosyalizasyonunu” tek yol olarak gösteriyordu. Böylece yatırımlarda, kârları en çoğa çıkarmayı amaçlayan liberal ekonominin temel aksiyomu yerine yeni bir temel aksiyom giriyordu. ABD dahil serbest piyasa ekonomisi felsefelerine göre işleyen bütün ekonomiler büyük İngiliz iktisatçının reçeteleriyle, ölümden bana göre “geçici bir süre” kurtulmuşlardı. Evet, “geçici bir süre içindi” bu kurtuluş. Keynes de böyle söylüyordu. Her ekonomik birimin sadece kârını maksimize etmesi (en çoğa çıkarması) yetmezdi. Liberal ekonominin savunduğu bir “görünmez el” de yoktu. Keynes’e göre, bunalımdan kapital ekonomi kurtulmuştu ama bu geçiciydi. Sürekli Tam İstihdam (toplumun bütün işgücünün çalıştırılmasına) ve bu amaca ulaşmak için ise yatırımların SOSYALİZE EDİLMESİ şarttı. Bu yapılamaz ise iktisadi çöküş mukadder idi.
İlk ağızda kapitalist düzen “ölmemek için”, Keynes’in öğütlerinde kaldı. Savaş yıllarında özellikle ABD Keynes’in öğütlerini aynen tuttu. Sanki Amerikan ekonomisini Keynes yönetiyordu. ABD bu sayede II. Dünya Savaşı sonunda dünyanın diğer ekonomilerine kıyasla büyük bir üstünlük sağladı. Savaş sonrası da bir süre, 1946 yılında ölen Keynes’in öğütleri tutuldu. Ama aç gözlü kapitalistler, kârlarının en çoğa çıkmasını engelleyen Keynesçi fikirlere uyan iktidarları ayakbağı saydılar. Doludizgin ve sınır tanımayan bir kârı en çoğa çıkarmayı amaçlayan ekonomik düşünce, neo-liberal düşünce bütün kapitalist dünyada adeta “norm” düşünce şekline geldi. Sınırsız serbest ticarete sınır getiren her düşünce, ortaçağ taassubunun kâfirlik niteliğine eş nitelemelere uğradı.
KAPİTALİZM 2010’DAN SONRA YERYÜZÜNDEN SİLİNECEK
Onlara bakılırsa, bu kâr düzeni sınırsız bir zaman sürecekti. Marks’ın tanısının tersine kapitalist düzen (onlar serbest piyasa düzeni diyorlar) sınırlı bir zaman parçasında değil sonsuza kadar sürecekti. Buna kanıt olarak da ABD, AB ve Japonya ve hatta Asya Kaplanları adını verdikleri bazı Uzakdoğu ekonomilerindeki millî gelir istatistiklerine yansıyan yüksek gelişme hızlarını gösteriyorlardı. Onları haklı göstermeye yarayan bu gelişmeler 1995’ten sonra değişmeye başladı. 1997’de Asya Kaplanları grup halinde bir bunalım geçirdi. Bunu atlattılar mı denirken, bunalım kapitalistleştirilen Rusya’ya, arkasından Brezilya’ya, Türkiye ve Arjantin’e sıçradı. Örneğin, Türkiye’de yurttaşların birey başına geliri 1990’dan bu yana artmadı.
Ama Arjantin ve Türkiye gibi ülkelerdeki gerilemede aranmasın kapitalizmin duraklaması ve gerilemesi. Bugün kapitalist övgücüler tarafından sistem gelişirken göklere çıkartılan Japonya on yıldır gerilemekte. Kapitalist yönetim ve ona akıl veren kapitalist düşünceye belinden bağlı fikir adamları on yıldır buna bir çare bulamadılar. Bu hastalık sadece Japonya’ya özgü sanılırken, AB’nin lokomotifi Almanya ve ona sıkı sıkıya bağlı Fransa da durgunluğa girdi. Sonunda durgunluk geldi ABD ekonomisini de vurdu. Kapitalist düzenin en büyük savunucuları bile artık o tatlı günlerin bittiğini kabul ediyor.
Bizim yıllardan beri Karl Marks’ın fikirlerine dayandırdığımız “Kapitalizmin 2010’dan sonra yeryüzünden silineceği” yolundaki tanı artık o kadar şaşırtıcı değil.
Aslında anlamlı olan, kapitalizmin herhangi bir dış etkenle (hava koşullarının anormal değişmesi, şiddetli depremler, vandal istilası gibi) değil fakat tam da Marks’ın çok doğru biçimde saptadığı kapitalist düzenin ana niteliklerinin özünden dolayı yıkıma girmesidir. Marks’ın asıl büyüklüğü de buradadır. Bunu da gelecek yazıda görelim.

SON BİNYILIN EN BÜYÜK DÜŞÜNÜRÜ: KARL MARKS 2
Aslan Başer Kafaoğlu
Mahvolduğu, düşünce tarihinden silindiği sanıldığı bir zamanda BBC tarafından yapılan bir ankette, ünlü bilgin-filozof Albert Einstein’ın önünde birinciliği kazanan Karl Marx bu payeye gerçekten layık bir düşünür olarak, bugün daha da gözlerde büyümektedir. Bunu anlamak için 2002 yılında dünya ekonomisinde neoliberal denilen, aslında Fransız Marksistlerin 1950’den sonra koydukları isimle “devletle bütünleşmiş kapitalist” ekonomilerin, 1995’ten ve özellikle 1999’dan bu yana geçirdikleri süper krize bir göz atmak yeter.
1999’dan bu yana bizim kısaca kapitalist ekonomiler dediğimiz ve girişim kârını en çoğa çıkarmayı amaçlayan (kâr maksimizasyonunu hedefleyen) blokların içine girdikleri duruma bir göz atmak yeterlidir. İsterseniz bu ülkeleri üç bölümde ele alarak inceleyelim. İlk irdelemeye başlayacağımız ülke Japonya. Bu ülke 1950’den 1995’e kadar olan zaman parçasında kapitalizmin “yıldız ülkesi” sayılıyordu. Yıllık yüzde 7’den aşağı düşmeyen büyüme hızı, yıllar geçtikçe artan mal ve hizmet ihracatı ve sıfır sayılabilecek işsizlik sayısı ve oranıyla Japonya’ya imrenmemek mümkün değildi. Hemen bütün dünya ülkeleri dış ticaretlerinde açık verirken, sadece Japonya ve onun yanında Almanya bu açıkları karşılıyordu. Birçok ekonomist bu hızlı ve güvenli gelişmenin sırrını açıklamak için teori üzerine teori geliştiriyordu. Japon sermayesi yatırımlarında ülke sınırlarını aşmış, dünyanın başka yerlerinde yatırımlarda bulunmaktaydı.
Örneğin Amerika’nın en büyük otomobil üretim firmalarından hisse senedi alıyorlar, dünyanın en büyük alışveriş merkezi olan New York’taki Rockfeller Center’ın tapusunu adlarına çeviriyorlardı. İşte bu derece büyüyen efsunlu dev, 1995’ten sonra ilk önce banker ve banka iflasları ile sarsıldı. “Canım nasıl olsa kurtulur” dilek ve tanıları da sökmedi, o yıllardan bu yana her yıl küçülüyor, büyüme hep negatifte. 2003’te binde 5 oranında küçüleceği, iyimser tahminlerde belirtiliyor. Yıllardan beri ülkeye gelen hükümetler neoliberalizmin reçetelerini yazıp uyguluyorlar. Ama üfürükçü nefesi kadar bile çare olamıyor bu reçeteler. On yıla yaklaşan bu duraklama ve gerileme iki bakımdan önemli. Birincisi neoliberal reçetelerle bu yönteme göre işleyen ekonomilerin tekerlerine taş gelemeyeceği, büyümenin zaman zaman yavaşlasa da bu ülkelerde sonsuza kadar süreceği yolunda son derece itibarlı ekonomistlerin, enstitülerin uydurduğu masallar kamuoyunda etkisini yitirdi. İkincisi ve daha önemlisi, aslında Japon ekonomik bunalımı; Japonya ekonomisi açısından çareler bulundukça kapitalist ekonominin en büyüğü (ülke ve önem olarak) yıkıma gideceğinin açıkça görülüyor olması. Çünkü, Japonya’da on yıl süren bunalım üretilen ürünlere ülke içinde pazar bulunmayışı sonucu. Aslında bu hastalığa Japonya açısından çare var. Japonya yapacağı bir develüasyonla buna karşı çıkabilir. Yapılacak bu develüasyonla, stok fazlası erir ve yeniden üretim artışı sağlanabilir. Ancak bu develüasyon, Japonya ile aynı tip malları ihraç eden ABD ekonomisini esaslı biçimde yaralar. Bu ise zaten dış ticaretinde yılda 500 milyar dolar açık veren ABD milli ekonomisini hatta belki de çökertebilir. Örneğin bir Japon yeni develüasyonundan sonra ABD dışarıya belki de bir tek otomobil satamaz. ABD’nin ekonomik yapısını bilenler bunun ABD için ne anlama geleceğini çok iyi değerlendirebilir. En iyi değerlendirenlerden birisi ise zamanın ABD Cumhurbaşkanı Clinton olmuştur. Clinton bir yıl içinde sadece kendisi Japonya’ya üç defa (ABD tarihinde hiçbir zaman Amerikan Cumhurbaşkanı bir ülkeye aynı yıl içinde üç ziyarette bulunmamıştır) giderek, ilaç olarak ilk akla gelebilecek olan Japon parasının devalüe edilmemesi yolunda ağır baskıda bulunmuştur. Basketteki deyimle, uygulanan bu “tam saha pres” sonucu Japon yöneticiler bu yolu adeta kafalarının en ulaşılmaz yerine gömmek zorunda kalmışlardır. Ancak Japon ekonomisindeki bu kriz sürüyor; doğal ki, saatli bir bomba gibi Japon Yeni devalüasyonu tehlikesi de. Japon krizi böyle sürerse bu ülke “ölmemek için öldür” formülünü her zaman uygulayabilir. Diyelim ki bunu yapmadı. Krizden asla kurtulamaz. Kapitalist dünyanın bu dört trilyon dolarlık milli geliriyle ikinci sırayı tutan ülkesi onarılamaz bir dertle hastadır.
Amerikan ekonomisinin tek derdi bu olası saatli bomba patlaması da değildir. Bu kapitalist blokun başı ayrıca kendi yapısından gelen dertler sonucu ölümcül biçimde zayıflama sürecine girmiştir. Borsalarda hisse senetleri hızla düşmektedir. Bir yatırımcı 1999’da 1000 dolara alabileceği bir hisse senedini bugün ABD borsalarında sadece 300 dolara satın alabilir. Aslında Amerikan iş dünyası mal alım satımlarından doğal nakit fazlasını artık yatırımlara değil borç faiz ve taksitlerine yatırarak ayakta kalabiliyor. ABD’de firma kârlarının (daha doğru deyimle nakit fazlasının) yüzde 15’i ABD içinden ve dışından alınmış borç faizlerine gidiyor. Yani ortalama olarak yüzde 15 “finansman giderleri dışındaki kâr” ancak borç faiz ve taksitlerini ödemeye yetiyor. Artık ABD ekonomisinin yürütücülüğü, Shumpeter’in göklere çıkardığı girişim sahibinden para sahibine geçmiştir. Marx’ın Kapital’inin 3. cildindeki “Faiz Getiren Sermaye”nin tefeci faizcileri, dünya ekonomisinin dizginlerini ellerine geçirmişlerdir. 1990’larda ABD ekonomi basınının güvendiği bağımlı veya bağımsız yatırımcının borsalardan hisse senedi ve tahvil alarak ekonomiyi beslemesi mekanizması ise son yıllarda çöküş halindedir. Borsalardan ekonomik girişimcilere akan fonlar 1999’da üç birim ise bugün bu bir birime düşmüştür. Yine 1990’larda sistemin kurtarıcısı olacağı düşünülen şirket birleşme ve evliliklerinin de yıldızı sönmüştür. 2000 yılında 3,5 trilyonu bulan bu çeşit birleşme ve evliliklerin hacmi 1 trilyon dolar civarına düşmüştür. Amerikalılar da tıpkı Japonlar gibi bu kötü gidişe karşı neoliberal ekonominin örgütlediği çeşitli reçeteleriyle karşı çıktılar. Faizleri yüzde 6’dan yüzde 1’e kadar indirdiler (Japonlar sıfıra indirmişlerdi) olmadı. Nüfuzlarının geçtiği ülkelere baskı yapıp gümrüklerini indirttiler, olmadı. Fakir ve hastalara yardımları azaltmak istediler, yapamadılar. Tarım kesimine verilen kamu desteğini azaltmak istediler, yapamadılar. (Dikkat edin kendi halklarına kabul ettiremedikleri sömürü ve fakirleştirmeyi bizim gibi ülkelere dayatarak kabul ettirdiler.)
Amerikan ekonomisi gün geçtikçe yaşaması için esas olan şeyleri artan bir hızla yitiriyor. Neleri yitirdiğini ve ne yapsa kurtulamayacağını gelecek yazıda göreceğiz.
  
SON BİNYILIN EN BÜYÜK DÜŞÜNÜRÜ: KARL MARKS 3
Aslan Başer Kafaoğlu
ABD ekonomisi, özellikle 2000 yılından bu yana dışarıdan gözlenen bütün parlaklığını yitirmiştir. Artık borsalarda eskiden dışarıdaki yatırımcılara pek parlak gelen durumu yok.
ABD EKONOMİSİ GELECEĞİNİ YEDİ
1999’dan bu yana gerek eski ekonomi firmalarının hisse senetlerinin kote bulunduğu Dow Jones endeksi ve gerekse on yıldır roket gibi atılımlar kaydeden yeni ekonomi (bilgisayar ve iletişim) firmalarının hisse senetlerinin yer aldığı Nasdaque endekslerinde hızlı düşüşler görülmekte ve bu düşüşler artık kaçınılmaz sayılmaktadır. ABD ekonomisinin hızlı yıllarında o hayranlıkla seyredilen yükselişlerde aslında geleceğini yediği artık iyice anlaşılıyor. O dönemde ABD firmaları bilançolarını şişirmişler, olduğundan çok daha kârlı göstermiş, Yeminli Denetim firmaları da bu toplu sahteciliği onaylamışlardır. Bu sahte yüksek kârlılığa aldanan dış yatırımcılar (özellikle Avrupalı ve Japon), ellerindeki fonları Amerika’nın şişirilmiş (teknik deyimle “köpüklü”) menkul kıymet borsalarından aslında zararlı, hatta borca batıklığı sahtecilikle gizlenmiş Amerikan şirketlerine yatırmışlardır. Yutturmaca yollarla dış ülkelerden fon sağlanması bir yandan borca batık firmaları kısa sürede iflastan kurtarırken, öte yandan firma kârlarının sadece borç faizlerini ödemeye yeterli düzeye düşürmüştür.
SONU GETİREN DARALMA
İşte 80’li ve 90’lı yıllarda geleceklerini yiyerek sürdürdükleri bu ballı dönem onları sahtekârlıkların meydana çıkmasıyla birden bire sonuna getirmiştir. Marx’ın saptadığı gibi, Amerikan firmaları kapitalist üretimin en önemli koşulu olan yatırımları artırabilme yetilerini yitirmişlerdir. Ayrıca borçla harçla yürüttükleri çalışmalarında rakipleriyle yarışamaz bir üretim yapısı içine düştüler. Böylece pazar kaybına uğradılar. Dış ticarette ABD gitgide açık rekorları kırdı. Bu açıklar gitgide büyümekte, yani özel firmaların dayanılmaz borç yükünü daha da artırıyor. Böylece ABD firmalarının açmazı daha da çetinleşiyor. Geçmiş yıllarda bunu karşılamak için başvurulan kaynaklar gitgide kuruyor. Örneğin 1999’da firmalar hisse senedi çıkartarak önemli dış kaynak sağlayıp, bunları borç ödemede kullanabilirken, 2002 yılında yurtiçinden bu yolla elde edilen kaynaklar üçte bir düzeyine düşecek kadar eksilmiştir.
Doğal ki ABD ekonomisi daraldıkça, zaten bitik durumdaki Japon ekonomisi yanında eski performansını yitiren kapitalist ekonominin üçüncü ayağı Batı Avrupa ekonomilerinin de sallanmasına yol açmaktadır.
KAPİTALİST EKONOMİYE İNANÇ ZAYIFLIYOR
Kısaca, kapitalist ekonominin kendini kurtarmak için girdiği çeşitli yollar ve aldatmacalar da kurtuluşa yetmiyor. Daha da önde gelen bir gözlem, kapitalist dünyanın içinde bulunanların serbest piyasa dedikleri bu düzene inançlarını yitirmiş olmasıdır. Kapitalist ülkeler medyasında ve sokaktaki adamın kafasında kapitalist ekonomi hakkında eski güven tamamen silinmese bile son derece zayıflamıştır. Kapitalist ekonomi için bitmez tükenmez kaynak oluşturacağına inanılan borsa ve banka sistemleri çöküyor.
1980’lerde ve hele 1990’larda artık Marks’ın düşüncesinin çöktüğü yolunda sayısız yazı ve kitap yazıldı. Karşıda sosyalist bir hasım ekonomisi kalmayan kapitalizm için sonsuza kadar sürecek bir yol açıldığı yazılmaya başladı. Ama bütün bu tanı ve yayınlar, Marx’ın kapitalizmin bir zaman parçasının ekonomik sistemi olduğu ve koşullar oluştuğunda yıkılacağı yolundaki öngörüsünün gelişmesini önleyemedi.
KAPİTALİZMİN YIKILIŞI MARKS’IN ÖNGÖRDÜĞÜ ÇİZGİDE
Kapitalist ekonominin son sığındığı teori sayılan neo-liberal öğretinin yazdığı reçeteler onu artık kurtaramıyor. Bunu Marks daha 19. yüzyıl sonlarına gelinmeden matematik bir kesinlikle belirlemişti. Kapitalizmin yıkılışı tam da Marks’ın öngördüğü çizgi üzerinde oluştu. Kapitalin artışı, kapitalizmin yönlendirici ana çizgi olması hep görüldü. Marks, işletmelere konan kapital artarken, sabit kapitalin “mütedavil” denilen ve büyük kısmı işçi ücretlerine giden kısımdan çok daha hızlı büyüyeceğini kanıtlamıştı. İşte bu temel eğilim, kapitalizmi üretime pazar bulamama riskiyle karşı karşıya bırakacaktı. Üretim olanaklarının, pazar olanaklarının çok üstünde artışı kapitalizmi yıkım yoluna götürdü.
Kapitalizm, bunalımı aşmak için yapay yollarla (reklamları artırma, enflasyon, kredi kartları, küreselleşme zorlamaları, daha önceleri silah harcamaları ve tütün-uyuşturucu gibi malların satışını artırarak pazarı genişletme) ve üretimin dışındaki mekanizmalarla insanlığa karşı yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Böylece ömrünü uzatan kapitalizmi artık hiçbir önlem kurtaramaz.
______________________________________
(*) Bu yazı 3 bölüm olarak aydınlık dergisinde, 2004 ya da 2005'in kış aylarında, Hoca'nın ölümü üzerine de Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Eylül 2011 sayısında yeniden, yayınlanmıştır.

Gazete Duvar'da Fikret Başkaya'nın 06/08/2017 tarihinde hocanın geleceğe ilişkin tahminlerinin çıktığını doğrulayan bir yazısı yayınlandı: 

http://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2017/08/06/kriz-degil-cokus/

Kriz değil, çöküş...

Artık kapitalizm tarihsel sınırına dayanmış bulunuyor. Büyük insanlığa teklif edeceği bir şey yok, dolayısıyla insanları aldatma-oyalama, başka türlü söylersek, meşruiyet üretme yeteneği aşınmış bulunuyor. Zira her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor... Eğer bundan böyle hala krizden söz edilecekse, en azından "kapitalizmin nihai krizi" demek gerekecek!
Fikret Başkaya
http://cdn.media.gazeteduvar.com/2017/08/f736.jpg
Kapitalizm, İkinci emperyalist savaşın (1939-1945) ardından yaklaşık 30 yıl sürecek bir yükselme dönemine girdi. Kâr oranları, verimlilik ve üretimde önemli artışlar kaydedildi. Bu döneme Fransız iktisatçıları “Şanlı Otuzlar” diyecekti. Fakat balayı uzun süremezdi, zira krizler kapitalizmin mantığına ve işleyişine uygundur. Kapitalizm krizsiz yapamaz, yağmur bulutta ne kadar içerilmişse, kriz de kapitalizmde o kadar mündemiçtir. 1970’li yılların ortalarından itibaren (1974-75) kriz, tüm emperyalist ülkeleri yeniden etkisi altına aldı ve tüm dünyayı kapsar hale geldi.
Krize, petrol krizi dediler. Hızını alamayan ırkçılar, krizi Arapların peydahladığını söyleyecek kadar ileri gittiler. Başka türlü söylersek, krizin “dışsal”, arizî bir şey olduğu söylendi. Oysa, ortalama kâr oranı, verimlilik ve üretimde önemli düşüşler söz konusuydu, sistem genişleme döneminin sonuna dayanmıştı. Velhasıl kapitalist dünya sistemi yapısal krize girmişti, veya aynı anlama gelmek üzere kriz, yeni bir uzun dalganın, yeni bir uzun durgunluk döneminin habercisiydi…
Sermaye sınıfı kâr oranlarını restore etmek üzere, savaş sonrası dönemin tüm kazanımlarına savaş ilan etti ve ünlü neoliberal sosyal ve ekonomik politikalar dayatıldı. “Sosyal devleti” aşındırmak üzere kapsamlı bir saldırıya geçilmişti. Sendikalar etkisizleştirildi, reel ücretler düşürüldü, sermayeden alınan vergiler azaltıldı, sosyal harcamalar kısıldı, özelleştirmeler dayatıldı, sermayenin hareketini kısıtlayan tüm düzenlemeler tasfiye edildi ve buna, liberalizasyon (serbestleştirme) dendi. Devletin yapısı ve işleyişi sermayenin tek yanlı çıkarını gözetecek şekilde yeniden dizayn edildi. Ama söylem farklıydı. Devleti küçültmekten söz ediliyordu oysa asıl amaç sermayeyi büyütmekti. Buna da “déreglemantasyon (kuralsızlaştırma) dendi. Kamuya ait olan, toplumun ortak kullanımına sunulmuş ne varsa özelleştirildi.
Özelleştirmeden sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri… velhasıl hiç bir şey muaf değildi. Metalaştırılmamış, paralılaştırılmamış, soysuzlaşmamış hiç bir şey bırakılmadı. Dönemin üç sloganı: liberalizasyon, deregülasyon ve privatizasyondu (özelleştirme).
Bir de kaydırma (delokalizasyon) yoluna gidildi. Emperyalist merkezlerdeki kapitalist işletmeler ‘ucuz işçi cenneti’ denilen, ücretlerin ve sermayeden alınan vergilerin çok düşük, çevre koruma mevzuatının da pek olmadığı azgelişmiş ülkelere [Çevre’ye] kaydırıldı. Fakat sermayeden alınan vergilerin düşürülmesi de yeterli görülmemiş olacak ki, sermaye “vergi cennetlerinin” yolunu tuttu. Esasen bir tür “kolonizasyon” söz konusuydu. Sermayenin bu kapsamlı saldırısına, Sovyet sisteminin çöktüğü 1989-1990 sonrasında küreselleşme denilecekti. Aslında emperyalist saldırı dememek için bir edab-ı kelam yapılmıştı…
Geride kalan dönemde sermaye kâr oranlarını büyük ölçüde restore etmeyi başarsa da, verimlilik ve üretim artışı bahsinde sürekli olarak tökezlemeye devam etti… Kâr oranlarındaki artış, ücretlerin bastırılmasının, başka türlü söylersek, sömürü oranının yükseltilmesinin sonucuydu… Ve en kapsamlısı 2007-2008’de olmak üzere, neoliberal denilen 1980 sonrası dönemde irili-ufaklı 10 kriz yaşandı ve sistem patinaj yapmaya devam ediyor. Dayatılan neoliberal politikalar sistemi “rayına oturtmakta” yeterli olamadı. Üstelik ilaç hastalığın nedeni haline geldi! Sistem hayli zamandır, düşük büyüme, aşırı gelir dağılımı dengesizliği ve aşırı borçlanma ve derinleşen doğal çevre tahribatı temelinde yol alıyor, daha doğrusu yol alamıyor. Ve artık sistemin mantığı dahilinde bir çıkış yolu da görünmüyor.
Lâkin, mevcut durumu artık “kriz” kelimesiyle ifade etmek uygun değil. Zira kriz, normal durumdan bir sapma demeye gelse de, normale dönüşü de ima eder. Velhasıl, geçici bir duruma gönderme yapar. Bu yüzden kapitalist dünya sisteminin içinde bulunduğu durumu çöküş kavramı daha iyi karşılıyor. Artık kapitalizm tarihsel sınırına dayanmış bulunuyor. Büyük insanlığa teklif edeceği bir şey yok, dolayısıyla insanları aldatma-oyalama, başka türlü söylersek, meşruiyet üretme yeteneği aşınmış bulunuyor. Zira her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor. Eğer bundan böyle hala krizden söz edilecekse, en azından “kapitalizmin nihai krizi” demek gerekecek!
O halde sadede gelebiliriz. Neden böyle oldu? “Ücretli kölelik sistemi” neden patinaj yapıyor? Neden yolun sonuna gelindi? Neden sistemin sorun çözme yeteneği aşınmış durumda? Avusturya kökenli Amerikalı iktisatçı Joseph Schumpeter, kapitalizmin “bir yaratıcı yıkıcılık sistemi” olduğunu söylemişti… Görünen o ki, artık kapitalist sistem yaratıcı yıkıcılık değil, tam bir “yıkıcı yıkıcılığa” dönüşmüş bulunuyor. Zira, her seferinde çözdüğündün daha çok sorun üretmeden, sorunları azdırmadan yol alamıyor, Yaptığından daha çoğunu bozmadan, var olan sorunları azdırıp yenilerini peydahlamadan edemiyor…
O halde neden böyle oldu? Böyle bir tablonun, böylesi bir sonucun, başka türlü söylersek, bir sürdürülemezlik durumunun ortaya çıkmasının başlıca iki nedeninden söz edebiliriz. Bunlardan birincisi, doğrudan kapitalizmin mantığını, işleyişini ve temel eğilimlerini angaje ediyor. Bu bakımdan kapitalizm bizzat kendi sınırına dayanmış bulunuyor; İkincisi, kapitalist işleyiş, doğaya ve insana zarar vermeden yol alamıyor. Şimdilerde “ekolojik sorun” denilenin gerisinde kapitalizmin bu kör mantığı yatıyor. Ve kapitalizm, kendi dışındaki bir sınıra, ekolojik sınıra da dayanmış bulunuyor…
KAPİTALİZM VAHŞİ REKABETLE ÇALIŞIR
Kapitalizmin kendisiyle ilgili çelişkiyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kapitalizm çılgın rekabete, vahşi rekabete dayalı bir işleyişe sahiptir. Rekabet, üretim tekniklerini sürekli yenilemeyi, geliştirmeyi, bu günün revaçta tabiriyle inovasyonu zorluyor. Her seferinde makina daha çok işçiyi işinden ediyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın işçinin yerini almasının tarihidir. Lâkin bir sorun var: makina yeni değer üretmez, robot yeni değer/fazla değer üretmez. Değeri sadece ve sadece canlı emek, eti-kemiği olan insan/işçi üretebilir. Makina/robot daha önce canlı emek tarafından üretilmiş, makinada dondurulmuş değeri yeni ürüne aktarır.
O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer makina yeni değer, fazla değer yaratmıyorsa, kapitalist, işçiyi makina ile neden ikame etsin? Makina daha hızlı ve daha çok üretmeye imkân verdiği için! Böylece en ileri teknikleri öncelikle üretim sürecine sokmayı başaran kapitalistler, rakipleri karşısında avantajlı duruma geliyorlar, pazar paylarını, dolayısıyla kârı yükseltmeyi, toplam artı-değer kütlesinden daha fazla pay kapmayı başarıyorlar.
KAPİTALİZM YATAY VE DİKEY GENİŞLİYOR
Fakat bir sorun var: Makina/robot Coca-Cola içmez. Milyonlarca işçinin yerini alıyor ama milyonlarca işçinin satın alma gücünü de yok ediyor. Marksist bir tabiri kullanmak gerekirse, bir realizasyon sorunu veya üretilenin satılmama sorunu ortaya çıkıyor. Günlük dildeki talep yetersizliği… Zira realizasyon ancak satışla gerçekleşir… Makina/robot değer yaratmadığına göre, bu her ileri aşamada daha az değer üretildiği anlamına gelir. Velhasıl sistem temelli bir çelişkiyle malûldür… Bir fikir vermek için, eğer, iletişim ve enformasyon teknolojileri bu günkü tempoyla gelişmeye ve kullanılmaya devam ederse, önümüzdeki 10-20 yılda, halen çalışan her iki işçiden/çalışandan birinin işini kaybedip, “işsizler ordusuna” katılması kimseyi şaşırtmasın…
İkincisi, kapitalizm yatay ve dikey genişliyor. Daha önce kapitalist ilişkilerin hakim olmadığı alanlara doğru genişliyor, etkisi altına alıyor, dönüştürüyor. Bir de daha önce kapitalist ilişkilerin geçerli olduğu yerde dikey olarak derinleşiyor. Şimdilerde bu iki genişleme alanı da önemini kaybetmiş bulunuyor. İki alanda da sınıra ulaşıldı…
Kapitalizm sınırsız üretim dinamiğine sahip, lâkin bu dünyanın kaynakları sınırlı. Ve belirli bir eşik aşıldığında, kaynaklar kıtlaşıyor, tükeniyor. Bir şey daha var: kapitalist işleyiş, doğaya verilen zararları dikkate almıyor. Burjuva iktisatçıları buna “dışsal ekonomiler” diyor ama öyle pek de dışsal olmadığı şimdilerde anlaşılmış bulunuyor. Atmosfer ısınıyor, bir bütün olarak ekolojik denge bozuluyor, okyanuslar tuzlanıyor, canlı türleri ve biyolojik çeşitlilik yok oluyor, su, toprak, hava kirleniyor, tatlı sular azalıyor, başta enerji kaynakları ve stratejik madenler olmak üzere, üretim için vazgeçilmez doğal kaynaklar kıtlaşıyor, her seferinde enerji üretimi pahalanıyor… Artık sistem tam bir krizler sarmalına hapsolmuş durumda…
İşte, ekonomik kriz, finansal kriz, iklim krizi, enerji krizi, politik kriz, jeopolitik kriz, gıda krizi, sosyal kriz, etik krizi, vb…. Üstelik bu krizlerin her biri de bir diğerini ve/veya diğerlerini azdırmak koşuluyla. Mesela, iklim krizi fosil yakıtların aşırı kullanılmasının sonucu. Atmosferin ısınmasını durdurmak için fosil yakıtları toprağın altında tutmak gerekiyor. Lâkin petrol, sistemin damarlarında dolaşan kan, dolayısıyla öyle bir şeye, muazzam bir ekonomik krizi, daha doğrusu yıkımı göze almadan tevessül etmek mümkün değil. Sanıldığı gibi kısa ve orta vadede petrole/doğalgaza/kömüre bir alternatif üretmek de mümkün değil…
Nobel ödülü sahibi de olan, Rus kimyager-fizikçi Ilya Prigogine, “Eğer bir kimyasal, biyolojik veya sosyal sistem, genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” diyor. Şimdilerde kapitalist dünya sisteminin manzarası tam da öyle… Artık sistemin mantığı dahilinde düzlüğe çıkma imkânı yok. Bir çöküş hali söz konusu. Çöküş kaçınılmaz.
Eğer öyleyse, büyük insanlık için iki seçenek var demektir: 1. Bu çöküşün altında kalmak; 2. Aklını başına almak, sürece müdahale etmek, aracın direksiyonunu sola kırmak, insanlığın yegane vazgeçilmez ufku olan sosyalizme, komünizme giden yolu aralamak… Kimse kendini aldatmasın, bu ikisi arasında bir orta yol yok! Gerçi barbarlıkla sosyalizm dışında bir seçenek yok ama “Büyük İnsanlık” elini çabuk tutmazsa, insanlığın bir geleceği de olmayabilir… İnsanlık ve uygarlık kritik eşiğe gelip dayandığına göre, bundan sonra şeylerin seyri, Büyük İnsanlığın ve onların safındaki entellektüellerin basiretine bağlı olacak…