24 Ağustos 2009 Pazartesi

"Kavram"lar ve "Tanrı" kavramı üzerine...






Bektaşi Babası Edip Harabî'nin bir şiirinden çağrışımlar


  1. Platon'un (M.Ö.5.yy) "idea", Ortaçağ babalarının "tümel", 19.yy sonunda Edmond Husserl'in "Phenomenon" adını verdiği, psikoloji biliminin "algı" olarak adlandırdığı şey aynıdır. Gerçek evrenin bunlardan oluştuğunu söyleyen filozoflara idealist filozoflar (ki en ünlüsü, İngiliz piskopos Berkeley-18.yy-'dir) denir.


  2. Bunların karşısında da maddi evreni gerçek olarak gören maddeci (özdekçi ya da Materyalist" denen) filozoflar vardır. Düşünce, dolayısıyla bilim bu gerçeklik üzerine kuruludur. Bu akım da Platon'dan çok önce, M.Ö.7.yy'da Batı Anadolu'da Miletos'ta başlar ve 19.yy Diyalektik Maddeciliğine değin gelir. Felsefe tarihinde, "bilgi kuramı" alanındaki bütün tartışmalar bu iki akımın çatışmaları üzerine kuruludur (Nazım Hİkmet'in, "Berkeley" adlı polemik şiiri bunun en güzel örneklerinden biridir: http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/berkley.htm). Kimi filozoflar yanların birini tutar, kimileri bu görüşleri uzlaştırmaya çalışır...



  3. Zaman zaman tersine örnekler de çıkabilmekle birlikte, "Dogma", en ilkelinden en gelişkinine her türlü "Din" ya da en hafif deyimiyle "inanç" büyük çoğunlukla idealizmin koruyucu kanatları altında bulunur.


Şimdi yeniden numaralayalım:




1.

İnsan usu (aklı) evreni kavrayabilmek için doğadan aldığı duyumları (işlenmemiş izlenim) sınıflayan, bir araya getiren, yerli yerine yerleştirerek işleyen bir yapıdır. Söz gelimi tek tek ağaç duyumlarını ayrı ayrı usumuzda tutmak yerine toplam bir "ağaç" kalıbını tutar, yeni duyumlarımızın buna uyup uymadığına bakarız. Uyuyorsa aldığımız izlenimin (duyumun) bir "ağaç" izlenimi olduğunu anlarız. İşte buradaki bu bütün örnekleri içerecek biçimde bütünleştirilmiş kalıba idealistler "idea", Ortaçağ kilise babaları "tümel", Phenomenologlar "Phenomen", Psikologlar da "algı" diyor.

2.

İnsan usu, yalnızca doğada karşılığı olan "şey"lerin algılarını oluşturmaz. Kendi içinde bulunan algıların da bir üst algılarını oluşturur. Bunlar "varlık", "kardeşlik", "güzellik" gibi doğada karşılığı olmayan yani gerçekliği de olmayan algılardır.

3.

Bir de yine insan usu, doğayı daha kolay anlayabilmek için kendi kategorileştirmesini yaparken bir takım araçlara gerek duyar ve bunları yaratır. Bunlar insan usu tarafından yaratılmış algılardır ve doğada karşılıkları, yani gerçeklikleri yoktur. Bunlar, sayılar, geometrik şekiller, kimi mantık kavramları vb'dir. Üstelik insan usu, bunlar arasındaki ilişkiyi de çözmek üzere bilimler oluşturmuştur. Bunlara doğal bilimler değil, kural koyucu (Normatif) bilimler denir. Bunlar, Eukleides geometrisinde olduğu gibi, "iki noktadan bir doğru geçer" gibi ispatlanamaz bir kabulden kalkar ve bunun üzerine koskoca bir geometri dizgesini kurabilir. Bu tür bilimler aklın tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bilgilere ulaşırlar. Bu bilimlerin ilgilendiği kavramların gerçek evrende karşılıkları yoktur. Ancak bu kavramlar, yine insan usunun çalışmasıyla gerçek evrene uyarlanabilirler. Bu uyarlama işini günümüzde mühendislik bilimleri yapıyor ve çok da başarılı sonuçlar alıyorlar. Sanırım örneklerini vermeme gerek yok. Matematik evrende bulunan algıların gerçek dünyaya uyarlamalarını biz "gerçeklik" olarak algılama yanılgısına düşüyoruz.

4.

İnsan beyninin fizik özellikleri dolayısıyla kendiliğinden oluşturduğu kavramlar:renkler, sesler vb... Renklerse, Gerçek evrende bulunan dalga boyu değişik ışıkların ya da hava titreşimlerinin belli bir dalga boyu aralığında beynimiz tarafından algılanan biçimleridir. Dolayısıyla bunların da usumuzda algıları oluşur. Gerçek evrende bunların karşılıkları vardır, ama bizim algıladığımız biçimde değildir.

5.

Ve gelelim "Tanrı" kavramına... "Tanrı", insanların kendilerinden ve öteki insanlardan topladıkları verilerle gereksemelerine göre oluşturdukları "yetkin" bir "efendi" kavramından başka bir şey değildir. Kültür tarihinde, insan aklı geliştikçe, ilkin "bu dünya nereden çıktı" sorusuna yanıt varmek için kullanılmış ve "Ana Tanrıça" olarak yanıt vermiştir. Daha sonra doğanın ve insanın çeşitli özelliklerini (analık, kıskançlık, aşk, cinsellik, demircilik, güneş, ateş vb) üstlenen, dahası, bu özellikleri yöneten tanrılar ve tanrıçalar oluşmuştur. Ama insan usunun gelişemsi durmuyor. Bu gelişme ilerledikçe, bu sorulara verilen yanıtlar da insanı tatmin etmez olmuş ve "tanrı" kavramı da daha yetkin bir biçime girmeye zorlanmıştır. Paleontolojik ve arkeolojik verilere göre alet kullanan bir varlık olarak insan bu dünyada yaklaşık 500 000 yıldır vardır ve ana-tanrıçadan bu yana tanrı bunun son 30 000 yılında vardır.


Özetle:


  • Sayıların bu evrende herhangi bir gerçekliği yoktur. Sayılar, usumuzun bu evreni daha kolay algılayabilmek için yarattığı kavramlardır. Gerçek evrende karşılıkları olmadığı halde mühendislik bilimleriyle gerçek evrene uyarlanabilirler.

  • Bütün "kavram"ları insan usu yaratır. Dolayısıyla "tanrı" kavramını da...





30 Temmuz 2009 Perşembe

Bilim Tarihinde Danışmendoğulları


Kültür tarihi arkeolojisi:

BİLİM TARİHİNDE ANADOLU SELÇUKLU DANIŞMENDOĞULLARI BEYLİĞİNİN YERİ VE ETKİSİ(*)
Kültür tarihinde öyle noktalar vardır ki bir türlü görülmez, görülemez!.. Ama kendinden sonra gelen temel kültürel yapıyı olanca ağırlığıyla üstünde taşır.

Söz gelimi hekimlik tarihinde, Hippokrates’in hastahanesi, Kos Asklepionu[i], hele Galenos Hekim’in yaşadığı ve müzikle iyileştirme yöntemlerinin kullanıldığını bildiğimiz antik Bergama Asklepionu bilinir de nedense 2. Bayezit’in yaptırdığı Edirne Darüşşifasından hiç haber yoktur.

Oysa Evliya Çelebi anlatıyor:
(…)
Hastalarâ deva, dertlilere şifâ, dîvânelerin ruhuna gıdâ
Ve def-i sevdâ olmak üzere,
On adet hânende ve sâzende gulâm tahsîs etmiştir ki,
Üçü hânende, biri nâyzen, biri kemânî
Biri mûsikaarî, biri santûrî, biri ûdî
Olup haftada üç kerre gelerek
Hastalara, delilere mûsikî faslı verirler.
Bi-emr-i Hayy-i Kadîr, nicesi
Avâz-ı sâzdan hoş hâl olurlar.
Hakkaa ki ilm-i mûsikîde nevâ, rast, dügâh,
Segâh, çârgâh, sûzinâk makamları
Anlara mahsustur.
Amma makam-ı zengule ile makam-ı bûselikte
Râst karar kılsa hayat verir âdeme.
Cümle sâz ve makamlarda rûha gıdâ vardır.
(…)
[ii]
Arkeolojide olduğu gibi kazdıkça elinize düşer gerçekler. Yeter ki kazılacak yeri doğru, bilimsel yöntemle saptayın…

Bunun için öncelikle içinde soluduğumuz kültürün oluşturduğu önyargılardan iyice arınmak gerekir. Söz gelimi antik kültür için batılının “bizimdir”, doğulunun da “pekala sizin olsun, öyleyse bizim değildir” diye ilk inatlaşmaya girdiği zaman, Avrupa Renaissance’ı sonrasıdır. Bu inatlaşma sonucunda Hıristiyanlığın da Müslümanlığın da aynı oranda antik kültürün üstüne oturduğu gözden yitirilir gider.[iii]

Burada doğu-batı diye iki ayrı kültür olmadığının, akış içinde sonra gelenin, öncekinin üzerine oturduğunun ayırdına artık varmamız gerekiyor. İnatlaşmayı bırakıp doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun evrensel bir süreç olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor.

Üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir. 13.yy’da şu bizim Yunus’da rahatça, Calinus olarak Galinus Hekim’i, Bükrat olarak Hippokrates Hekim’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, insanlığın ve kendisinin ustaları olarak tanıttığını görebilirsiniz. Osmanlı, ne Hıristiyanlığı ne de Museviliği dışlama gereği duymuştur. Hak dinler ve inançlılarını neredeyse kendi ümmetinden saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilebilmiştir.

Kültür tarihi bir tanedir. Doğunun ayrı, batının ayrı kültür tarihi yoktur. Hekimlikte müzikle iyileştirme, Galenos Hekim’in Bergama Asklepion’unda başlamış, Edirne II.Bayezit Darüşşifasında sürmüştür. Günümüzde de Psikoloji biliminin sınırları içinde sürmektedir.


Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü emekli başkanı, Mikâil Bayram hoca, bugüne değin yaptığı çalışmalarla Ahi Evren’in, Nasrettin Hoca’mızın düşsel değil, yaşayan bir insan olduğunu, Anadolu ahiliğini kurmuş olduğunu ortaya çıkarmış, çeşitli bilimsel yayınlarında anlatmış, bugüne kadar düşünülmesi yasak olan, üstü örtülen bir çok sorunun yanıtını verme cesaretini göstermiş, bulguları, işlerine gelmeyenlerin inanılmaz tepkileriyle, saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı.

Şimdi, bir kez daha, üstü örtülü kalmış örneği ortaya çıkardı, iğneyle kuyu kaza kaza, kültür tarihine yeni gerçekler kattı:

“DANIŞMENDOĞULLARI DEVLETİNİN
BİLİMSEL VE KÜLTÜREL MİRASI”
Yayına Hazırlayan:
Prof.Dr. Mikâil Bayram
Mayıs 2009, Konya
ISBN: 9789759541095
Osmanlı yöneticileri, kuruluşta, devleti “ulema”dan alınan fetvalarla yönetmek yerine akliyeci düşünceyi (rationalism) neden desteklediler? İznik’te kurdukları medreselere yerleştirdikleri akliyyeci (rationalist) bilim insanlarının düşünce geliştirmesine neden destek verdiler[iv]?

İslamiyet Anadolu’ya İran üzerinden gelmesine, üstelik Büyük Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Şafii Eş’ari inancına bağlı olmasına karşın, ne oldu da Selçuklu ardılı sayılan Osmanlı, taban tabana zıt Hanefi mezhebine bağlandı?

Mikâil Hoca, yasak soruların örtüsünü bir kez daha kaldırıyor. Anadolu Selçuklu devletinin ilk yıllarında ortaya çıkan bilimsel düşüncenin kanıtlarını tarihçi sorumluluğuyla gözlerimizin önüne seriyor. Yüzyıllarca kalın örtülerin altında saklanan bilgiyi bir kez daha bilim dünyasının yararına sunuyor.

İbnü’l Esir, “El-Kâmil fit-Tarih”inde, Anadolu Selçuklu devletini kuran Süleyman Şah’ın babası Kutalmış’ı anlatırken diyor ki:

“Şaşılacak şeydir ki Kutalmış, Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dini inançlarında pürüz meydana getirdi.”[v]


Bilimsel bilginin inançlara zarar verdiğine binyıllardır inanılır.[vi]

Bu bilgiden Kutalmış’ın, yasak “Mu’tezile” mezhebinden olduğunu anlıyoruz. Bu mezhep Hanefilik üzerine kuruludur; öyle ki bir ara Hanefi denince Mu’tezile anlaşılırdı.

Asr-ı Saadet denilen, Muhammed’in yaşadığı dönemden 100 yıl kadar sonra Mu’tezile, Abbasiler döneminde ortaya çıkan akliyyeci (İslam Rationalizmi) bir inanç dizgesidir. Temel olarak, Kur’an’ın “ezeli (kadîm)” bir “kelâm” olduğunu değil, “sonradan yaratılmış (mahlûk)” olduğunu, Kur’andaki her şeyin akılla açıklanabileceğini savunur.

Karşısında Eş’ari’ler vardır. Ebu Hasan Eş’ari’nin kurduğu bu inanç dizgesine göre akıl hiçbir zaman gerçeğe ulaşamaz. İnsan için gerçek bilgi yalnızca inançtır.
İslam halifeliğinin Abbasiler tarafından yürütüldüğü dönemde, Bağdat’ta, dolayısıyla bütün islam devletlerinde Eş’arilik egemen oldu, Mu’tezile geleneği sert, ölümcül yasaklarla ortadan kaldırıldı. İslam dünyasında, özgür düşünceleri nedeniyle Hallac-ı Mansur, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Sina, Hasan Sabbah gibi düşünürler, ozanlar, görüş önderleri bu sert yasaklardan paylarını alıyordu.

Bu çatışma, daha sonra, Anadolu’da Babai katliamına, Osmanlı’nın ilk yıllarında Seyyid Nesimi’nin derisi yüzülerek öldürülmesine, Şeyh Bedreddin kalkışmasına, Şah İsmail ile yapılacak Çaldıran savaşına ve Köroğlu’nun adı ile simgeleşen Celali ayaklanmalarına değin pek çok sosyal olaya da neden olacaktır.

Mu’tezile anlayışı günümüze, Şiiliğe engel olmuş olmasına karşın, kendini anlattığı biçimiyle değil, yalnızca karşıtı olan, Eş’ari yanlısı Osmanlı resmi ideolojisinin bakışıyla yansımıştır. Bu yüzden Hasan Sabbah tarihin ilk teröristi sayılacak, bunun için Baba İlyas’ın yazdıkları bugüne değin ortaya çıkarılmayacak, Şeyh Bedreddin kitapları yüzyıllar boyu yasaklanacak, Şah İsmail Hatayî şiirleri ancak Alevilerin ağzında günümüze gelebilecektir.

Ancak bu karşıtlığın bir yararı da olur, Mu’tezile’nin akılcı-bilimci görüşleri, karşıtı olan resmi ideoloji tarafından kötülenmek amacıyla da olsa kayıtlara geçirilir. Bu nedenle bugün Babaîleri tanıyabiliyoruz, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un kitaplarını bulabiliyoruz, Şeyh Bedreddin’in görüşlerini bilebiliyoruz.

Prof.Dr.Mikâil Bayram’ın küçücük kitabına sığdırdığı kanıtlar, Mu’tezile ile Eş’arilik arasındaki savaşımın Büyük Selçuklu devletinde, Anadolu Selçuklularında da bütün şiddetiyle sürdüğünü ortaya çıkarıyor ve Kültür Tarihinde Büyük Selçuklu Devleti ile Osmanlı arasında bulunan kültür akışını sağlayacak köprüyü oluşturarak sosyo-kültürel olayların nasıl geliştiğini anlayabilmemizi sağlıyor.

Bu arada Anadolu Selçukluları döneminin son yüzyılında ortaya çıkan ve daha önce yayınlamış olduğu hacimli “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi
[vii]" adlı kitabında ayrıntılı olarak ele aldığı savaşımın üzerine oturduğu düşünsel tabanı, dolayısıyla düşünsel alt yapısını doldurabiliyoruz.

Mikail Bayram’ın kitabından, Alparslan’ın veziri Nizam ül Mülk’ün Mu’tezile geleneğinden gelen akliyeci vezir Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kunduri’ye karşıtlığını, bu karşıtlık sonucunda onu idama değin gönderen süreci başlattığını, yerini aldığını görüyoruz. Bunun üzerine devletin resmi görüşü olan, Mu’tezile etkisini yok etmek için yine devletin parasını dökerek, kendi adıyla Selçuklu Mülk’ünde, yirmi üç yerde Nizamiye Medresesi kurdurduğunu ve buralara Eş’ari geleneğine bağlı akliyye karşıtı ulemayı atamış olduğunu öğreniyoruz. Bunların en ünlüsü “imam” adıyla da tanıdığımız el-Gazali
[viii]’dir.

Mikâil hoca, kitabında, Anadolu Selçuklularında baskın Mu’tezile etkisi ile bilimsel yapıtların da, Türklerin Anadolu’ya gelmesinden hemen sonra ortaya çıkmaya başladığını anlatıyor ve Anadolu Selçuklularının bugüne değin ortaya çıkmamış ilk bilimsel yapıtı, “Keşfü’l Akabe”yi inceleyip Farsça bilenler için son derece değerli bir kaynak olarak kitabın tıpkıbasımını veriyor. Keşfü’l Akabe‘nin yazarı olan Kayseri nazırı İlyas bin Ahmed al-Kayserî el-Ma’ruf bi İbnü’l Kemal’in Anadolu’ya giren ilk Türklerden ve olasılıkla Malazgirt savaşı gazilerinden olabileceğini tahmin ediyor. Yapıtın Malazgirt savaşı’ndan 25-29 yıl sonra, 1101 yılı ile 1105 arasında yazılmış olduğunu ve Danışmendoğulları’nın kurucusu Melik Ahmed Gazi’ye sunulmuş olduğunu saptıyor.

Keşfü’l Akabe, Miraç olayının ve Cennet’in, Cehennem’in fiziksel evrendeki yerini saptamaya çalışırken, bize, Anadolu’ya ilk gelen Türkmen gazilerin İlm-i Hikmet (felsefe) yanında Astronomi ve Coğrafya ile de ilgilendiklerini, dünyanın yuvarlak olduğunun, Ferdinand Magellan’ın dünyayı dolaşmasından (1519-1521) 420 yıl önceden bilindiğini, anlatıyor. Ay ve Güneş tutulmasının şekillerle açıklamalarını, gece-gündüz farkının kutuplara doğru gidildikçe büyüdüğünü, kutuplara varıldığında altı ay gece, altı ay gündüz olduğunu Keşfü’l Akabe‘de bulabiliyoruz. Dünya çevresinin uzunluğunu, Dünya’nın yüzölümünü ve meridyenlerin arasındaki bir derecelik uzaklığın doğruya çok yakın ölçülerini de yine bu kitapta bulabiliyoruz[ix]
.

Anadolu Selçuklularındaki akılcı akımın 13.yy Anadolusuna ve Osmanlıya etkisi
13.yy Anadolu kültürünü, Moğolların önünden kaçan, Türkmenlerin getirdiği, Orta Asya üzerinden Ahmed Yesevi etkisi, İran üzerinden Şiî-Fars etkisi, Bağdat üzerinden Arap etkisinin Anadolu’da bulunan Selçuklu Mu’tezile ve Araplarla yerli Hıristiyanlardan gelen antik Anadolu kültürlerinin bireşimi oluşturur...

Sabahattin Eyüboğlu anlatıyor:

Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, ana yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu'nun malı olmuş.

Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışardan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten de biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yuğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra hıristiyan olmuşuz, sonra musluman.Tapınakları kuran da da bu halkmış, kiliseleri de camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş. Yetmişiki dil konuşmuşuz Türkçe'de karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz.Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz. (…)

Biz bir başka türlü Türk, bir başka türlü müslümanız. Mayamızda ağır basan, bu medeniyetler beşiği Anadolu'dur.

[x]

13. yy Anadolusunda akım yaratan dört bilge görüyoruz. Bunlardan biri Mevlana Celalü’d Din Rûmî’dir. Eş’ari etkisini getirir. Sosyolojik olarak Aristokrat kültürün yürütülmesini amaçladığını görürüz. İran Şiîliğinin etkisiyle olmalı, siyasal yetkenin üstünde dinsel yetke olması gerektiğini savunduğunu anlatan yaşam öyküleri vardır.

Mevlânâ’nın “doğru bilgi”nin ne olduğunu, akliyyeci Fahru’d Din Razî’nin düşüncesini eleştirmek için yazdığı beyitlerin çevirisi şöyledir:

“Bu konuda eğer akıl yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzi din sırrını bilen olurdu”

“Fakat ‘tatmayan anlayamaz’ kaidesi uyarınca onun aklı şaşkınlığını artırdı”

“Onun için tefekkür (düşünce) ile benlik keşf olunamaz. Benlik, fenâya (yokluğa) erince anlaşılır”

[xi]

“Tatmayan anlayamaz kaidesi” dikkat çekicidir, Fahru’d Din Razî’nin bilgi edinmek için deney ve gözleme de önem verdiğini göstermektedir.

13.yy Anadolu düşüncesini oluşturan ikinci bilge, Fahru’d Din Razî’nin öğrencisi Şeyh Nasiru’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî’dir. Anadolu’da etkin olan Danışmendoğulları beyliğinin Mu’tezile anlayışının egemen kıldığı akliyyeci düşünceyi geliştiren bilgelerden biridir.

İran’ın Hoy kentinde doğmış, 1204 yılında otuzlu yaşlarında Anadolu’ya gelmiş, Kayseri’de esnafı örgütlemiş, ahî örgütünü oluşturmuştur. Kendi mesleği debbağ (deri işleme ustası) olduğundan ve bu nedenle yılanlarla ilgilendiğinden kendisine ejder anlamına gelen Evren denilmiştir. Yaşamı boyunca, siyasetten tasavvufa her alanda akliyyeci düşünceyi geliştirmiş, döneminin öteki iki akliyyeci bilgesi Sadru’d Din Konevi ve Hace Bektaş ile ilişki içinde yaşamış, pek çok mektup, kitap ve çeviri bırakmıştır. Farsça yazılmış kitaplardan, yazık ki, pek azı Türkçeye çevrilmiştir.

Eflakî’nin “Menakibu’l Arifin” adlı kitabına göre, Ahi Evren Hace Nasiru’d Din Mahmud, görüşlerini destekleyen Selçuklu sultanı İzzettin Keykâvus’a sunduğu siyaset kitabı “Letaif-i Hikmet”e sultanın önem vermesi üzerine, bir ziyaretinde Mevlana’nın kendisi için “yok” dedirttiğini, ikinci gelişinde kendisine öğütte bulunmasını istediğini, Mevlânâ’nın da sultanı “Sana ne öğütte bulunayım, sana çobanlık vermişler, sen kurtluk yapıyorsun, sana bekçilik vermişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun” diye azarlamıştır. İnsan bilgisinin tanrı tarafından verilmiş bilgiden başka bir bilgi olamayacağını öne süren Eş’ari inancının Mu’tezile’ye tepkisini Mevlânâ’nın bu tutumunda görebiliyoruz.

Üçüncü Bilge, Hace Bektaş’tır. Ahmet Yesevi’den aldığı duragan dört kapı kuramını, Herakleitos’tan sonra ilk kez, “akış[xii]
”ı da içerecek biçimde başaşağı etmiş[xiii]ve “Makalat” adlı kitabıyla, “insanlaşma süreci”ni anlatmış, gelişim ve eğitim dizgesi oluşturmuştur. Günümüze değin Alevilik ve Bektaşilik bu dizge üzerine oturmaktadır.

Dördüncü bilge, Sadru’d Din Konevî’dir. Üvey babası ve şeyhi İbn ül Arabî’nin “Vahdet-i Vücud”
[xiv]düşüncesini, Ahi Evren, Hace Nasiru’d Din ve Hace Bektaş ile ilişki içinde, daha da bilime yöneltmiş, Şeyh ül Ekber (büyük şeyh) adıyla anılan İbn ül Arabî’nin adına kurduğu “Ekberiyye” adlı bilimci akım, Osmanlı’nın Yükselme Devri’ndeki başarısını oluşturan yapı olmuştur. 1.Murad’la başlayan ve Fetret Devri, İstanbul’un alınması, Yavuz Selim’in Şah İsmail’i Çaldıran’da yenmesine değin sürecek olan geleceğe açık bilimci Mu’tezile görüşü ile tutucu Eş’ari dizge arasındaki savaşım, Sultan Süleyman zamanındaki Celalî ayaklanmaları ile son bir kez parlama denemesi yapmış olsa da Gazalî’ci Eş’ari inanç dizgesinin egemenliğiyle bitecek, Osmanlı’nın Yükselme Devri de sona erecektir.[xv]

Osmanlı Devleti, dünyadaki gelişmenin baskısıyla önce matbaa’nın getirilmesine engel olamaz ama dini kitaplardan başka bir şeyin basılmasına uzun süre izin verilmez. Ardından yenileşme çabaları başlar. Önce Lâle Devri, ardından 3. Selim ve 2. Mahmut’la gelişecek yenileşme hareketleri, Tanzimat, ardından da bireylerin mülk edinebileceğini belirleyen tapu yasası çıkar. Şinasi ve Namık Kemal’le “özgürlük” kavramı tartışılmaya başlar. Ama bilimci geleneğin Anadolu’da yeniden etkin bir biçimde başlatılabilmesi için Kemalist Burjuva Devriminin gerçekleşmesi gerekecektir.

Avrupa’da bilimci gelenek

Osmanlı Devleti’nde bilimci gelenek sona ererken Ortaçağ sona eriyor ve Avrupa’da bilimci gelenek başlıyordu. Bunda 13.yy Anadolu’sunda İstanbul’u ele geçirmiş olan ve bu yüzyıl boyunca Anadolu’da bulunan 4.Haçlı seferi şövalyelerinin taşıdığı Mu’tezile anlayışının akılcı anlayışından ne denli etkilendiğini bilemiyoruz. Ancak Anadolu’dan dönen şövalyelerin Orta Çağ’da egemen olan Katolik kilisesi tarafından saptırılmış oldukları gerekçesi ile Engizisyon tarafından suçlandıkları ve bir bölümünün odun yığınları üzerinde yakıldığını biliyoruz
[xvi].

Renaissance İtalya’sında önce sanatçılar “kul”dan “birey”e dönüşün işaretlerini verecekler, ardından bilimci düşünce, önce Descartes ve Spinoza gibi akılcılarla (rationalism), ardından da John Locke, David Hume ve George Berkeley ile deney ve gözlemin önem kazandığı Aydınlanma düşüncesi gündeme gelecek, bilimsel düşünce gelişme yolunda ilerlemeye başlayacaktır.

Sonuç

Klasik “Antik Yunan kültürü Arapların aracılığı ile Renaissance’a taşınmıştır” görüşü yeterli değildir. Kültür Tarihi içinde, Aristoteles’ten Renaissance’a değin geçecek bin beşyüz yılı aşkın süre bu denli kolayca açıklanamaz. Ortaçağ öncesinden Renaissance’a değin, Kültür Tarihinde pek çok değişme, gelişme olmuştur. Bunu Avrupa merkezcilerin bakışı açıklamaya yetmemektedir. Akışın bilinmeyen ayrıntılarını doldurmak gerekmektedir.Ancak bu durumda gelecek daha bir aydınlanacak ve insanlığın geçmeyi beklediği yollar daha iyi aydınlanabilecektir[xvii].



(*) Bu yazının "Prof. Dr Mikâil Bayram’ın yeni çalışması" başlıklı kitap tanıtım bölümü, Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Ağustos 2009 tarihli 66. sayısı, s:82'de yayınlanmıştır.


[i] Bodrum’un karşısındaki İstanköy adasında kalıntıları bulunan antik sağlık yurdu.

[ii] Pek az değiştirerek şiir diline çeviren: Behçet Necatigil / YENİ DERGİ / BİMARİSTAN-I BAYEZİD HAN / Sayı:34 S:7



[iii] Bkz: “ÇOK ALLAH’TAN TEK ALLAH’A” Ömer Tuncer, “Bilim ve Ütopya” Dergisi Sayı 26, 24 Ekim 1993; “TEK TANRILI DİNLERİN TARTIŞMALI ÖZGÜNLÜĞÜ” adıyla: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/12/tek-tanrili-dinlerin-tartimali-zgnl-1.html


[iv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[v] Bayram, Mikâil Prof.Dr., “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” s:26-27, Birinci Basım, Konya, Mayıs 2009


[vi] Bu yüzden kültür tarihinin en büyük kültür cinayeti işlendi ve koca İskenderiye kitaplığı yakıldı.Kendine batılı diyen bilim insanları(!) ile doğulu diyenler arasında bu cinayeti birbirinin üstüne atma yarışı sürmektedir. Oysa önemli olan, kimin değil, doğudan da gelse, batıdan da gelse, hangi anlayışın yaktığıdır.



[vii] Bayram, Mikail Prof.Dr., “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlana Mücadelesi” Konya 2005 Birinci Baskı ve Konya 2006 ikinci Baskı


[viii] el-Gazali (1058-1111) filozofları okudu. Ancak fikri bir bunalımdan sonra kendisini tasavvufa verdi. Akıl yolundan sezgiye döndü. Felsefe ile dinin bağdaştırılamayacağını savundu. Aristoculuğun İslam'la uzlaştırılmasına karşı çıktı. Tehâfütü'l-Felâsifeyi yazarak, filozofları eleştirdi.Onları küfürle itham etti. Yunan felsefesini islam dünyasına sokan Farabi ve İbn-i Sina alemin sonsuzluğunu felsefeye dayanarak savunuyordu. Tikeller ve nedensellik konularında akideye ters görüşleri vardı. Gazali onları eleştirdi.



[ix] Hem “Danışmendoğulları Devleti’nin Bilimsel ve Kültürel Mirası” kitabı, hem Mikail Bayram’ın öteki kitaplarını edinmek için, + 90 332 236 4875 numaralı telefon aranabilir… (“Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi” ve “Tarihin Işığında Nasrettin Hoca ve Ahi Evren” adlı olanlar özellikle önerilir).


[x] Eyüboğlu, Sabahattin, "Bizim Anadolu", "Mavi ve Kara - Denemeler" Ataç Kitabevi, İst. 1961



[xi] Mesnevi, V,916. 4/44-4/46 beyitler


[xii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html



[xiii]HACE BEKTAŞ'TA 4 KAPI KURAMI”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2007, Sayı:36, s:46 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/hace-bektata-4-kap-kuram.html


[xiv] Bkz: “ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞI”, Ömer Tuncer, “Bursa’da Yaşam” Dergisi, Haziran 2007, s:170 / http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadolunun-bilinmeyen-bilim.html



[xv] Bkz: “KURULUŞTAN KURTULUŞA”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı:24. Şubat 2006, s:33-45/ http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html


[xvi] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”



[xvii] Bkz: “HEP DEVİNİR!.. HİÇ DURMAZ!.. HEP AKAR!..”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Dergisi Sayı 45, Kasım 2007 http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

30 Mart 2009 Pazartesi

Kadınlar Günü üzerine gecikmiş bir yazı

düş kırıklığı ve papatyalar

o şimdi küçük bir kadın
kucağında bebeği
yirmi üç yıl, kırk altı bahar
nasıl da geçti

kavgalardan sıyrılmış düşleri
papatyalar, portakal ağaçları
yarısı mükemmel çocukluğunun anısı
uzak, çok uzak şimdi

üstelik çıngırak çiçekleri de yok
baharı uyandıracak

unuttuğu bir şeyler olmalı yaşanacak
çocukluğundan kalma buğu
hala gözlerinde
oysa gülmek gibi
ağlamayı da unuttu

şimdi küçük bir kadın
kucağında bebeği

AYŞEGÜL TERCAN



EVRENSEL KÜLTÜRDE ARINILAMAMIŞ KALINTILAR,
ANADOLU KÜLTÜRÜNDE “KADIN”
VE
“POZİTİF AYIRIMCILIK” KADINLARI KURTARMAYA YARAR MI?..


Kültür tarihinden günümüze gelen sorun çok…

Hayatlarında bir kez olsun yakından görmedikleri papanın ardından dökülen içten gözyaşları…

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, annelerine, babalarına, sevgilerine yetiştirilmeye çalışılan hediyeler…

Unuttuk mu? Bir yanda iki çocuk bayrak yakmaya kalktı diye bütün ülkeyi bayrağa bulayıp ala boyayanlar, öte yanda ülkesinin bayrağını mayo yapıp kıçına giymekten keyif duyanlar.

Sonra önderler… Ardından cehenneme bile gidilmekten çekinilmeyen önderler!..
Şöyle geri çekilip bir tanesine bile dışardan bakmayı bir denedik mi?

Nasıl değerler bunlar?

Ve bugünlerde çok moda olan “kadınlar”…

Bu “kadın”ları ne yapsak? Alsak başımıza taç mı etsek?.. Bugüne değin “negatif” ayırımcılığa uğratmışız, bundan sonra artık “pozitif” mi ayırsak?

"Birey" temelli kültür ve "kâr" ölçütlü ekonomi, böyle değerlendiriyor...

Ne zaman kadınlarımız "pozitif ayırımcılık" vb kavramlarla gerçekte insan olmaktan, uzaklaşmakta olduklarının ayırdına varabilecek?

Ve ne zaman, kadın ya da erkek “biz” (emeğiyle geçinenler), ekonomik liberalizmin (ki kapitalizmdir) tepeden hazır yolladığı sorunlara ve işine gelen çözümlere, yine onun taktığı at gözlükleriyle onun istediği gibi bakmak yerine kendi kültürümüze göre değerlendirmeyi öğreneceğiz?

"Ben merkezli” burjuva kültürü içinde yaşıyor, onun ölçütlerine göre davranıyoruz. Oysa kendi kültürümüzü yaratmadıkça ve yaşam ölçütlerimizi buna göre ortaya koymadıkça yapabileceğimiz başka şey yok.

* * *
Anı günleri, yıldönümleri saptamak, burjuva kültüründen çok daha öncelerden gelir. Doğrudan doğanın döngüsüyle ilgilidir. Baharın gelişi, doğanın uyanışı: Nevroz (yeni yıl), Hıdırellez vb... Çorum, Hattuşaş’ta Hitit Yazılıkaya tapınağının büyük salonundaki ünlü kaya kabartmasında, yaklaşık 3500 yıl öncenin, böyle bir yeni yıl töreni, doğanın yeniden doğuşunu sağlamak üzere, erkek ve kadın tanrıların birleşmeleri anlatılmaktadır. Erkeklerin başında en büyükleri, yıldırım salıcı Teşüp (sonradan Zeus) ile kadınların başında ana tanrıça Hepat (Kuphepat, Kupapa, Kubaba, Kübele, Kibele, Kıble, Hera, Havva, Eve) doğaya hamile kalmak üzere karşı karşıya gelmekte oldukları gösterilmektedir.

42 Numaralı figür Baştanrı Teşüp, 43 numara, Ana Tanrıça Hepat’tır.
Her ikisinin arkasında bu kesitin dışında kalan pek çok tanrı ve tanrıçalar vardır

Bu Teşüp-Hepat önderliğinde tanrıların törensi birleşmesi daha sonra Kybele-Attis birleşmesine dönüşecek, her türlü yılbaşı geleneğine, çam cinayetlerine neden olanlarına değin varacak, pek çok başka gelenek doğuracaktır. İslamiyet’te Hızır’la İlyas kardeşlerin kavuşmasına dönüşmüş olsa da, Hıdırellez'de, kısmet açma, ev sahibi olma gibi karşı cins birlikteliğini anıştıran tılsımlar, doğayı doğuracak cinsel birleşmenin Hitit kültüründen bu güne ulaşan ardılları olarak, günümüz Anadolu’sunda hâlâ yaşayacaktır.

Yeni yıl ve doğanın uyanması, güz gelince, bağbozumu (şarap yapımı) ya da ürünün kaldırılmasına da dönüşür, büyük şenliklerle kutlanırdı.

Aristokrat kültürde, yıldönümleri "kutsal zamanlar" olarak anılmaya başlar. Bütün kutlamalar, dinsel bayramlar, kutsal günler (paskalya, kandiller vb) böyledir.

Ardından satılabilecek her şeyi satan kültür, burjuva kültürü geldi. Bugün içinde yaşadığımız kültür budur. “Satış” düzenini yok etmek için yaşam veren Che Guevera'mızı bile satılmaktan kurtaramıyoruz. Küba, onu saygın önderi sayarken, cesedinin ellerini kesip paketleyen burjuva ekonomik liberalizmi onun yakışıklılığını ve "çekici"leştirmek için kaçınmadığı kahraman kişiliğini bile duraksamadan satışa sunmuyor mu?

Onyıllar önce Dostlar Tiyatrosu'ndan izlediğim Abdülcanbaz oyununda “Gözlüklü Sami” tiplemesiyle Genco Erkel'ın söylediği, Arif Erkin bestesi "Gözlüklü Sami’lerin şarkısı" hâlâ kulaklarımda:
Bu işin raconu böyle,
Çıkarına bakacaksın,
Uygun fiyat verirlerse
Ananı da satacaksın!..

Mart 1973. Dostlar Tiyatrosu’nda oynanan “Abdülcanbaz” oyunundan bir sahne. Mehmet Akan, Macit Koper ile
sağ başta “Gözlüklü Sami” Genco Erkal’. (Fotoğraf: Ömer Tuncer)


Biz, emeğiyle geçinenler olarak, kendi kültürümüzü kurarken, bütün bu "özel gün"ler, kutsallaştırılmadan ve insan yapısı olduğu ve kültürel geçmişi unutulmadan, yalnızca gerekiyorsa alınmalı, “kutsal gün” tongasına düşülmemelidir.

Bütün dünya kadınlarını, bu arada Türkiye kadınlarını da ayağa kaldıran “8 Mart Kadınlar Günü” de özel yıldönümlerinden. Sorunu da, çözümünü de, önceden hazırlanmış, allanmış-pullanmış, hediyelik paketleri hazırlanmış olarak önümüze konmuş buluyoruz.


Almasak “kadın düşmanı” sayılacağız!..

Klasik görüntü, politik örgütlerin sırtlarında kendini taşıtan başkanlarının, taşıyan “kul”lardan kadın olanlara birer kırmızı gül dağıtmasıdır. Ama bu görüntü, politik örgütlerde bulunan kadınların “insan” olarak algılanmasına, “taşıyıcı kul” olmaktan çıkmasına yetmeyecektir.























Albert Uderzo
'nun çizgileriyle
"Galya'lı Asteriks" çizgi romanında egemen kabile şefi ve karısı...

Önce bu “taşıyıcı kul”ların ayırıcı özelliğinin, yalnızca “kadın olma” olmadığının ayırdına varmak gerekiyor.

Bu durumda kadınlar için “pozitif ayırımcılık(!)” eşitsizliği gidermeye yaramayacaktır. Dünyadaki hiç bir eşitsizlik olumlu yönde de olsa zorlamayla dengeye gelemiyor. Onu oluşturan koşulların ortadan kaldırılması gerekli ve yeterlidir. Yani "kadın" ve "erkek", doğal (biyolojik/psikolojik) yapı dışında "insan"da birleşmek zorundadır. Yeni kültür, ancak insana, burjuva kültürünün "ben"iyle değil "insan" kavramıyla, "biz" bilincinin oluşmasıyla ortaya çıkacaktır.

"Pozitif ayırımcılık", insanı insanlığa yaklaştırmayı önleyen cadaloz bir "ben"in denge isteği değil, zorlamayla dengeymiş gibi görünecek bir yapıyı oluşturma isteğinden başka bir şey değildir. Bu da insanın "dayanışma" duygusunun güçlenmesine değil, "sen değil, ben" duygusunun iktidarının sürmesine yaramaktadır.

Yani "pozitif ayırımcılık", kadınları kurtarmak yerine dengesizliğin sürmesine yaramaktadır. Erkek-egemen kültürel yapı, dengesizlikle beslenir. Dahası, bu yapıya sızan kadınların kadınlığı da, biçimlerinden başka bir yerde kalmamaktadır. Bu "kadın" biçimli yaratıklar kültür, duygu, duyarlık olarak erkekleşmeye eğilimli olmakta ve hızla dönüşmektedir. Bu ülke, bunu en yakından, yakın zaman başbakanımız Tansu Çiller’de görmüş olmalıdır.

Altlarından birleştirmeden ve üstten kovalarla birinden ötekine su aktararak iki havuzun suyunu dengeye getiremeyiz. Bu işi çok incelikle yapsak bile, bir süre için getirmiş gibi görünürüz. Ama ancak, birleşik kaplarla oluşturulması gereken gerçek denge geciktirilmiş olur. Bu da dengesizlikten çıkar sağlayanların işine yarar. Dikkatle bakılırsa, Kemalist dönemde kadınların zor yoluyla bir şey yapması istenmedi. Var olan potansiyel kullanıldı ve yalnız kadınların değil, bütün insanların “kul” olarak kalmasına neden olan engellerin ortadan kaldırılması için çaba gösterildi. İnsan olabilme çabalarının, ama var olan çabaların önü açıldı. Güzellik yarışmaları düzenlendi. Türkiye’nin bir dünya güzeli bile oldu. Bu, bize bugün "gülünç" gelse de, o gün için önemliydi, kadınların kadınca bir güven kazanmasını sağladı.

Oysa "pozitif ayırımcılık", birilerinin "hakkın değil ama" diyerek verdiğidir, ya da birilerinden “hakkım değil ama” diyerek ve zorlanarak alınandır.

Bu da yalnızca güvensizliği besler.

Kadın milletvekillerinin çoğalmasının çözümü, kota koymak değildir. Sorun, yalnız kadınların değil, bütün insanların depolitizasyondan kurtarılmasıyla çözülebilir. Geçerli burjuva düzeni, yalnız kadınları değil, kendi özel olarak yetiştirdiği "ben-merkezci" bireyler (Aldous Huxley’in “Brave New World/Cesur Yeni Dünya”sında “Alfalar”) dışındaki hiç kimsenin devlet yönetimine burnunu sokmasını istememektedir. Bu anlamda politikayla ilgilenmeye izin verilmenin koşulu, erkek ya da kadın olmak değil, kul kültürünün efendisi olmaya elverişli olmaktır. Ancak Aristokrat kültürden başka olarak bu kez, en büyük “efendi”, tanrı değil, “sermaye” olmuştur. Çünkü burjuva kültürü (burjuva demokrasisi) olarak kendi iç mantığı gereği, oturmuş değildir ve egemenlik kullar tarafından taşınan ve bir tür "kutsal"lık verilmiş olan politik önderlerdedir. Tayyip Erdoğan’ın AKEPE’den istifa eden milletvekillerini "nankör" olarak suçlamasının mantığı başka nedir ki? Aynı anlayış, Başbakan Ecevit'e Anayasa kitabını fırlatan Cumhurbaşkanı Sezer'i de, kendisini seçtirmiş olduğu için, nankörlükle suçlayan Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’da da yok mudur?

Bunlar "kul" kültürünün günümüz toplumlarındaki görünümleri, geçmiş kültürlerden bugüne sarkıntılarıdır.

İnsan dayanışması, "çıkar" (ya da yasal biçimiyle "kâr") uğruna yapay olarak parçalanmakta ve "kadın hareketi", "eşcinsel hareketi", "doğa korumacıları hareketi" gibi küçük parçalar halinde, sermaye tarafından daha kolay denetlenmekte ve yönetilmektedir.

Kadın hareketi ise adından başlayarak yanlışlar taşımaktadır. Geçen yıl, 2008’in 6 Mart’ında, Kadınlar Günü(!)’ne iki gün kala, gösteri yapmak isteyenlere karşı yapılan saldırıyı savunmak için, Tayyip Erdoğan’ın, “Bu nasıl kadın hareketi, içinde erkekler de vardı”, suçlamasıyla bu parçalanmayı savunmasını anımsamak gerekir.

* * *
Kültür tarihinin hiç bir döneminde Anadolu'da "kadın", Avrupa kültüründeki gibi "yok" sayılmamıştır. Antik dönemde Hellen anakarasında çocuk istemek dışında, cinsellik bile erkekler arasında çözümlenirken, Anadolu toplumlarının yönetiminde kıraliçeler olabiliyordu (Halikarnassos kıraliçesi olarak Artemisia I -MÖ 450- ve satrap olarak Artemisia II ve Ada -MÖ 350-).

Halikarnas Balıkçısı’na göre, Atinalı koca Perikles, Miletos'un eğitimli, “insan” Aspasya'sı ile evlenebilmek için, bu nedenle, Atina senatosu karşısında salya sümük ağlayarak yalvarmış, izin istemişti. Hellen anakarasında kadın ancak Sparta kralının karısı Güzel Helen gibi nereye çeksen götürülecek kültürel yapıdaydı. Onu bile insan olarak algılayıp anlatan Anadolu’lu Homeros’tur.

Genel olarak Mısır'da, Mezopotamya'da, Anadolu'da Aristokrat sünnî (ortodoks) yapı oluşmadan önce pek çok kadın adı biliriz: Saba melikesi Belkıs, Kleopatra, Hatchepsut, ozan Sappho, Aspasya, Artemisia, Amazonlar, Mirina (İzmir'in adı ondan gelir), Phrine (Aphrodite rahibesi, kutsal fahişelerdendir).

Kimisi mitolojik, kimisi tarihseldir ama, "kadın", kültürümüzdedir. Aristokrat sünnî (ortodoks) kültürün Dünya’yı sarmasından sonra ise kadın yalnızca Anadolu'da, özellikle Alevi Türkmenlerde eski saygınlığını korur. Kimisi Kaz dağlarının Sarı Kız'ının Artemis'ten geldiği gibi antik Anadolu Mitolojisinden gelir. Kimisi, Meryem Ana ve Mecdelli Meryem gibi dışarıdan gelir ama Anadolu kültürüyle yoğrulduğu için bugüne değin yaşar. Kimisi, Ahi Evren'in karısı Kadın Ana (Kadıncık Ana, Fatma Ana) gibi sünniliğin ulaşamadığı alanlarda bize kadar ulaşmayı başarır.

Kadın Ana, Vilayetname’de (Hace Bektaş[*] Menakıpnamesi), Sulucakarahöyük(bugün Hacı Bekteş)'teki dergâhın iç işlerinden sorumlu ve Hace Bektaşın en yakınındaki kişi olarak anılmaktadır.

Aristokrasinin kuramcısı ve dinsel şeyhi olarak kendini yücelten Mevlânâ, her ne kadar Ahi Evren'in, kendi eşiyle ve başka kadınlarla “eşitlikçi” ve “can/insan”da buluşan içli dışlılığını, alaycı ve oldukça da edepsiz bir dille alaya almış olursa olsun, Anadolu kültüründe kadın hiç bir zaman erkekten aşağı sayılmamıştır. Alevi Cemleri'nde kadın erkek ayırımı olmaz. Toplumdaki herkes gibi Cem'deki herkes de cinsiyetsizdir, “insan”dır, "can"dır. Kadın ya da erkek hiçbir insan kendi eşine bile "cinsel obje" olarak bakmaz, bakamaz.

Kadın Ana geleneği bütün Anadolu'da sürer gelir:

(...)
Anadolu'da bilinen beş 'Ana' vardır.
'Toprak Ana', 'Havva Ana: 'Meryem Ana', 'Fadime Ana', 'Kadın Ana'.

'Kadın Ana', bugün de yaşar.

'Kadın Ana' köyde hastaların umutsuzların yardımcısıdır.
Gelinlerin, gençlerin, çocukların doktorudur, ebesidir.
YoksuIIarın, varlıklıların, kadınların, erkeklerin
her tür derdine deva arayandır.
Düğünlerde, Sünnetlerde, adaklarda,
ölümlerde köylünün daima yanındadır.

Ona bu adı halk verir.

'Yaşar Emmi, Kadın Ana)'yı
nasıl tarif edersin?'

'Kadın Ana olmak çok zordur, kızım.
Kadın Ana olmak için akıl ister, sabır ister,
yüreği çok varlıklı olmak gerekir.
Kadın Ana'nın sözü bir köy ağasınınki kadar geçerlidir.
O tüm kadınların anasıdır.
Doğumda kadının koruyucusudur, çünkü o doğurtur.
Lohusaya ve bebeye günlerce o bakar.
Lohusa iyileşip ayağa kalkıncaya kadar ilgilenir.
Bebeleri o tuzlar. Tuzladığı bebeler pişkin olurlar, dayanıklı olurlar.
Ömürleri boyu ağızlan, terleri, ayaklan kokmaz.

Ağır hastalara Kadın Ana bakar, başlarında bekler.
Ölüm oldu mu oradan hiç ayrılmaz.
Cenaze kadınsa onu da Kadın Ana yıkayıp kefenler.
Ölü evine, yas almak için sık sık gelir gider.

Kız istemede, nişan takmada, düğünde hep o vardır.
Törenler onsuz olmaz. Kadın Ana gönlünü,
elini, gözünü halkın üzerinden hiç eksik etmez.(...)

“Anadolu’da Kadın Ana’lar”, Sabiha Tansuğ,
Sanat Olayı Sayı:12 Aralık 1981, s:31
Avrupa kültürünün ortaçağında adı bilinen tek kadın, Jeanne d'Arc, (d. 1412 - ö. 30 Mayıs 1431)'dır.
O da uluslaşma, yani burjuvalaşma sürecinde kendini yakmış olduğu için... Oysa Anadolu'nun kültür dünyasında Mihri Hatun gibi, Zeynep Hatun gibi kendi aşkını bile anlatmaktan çekinmemiş Sappho torunu ozan kadınlarımız vardır. Üstelik bunlar, Aristokratların arasından bile çıkabilmiştir.
Sultan anası olarak doğrudan siyasete bulaşmış, entirikayla da olsa Osmanlı'nın geleceğini değiştirmiş saray kadınlarını (Hurrem Sultan onlardandır) unutmamak gerekir.

Anadolu kadını, kültür tarihimizin hiç bir döneminde Avrupalı kadın kadar "yok" konumuna düşmemiştir. Tersine, kişiliğiyle sanata, kültüre, politikaya, en az erkekler kadar ulaşmış bir geleneğin sürdürücüsü olduğu gibi, erkekleşmeden kendi kadınsı kültürünü de oluşturmuştur. Avrupa'dan alınacak feminist harekete hiç gereksemesi olmamıştır.

Oysa burjuva kültür emperyalizmi, Anadolu kültürünü de denetim altında tutmak için olmalı, kendi kadınlarının yanına çekmek istemekte ve kendi kültüründeki gerçek yerini unutturarak, yapay bir savaşımı çok gerekli ve haklı göstermeye çabalamaktadır.

Yazık ki Anadolu’lu kadınlar, bugün, bu tuzağa kolayca düşmektedir.

Oysa "pozitif ayırımcılık" vb. burjuva tuzakları yerine bütün insanlarımızla beraber güçlerini birleştirerek kadınların da devlet yönetimi konusunda düşünce geliştirecek ortamı oluşturması gerekmektedir. Bu durumuyla kadınların, bütün yönetilenler gibi devlet yönetiminde, toplumda var olan oranlarda görünmemeleri için de, daha başka özlenen alanlarda görünmemeleri için de bir neden kalmayacaktır.

Önemli olan yönetilenler (halk) olarak devlet yönetmenin hep birlikte öğrenilmesi, kendi öz örgütümüz olan devletin sermayenin elinden kurtarılması ve halkın kendi sorunlarını kendisinin çözdüğü bir yapının oluşturulmasıdır. Hep birlikte güçlerin birleştirilmesi ve gerçek demokrasinin savaşımının verilerek devleti yönetilenlerin çıkarına uygun örgütleyecek demokrasi kültürünün oluşturulması ve yerleştirilmesidir.

Sermayenin, daha pek çok yapay oluşum gibi, kadın hareketi ve benzeri hareketler oluşturarak arkasına saklanıp denetim altında tutmak, doğru çözümlere engel olmak istediği yönetilenler hareketi, budur.

Söz gelimi gelenek cinayetlerini de yalnız kadın sorunu olarak algılamak, sermayenin işine gelmektedir. Trajedi, yalnızca öldürülen gencecik kadınların değil, onları öldüren kardeşlerinin, ölüm kararı veren ana-babalarının, yakınlarının, köylülerinin, dahası bütün toplumun trajedisidir. Toplumun bütünüyle bu trajediden kurtarılması için, gerçek anlamda yepyeni bir kültürün, insana "insan" olarak bakan dayanışma kültürünün oluşturulması gerekir. Burjuva "ben" toplumunun "çıkar" ya da "kâr" amaçlı yarışmacı yaşama ölçütleri yerine emeğiyle geçinenlerin salt kendi gereksemelerinden doğan ve 800 yıl öncenin Anadolu’sunda Selçuklu ve Bizans Aristokrasisine karşı başarılmış olan dayanışmacı “imece kültürü”nün, ve bundan oluşacak yaşama değerlerinin ve ölçütlerinin bugüne uygun yepyeni bir anlayışla oluşturulması ve uygulanması gerekmektedir.

Geçen yıllarda yitirdiğimiz Mevlûde Günbulut ananın, yaşadığı yerin (Şarkışla) hemen yanında, Gemerek'te Deniz Gezmiş'in yakalanışında attığı dayanışma çığlığı, Zülfü Livaneli tarafından, avazıyla ve sözleriyle, yanlış aktarılmış, yozlaştırılmış da olsa unutulur gibi değildir.

Kolayca, basitçe, günün içinde, hemen söylenivermişçesine:

N'olayıdım, n'olayıdım
Okur yazar olayıdım
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olayıdım.

Bu kadınca yoğunluğu bir anadan başkasının yaşama ve paylaşma olanağı olabilir mi?

"Kadın" deyince, çok daha başkaları da dahil, vamp, fahişe, entrikacı, eğreti gelin, hiç birini dışta bırakmadan hepsini anlıyorum. Söylediklerim eksiksiz hepsi içindir.
Dayanışmanın, hep birlikteliğin türküsünü artık yakmak zorundayız.
Taşıdığı yürekten korkulan türkü budur.
_______________________________
[*] “Hacı Bektaş-ı Veli”nin adında kullanılmakta olan, “Hacı” sanına ilişkin, kültür tarihindeki veriler, bu sanın, 13.yy’da yaygınlıkla kullanılan, sonradan “Hoca”ya dönüşecek olan, “bilge” anlamındaki “Hace” iken, bu alanda sürmekte olan sünnî yozlaştırmasına uğramış olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle bu Türkmen Kocasının, Hacı Bektaş değil, “Hace Bektaş” olarak anılması doğrudur.

31 Ocak 2009 Cumartesi

İnsan-ı Kâmil

İnsan-ı Kâmil

Yazışmalar:

========================

Bu dünyada canım nereden yanarsa ben oyum...

  • 1240'da Selçuk sultanlarıyla Bizansli Hıristiyanların birleşerek katlettikleri Babai Türkmenlerin arasında bulunan Hace Bektaş'ın kardeşi Menteş benim!..
  • 1412'de "Yarin yanağından gayri her şeyde ortaklık" isteyen Şeyh Bedreddin kethudası Aydınlı Börklüce Mustafa'yla ardındaki Sakızlı Rum balıkçı, Aydınlı Yahudi esnaf benim!..
  • 1514'te Sultan Selim Çaldıran'a giderken, kaçmayı reddederek eski müridi Hızır Paşa tarafından asılarak öldürülen Pir Sultan Abdal, dağ tepelerine kaçamadığı için o incecik boynu koparılan Türkmen Alevi bebek benim!..
  • 1656'da 14 yaşındaki sultan IV Mehmet'in, başkaldıranların baskısına dayanamayarak bir hiç uğruna öldürttüğü ve götürülüp At Meydanı'ndaki çınar ağacına asılan cesetlerin arasında bulunan İç Ağası Mehmet Efendi benim!..
  • Yılını bilmediğim bir zamanda Yunus'un "Cennet Cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen onu / Bana seni gerek seni" şiirini ilahi olarak okudukları için ipe götürülürken de aynı ilahiyi okuyanlardan biri yine benim!..
  • 24 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışının ertesi günü Meclis'te konuşan Mustafa Kemal'i, "Ermenilere yönelik yeni bir Türk şiddeti olmayacağının garantisini veririz." demek zorunda bırakan şiddetin yok ettiği Ermeni benim!..
  • 1930'da Menemen'de Derviş Mehmet tarafından boyu destereyle kesilip kafası sırığın üzerinde dolaştırılan 24 yaşındaki öğretmen Kubilay!..
  • 1942'de varlık vergisi veremediği için Osmanlı Bankasına borçlanan sonra da borcunu ödeyemediği için fabrikası haraç mezat satıldığından kahrindan ölen Yahudi tüccar Mişon Efendi benim!..
  • 1955'te 6-7 Eylül olayları sırasında İstanbul'da, kendi apartmanındaki Rumları, kapıdan geçen güruhtan koruduktan sonra kendisi de eline bir kalın sopa alıp Rum evi basmaya giden Kapıcı Mehmet'in evini bastığı Rum Kostas da benim!..
  • Ve tabii ki, Çorum olaylarında katledilen alevi Haydar, Madımak oteli baskınında yitirilen Kürt karikatürist Asaf Koçak da benim!..
  • Hala hapiste tutulan bir meczuba öldürtülen Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, çocuklara öldürtülen Rahip Santoro,

ve tabii ki Hırant Dink benim!.. Ermeni olmama ne şaşıyorsunuz?

Biliyorum, işim kolay değil!.. "İnsan" olmaya çalışıyorum!
Var mısınız?
Ömer

========================

----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Sunday, February 01, 2009 4:17 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Ustat Omer Tuncer'e Yurekten Katiliyorum,

Rezerv koydugum tek husus, bu gercekleri dile getirirken, dis guclerin, bolucu, parcalayaci oyunlarina gelip ( Gazze'de Hamas'in yaptigi gibi), eldeki bulgurdan da olmamaktir..

Sevgili dostlarima, genc yasinda Iran şahinin istihbarat örgütü Savak tarafindan katledilen, Iranl'li dusunur "Ali Şeriati"nin özgeçmisini ve eserlerini incelemelerini öneririm.

Selamlarimla,

Enis turan

========================

Ömer Tuncer wrote:

Sn Enis Turan,

Katılımınız bu kadar işte...

Bu aynı mantıkla bize, yani mazlumlara, tarih boyunca hep birşeyler beklettiler...

Bizi böyle oyaladılar... Hem de ölümüne... Yine aynı oyalama politikalarınız gündemde...

Herhangi birşeyi beklemenin gerekmediğini düşünüyorum.

Bunu artık yutmuyoruz ve "biz" artık "insanlaşma" sürecindeyiz!

Bunun için de mutlaka ve mutlaka Ermeni "de" olmam gerekiyor.

Yani Hırant'ın ölümüne Ermeniliği paravan edildiğinde, evet, "Hepimiz Hırant", "Hepimiz Ermeni"yiz işte...

"İnsan"sak eğer!..

Yani kardeş, vatandaş falan değil... Öz be öz Ermeni!..

Dünyadaki bütün öz be öz "insan"larla birlik olabilmek ve oyalayanların oyunlarını gırtlaklarına tıkmak için...

"Adam gibi insan" olabilmek için!..

Hırant "adam gibi insan"dı... bunun için öldürüldü... Ermeni olduğu için değil!..

Çoğalmamız herşey için yeter... Sardalya sürülerinin çokluklarıyla köpek balıklarına karşı durmaları gibi...

İstemedikleri, direnemeyecekleri de işte budur!..

İnsan-ı Kâmil karşısında silahsızdırlar, dayanamazlar..

Yeter ki biz, olmayı becerelim...

Ömer.

========================

----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Sunday, February 01, 2009 7:39 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Ne beklemesi ne oyalaması dostum? Neden söz ediyorsunuz siz?

Bakın Sn. Tuncer, bu memlekette kimsenin kimseyle uğraştığı falan yok. Butun sorun, 90 yıl önce karşılıklı olarak yaşanmış acı olayların sürekli olarak gündeme getirilmesi, tekrar kanatılmaya çalışılmasıdır. Aynen sizin şimdi yaptığınız gibi. Burada ve başka bir yerde, durup dururken Ermenilere dalaşan, Ermeniler şöyledir böyledir diyene rastladınız mı siz hiç? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu , bu ne menem bir İnsan-ı Kâmil'liktir anlamadım gitti. :))

Bir Ermeni olmanıza da hiç bir diyeceğimiz olamaz, milleti zoraki kışkırtmayın yeter.

Ezilenler için mücadele, onları birbirine düşürmek değil, bilakis birbirlerine kenetlenmelerini sağlamaktır. Hepimiz Gazze'liyiz, hepimiz Iraklıyız, Hepimiz Bosnalıyız, Çeçeniz, Karabağ Azerisiyiz dediğini hiç duymadım ben.. hem de bunlar günümüzde ve burnumuzun dibinde olduğu halde.

Adam gibi insan olmakmış, İnsan-ı Kâmil'lik miş. Hadi canım sende...

Enis Turan

========================


Ömer Tuncer wrote:


Vay!.. Çok kızdınız ha?

Her yerde kolayca harcayıverdiğiniz "Yürekten katılıyorum" lafınızın ne denli sahte ve yapıştırma olduğunun ayırdına vardım diye mi?

Hangi doksan, tarih boyunca yaraları açan sizin anlayışınız, kanatmaması gereken de nedense katledilen "insan"larla, birlikte olanlar ha?..

Hadi biraz "neden" sorusu soralım:

Selçukluların Babaî kırımını beğenmediniz. Daha geri gideyim: Sokrates'e baldıran zehrini içiren hangi anlayıştı?

İskenderiye kitaplığını hangi anlayış yaktı? Bizans imparatoru Teodosius'un verdiği emirle İskenderiye başpiskoposu Theophilos mu? Halife Ömer'in verdiği emirle Amr ibn As mı? Kimden gelirse gelsin bu emir neden verildi? Hitler'in kitap yakma emrinden nasıl bir farkı vardı?

Hallac-ı Mansur'u parçalayan kimlerdi? Neden?

Anadolu'da öz oğlu Alaü'd Din Çelebi'yi katleden baskına hangi "Rumî" izin verdi? Sonra da cenaze namazını kıldırmayı reddetti? Neden?

Seyyid Nesimî'nin derisi canlı canlı neden yüzüldü?

Osmanlı boyunca kaç sadrazam vardı, kaçı keyf için idama gönderildi? "Devletin bekası içün" azl etmek neden yetmiyordu?

"Recm" nedir? Bir anlatır mısınız? Tarihte kaç kadın kaç erkek recm edildi? Neden?

Osmanlı'nın yasal(!) köle pazarlarını bilir misiniz? Orientalist ressam LEON GEROME'un bu konudaki resimlerini ekliyorum. Bakın bakalım, müslümanlığa mı sığdırabileceksiniz, insanlığa mı?


Osmanlı zaptiyelerinin Afrika kabilelerine değin gidip küçük erkek çocukların çüklerini kesip öylece bıraktıklarını, altı ay kadar sonra yeniden gelip, soylular için hadım harem ağası olarak yetiştirilmek üzere sağ kalanları toplayıp İstanbul'a getirdiklerini bilir misiniz?

Neden sizin dogmanızda dört yasal eş dışında erkekler için cariyeler de helaldir? Hadi özelleştirelim? Hangi Osmanlı sultanları yasal eşlerden değil de böyle cariyelerden doğmuştur?


Allah'ın vaadettiği Cennetinde bulunduğu söylenen genç ve güzel erkek hizmetkarlar olduğu savlanan ve Kur'an'da adları geçen gılmanlar kimlerdir? Bunlar için Yunus Emre bir şiirinde neden: "Huri ile gılmanı hevesim yok koçmağ için"; bir başka şiirinde de: "Huri ile gılmanı bir bir koçasım gelir" demektedir? Yunus Emre'ye göre "gılman" da Cennet'te, "huri" gibi "koçulmak üzere" mi sunulmaktadır? Bunların hepsinden önemlisi şu soru tabii: Bu dünyadaki özlemlerimiz arasında eşcinsellik bu denli sıradan, olağan mıdır ki bunu önlemek için öte dünyada eşcinsel ilişkiye izin verileceğine, dahası cennetliklere eşcinseller sunulacağına söz verilmektedir?


İnsanların başına getirilmiş daha ne acı olaylar var, aklıma bile getirmek istemiyorum. Anlattıklarım dışında daha başka gariplikleri ve kaynaklarıyla birlikte görmek isteyenler, Salah Birsel'in "Salah Bey Tarihi" başlıklı üçlemesine bakabilirler: "Boğaziçi Şıngır Mıngır", "Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu" ve "Kahveler Kitabı".

Bir Avrupa ülkesinde yaşasanız ve Papalığın adamları gelse küçük oğlunuzu iyi bir Hıristiyan ve papalık uğruna savaşacak asker olarak devşirmek istese gönül hoşluğuyla vermek ister misiniz? Sizi bir yana bıraktım, 4-5 yaşındaki oğlunuz anne-babasından ayrılıp hiç tanımadığı, hiç bilmediği bir kültürün, bir dilin olduğu eve, yepyeni bir ana-babaya nasıl gider? Orada öteki çocukların yanında nasıl yaşar, bu yeni yaşama nasıl alışır? İnsanca mıdır? Kim bilir kaçı o evlerde intihar etmiştir!?. Hiç kaydı tutulmuş mudur?



Siz Anadolu'da kaç Ermeni çocuğun, kendisinin Ermeni olduğunu bilmeden Türk aileler tarafından 1915 felaketinden kurtarılıp yetiştirildiğini ve kendisinin Ermeni olduğunu hiç bilmeden o ailenin çocuğu olarak yaşayıp öldüğünü biliyor musunuz? Ben birini çok yakından tanıyorum!.. Gidip de yollarda ölenler-öldürülenler ayrı... Başka Ermenilerin başkaldırması neden bu çocukların da onlar gibi cezalandırmalarını gerektiriyordu? Çoktandır devletin zaten yapması gereken bir özürün çıkardığı bunca patırtıyı anlamak olanaklı mıdır?





Yoksa yaraları kaşımayacağız!.. Üstünü örteceğiz!.. Bu dünyada sizin anlayışınız da göğsünü gere gere dolanacak öyle mi? Gereğinde aynı şeyleri aynı haklılık anlayışıyla yineleyesiniz diye ha?..

Yağma yok!..

Biz "onlar"dan değiliz. Biz bütün bu acıları çekenleriz.

Bizim dilediğimiz bu özüre siz yaygara da koparsanız çocuklarınız katılacak!..



Bosna'dan söz ediyorsunuz... Bir Fransız filozof, Bernard-Henri Lévy'nin 1994 yapımı "Bosna" adlı filmini gördünüz mü ( http://www.imdb.com/name/nm0529717/ )? Kendi ülkesinin yaptıklarını örtmeye çalışanlardan değil, insanlığın önünü açmaya çalışan "insan"lardan biri. Gazze'yi Çeçenistan'ı yaşamları pahasına ortaya çıkaran gazeteciler de öyle. Onlar "ben"dir; "Ben" de onlarım. Acı çekenlerin ta kendileri... Hiç bir nedenle ve hiç bir zaman çekilen acıları unutmayanlardan, unutmayacaklardan...
Yaralar tarih boyunca örtülmemeli, bütününün üstü eksiksiz açılmalıdır!.. Yeni yaralar açılmasına engel olmak için!..

Ve açılıyor, "insan"a ulaşacaksak daha da açılacak!... Sonuna kadar!.. İsteseniz de istemeseniz de!..

Evet!.. "İnsan-ı Kâmil" budur!..

Evet... "Adam gibi insan" olmak!.. tam orada!..

Beğenseniz de... Beğenmeseniz de...

Ömer.
==================


----- Original Message -----
From:
To:
Sent: Monday, February 02, 2009 3:44 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Kızmadım Ömer Bey, hayal kırıklığına uğradım yalnızca.

Tarihteki her olay kendi zamanı içinde mukayeseli olarak ele alınmalıdır. Aynı dönemde diğer devletlerin tebalarının başına gelenleri incelediniz mi siz hiç? Siz Osmanlı ya da Selçukluyu zamanın devletler sisteminden iyot gibi soyutlayarak değerlendiremezsiniz. Aynen şimdi olduğu gibi o zaman da dış güdümlü çomak sokmalar ve işbirlikçileri (!) daima olmakta idi.

Ayrıca, mazlumlardan, sömürülenlerden söz ederken, meselenin özüne inecek yerde, işin içine Ermeniliği, Rumluğu soktuğunuz anda, başkaları da Türklüğü, Kürtlüğü sokmaya başlar ve iş zıvanadan çıkar. Bunu idrak edemediğinizi hiç sanmıyorum (!)

Yüzyıllarca uslu uslu oturan, Ermenilere "Millet-i Sadıka" diyen , onlara devletin en üst makamlarında görev veren Osmanlı, durup dururken mi azdı? Onlara olmadık vaadlerde bulunan İngilizi, Rusu, Fransızı melâike mi sence?

Aynı haltlar şimdi, günümüzde, devşirme ve işbirlikçiler de kullanılarak işlenmiyor mu dersin?

Günümüzün emperyalistleri zebella gibi başımıza dikilmişken hangi hak ve hukuktan söz ediyorsun ki sen.

Mülkiyet meselesinden, kapitalizmden, dev tekellerden, küreselleşme denilen modern sömürgecilikten, ABD ordusundan, füzelerden, CIA'dan Mosad'dan, vs, ve onların yediği herzeler hakkında hiç tısss yok bakıyorum (!)

Varsa yoksa Ermeni, Rum, Hırat ve eski defterler.. sanki bu eski defterleri inkar eden ve Hırant'ın öldürülmesini onaylayan varmış gibi. Buna, dense dense "kendi kendine gelin güvey olmak" denir ancak.

Sen ileriye dönük ne öneriyorsun dostum? Onlardan da söz etsene biraz. Küresel çapta hak ve adaleti sağlamak, sömürüyü önlemek ve de biz mazlumları ayağa kaldırmak için ne yapalım? TC'ne baş kaldırıp onu ortadan kaldırırsak, bir Kürdistan, Ermenistan, Pontus ve Batı Anadoluda bir İyonya devleti kurulmasını sağlarsak başımız göğe mi erecek sence? Mazlumlar iktidara mı gelmiş olacak? Yoksa Gürcistan daki "Turuncu Devrim"de olduğu gibi, her birinin başına yeni Amerikan uşakları mı geçecek?

ABD'si, Almanı; Rusu seni rahat bırakacak ve sen, bir İnsan-ı Kâmil olarak özlediğin o "insani düzeni" kuracağını mı sanıyorsun yoksa...
İn aşağı artık, in, Ömer Beyciğim.. Fazla havalandın zira...

Sevgilerimle,

Enis Turan

Not: Savaş Beyciğimiz, nedense benim yanitimi gruba iletmemiş.. bu nedenle özel adreslerinize de gonderme geregi duydum.


========================

Sn Turan,

Önce "Bana "sen" diye hitabetme hakkını size kim verdi?"

Sonra, hayal kırıklığına neden uğruyorsunuz? Arkadan dolaşmaya çalıştığınızın ayırdına vardım diye mi?

Yine saptırıyorsunuz. Benim yalnızca Türklerden söz ettiğimi kim söyledi?


Osmanlı'nın Türk olduğunu düşündüğümü kim söyledi? Aristokrat sınıf egemenliğinde bütün dünyada durum aynıdır. Sokrates örneğini, Hıristiyan örnekleri, Hallac-ı Mansur'u boşuna mı verdim? Şu sizin meşhur Rûmî'yi siz "Türk" filan mı sanıyorsunuz?

Mazlumlar dünyasından bakınca zalimlikte aralarında hiç bir ayrılık yoktur. İşte Aristokrat Osmanlının eğlencesinin ne olduğunu Reşat Ekrem Koçu şöyle anlatıyor:

DALKAVUKLAR

Eskiden kahyaları nizamnameleri ve narhları olan bir esnaf zümresi idi. Kendilerine yapılan her harekete tahammül etmeleri meslekleri icabı idi. Fakat dalkavuğa yapılan her muziplik, her hareketin derhal narh üzerinden bedeli ödenirdi. Mesela dalkavuğun yüzüne bir tokat atma 50 para, merdivenden yuvarlama 150 para idi. Bir yeri sakatlansa latifeyi yapan tedavi ettirmeye mecburdu. Ve mesela kuyruğu dışarda kalmamak üzere bir fındık sıçanını dalkavuğun ağzında kapama 400 para idi.

Ve mesela bostan dolabına bağlanarak su içinde bir miktar durdurulmak şartı ile, bostan kuyusunda bir devri 600 para idi... Ölürse cenaze masraflarını latifeyi yaptıran veriridi!

Ellerin ve ayakların domuz topu denilen biçimde bağlanması 40 para idi.

Buruna fiske vurmak, fiske başına 20 para idi.

Elin içinde beş-on kıl kalmak ve dişlerini leylek gibi takırdatmak şartı ile sakal zelzelesi 60 para idi.



Herkes onların hizmetkarıdır.

Türkler de öyle: "Etrak-ı bî idrak"tır. Sevgili Çetin Altan'da bu kavramı bolca okumuş olacağınızı düşünüyorum.

"Millet-i sadıka" da öyle... Ne aşağılayıcı bir tanımlama değil mi? Kapındaki köpek gibi!.. Kudurduğunda da kafasına kurşunu basacaksın öyle mi?..

Siz Türkler olarak, Ermenilerin kapısında "millet-i sadıka" olmak ister miydiniz?

O meşhur "üst-kimlik"inize kendi kültürel varlığınıza bütün haşmetinizle çöreklenip, sizin üst kimliğinize gelmek istemeyecek alt-kimlik(!)leri "düşman", "sadık olmayan" ilan edecek, Baba İlyas ve Babaîler gibi, Şeyh Bedreddin gibi, Köroğlu ve Celalî'ler gibi, Pir Sultan Abdal ve Şah İsmail Hatayî gibi gibi boyunlarını burmaya çalışacaksınız öyle mi? Üstelik "kendimle aynı hakları veriyorum" yalanlarını da hiç utanmadan bas bas bağırarak!..

Bütün Aristokrat kültürde olduğu gibi, Osmanlı Aristokrasisine göre de kendi dışındaki bütün "insan"lar onların "kul"udur.

Önemli olan bugün, içinde bulunduğumuz toplum adına ve bugünkü değerlere göre, adam gibi değerlendirmek ve yapılanlardan özür dilemektir.

Yarını mı soruyorsunuz!.. Önce Osmanlı kalıtçısı olmaktan Cumhuriyet Türkiyesi olarak iyice vaz geçeceğiz.

Aynen Mustafa Kemal'in yaptığı gibi:


"(...) bugünkü Balkan Devletleri, Osmanlı İmparatorluğunun yavaş yavaş parçalanması ve nihayet tarihe gömülmesinin tarihi neticeleridir. Bu itibarla Balkan Milletlerinin asırlara şamil müşterek bir tarihi vardır. Bu tarihin elemli hatıraları varsa, onlara sahip olmakta bütün Balkanlılar müşterektir. Türklerin hissesi en ağır ve acı olmuştur.(...)"
Mustafa Kemal







Yarın için değil mi? Bu toprakların çocuğu olarak önce bütün yapılanlar için "adam gibi" birbirimizden özür dileyeceğiz!.. Sonra Osmanlı ile aynı kültürden olmadığınızı açıkça söyleyeceğiz. Bu toprakların bütün insanları olarak bir araya gelip "adam gibi" hep birlikte birlikteliklerin olurunu arayacağız. Pazarlık değil, olur arayacağız...

Sonra bütün dünyanın mazlumları ile birleşeceğiz. Ama tam olarak birleşeceğiz. Öyle o milletin mazlumu, bu milletin mazlumu filan diye hiç bir ayırım yapmadan... Bir mazlumlar birliği oluşturacağız. Çağımızın mazlumları sermaye karşısında emeğiyle geçinenlerdir. Bunu da Marx, ve tabii yine "adam gibi" söylüyor. Gelecek mi istemiştiniz? İşte gelecek:

"İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. (...)
Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.
Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.
Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır.
Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer."

Komünist Manifesto'dan

Beni bırakmamaya çalışacak olan ABD'si, Alman'ı, Rus'u değil, sermayenin kendisidir. Bunun içinde Türkiye sermayesi de var. Ve "ben", "insan" olarak bütün ABD, Alman, Rus "insan"larıyla birarada bu sermayeye karşı savaşım vermek zorundayız diyorum.

Siz orada, ya ardındaki sermaye gözden uzak kalsın diye milliyetçi/ulusçu paravanlar kurarak, ya da çok daha iyi niyetli bir bakışla kimilerinin kurduğu milliyetçi/ulusçu paravanların ardında neler olduğunu görmezden gelerek yaşayıp gidin bakalım...

"Akış" böyle bir şey işte... "Akış"ın ayırdına varmayanları, Aklı geleceğe doğru dürüst ermeyenleri sonunda toprak ediyor!..

Ya bir de etmeseydi?

Ömer Tuncer.
NOT: Bir yanıt verecekseniz hitabınızı düzeltip de gelin!..
=============================
Sevgili Dostlar,

İnsan-ı Kâmil yazışmalarıma birkaç yanıt var. Hepsine bir arada yanıt vermek istiyorum.

Önce Sn Umur Gürsoy diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: ütopyacýlar
Sent: Monday, February 02, 2009 11:08 AM
Subject: [Utopyacilar] orta yerden giriyorum

Sevgili Ütopya grubu üyeleri,

Kıymetli Tuncer ve Turan arasındaki bilgilendirici ancak giderek sertleşen tartışmaya bütün cehaletimle ortadan girerek haddime düşmese de orta yerde birleştirici bir iki söz söyleme gereksinimi duydum.

Yıllar önce Attila İlhan, kitaplarından sanırım "Ulusal Kültür Savaşı"nda; Fransız Devrimi'nin ya da Fransızların başardığı şeyin soylu (aristokrat) kültürünün iyi ve güzel yönlerini ve birikimini (müzik, yemek, nezaket vb) tüm Fransız halkına mal edilmesi olduğunu anlatır.

Daha sonra bunlara ilave Alev Alatlı okumalarım da beni kimi zaman sağcı olunabileceği ve pek tabii ki görecelilik (görelilik-izafiyet-relativite) ya da bulanık mantık düşüncesine getirmiştir.

Son olarak beni en çok etkileyen ve beni onunla (ve pek çok yeşil ve ekolojist düşünürün kitaplarında olduğu gibi) tanıştırdığı için Savaş Emek'e müteşekkir olduğum Feyerabend okumalarım başta batı kökenli neredeyse demokratik olmayan her türlü insan mühendisliği projesinden nefret ettirdi. Demokrasinin bile kusurları var.

Bu nedenle bende eski sol (Marksist) ve eski milliyetçi-mukaddesatçı ve skolastik düşüncelerden bir sentez oluştu. Bu sentez aslında insanların akvaryum benzeri evren ve içindeki yerküredeki ekolojik döngüler ve insan ekolojisi ile yönetildiğidir.

"Ayrılıklar da aşka dahil" diye bir şarkı sözü var ya sizlerin yazışmalarınız da ekolojiye dahil ve birbirinizi kırmaya hiç gerek yok.
Her şey ekolojinin kurallarına göre gidiyor; ABD'nin, Osmanl¹n¹n, Ermeninin vb yaptıkları ile ceylanlarla aslanların yaptıklarını pek farkı yok. Varsa bir fark aslanlar daha aslan; doyunca öldürmüyorlar.

Ben kuş gribi salgını gibi bir büyük dünya salgını bekliyorum. Ya da küresel ısınmanın ölümcül etkileri ile bu sorunları dünya bizlere sormadan halledecek, belki de ABD bunun için vardır.

Sayın Tuncer'in dünya emekçilerinin-mazlumlar¹n¹n birleşmesi vb gibi var sayımlar en azından dünya müslümanlarının-hiristiyanlarının birleşmesine göre pek gerçekçi ve ekolojik değil ne yazık ki.

Bize acılarımızı çekmek kalıyor. Bunu azaltmak için Kemalist ideoloji ve onun devletine muhtacız gibi de görünüyor. Alatlı'nın dedi»i gibi "En kötü devlet devletsiz kalmaktan ve özgürlüğümüzün yitirilmesinden iyidir".

Sevgilerimle.

Umur Gürsoy-Osmaniye

======

Sn Gürsoy denli karamsar değilim. Kendi dönemi içinde Kemalizme hiç itirazım yoktur. Tersine pek çok yerde yazdığım gibi, Kemalist Burjuva Devrimi'ni 1917 Sovyet Devrimi'nden çok daha gerçekçi ve doğru zamanda bulurum.

Tarih ve Kültür Tarihi boyunca her zaman olduğu gibi "akış" bizi yeniliklere doğru sürüklüyor. Şimdi geçmişi doğru anlamak ve oradan güç alıp geleceğe bakarak yeni dünyaları oluşturmak, kurmak, oluşumlarını hızlandırmak için çaba göstermek gerekiyor. Bunun için Kemalizm, sığınılacak bir yer değil, Aynen Fransız Burjuva Devrimi'nde olduğu gibi, üzerine basıp ileriye sıçranacak bir tramplendir. Ve Fransız Devrimi'ne göre özgünlüğü de tam bu noktadadır: ileriye sıçramalara hep açık kalmış, geleceğe gidişi desteklediğini bütün belgelerinde, eylemlerinde göstermişir. Ben bunu "diyalektik" tartışmalarının yaşandığı Marxizm ile aynı çağda oluşmasına bağlıyorum.

Her ne kadar kendimi Kemalist olarak tanımlamasam da Kemalist Burjuva Devrimi, tereddütsüz düşüncelerim için en temel iki sıçrama noktasından biridir.

Kültür tarihinde "gelecek" üzerine, geçen yıl Ütopyacılar toplantısında sunduğum bildirimin tam metnini, "Sosyal Sınıflar, kültürler, akış kuramı ve gelecek üzerine..." başlığıyla http://www.utopyacilar.org/esas/tuncer_2008.html adresinde bulabilirsiniz.

Yani Sn Gürsoy'un düşünceleri ile çok ters yönde düşündüğüm söylenemez. Ancak Kemalizm, benim için Gürsoy gibi bir sığınma yeri değil, bir sıçrama noktasıdır. Kültür Tarihinde kulların sığınma yerleri dinlerdir ve Kemalizme "sığınmak" bana göre Kemalizmin kendisine aykırıdır. Kemalizm'in en önemli özelliği sığınak olmaması ve ileriye açıklığıdır.

=========================================

Sn Ayşe Tosuner diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: utopyacilar@yahoogroups.com
Sent: Monday, February 02, 2009 11:25 AM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

sayın omer tuncer,

ben sizin sadece insan-i kamil yazınızı okudugum icin begendim dedim .Kusura bakmayın ama enis turan ın cevabını okuyunca cok farklı bir noktada oldugunuzun ayırdına vardım.ulusalcı olan hic kimsenin hırant dink in olumunden mutluluk duyma ihtimali olamaz.mazlum halklar da bagımsızlıkları varsa eger ozgur olabilirler.batı emperyallizminden ulkemizi sonuna kadar korumak bizim gorevimiz.bizi bolmek icin cok ugrastılar.kurt turk dediler basaramadılar ,cunku icice gecmis bir halkı bolmek kolay degildir,
alevi sunni dediler yine basaramadılar.simdi en son oyunlar laik seriat catısmasını kullanmaya geldi umarım onu da basaramayacklar.cunku Ataturk devrimlerini bu halk benimsemistir .O yuzden basaramayacaklar

Ayse tosuner
=======

Sn Tosuner de önce yazılarımı beğenmiş. Sonra, bence biraz da Turan'ın çeldirmelerine kapılmış görünüyor. Bütün düşüncelerimin toplumumuzu bölmeyi amaçladığı kanısına varmış olmalı ki, "bölücülük" karşıtı bir paragraf yazmış.

Anladığım yanlış değilse: yazdıklarım da Mustafa Kemal'den ve Marx'dan yaptığım alıntılar da tam tersine insanları bölmeye çalışan davranış ve eylemlere karşı, bütün insanların bir ve aynı olduğunu göstermeye çalışan, ulusal ayrılıkları bile ortadan kaldırıp, insanların gelecekte "insan" kavramı çerçevesinde birleşeceklerini tahmin eden ve kuvvetle onaylayan paylaşımlar ve yazılardır. Tutumum bütün ayırımcılıkların karşıtı ve geleceğin kuruluşuna yönelik bir tutumdur.

================================

Geliş sırasına göre burada yanıt vermem gereken EnisTuran'ı ve son derece saygısız mesajını en sona bırakıyorum...

================================

Sayın Şenel Ergin, Sayın Umur Gürsoy'a yanıt olarak yazmış olmakla birlikte doğrudan benim "İnsan-ı Kâmil" kavramını yanlış kullandığıma ilişkin bir mesaj olduğu için, bu kavramdan ne anladığımı da açıklıkla yazma isteğindeyim.

Diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: <utopyacilar@yahoogroups.com>
Sent: Monday, February 02, 2009 2:29 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] orta yerden giriyorum

Sayın Umur Gürsoy,
Yazınızı rahat bir nefes alarak okudum. Fikir beyanlarının dar sınırlarını genişlettiniz. Sizin söylediğiniz gibi, ben de olabildiğince alçak> gönüllülükle, söz konusu tartışmayı okurken zihnimde patır kütür dolaşan bir şeyi yazmak istedim. Yazınızı okuduktan sonra, hiç olmazsa size ulaşabileceğimi düşünüyorum.
"İnsan-ı Kâmil" kavramı içeriği çok net olarak tanımlanmış bir "insan durumu"nu anlatır. Bize okutulan tartışma kapsamında seyreden fikirlerin oluşturulduğu düşüncenin metafizik'i bu kavramı içermez. Yani her iki taraf için de, beyan edilen fikirlerin niteliğinden ve doğruluğundan bağımsız olarak, fikir sahiplerinin insan-ı kâmil duruma erişmeleri olanaklı değildir.
"İnsan-ı Kâmil" niteliği sizin yazınızdaki düşünce boyutunu kapsar ve bunu da aşar. Daha fazla da konuşmak istemiyorum. Bu kanalda her şey kolay harcanıyor.
Ancak söylemek istediğim çok net bir şey var: İnsanlar bu dünya denen reel-irreel ortamlara atılmış, kurallar haline getirilmiş zihin ürünleri olan yön göstericiler eşliğinde düşünebiliyor. Bu bağlamda, modernist, materyalist batı biliminin siyaset felsefesi bağlamı "İnsan-ı Kâmil" kavramını taşıyamaz. Bu tartışma için başka uygun bir terim oluşturulmasını öneriyorum. "Beğenseniz de, beğenmeseniz de" Bilim Felsefesi bunu söyler.
Sevgi ile selamlıyorum.
Şenel Ergin

=====================

Her kavrama olduğu gibi bu kavrama da Sn Şenel Ergin, doğaldır ki, istediği anlamı yükleyebilir ve yazılarında kendi yüklediği anlamı ile kullanabilir. Bu yazıları bizim de anlamamızı istiyorsa, yazının başında hangi anlamı yüklediğini belirtir. Biz de yazısında ne dediğini tam olarak anlamış oluruz. Bu tavır, hepimizin bildiği gibi bir bilim insanının tavrıdır.

Oysa "İnsan-ı Kâmil" kavramı çok eski bir kavramdır ve anlamı bellidir.

Sühreverdi el Maktul'un ikiye ayırdığı tasavvuf yolunda "Seyr-i Sülûk-i Afaki / Ruhun dış dünya yolculuğu" yanlılarının, yani Hace Evhadettin-i Kirmani, Hace Nasiru'd Din Mahmud, Hace Bektaş ve Yunus Emre'nin, sonra da günümüze değin Alevi-Bektaşilik yolunda önemli bir kavramdır. Varılacak yeri yurdu belli bir "yetkin insan"ı değil, sürekli bizden uzaklaşan, ardından gelmemizi bekleyen bir amacı anlatır. İşte bu özelliği yüzünden de "İnsan-ı Kâmil"e ulaşmak için Marifet kapısının "bilge(arif)"liğini de aşmak ve Hakikat kapısının "dost(muhip)"liğine, "birey"liğine dolayısıyla "tanrı"lığına ulaşmak gerekir. Ama ulaşıldığında görülür ki, burası da statik, değişmez, gelişmez, durduğu yerde duran, huzurlu bir nokta değildir. Buraya varmak, eksikliğinin bilincine varmak ve sürekli kendini geliştirme sürecinde tutmak anlamına gelmektedir. İşte içinde çelişki taşıyor gibi görünen bu düşünce, tasavvufun düşünce biçimi olan İlm-i Batın tarafından yorumlandığında anlaşılabilir.

Karşı yolda olan "Seyr-i Sülûk-i Enfusi / Ruhun iç dünya yolculuğu" yanlıları ise kültür tarihi boyunca, sürekli olarak bu yolun önünü kesmeye çalışmış, bunun için saptırmalar, anlamı dondurmalar, kemikleştirmeler gibi yöntemler kullanmışlardır. Gerçekten de İlm-i Batın, yani alttaki gerçek anlamı arama bilimi, son derece bireysel bir yoldur. İlle de benzetmek gerekirse, bir şiirden herkesin kendine göre alacağı özel bir tad olması gibi bir şey. İlm-i Batın'da da herkes kendine göre yorumlama özgürlüğüne sahiptir.

İşte bu yol sünni kafaların anlayacağı bir yol olmadığı için Şems ve Mevlânâ ile ardılı Seyr-i Süluk-i Enfusi'ciler, Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Seyr-i Sülûk-i Afaki'cilere karşı yükselen bir karşı devrim örgütlemişler ve Fatih Mehmet döneminde devleti ele geçirerek Yavuz Selim döneminde de tam egemen olmuşlar, Osmanlı'yı sünni bir imparatorluğa dönüştürmüşler ama Yükselme Devrini de sona erdirmişlerdir.

Seyr-i Süluk-i Afaki'cilerin bıraktığı yerden, kültürel bakımdan da Osmanlı Aristokrat "kul düzeni"ni alaşağı ederek "birey olma" savaşımını günümüze değin getiren ise Kemalist Burjuva Devrimi olmuştur.

Sn Ergin, "Bu bağlamda, modernist, materyalist batı biliminin siyaset felsefesi bağlamı "İnsan-ı Kâmil" kavramını taşıyamaz" diyor. Bu kavramın onun söylediğinin nasıl bir anlama geldiğini tam olarak bilmediğim için modernist materyalist batı felsefesinin bu kavramı taşıyıp taşıyamaması gibi bir konuda söyleyecek bir şeyim de yıktur.

Ancak geleneksel anlamıyla "İnsan-ı Kâmil" kavramı, karşılaştırmalarım yanlış değilse, hem ortaya çıkış ortamı bakımından, hem düşünsel bakımdan F. Nietzsche'nin "Übermensch / Üstinsan" kavramıyla tam tamına çakışmakta, üstelik Avrupa felsefesinin düşünce geliştirmekte ne denli geç kaldığını da anlatmaktadır. Doğru dürüst bir incelemeyle, şimdiye değin tasavvuf sandığımız şeyin malihülyalara dalmış ayakları yerden kesik mistik birt ortam değil, ayakları taş gibi yere basan 13. yy Anadolu tasavvufu olduğunu, sapasağlam bir felsefe sistemi oluşturduğunu görmemiz çok zor değildir. Bu nedenle de Renaissance sonrasi Avrupa felsefesindeki "kul"dan "birey"e dönüşme çabalarının ilk örneklerini 13.yy Anadolu felsefesinin içinde tereddütsüz görebiliyoruz.

(Daha ayrıntılı bilgi ve bu konudaki belgesel bağlantısı için: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html )

Sn. Şenel Ergin hocama bağışlarsa bir şey daha söylemek isterim: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde 1966-1972 yılları arasında beni altı yıl okutmuş, bitirme tezimi de yaptırmış, doktora yeterliğini de vermiş olan sevgili hocalarım Sevgili H.Vehbi Eralp, Sevgili İsmail Tunalı, sevgili Macit Gökberk, Sevgili Nermi Uygur, Sevgili Bedia Akarsu ile hadi Sosyoloji hocalarımı da sayayım: Sevgili Nurettin Şazi Kösemihal ile asistanı sevgili Muzaffer Sencer, son yılımda da Cahit Tanyol'un hiç birinden "Felsefe böyle der", "ahlak felsefesi böyle der", "estetik böyle der", "mantık böyle der", "bilim felsefesi böyle der" ya da "sosyoloji böyle der" gibi bir söz duymadığımı, ancak herhangi bir konuda felsefenin değil, birbirinden çok farklı olarak tek tek filozofların ve sosyologların söylediklerinin felsefeyi ve sosyolojiyi oluşturduğunu öğrenmiştim.

Ayrıca "metafizik" ve "reel-irreel" kavramlarının da benim anladığım anlamlarla yüklenmiş olmadıklarını anlıyorum. Bu yazı bağlamında açıklanma gereksemesi vardır.

Bilgilerinize sunarım efendim...

==============================================

Şimdi gelelim EnisTuran'ın mesajına...

Diyor ki:

----- Original Message -----
From:
To: utopyacilar@yahoogroups.com
Sent: Monday, February 02, 2009 1:51 PM
Subject: Re: [Utopyacilar] Fw: [BARANA] İnsan-ı Kâmil

Bu hakkı bana, ortada fol yok yumurta yok iken, önyargılı tutumunuzla, hakkımdaki olmadık yakıştırmalarla, ötekileştirmelerle, hakkınızdaki olgun insan imajımı (hayalimi) tümüyle yıkarak bizzat siz verdiniz Ömer Beyciğim. Sormanıza da şaşırdım doğrusu (!)
Kimsenin arkasından dolaşmadım ve ne düşünüyorsam dobra dobra söyledim şimdiye dek. Ama, bu samimiyetimi kendinize yakıştıramıyorsanız o sizin sorununuz.Kişi başkalarını kendi gibi bilirmiş mâlumunuz.
Bu tartışma benim için kapanmıştır.. çünkü peşin hükümlerle yapılan tartışmalardan, havanda su dövmekten öte, yapıcı ve fark yaratıcı sonuçlara varılması mümkün değildir.
Umur Gürsoy arkadaşımızın degerlendirmesine tümüyle katılıyorum. Ve, Ayşe Tosuner gibi, sağduyulu, yansız kişilerin çokluğuna da şükrediyorum.
Size iyi akışlar dilerim Ömer Bey
Enis Turan

===================

Şimdi ben bu mesaja ne diyeyim?

Ağız dalaşına mı girsem?

Aynı üslupta yanıt mı versem?

Ne yapsam?

Bana "sen" diye hitabetme hakkını, ona göre "önyargılı" tutumumla, onun hakkındaki "olmadık yakıştırmalarla" hakıımdaki "olgun insan" imajını (hayalini) tümüyle yılarak bizzat ben vermişim... Üstelik sormama da şaşırmış (ben bunu zaten bilmeliymişim anlaşılan, nasıl olur da bilmezmişim)

Siz bir şey anladınız mı?

Ben gerçekten anlamadım!..

Bu tartışma onun için kapanmış. peşin hükümlerle yapılan tartışmalardan, havanda su dövmekten öte yapıcı ve fark yaratıcı sonuçlara varılması mümkün değilmiş...

Demek, doğrudan düşüncelerin karşısına geçip doğurgan tartışmalar yapmak yerine "yürekten katılıyorum"larından sonra ama diyerek düşüncenin yüreğine koyduğu "rezerv"ler... "yaraları tekrar kanatma" suçlamaları... "milleti zoraki kışkırtmayın"lar... "(kendi yandaşı olduklarını özellikle sayarak) savunduğunuzu hiç duymadım ben"ler, "hadi canım sende"ler!.. önyargısız, olmadık yakıştırmalardan uzak, olgun insan imajına da çok uygun öyle mi?

Daha sayayım mı?

Arkadan dolaşıp: "kızmadım Ömer Bey"ler... "mukayeseli olarak ele alınmalıdır" dedikten sonra yalnızca kendi istedikleri dışında yapılan mukayeselere yanıt vermemeler... İşin zıvanadan çıkacağını idrak edemediğinizi hiç sanmıyorum diyerek zıvanadan çıkarmaya çalışıyorsunuz anıştırmaları... "Mülkiyet meselesinden, kapitalizmden, dev tekellerden, küreselleşme denilen modern sömürgecilikten, ABD ordusundan, füzelerden, CIA'dan Mosad'dan, vs, ve onların yediği herzeler hakkında hiç tısss yok bakıyorum" diyerek CİA, Mossad ajanı mısın anıştırmaları...

"Varsa yoksa Ermeni, Rum, Hırat ve eski defterler.. " diyerek düşünceye yanıt verdiğini sandırmalar, okuyacakları kandırma çabaları...

"TC'ne baş kaldırıp onu ortadan kaldırırsak, bir Kürdistan, Ermenistan, Pontus ve Batı Anadoluda bir İyonya devleti kurulmasını sağlarsak başımız göğe mi erecek sence?"ler... TC'yi ortadan kaldırmayı kim, ne zaman istemişse...

"ABD'si, Almanı; Rusu seni rahat bırakacak ve sen, bir İnsan-ı Kâmil olarak özlediğin o "insani düzeni" kuracağını mı sanıyorsun yoksa...
İn aşağı artık, in, Ömer Beyciğim.. Fazla havalandın zira..."lar...

Demogoji nasıl yapılır bilirsiniz değil mi?

Sevgiler,

Ömer Tuncer