24 Ağustos 2009 Pazartesi

"Kavram"lar ve "Tanrı" kavramı üzerine...






Bektaşi Babası Edip Harabî'nin bir şiirinden çağrışımlar


  1. Platon'un (M.Ö.5.yy) "idea", Ortaçağ babalarının "tümel", 19.yy sonunda Edmond Husserl'in "Phenomenon" adını verdiği, psikoloji biliminin "algı" olarak adlandırdığı şey aynıdır. Gerçek evrenin bunlardan oluştuğunu söyleyen filozoflara idealist filozoflar (ki en ünlüsü, İngiliz piskopos Berkeley-18.yy-'dir) denir.


  2. Bunların karşısında da maddi evreni gerçek olarak gören maddeci (özdekçi ya da Materyalist" denen) filozoflar vardır. Düşünce, dolayısıyla bilim bu gerçeklik üzerine kuruludur. Bu akım da Platon'dan çok önce, M.Ö.7.yy'da Batı Anadolu'da Miletos'ta başlar ve 19.yy Diyalektik Maddeciliğine değin gelir. Felsefe tarihinde, "bilgi kuramı" alanındaki bütün tartışmalar bu iki akımın çatışmaları üzerine kuruludur (Nazım Hİkmet'in, "Berkeley" adlı polemik şiiri bunun en güzel örneklerinden biridir: http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/berkley.htm). Kimi filozoflar yanların birini tutar, kimileri bu görüşleri uzlaştırmaya çalışır...



  3. Zaman zaman tersine örnekler de çıkabilmekle birlikte, "Dogma", en ilkelinden en gelişkinine her türlü "Din" ya da en hafif deyimiyle "inanç" büyük çoğunlukla idealizmin koruyucu kanatları altında bulunur.


Şimdi yeniden numaralayalım:




1.

İnsan usu (aklı) evreni kavrayabilmek için doğadan aldığı duyumları (işlenmemiş izlenim) sınıflayan, bir araya getiren, yerli yerine yerleştirerek işleyen bir yapıdır. Söz gelimi tek tek ağaç duyumlarını ayrı ayrı usumuzda tutmak yerine toplam bir "ağaç" kalıbını tutar, yeni duyumlarımızın buna uyup uymadığına bakarız. Uyuyorsa aldığımız izlenimin (duyumun) bir "ağaç" izlenimi olduğunu anlarız. İşte buradaki bu bütün örnekleri içerecek biçimde bütünleştirilmiş kalıba idealistler "idea", Ortaçağ kilise babaları "tümel", Phenomenologlar "Phenomen", Psikologlar da "algı" diyor.

2.

İnsan usu, yalnızca doğada karşılığı olan "şey"lerin algılarını oluşturmaz. Kendi içinde bulunan algıların da bir üst algılarını oluşturur. Bunlar "varlık", "kardeşlik", "güzellik" gibi doğada karşılığı olmayan yani gerçekliği de olmayan algılardır.

3.

Bir de yine insan usu, doğayı daha kolay anlayabilmek için kendi kategorileştirmesini yaparken bir takım araçlara gerek duyar ve bunları yaratır. Bunlar insan usu tarafından yaratılmış algılardır ve doğada karşılıkları, yani gerçeklikleri yoktur. Bunlar, sayılar, geometrik şekiller, kimi mantık kavramları vb'dir. Üstelik insan usu, bunlar arasındaki ilişkiyi de çözmek üzere bilimler oluşturmuştur. Bunlara doğal bilimler değil, kural koyucu (Normatif) bilimler denir. Bunlar, Eukleides geometrisinde olduğu gibi, "iki noktadan bir doğru geçer" gibi ispatlanamaz bir kabulden kalkar ve bunun üzerine koskoca bir geometri dizgesini kurabilir. Bu tür bilimler aklın tümdengelim yöntemini kullanarak yeni bilgilere ulaşırlar. Bu bilimlerin ilgilendiği kavramların gerçek evrende karşılıkları yoktur. Ancak bu kavramlar, yine insan usunun çalışmasıyla gerçek evrene uyarlanabilirler. Bu uyarlama işini günümüzde mühendislik bilimleri yapıyor ve çok da başarılı sonuçlar alıyorlar. Sanırım örneklerini vermeme gerek yok. Matematik evrende bulunan algıların gerçek dünyaya uyarlamalarını biz "gerçeklik" olarak algılama yanılgısına düşüyoruz.

4.

İnsan beyninin fizik özellikleri dolayısıyla kendiliğinden oluşturduğu kavramlar:renkler, sesler vb... Renklerse, Gerçek evrende bulunan dalga boyu değişik ışıkların ya da hava titreşimlerinin belli bir dalga boyu aralığında beynimiz tarafından algılanan biçimleridir. Dolayısıyla bunların da usumuzda algıları oluşur. Gerçek evrende bunların karşılıkları vardır, ama bizim algıladığımız biçimde değildir.

5.

Ve gelelim "Tanrı" kavramına... "Tanrı", insanların kendilerinden ve öteki insanlardan topladıkları verilerle gereksemelerine göre oluşturdukları "yetkin" bir "efendi" kavramından başka bir şey değildir. Kültür tarihinde, insan aklı geliştikçe, ilkin "bu dünya nereden çıktı" sorusuna yanıt varmek için kullanılmış ve "Ana Tanrıça" olarak yanıt vermiştir. Daha sonra doğanın ve insanın çeşitli özelliklerini (analık, kıskançlık, aşk, cinsellik, demircilik, güneş, ateş vb) üstlenen, dahası, bu özellikleri yöneten tanrılar ve tanrıçalar oluşmuştur. Ama insan usunun gelişemsi durmuyor. Bu gelişme ilerledikçe, bu sorulara verilen yanıtlar da insanı tatmin etmez olmuş ve "tanrı" kavramı da daha yetkin bir biçime girmeye zorlanmıştır. Paleontolojik ve arkeolojik verilere göre alet kullanan bir varlık olarak insan bu dünyada yaklaşık 500 000 yıldır vardır ve ana-tanrıçadan bu yana tanrı bunun son 30 000 yılında vardır.


Özetle:


  • Sayıların bu evrende herhangi bir gerçekliği yoktur. Sayılar, usumuzun bu evreni daha kolay algılayabilmek için yarattığı kavramlardır. Gerçek evrende karşılıkları olmadığı halde mühendislik bilimleriyle gerçek evrene uyarlanabilirler.

  • Bütün "kavram"ları insan usu yaratır. Dolayısıyla "tanrı" kavramını da...





1 yorum:

exhorder dedi ki...

nazım güzel yazmış şiiri de; unuttuğu şey sonsuz dediği tabiatında bir tarihi var. bu noktada şiir diyalektik materyalizmden daha çok 18.yy fransız-mekanist materyalizmine daha yakın gibi geldi bana. ya da ilk satırlarda "hayat kavgasında bizi süründürmek içindir." ifadesi taş çatlasın feuerbach materyalizmine kadar genişletir. açıkçası berkeley gibi papaz bir öznel idealisti dikkate alıp ciddi ciddi şiir yazmak hiç olmamış.