rûm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rûm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2007 Cumartesi

Hace Bektaş'ta 4 Kapı Kuramı




“BİR DERDİM VAR,BİN DERMANA DEĞİŞMEM!..”
I
inanç mı, kuram mı:
“DÖRT KAPI”[*]
Ömer Tuncer




Muhabbet bağında bir gül açıldı
Bir derdim var, bin dermana değişmem
Yüküm lâl-ı gevher mercan saçarım
Bir derdim var bin dermana değişmem

Cümle kuşlar dile gelir yazım der
Gövel turnam Şam’a gider güzüm der
Benim yarelerim tuzum tuzum der
Bir derdim var bin dermana değişmem

Garip bülbül gönlüm eyler ses ile
Nicelerin ömrü gitmiş yas ile
Arayıp bulduğum pür heves ile
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah Hatayî’m muhabbete bakarım
Ben doluyum ben dolana akarım
Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah İsmail Hatayî

1200’lü yılların ilk çeyreğinde Anadolu Türkmenleri, bir yandan Horasanlı Baba İlyas’la birlikte, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkede, öte yandan Hoy’lu Şeyh Nasiru’d Din Mahmut’la Kayseri’de evinin yanına kurduğu hanikâh’ında (küçük medrese) üretici esnafla “kul”luktan kurtulma ve “birey” olma sürecine giriyordu.


Baba İlyas’ın “Cihâd-Name”sine göre, bireyi bekleyen tehlikeler “kibir”, “buhul (pintilik,cimrilik)”, “şehvet”, “kin”, “tamah”tı.[1]


Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un Kayseri ahîleri de “birey”leşme çabası içinde hemen aynı tehlikelerle karşı karşıyadır:



“Buraya:

sarhoşlar,
zina işleyenler,
arabozucular,
gammazlar,
dedikoducular,
iftira atanlar,
gururlular,
kibirliler,
merhametsizler,
kıskançlar,
kin tutanlar,
sözünden dönenler,
yalancılar,
kadınlara şehvetle bakanlar,
emanete hıyanet edenler,
başkasının ayıbını yüzüne vuranlar,
hırsızlar,
varyemezler,
can alanlar

giremez!”

Kul kültürünün yapısına uygun olarak, engellemeler, yasaklar, cezalandırmalar, ödüllendirmelerle çözülmeye çalışılan sorunlar, 13.yy birey kültüründe insanın eğitilmesi, bilinçlenmesi ve bilinçlendirilmesi ile çözülüyordu. “Kul olan”ı eğitmek gerekmezdi.

Onlara verilen bilgi “ezberletme”, kötü davranışlardan uzak tutmak için “ceza” ve “ödül” dizgeleri kullanılırdı. “İnsan olan”ın doğru davranması için ise ceza ve ödül gerekmezdi. Bu yüzden birey kültürü, hayvan özellikleriyle tanınan “kul”u “insan olan”a dönüştürmeye çalışmaktadır.

Eğitimin ilk izleri, Türkistan Çimkent’te doğan ve 1160’lı yıllarda Yesi kentinde ölen Ahmed Yesevî’de görülür. Kur’an’ın doğruları, artık ezberletmek yerine anlatılacak, öğretilecektir. Bunun için dört aşamadan geçmek gerekir:




1. “Şeriat Kapısı”, korku düzenidir. Önceki “kul”luk düzeninin devamıdır.
Kuran’ın emir ve yasaklarına yalnızca uyulur ve yaşanılır. Kullar isterlerse bu aşamada kalabilir ve daha öteye geçmeyebilirler.

2. “Tarikat Kapısı”, kulluğun bilincine varılma aşamasıdır. Bir
“şeyh”e, bir “pîr”e kul olunur. Hakikate ancak kullukta acı çekilerek varılır.[2] Tarikat pirleri insana özdeksel (maddî) zevklerden
uzaklaşma ve acı çekme yolunu öğretirler.

Meşakkat çekmeyince,
Peygamberin yüzü nerde,


Hizmet et bu yola, boş hayal vermez fayda,
Ruhunu bedenini Hakk yoluna etsen feda,[3]

3. “Hakikat Kapısı”, tarikat acısının sonunda varılır. Kur’an’daki sırlar
ancak acı çekerek öğrenilir. En büyük sır, zamanla ve mekânla bağlantısı olmayan değişmez, tanrısal hakikattır. Bu hakikate akıl gözü ile varılamaz “gönül gözü” gerekir. Gönül gözünün kullanılması ise Hakikat Kapısı’nda öğrenilir.

“Şariatsız tarikate geçemedim
Hakikatsiz marifete giremedim”[4]

4. “Marifet Kapısı”, tanrıya kendini bütünüyle adamaktır. Ona yapılacak
kulluğu, şeriat kapısındakiler gibi hayvansal içgüdülerle, korkarak, bedeniyle değil, bir “insan” olarak düşünceleriyle, duygularıyla da yerine getirmektir.

Burada “şeriat” kapısındaki içgüdüsel korku düzeni değil, coşkuyla yerine
getirilecek bir aşk düzeni oluşturulmaya çalışılır.

“Ateş arayan kelebek gibi şakirt oldum
Kor olup yanarak uçtum ben.”[5]


Dikkat edilirse Ahmed Yesevi’de, o güne değin gelmiş olan inanç dizgesinin güçlendirilmesi için insanın duygularını çalıştırması ve kulluğunu derinleştirmesi amaçlanmaktadır.

Ancak Ahmed Yesevi’nin kulluk düzeninde bağımsız bir “insan”ın da artık kabul edilmeye başlandığını, bu insanın “kendi rızası/duygusu” ile tanrıya kulluk etmesi gerektiğini, “insan”ı yönlendirecek şeyin yalnızca korku ve yasaklar olmadığını, bireyin “aşk”ının, “gönül gözü”nün hesaba katılmaya başlandığını görüyoruz.Yani Ahmed Yesevi düşüncesi, bir yandan tanrısal kulluğu güçlendirmeğe çalışırken öte yandan “birey”i güçlendirme gereksemesi duymaktadır. Oysa bu tutum, kültür tarihinde “insan olan”a yönelimi göstermekte, bu yönelimin zayıflatmaya başladığı kulluk kültürünü, yine bu yönelimle çözme denemesine girmektedir.

Yesevi’deki bu düşünsel zıtlık, ölümünden kırk-elli yıl sonra Anadolu’da gelişmeye ve örgütlenmeye başlayacak olan yeni “birey kültürü”nün köklerini bu çatlağa yerleştirerek gelişmesine neden olacaktır.

13. yy birey kültürünü oluşturanlar, büyük çoğunluğuyla, Batı’ya doğru ilerleyen Moğolların önünden kaçarak, İran ve Irak üzerinden gelen Anadolu bilgeleridir.

Önce Şihabü’d Din Sühreverdi, çatlağı geliştirmiş, yavaş yavaş yarılmaya dönüştürecek yolu açmış, bir yanında Baba İlyas, Evhadü’d Din Kirmanî, Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, Hace Bektaş öte yanında, Şems-i Tebrizî ile Mevlânâ Celalü’d Din-i Rûmî yer almıştır.

Ayrılık siyasal olaylara da neden olur. Önceleri kendi başına zayıflama, 1243 Moğol işgalinden sonra da yıkılma sürecine giren Anadolu Selçuklu devletini derinden etkilemiştir. Selçuklu sultanları zaman zaman görüşlerden birinden, zaman zaman ötekinden yana tavır almış, siyasal tutumlarını buna göre düzenlemişlerdir.

Bu yarılmanın tarafları, birbirleri ile öldüresiye savaşıma girmişlerdir. Ahi Evren Şeyh Nasirü’d Din’in vezir olduğu bir sırada Ahîler Şems’i öldürmüş, Mevlânâ’ya karşın, oğlu Alaü’d Din Çelebi Ahîlerle birlikte davranmıştır.

Tam bu çatışmalar sırasında 1243 yılında Baycu Noyan komutasındaki Moğollar Anadolu’ya egemen olur. Siyasal olaylara işgalci güçler olarak onların da karıştıkları ve Mevlânâ ve Şems’in Moğol’ları desteklediği görülür.

Yine bu olayların süregittiği yıllarda 1204 – 1261 arasında, Papalık ordularının, Latinler’in Konstantinopolis’e yerleşmiş oldukları ve İznik’te yeni bir sülalenin, Laskarisler’in Bizans’a egemen olduğu da unutulmamalıdır.

İstanbul’daki Latin İmparatorluğu nedeniyle Anadolu’da yaşamakta olan silahlı Hıristiyan şövalyeler ile Anadolu’nun ahî şövalyeleri sayılabilecek Alp Erenler’in Selçuklu-Moğol işbirliğine karşıt tutumları, aralarında bir yakınlık doğurmuş olmalıdır ki, bütün düğümler çözülüp Haçlılar ülkelerine döndükten sonraki yıllarda etkilerinin sürdüğü, şövalyelerin zaman zaman guruplar halinde, Müslümanlar tarafından etkilenmiş sapkınlar sayılarak Engizisyonca ölümle cezalandırıldıkları ve yakıldıkları görülmektedir.[6]

Bu arada Anadolu’da biri Ankara (1265), biri Osmanlı(1299) adıyla iki devlet kurulmuştur. Özellikle genişleme ve büyüme eğilimi gösterebilen Osmanlı’nın iç çatışmalarında yine Ahmed Yesevi düşüncesiden kaynaklanan düşünsel yarılma gözlenmektedir.

Kültür tarihinde çatlaklardan başlayan büyük yarılmalar doğaldır. Toplumsal gereksemeler zamanla değişir.

Bir yandan insan organizmasının, dolayısıyla beyninin biyolojik gelişmesi de düşüncesini etkilemekte, bulunduğu konuma gününe göre daha “doğru” bir bakışla bakmasını sağlamaktadır.

Öte yandan zaman içinde kültür birikimi artmaktadır. İnsanlık belleği yeni birikimlere sahip olmakta, yeni doğrular bulmakta ve bazen eski, bazen yeni sorunları bu yeni doğrularla çözme çabasına girmektedir. Başarılı olduğu, olmadığı ya da henûz başarılı olmadığı durumlar vardır. Kimi zaman yeni birikimler, eskiden bu yana göremediğimiz yeni sorunları görmemizi sağlar. İşte bu yüzden Ahmed Yesevi, içinde bulunduğu “kul kültürü”nü zayıf bulup güçlendirmeye çalışmakta, ama bunu, yeni gelişerek onu zayıflatan “birey” bakış açısıyla yapmaya çabalamaktadır.

Yeni oluşan kültürel gerekseme ve eski kul kültürü çözümü, birbirinden ayrı kültürlerin ürünü olduğu için, çatlama ister istemez ortaya çıkacaktır. Yesevi, gereksemeyi duymuş olan toplumun insanlarından biridir. Ozan olduğu ve düşüncelerini yansıtma şansı olduğu için onun görüşlerinde görülmüş ve kalıcı olmuştur. Toplumsal olaylar, kişinin değil, toplumun ve içinde bulunduğu dönemin ürünüdür.

Şimdi yine gelelim Ahmed Yesevi’de oluşan düşünsel çatlağın Anadolu’da nasıl yankılandığına.

Hace Bektaş neredeyse bütün düşüncelerini “Kapılar Kuramı”nın üstüne oturtur. Ama artık Ahmed Yesevi’de olduğu biçimiyle değil!.. Onun “Makalat” adlı kitabı, bütünüyle dört kapı düşüncesi üzerine oturtulmuştur. Kapıların sırası ve işlevleri değişmiş, “Hakikat Kapısı” sona alınmıştır. Hace Bektaş’ın anlattığı biçimiyle Kapılar, bir yandan insan tiplerini, bir yandan evrimleşme, yani “birey olarak insan”ın oluşum sürecini, öte yandan da insanı insan edebilmek için gereken yolu, yani eğitimi anlatır.

Her kapının insan tipi değişiktir, her insan tipi ise geleneksel dört unsura bağlanmıştır.

Birinci kapı Şeriattır:

“Evvel bölük âbidlerdir. Bunlar şeriat kavmidir. Asılları yeldir. Yel hem sâfîdir, hem kavidir. Zira ki yel esmeyince daneler samanından ayrılmaz.
Eğer yel esmeseydi mecmu âlem kokudan helak olayıdı. Pes imdi, helâl ve
harâm, mısmıl ve murdar, kamusu şeriat birle malûm olur. Zira ki şeriat
kapıdır.”[7]

(İlk bölük edilgen kullardır. Bunlar şeriat kavmidir. Asılları yel(hava)dir. Yel, hem saftır hem güçlüdür.Çünkü yel esmeyince (harmanda) buğdaylar samanından ayrılmaz. Yel esmeseydi bütün dünya kokudan mahvolurdu. Dolayısıyla edinilmesi uygun olan ve olmayan, yenebilen ve pis olan, bunların hepsi birinci şeriatle bilinir. Çünkü şeriat kapıdır.)

Âbidlerin yapması gereken ibadetleri sayar ve nedenini söyler:



“Pes, imdi âbidlerin taatleri namazdır, oruçtur, zekâttır ve hactır. Nefr-i âm
olucak gaza eylemektir. Ve cenabetten gusl eylemektir. Ve arzuların istemeyüb dünyayı terk etmektir. Ve âhireti sevmektir. Ve halleri birbirin incitmemektir. Pes, kibir ve hased ve buhul ve adavet bunlarda hemandır.”[8]

(Edilgen kulların ibadetleri namazdır, oruçtur, zekattır ve hactır. Genel çağrı olunca savaşmaktır. Cenabetten kendini boy abdesti ile temizlemektir. Kişisel arzularına karşın dünyayı terk etmek ve öteki dünyayı sevmektir. Birbirini incitmesinler diye yapmaları gereken şey budur. Çünkü bunlarda kibir ve çekememezlik ve cimrilik ve kin tutma duyguları vardır.)

Görülüyor ki Baba İlyas’ın “Cihâd-Name”sinde söz ettiği, insanı bekleyen tehlikeler Hace Baktaş’a göre de hemen hemen aynıdır ve şeriat kapısındaki insan, henûz “hayvan” aşamasındandır ve bu duygular ancak korkutularak önlenebilir, güç yoluyla durdurulabilir.



“İkinci güruh zahidlerdir. Bunların aslı oddandır. Bunlar Tarikat kavmidir.
Pes od gibi dün ü gün yansalar gerektir. Kendülerin göğündürseler gerektir.
Pes, her kim bu dünyada kendü özün göğündürse, yarın ahrette dürlü dürlü
azaptan kurtulur.”[9]


(İkinci güruh, etkin olarak emirlere uyanlardır. Bunların aslı ateştendir. Bunlar tarikat kavmidir. Dolayısıyla gece gündüz ateş gibi yanmak isterler. Kendilerini göğe salmak isterler. Kim ki bu dünyada kendi özünü yüceltirse, yarın öte dünyada türlü türlü sıkıntıdan kurtulur.)


İkinci “Tarikat” aşamasında zahidler eğitim sürecine girer. Şeriat alışkanlığından gelen biçimiyle “kulluk” etmek üzere bir bilgeye (mürşid) kul olunur.

Hace Bektaş zahidlerin ibadetlerini sayıyor:


“Pes, imdi, zahidlerin taatı dün ü gün tanrı zikrin yâd kılmaktır. Ve hem
İsmullahı yâd kılmaktır. Ve hem Havf ü reca içinde olmaktır. Arzuları dünyayı terk etmektir. Ahiret için halleri İlmü Ledün’dür. Ve kendileri bilirler ne olmuştur. Bilmezler kim kandan geldiler ve kanceru varırlar. Zira kim bunlara hidayet kapusu açılmadı. Tanrıya yad kılmaklıkları kendi cehdleridür. Bunların güruhu hemandır”[10]

(Zahidlerin ibadeti gece gündüz tanrıyı anımsamak, Allah’ın adını anmaktır. Hem de korku ve umut içinde olmaktır. İstekleri dünyayı
terk etmektir. Öteki dünya için gizlilikleri keşfetme ve bunu alışkanlık haline getirme bilimine vakıf olma halindedirler. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini de ancak kendileri bilir. Nereden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmezler. Bunlara doğru yolun kapısı açılmadı.Tanrıyı anımsamaları kendi çıkarlarınadır. Bunlar da böyle.)


Hece Bektaş’a göre zahidler de “etkin” hale gelmiş ama “kul”luktan kurtulamamıştır. Cehennem korkusuyla, cennete gitmek isteğiyle davranırlar. Günahları artmasın diye bu dünyada olabildiğince az kalmaya, bir an önce öteki dünyaya göçmeye özenirler. İbadetleri kendileri içindir. Doğru yolu onlar da bulamamışlardır.



“Üçüncü güruh sudandır. Bunlar marifet kavmidir. Pes su arıdır hem
arıdıcıdır. Evvel sual salsalar arısı nedir, arıttığı nedir?

Cevap:
Ârifler katunda her sözün üç yüz yüzü vardır ve bir ardı vardır. Ayruk kişi
katunda her sözün yetmiş iki yüzü ve bir ardı vardır. Pes cahiller bilmezliklerinden kelimenin ardın söylerler. Kendilerin odlu eylerler. Lâkin ârifler her kelimenin ardın söylerler odlu olmazlar.

Pes imdi, su arılığı tahirdir.(…)murdarı taşra bırakır.(…) Pes, imdi, arifler arılığı tahirdir. Geru aslına döner.”[11]

(Üçüncü gurup sudandır. Bunlar marifet kavmidir. Su arıdır, hem arıtıcıdır. Sorsalar: Arılığı nedir, arıttığı nedir? Bu Ârifler düzeyinde her sözün üç yüz doğru, bir ters anlamı vardır. Ayrıcalıklı kişi katında her sözün yetmiş iki doğru ve bir ters anlamı vardır.Bilmezler yalnız ters anlamını bilirler, kendi doğrularını savunurlar. Ama ârifler her kelimenin ters anlamını söylerler, kendi doğrularını savunmazlar. Dolayısıyla su arılığı temizdir, pisliği dışarıda bırakır. Arif arılığı da temizdir,
-temizlenince- aslına döner.)

“Birey” yolunda üçüncü aşama, “Ârif”liğe ulaştıran “Marifet” kapısıdır. Bu sudur, temizlenme, arınma kapısıdır. Marifet kapısından geçerken aşama aşama bu evrenin bütün anlamları öğrenilir. Âriflerin saflığı artık kirlenmez olur. Temizlenen ârif, saflığına döner.

Hace Bektaş’a göre, “insan olma” yolunda temizlenmesi gereken sekiz “kir”lilik ve daha başkaları vardır:



“Vay ona kim, içinde kibir ve buğuz, buhulluk ve tamah ve öfke ve gaybet, ve kahkaha ve maskaralık, bunlardan maada nice dürlü şeytan fiili olsa; dışardan su ile yunup arınır mı? Şöyle bilesin kim, arınmaz.(…) Arifler içinde murdar nesne eğlenmez. (…) Ve âlimlerin ilmin, en kenduzin bildiği yirde yâd kılur”[12]


(Eyvah ona ki, içinde kibir ve sevgisizlik ve varyemezlik ve öfke ve çekiştirme ve kahkaha ve maskaralık, bunların da dışında daha ne denli şeytan işi varsa, dışarıdan su ile yıkanıp arınır mı? Şunu bilesin ki arınmaz!.. -Oysa- Âriflerin içinde pislik hiç durmaz!.. Ve bilgelerin bilgisi, kendi özünü en bildiği yerde -Allah’ı- anmış olur.)


İçten arınmanın yolu da “Ârif”likle olanaklıdır, yani Marifet kapısında sağlanır. “Ârif”, “bilen”dir, “bilge”dir. Mürşit (öğretici-öğretmen) olmak için ârif olmak gerekir. Hace Bektaş’a göre, bilim ve bilgelik “insan olma” yolunun en önemli aşamasıdır.
Ve bilgelerin bilgisi, kendini bildiği en yüksek noktada, Allah’ı da bilmiş olur!..


“Pes, imdi, böyle bilmek gerek kim, âriflerin taatı tefekkürdür. Ve hem
seyirdir. Ve sahib-i nazar olmaktır. Ve hem dünya ve âhireti terk etmektir. Ve nazar ile edep beklemektir. Ve hem arzulayıp Hakk Taalâ’dan yana varmaktır. Ve hem Çalap ârifleri sever. Ve hem ârifler hallerini cümle varlığa değişirler. Ve yavuz endişe kılmazlar. Bunların dahi güruhu hemandır.”[13]


(Şunu bilmek gerekir ki âriflerin ibadeti düşünmektir. Ve hem de gezmektir. Ve görüş sahibi olmaktır. Ve hem de dünya ve öte dünya etkisinden kurtulmaktır. Ve gözleyerek güzellik beklemektir. Ve hem isteklilikle Allah’tan yana yer almaktır. Ve hem Çalap -Allah- ârifleri sever.Ve hem ârifler hallerine karşılık bütün varlığı verirler. Zorlu endişe duymazlar. Bunların gurubu da böyledir.)


Bilgelerin ibadeti, “düşünme”dir. Özdeksel ve tinsel (maddî ve manevî) dünyayı, evreni gözlemektir. Bunun sonucunda kendilerini bütün varlığa adarlar.


Sonuncu kapı, Hace Baktaş’a göre topraktır:


“Dördüncü güruh muhiblerdir. Bunların aslı topraktan olur. Pes, toprak
teslim-i rıza olmakdur. Pes, muhib dahi teslim-i rıza olmakdur.”[14]


(Dördüncü gurup “dost”lardır. Bunların aslı topraktan olur. Toprak kendi isteğiyle kendini teslim etmektir. Dostluk da kendi isteğiyle kendini teslim etmektir.)


Hace Bektaş, tanrısal dostluk ve sevgi’yi “birey”leşmenin varılabilecek en yüce niteliği sayarken “insan”ın Tanrı’ya verebileceği en değerli şeyin, yani insanlığın en değerli niteliğinin “sevgi” olduğunu söylemiş olur.

“Sevgi”yi yönlendirecek, yöneltecek yetenek de gönül gözü’dür.

Bu durumda “insan olan”ın, Tanrıya da, başka insanlara da, Evrene de yöneltmesi gereken yeteneği “gönül gözü”dür. Hace Bektaş’a göre Marifet kapısında geliştirilmiş olan “Gönül Gözü”, Hakikat kapısında bütün varlığa yönelik olarak kullanılmakta, “muhib/dost” kavramı ortaya çıkmaktadır.


13.yy Anadolu bilgelerine[15] “hümanist/insancı” denmesinin nedeni budur.


16.yy’da Avrupa Renaissance’ı sırasında ortaya çıkan Erasmus gibi, Montaigne gibi Avrupa’lı hümanistlerin 13.yy Anadolu hümanistleri’nden tam üç yüz yıl sonra, aynı düşünsel tutum içinde bulundukları, yaşamlarını ve düşüncelerini “birey” olmaya göre biçimlendirdikleri açıkça görülmektedir.


Hace Bektaş’a göre muhiblerin ibadeti de şunlardır:


“Amma muhiblerin taatı münâcâttır, seyirdir, müşahededir, arzularına ermektir. Ve Çalap tanrıyı bulmaktır. Ve kendülerin yavu kılmaktır. Canları muradlarına ermektir. Ve halleri biriküp bir olmaktır. Bunların dahi hemandır.”[16]


(Ama dostların ibadeti yakarıştır, yollara düşmektir, gözlemdir, isteklerine ulaşmaktır. Tanrıya varmaktır. Kendi (eski) kişiliklerini bırakmaktır. Canlarının isteğine ulaşmasıdır. Duygularını yükseltip birleşmektir. Bunlar da işte böyledir.)


Hakikat kapısında ulaşılan şey, tanrının “birey”liğidir. İnsan olmak için, o güne değin gelen “kul”luğu terk etmek kendi eksikliğinin ayırdına varmak ve bu evren’deki tek “birey” olan Tanrı ile birleşmek için sürekli gelişim içine girmek gereklidir. Temel olan sürekli gelişimdir. “İnsan olma”nın, “birey” olmanın bir başka yolu yoktur.


Yunus Emre de, Hace Bektaş’tan dört aşamalı insanlaşma sürecini alır.

Birinci aşama Tanrı korkusudur:


Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi

(İlk kapı şeriattır. Her bir Kur’an hecesi’nin insanın günahlarını
yıkaması için (tanrısal) emir(ler)i ve yasak(ları)ı bildirir.)

İkinci aşama, eğitim sürecinin kabul edildiği aşamadır. Bu aşamada bir bilgeye “kul” olunur:

İkincisi tarıykat kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varanı yarlığaya hocası

(İkinci kapı tariykattır. (Burada) hocasının doğru yolu göstermesi
için (ona) kulluk etmekten yardım umulur.)

Sonraki, doğru düşünmenin, evrene sevgiyle bakmanın öğrenilmesidir:



Üçüncüsü ma’rifet can gönül gözün açar
Bu ma’ni sarayının arşa değin yücesi

(Üçüncüsü marifettir. Burada can(lar) gönül gözlerini açar. Bu anlam
sarayının yücelikleri sonsuzluğa ulaşır.)

Sonuncu, insanın insanlaşması, eksikliğini kabul edip kendini sürekli gelişime açmasıdır:


Dördüncüsü hakıykat ere eksik bakmaya
Bayram ola gündüzü Kadir ola gecesi[17]


(Dördüncüsü hakikattir. İnsanın (kendi) eksikliğini öğrendiği yerdir. Bunun ayırdına vardığında bütün gündüzleri bayram, bütün geceleri Kadir gecesi olur.)



Bu aşama, insanın, bütün denetimlerin dışında, yalnızca kendi kendiyle baş başa kaldığı ve kendini tanrının yetkinliği karşısında sürekli eksik gördüğü aşamadır. “Eksikliğin bilincine varma”, “İnsan-ı kâmil”e, “yetkin insan”a götürür. Böylece insanın sürekli gelişim içinde olmasına ulaşılır. [18]


“Birey” bu aşamada, sürekli kendini geliştirme sürecine girmesiyle oluşur. Bu, hiçbir zaman ulaşılamayacak olan tanrısal yetkinliktir. Hiçbir zaman ulaşılamasa da amaçlanacak ona doğru sürekli bir gidiş, akış sağlanacaktır.


“İnsan-ı Kâmil (yetkin insan)”, kültür tarihine, bir kez daha, tam tamına aynı özelliklerle, 600 yıl sonra, 19.yy sonlarında, Frederich Nietzsche’nin düşüncelerinde, “Üst İnsan/Übermensch” olarak yeniden gelebilecektir.


Kültür tarihinde insan ilk kez “birey”leşebilmek için tanrılaşmak zorunda kalmıştır. Herakleitos’tan sonra “akış” kavramı, insanın kendini eksik görmesiyle ulaşılamazlıktan kurtulur ve “yetkin olana doğru sürekli akış” halinde, ulaşılabilir olur.


Mevlânâ ise, “Dört Kapı”nın üçünü iyice sığlaştırarak almıştır.

“Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almakla yol aşılmış
olmaz. Yola düzüldün mü o gidişin tarikattır. Maksadına ulaştın mı o da hakikat. (…) Şeriat bilgidir, tarikat tutmak, hakikatse Tanrı’ya ulaşmak.”[19]

Mesnevi’nin 5. cildinin önsözünde üstünkörü sözünü eder ve geçer. Mevlana’da artık, Ahmed Yesevi’nin eğitim süreci bile yoktur. Hace Bektaş’ın düşüncelerini bütünüyle üstüne oturttuğu “dört kapı” kavramını zayıflatmak, unutturmak için olmalı, “Marifet Kapısı” bütünüyle çıkarılmıştır, geri kalanlarınsa dinamik yapısı yok edilmiştir.


Hace Bektaş’ın “akış”ı göz önünde tutan tutumu, yine 13.yy’da Anadolu’da yaşamış bir başka bilge Sadrü’d Din Konevi’nin Vahdet-i Vücud (tanrıyla birleşme) düşüncesini etkileyecek, Hace Baktaş ve Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud[20]’la birbirlerini geliştirmeleri sonucunda Sadrü’d Din Konevi ile öğrencilerinden oluşan bilim insanlarını, “Ekberiyye”cileri ortaya çıkaracaktır.


Osmanlı’nın kuruluşunda, Orhan Gazi’nin hızla İznik’te yaptırdığı ilk medreseyi oluşturan ve bu medresede daha sonraki dönemlerde doğa bilimlerine yönelmiş olan Davud-u Kayseri, Kutbü’d Din-i İznikî, , Alaü’d Din-i Esved, Müeyyedi’d Din Cendi, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Molla Ahmed İlahî, Fenarî ailesi Ekberiyye düşüncesini benimsemiştir. Bunların önemli bir bölümü de Konevî’nin doğrudan öğrencileridir.

13.yy bilimciliği, Ekberiyye, daha sonra Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı’da yol gösterici olur. Ama Orhan Gazi’nin ölümünden sonra 13.yy Devrimi’ne karşı, 1.Murat tarafından başlatılan ve Sultan Yavuz Selim’e değin sürecek olan karşı-devrim hareketine koşut olarak Yıldırım Bayezid zamanında din uleması yeniden egemen olacak ve Ekberiyye bilimciliği de yavaş yavaş sönmeye mahkûm edilecektir.

Renaissance sonrası Avrupa düşüncesinin bilime yönelen akımları, Aydınlanma ve Modernizm’in ilk ve özgün örnekleri, İznik medresesi’nde Ekberiyye’ye bağlı bilim insanları tarafından oluşturulmuş olmalıdır. Ancak bu bilim insanlarının özgün metinleri elde olmasına karşın, bugüne değin hiç bir çalışma yapılmaması bir yana metinler çevrilip bilim dünyasının bilgisine bile sunulmamıştır.

[*] Bilim ve Gelecek Dergisi , Şubat 2007 tarihli 36. sayısı, s:46’da yayınlanmıştır
[1] BAYRAM, Mikâil, Prof.Dr. - “Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar” Kömen Yayınları. 1.Baskı Konya, Kasım 2003, s:172-173-174 Prof Dr. Mikâil Bayram bu sayfalarda:
(“Cihad-Nâme’nin Baba İlyas-ı Horasanî’ye Nisbeti’ne Gelince”
Bu eser, İbn Sina’nın “Risalat al-tayr” ve “Hayy Bin Yekzan” adlı eserleri tarzında bir hikaye (Roman) olup, hiçbir yerde adı geçmediği gibi Ayasofya Ktp. Nr.4819’da kayıtlı bulunan mecmua içerisindeki (44b-55a sayfaları arasında) nüshadan başka nüshalara da rastlanmamaktadır. 730 (1329) istinsah (kopya) tarihli olan bu tek nüshada eserin yazarını belirten bir kayıt mevcut değildir.) diyor ve 9 maddede gösterdiği gerekçelerle bu yapıtın Baba İlyas-ı Horasanî’ye aid olduğunu temellendiriyor.
[2] Eski Hellen tragedyaları da acı çekme ile arınma düşüncesi ile ortaya çıkmıştır.
[3] NİSANBAYEV, Abdülmelik, Prof.Dr. (Kazakistan Felsefe Bölümü Başkanı) - “Hoca Ahmed Yesevi’nin Dünya Görüşü”, “1. Uluslar arası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri” 27-28-29 Nisan 2000, Ankara. Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Yayınları:4 s:332
[4] Aynı yapıt s:334
[5] Aynı yapıt s:335
[6] Kırıkkanat, Mine, “Gülün Öteki Adı”
[7] Hace Bektaş, - Makalat s:26 (Yalçın, Aziz - “Yorum ve Açıklamalarla Makalat-ı Hacı Bektaş Veli”, .Der Yayınları 3. Basım, İst. 2000, s:68)
[8] Aynı yapıt, s:27
[9] Aynı yapıt, s:28
[10] Aynı yapıt, s:30
[11] Aynı yapıt, s:31, 32
[12] Aynı yapıt, s:33, 34
[13] Aynı yapıt, s:34
[14] Aynı yapıt, s:35
[15] Ahi Evren, Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre, Said Emre. “Kul”luk düzeni yanlısı, dahası savaşçısı olarak Şems ile Mevlânâ’nın, yaygın bir kanı olan “hümanist”liği üzerinde düşünmek gerek. Onun Aristokrasi’den gelen ve Allah’tan köleye basamaklanan kulluk hiyerarşisini korumaya çalıştığı ve “birey”in oluşmasına ilişkin yeni toplumsal gereksemeyi yapay olarak doyurmak için “hümanist/insancı” bir kılığa büründüğü ve Anadolu hümanistlerine karşı bir savaşım içinde olduğu Ahilerle ve Ahi Evren’le savaşımından anlaşılmaktadır. Bu savaşımda oğlu Alaü’d Din Çelebi bile babasına karşı âhîlerle birlik içinde yaşamış, bu nedenle de babasının verdiği öldürülme izniyle, Ahî Evren’le birlikte öldürülmüştür. (Bkz: “Kuruluştan Kurtuluşa”, Ömer Tuncer, Bilim ve Gelecek Şubat 2006, Sayı:24, s:33, Altbaşlık: “Ahiliğin Kırşehir örgütlenmesi” s:39)
[16] Hace Bektaş, - Makalat s:36
[17] İlk kapı şeriattır. Buyrukları ve yasakları bildirir. Bu kapıdakilerin günahlarını her bir Kur’an hecesi yıkar, temizler. İkincisi tariykat, kulluktan destek ummaktır. Yola doğru gideni hocası yönlendirir. Üçüncüsü marifettir. (Bu kapıda) insan gönül gözünü açar. (Önüne) anlam sarayının sonsuzluğa yükselen doruğu çıkar. Dördüncüsü hakikat, insanı eksik bulmayı (öğretir). (İşte o zaman) bütün gündüzleri bayram olur, geceleri kadir gecesine döner.
[18] Hace Bekteş’ın kapılar kuramında (bir eğitim kuramıdır) Her kapıya ulaşan insanın o kapının içinde ulaşması gereken kırk da makam vardır. Bu makamların adlarını yine Hace Bektaş saptamıştır.
[19] Mevlana Celalü’d Din Rûmî, “Mesnevi” Cilt:5 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 774, İstanbul 1990 Önsöz
[20] Sezgiciliğin karşısında akliyeciliği savunmuştur. Konevi’nin Vahdet-i Vücut araştırmalarının akliye ölçütleriyle değerlendirilmesinin ardında Prof. Dr. Mikâil Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmalıdır.

Anadolu'nun Bilinmeyen "Bilim Çağı"


ANADOLU’NUN BİLİNMEYEN BİLİM ÇAĞINDA,
İZNİK’İN YERİ VE ÖNEMİ*

Ömer Tuncer
İznik, tarih boyunca dünyada pek çok yanıyla bilinen bir kenttir:

Eski Roma için İznik, Anadolu’ydu:
İZNİK’E VEDA
Artık bahar getiriyor ılık havaları
Artık çekiliyor kış sonunun azgın fırtınaları
Yatıştırıyor onları Zephyr(Batı yeli)’in tatlı solukları
Arkada kalıyor ey Catullus, Phrigia ovaları,
Bunaltıcı İznik’in zengin toprakları.
Gidiyorsun Anadolu’nun ünlü kentlerine.
Artık heyecanlı yürek yolculuk için sabırsızlanıyor,
Artık sevinçli ayaklar gezmek istiyor.
Ey sevgili yoldaş alayı, hoşçakalın,
Uzak yurttan gelmiş olan bizleri
Başka başka yollar götürüyor geri

Gaius Valerius CATULLUS
(M.S.57)
(Tercüme Dergisi Sayı:38 s:100)

Hıristiyanlar için İznik, birinci ve sonuncu Ekümenik (evrensel) Konsil(Hıristiyanlık toplantısı)ın yapıldığı yerdir. 20 Mayıs – 25 Temmuz 325 günleri arasında Senato Sarayı’nda yapıldığı ve Bizans imparatoru Konstantin’in de katıldığı bilinen ilk toplantı da “Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi”nin kutsallığı kesinleştirilmiş, karşı görüşler din dışı sayılmış, İskenderiye Piskoposu Arius ile iki yandaşı sürgün edilmiştir.

27 Eylül 787’de başlayan ve bugün kalıntısı görülen Hagia Sophia kilisesinde yapılan ikinci İznik Konsili’nde ise karşı duruşlar reddedilerek Hıristiyan ikonaları karşısında ibadet edilebileceği karara bağlanmıştır.

Türkler için İznik, Anadolu’ya geldikten sonraki ilk Selçuklu başkentidir. 1075 – 1097 arasında 22 yıl kadar Başkent olarak Selçukluların elinde kalmış, sonra yeniden Bizanslıların eline geçmiştir.

Osmanlı İznik’ine gelince…

Orhan Gazi’nin 1326’da Bursa’nın almasından sonra 1331 yılında İznik’i de alır. Bu kuruluş yıllarında son derece önemli bir yere sahiptir. Osman Gazi İznik’i, düşünsel politikaların geliştirildiği bir bilim kenti haline getirir.

Yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan yeni bilgilere göre bu önemi anlayabilmek için birkaç yüzyıl önceye dönmemiz ve insanlık tarihinde Orhan Gazi’ye değin gelen düşünsel ve politik gelişmelere bir göz atmamız gerekiyor.
12.yy sonlarında Asya’dan Doğu’ya akınlar yapan Moğollar’ın önünden kaçan bilim insanlarının Batı’ya, Anadolu’ya geldiklerini görüyoruz. Çoğunun kökeninin Horasan’da olması, kimilerinin de Horasan’da başlayan eğitim üzerine yeni çalışmalar yapması Anadolu’ya geldiklerinde “Horasanîler” olarak anılmalarına neden olur.

Horasanîler, düşünceleri yüzünden yaşamından olmuş Hüseyin bin Mansur el Hallac (Hallac-ı Mansur oğlu Hüseyin)’in düşüncelerini geliştirirler. Hallaç, 26 Mart 922’de, Bağdat’da, parçalanarak idam edilmiştir.

Hallac’ın düşünceleriyle insanlık, “kul” kültüründen “birey” kültürüne geçişinin ilk adımını atar. O güne değin evrende var olan tek “birey” Allah’dır. Geri kalan her şey Allah’ın kuludur.
Doğal, kültürel ve toplumsal gelişme içinde yeni gereksemeler doğması, insanı, “birey” olmaya yönelik adım atmaya zorlamaktadır… Oysa “birey” olmanın tek yolu vardır: Allah’la birleşmek, aynılaşmak!..

İşte bu kültürel gerekseme, gelecekte Osmanlı’nın kuruluşunu da, Avrupa Renaissance’ını da, Fransız Devrimini de, Anadolu Kemalist Devrimini de oluşturacak olan kültür yapılanmasının, “birey kültürü”nün ilk düşünsel adımını ortaya çıkarır:

“Ey kavmim, Allah beni benden alınca ve beni benden yok edince, sonradan olan varlığımın nitelikleri darmadağın oldu. Sultan olan Allah geçmişten geleceğe sonsuzluğuyla ortaya çıkınca, sanki benim sonradan ortaya çıkan varlığım, hiç var olmamış gibi oldu. Oysa geçmişten geleceğe sonsuzluk her zaman vardı. Sonra benim benliğim onun benliğinde yok oldu. Benim (bireysel) varlığım, onun (evrensel) varlığına karıştı. Ve toplumsallığım onun tanrısal varlığında darmadağın oldu.

Sonra etrafıma bakındım, (evrende) ondan başka hiç bir şey göremedim!.. Ve ondan başka hiçbir şey duyamadım!.. Ve ondan başka hiçbir şey anlatamadım!..

Ve dedim ki: ‘Enel Hüve (ben O’yum)’. (…) O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. Oysa O, Hakk olmaya kendisi sahiptir. (…) Ve benim sınırlarım, onun varlığı üzre çizilmiştir.”

Hallac’ın vasiyeti olan, öldürülmeden hemen önce söylediği (yazdığı?) bu sözler, insanlık tarihinde “kul”luktan sonra gelen yeni yapılanmanın temeline konulan ilk harç olmuştur. Ardından gelenler, Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Hasan Sabah, kendi alanlarında aynı yolu izlemiştir.

Öte yandan “birey”i temel alan düşünsel yapı, karşıtlarını, Selçuklu Nizamiye medreselerinde hocalık yapan Hüccet-ül-İslam İmam Gazali ve ardıllarının “kul” kültürünü coşkuyla savunan, “birey” düşüncesine, özgür felsefeye karşı duran ve bunun kuramını yapan düşüncenin ortaya çıkmasına da neden olur.
Arada Ahmed Yesevi (12.yy ortaları) gibi iki yolu uzlaştırma çabalarını da görürüz.
Bu iki karşıt düşünsel kanal, Anadolu’nun 13.yy’ında her alanda kendini gösterir. Özellikle toplumsal örgütlenme, bütünüyle bu çatışmanın alanı durumuna gelir.
Anadolu’nun yeni kültür yapılanmasında önderlik etmiş ilk bilge, 13.yy başlarında, Ahi Evren, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud olmuştur. Kayseri’de üretici esnafı örgütlemiş, geleceğin dünyasında “burjuva” denilecek “birey” temelli yapının kültürel, siyasal ve toplumsal temellerini atmıştır.
Aynı yıllarda Baba İlyas-ı Horasanî, Amasya’da Çat köyünde kurduğu tekkesinde Anadolu Türkmenlerini örgütlemektedir.
1230’lu yılların sonlarında Ahî ve Babaî’leri destekleyen Anadolu Selçuklu Sultanı Alaü’d Din Keykubat’ı öldürerek yerine geçen oğlu II Gıyasü’d Din Keyhüsrev, kendisine karşı suikast düzenledikleri savıyla Ahî ve Babaî ileri gelenlerini tutuklaması ile Anadolu Türkmenlerinin Selçuklu’ya başkaldırarak Baba İlyas’ı kurtarmak üzere Amasya’ya doğru çoluk-çocuk yola düştüğünü görüyoruz.
Selçuklu’ların telaşa kapılıp Baba İlyas’ı idam etmesiyle gazaba gelen Anadolu Türkmenleri, toplana toplana, Sultan kenti Konya’ya yürümeye başlar. Selçuklular iyice telaşa kapılır, ordu, Hıristiyan askerlerin de desteğiyle bu çoluk çocuk kalabalığı Kırşehir’in Malya ovasında karşılar. Ve Anadolu tarihinin iki büyük Türkmen kırımından birincisi yaşanır (ikincisi, Sultan Selim’in Çaldıran’a giderken yaptığı kırımdır).
Hemen ardından Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Selçuklu ordusunu Kösedağ’da yener, bütün Anadolu’yu işgal eder. Tek direniş, Kayseri’li ahîlerden gelir. Sultanlarının yenilgisine karşın, o güne değin bir kentin kendi insanlarının işgale karşı, kendi başlarına yaptığı ilk direniştir.
Kayseri savunması, Sosyoloji tarihinin ilk “vatan savunması”dır.
Bu sırada Konya’da, İmam Gazali’nin yolundan giden Mevlânâ Celâlü’d Din Rûmî, Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğollarla onların atadığı Selçuklu Sultanlarını desteklemektedir.
13.yy Anadolu devrimini oluşturan düşünsel alt yapıyı kuran ikinci bilge, Babaî kırımında kardeşi Menteş’i yitirmiş olan Hace Bektaş’tır. Sulucakarahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) tekkesini kurmuş, Babaîliğin dünya görüşünü geliştirerek sürdürmüştür. Ahmed Yesevi’den aldığı “dört kapı” kuramını tersine çevirmiş, kendi düşünceleriyle yoğurmuş, geliştirmiştir.
Buna göre, insan, dört ana aşamadan (kapıdan) geçerek olgunlaşır, hayvanlıktan insanlığa geçer:
1. “Şeriat Kapısı”nda yel insanları, “abidler(kul, insansı)”;
2. “Tarikat Kapısı”nda ateş insanları “zahidler(korku insanı)”;
3. “Marifet Kapısı”nda su insanları “arifler(bilge)”;
4. “Hakikat Kapısı”nda toprak insanları “muhipler(dost)”.
Böylece Hace Bektaş, “Makalat”ında kuldan bireye geçişin, kulları eğitip insanlaştırmanın yolunu çizer.
1240’lı yılların ortalarında Anadolu’ya üçüncü bilge, Sadru’d Din Konevi gelir. Muhyi’d Din ibn ül Arabî’nin üvey oğlu ve öğrencisidir. Şeyh ül Ekber (Büyük Şeyh) denen Arabî’nin ölümü üzerine kitaplarını alarak Konya’ya gelmiştir. Günümüze gelen 168 kitap Konya Yusufağa kütüphanesindedir (son yıllarda kitaplardan 70 kadarı yazık ki, çalınmıştır).
Muhyi’d Din ibn ül Arabî, Hüseyin bin Mansur el Hallac’ın vahdet-i vücud (varlığın birliği) düşüncesini irdeleyen bir tasavvuf insanıdır. Sadru’d Din Konevi de aynı yolu sürdürmüştür.
Ancak Anadolu’ya geldikten sonra Hace Bektaş ve özellikle Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’la olan yazışmaları (El Mürâselât) ve ilişkileri sonucunda düşüncelerinin daha maddesel, daha dünyevî bir biçim aldığı görülüyor (Sadru’d Din Konevi’nin ibnül Arabî’den gelen sezgiciliğine karşı, Ahî Evren Fahruddin-i Razi’nin öğrencisidir ve akliyecidir).
Buna bağlı olarak Sadru’d Din Konevî, yüzyıllar sonra, Avrupa Renaissance’ından sonra ortaya çıkacak olan “Akılcılık / Rationalism (Descartes, Spinoza)”, “Deneycilik / Ampirism (John Locke, David Hume, George Berkeley)” gibi doğru bilgiye ulaşma kuramları geliştirmiş, dahası, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunmuştur. Avrupa felsefesinin aynı tartışmalara ulaşabilmesi için 17.yy’ı; hele iki bilgi kaynağının birlikte kullanılması gerektiği düşüncesi için Immanuel Kant’ı, yani 18.yy’ın ikinci yarısını beklemek gerekecektir.
Sadru’d Din Konevi, öğrencisi olan pek çok bilim insanıyla birlikte, bu tartışmaları içeren düşünce akımına, Muhyi’d Din ibn ül Arabî’ye verilen lakaba (Şeyh ül Ekber) uygun olarak “Ekberiyye” demiştir. “Ekberiyye” adına, tasavvufun, görünür (zahiri) bilgilerin altına asıl derin (batın) anlamları bulma becerisiyle (ilm-i batın) bakarsak, çağrışımlarının, gerçekten çok daha derinlere uzanmakta olduğunu görebiliriz.
Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, onun 1275 yılındaki ölümünden sonra da Ekberiyye hareketini sürdürür.
1299 yılında, Babaîlerin, Ahîlerin, Hace Bektaş düşüncesinin ve Ekberiyye akımından gelen bilim insanlarının (Ahiyân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm) hep birlikte kurdukları Osmanlı devleti, ne Anadolu’da, Selçuklu ve Bizans’ta, ne de tarihte başka Aristokrat devletlerde (sultanlıklarda, kırallıklarda, imparatorluklarda) görülmemiş bir şeyi yapar, devlet danışmanlığını dini gurupların (ulema) eline bırakmaz, akılcı ve gözlemci bilim insanlarına (ilmiyye) verir.
Oysa bilindiği gibi aristokrat toplumlarda “iktidar” tanrının kendisi, kan bağı olan birisi, ya da tanrı vekilleri tarafından kullanılır; sultanlar, kıralar, çarlar taç giyme vb törenlerle din adamları tarafından tanrı adına görevlendirilirdi. Bunun sonucu olarak da din adamları (ulema) aristokrat toplumlarda son derece etkin bir danışmanlık görevini de üstlenmiş olurdu.
Orhan Gazi, İznik’i aldıktan hemen sonra (1231), bugün yeri hala saptanamamış ilk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesi’ni kurar ve Ekberiyye hareketinden gelen bilim insanlarına verir. Bunlar, Sadru’d Din Konevi’nin öğrencileri, ve onların yetiştirdikleridir:
Müeyyedi’d Din Cendi, Davud-u Kayseri, Yar Ali Şirazi, Fahrü’d Din-i Iraki, Kutbu’d Din-i Şirazî, Fenarî ailesi, Kara Hoca, Tacü’d Din-i Kürdî bunlardandır.
İznik’te aynı yarım yüzyıl içinde, iki medrese daha kurulur. Bunlardan biri yine yeri tam olarak saptanamamış olan Hayrü’d Din Paşa medresesi ile bugün ayakta duran ve onarılıp İznik Belediyesi denetiminde Çiniciler çarşısı olarak kullanılmakta olan Süleyman Paşa medresesidir.
İznik, böylece Osmanlı’nın bilim ve kültür merkezi olur, Yıldırım Bayezid zamanına değin Osmanlı Devleti’nin bilimsel danışmanlığını yapan “ilmiyye”nin bulunduğu yaşadığı kent haline gelir.
1.Murat’tan başlayarak yavaş yavaş Selçuklu’nun ve Bizans’ın kulluk düzeninin yeniden tırmanmaya başlaması, Yıldırım Bayezid’in, ilmiyye sınıfının etkisini azaltarak yeniden ulemaya önem vermesi, eski aristokrat yapının yeniden egemen oluşunu göstermektedir.
Bundan sonra Ekberiyye akımı, Aristokrat karşı-devrim süreci içinde yavaş yavaş önemini yitirecektir. Yalnızca, Aristokrasiyi Osmanlı iktidarına taşıyan ve kendine artık açıktan “sultan” dedirten, kendine ilk Osmanlı sarayını yaptıran Fatih Sultan Mehmed’in, İznik medreselerinde yaşamakta olan Ekberiyye’ye özel bir önem verdiği, bu nedenle de Fatih döneminde Ekberiyye’nin kısa bir parlak dönem yaşadığı anlaşılıyor.
Fatih, Sadru’d Din Konevî’nin felsefesinin ana kitabı olan “Müftah ül Cem ül Ğayb” adlı eserini on ayrı bilim insanına şerh ettirir. Farsça’ya tercüme ettirir. Şerhleri ve tercümeyi yapanlar İznik’li Ekberiyye’ci bilim insanları, Kutbu’d Din-i İznikî, Molla Ahmed İlahî’dir.
Yazık ki bugün hâlâ, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem / müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunan Ekberiyye’ci bilim insanlarının hemen hiç birinin kitapları gün yüzüne çıkmamış, doğru dürüst incelenmemiştir.
İşte bu yüzden, özellikle İznik ve, Bursa medreselerinde, insanlığın kapısını geleceğin dünyasına açmak için neler yapıldığının, insanlığın birikimine neler katıldığının ayrıntısını bilemiyoruz. Bilim insanlarına, felsefecilere düşen, pek çoğu Bursa ve İstanbul Eski Eserler kütüphanelerinde bulunması olası olan, Ekberiyye akımının, özellikle bilim ve bilgiye ulaşma konusundaki kitaplarının, bir an önce kültür tarihindeki benzerleriyle karşılıklı olarak incelenmesi, doğru olarak, çevrilmesi ve insanlık tarihindeki doğru yerini alması olmalıdır.
_________________
* [1] “Bursa’da Yaşam” Dergisi Haziran 2007, s:170’de yayınlanmıştır. (“Bursa Olay” gazetesi eki)

2 Kasım 2007 Cuma

Anadolu'da Yeniden Doğuş




Kurulustan Kurtulusa - Anadoluda Yeniden Dogus (Belgesel) - from Ömer Tuncer on Vimeo.
(İzlemek için tıklayınız)


KURULUŞTAN KURTULUŞA[*]

Ömer Tuncer

“Bakındım, ‘O’ndan başka hiçbir şey göremedim. Ve ‘O’ndan başka hiçbir şey işitmedim. Ve konuştuğumda ‘O’ndan başka hiçbir şey dile getirmedim. Ve dedim ki “Ene’l Hüve / Ben ‘O’yum” (…) Çünkü ‘O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. (…) Ve benim sınırım ‘O’nun varlığı üzre olmuştur."
Hüseyin bin Mansur El Hallac (828-922)

Hicret’ten yalnızca 244 yıl sonra doğmuş Hüseyin bin Mansur El Hallac. “Kul” sayılmaya itirazı var. O güne değin insanlık kültüründe başka bir şans yok. “İnsan” isen “kul”sun!.. Hepsi bu… İnsanlığın kültürü bu ana konum üzerine kurulu. “Kul” olmayan tek varlık “Allah”… Ötekiler belli bir hiyerarşik yapı ile birbirinin kulu. Sosyal yapı da işte bu hiyerarşiye göre oluşuyor.

Aristokrat kültürün temel dayanağı budur. Aristokrat sınıf, kendisini, tanrı adına toplumu yönetmekle görevli sınıf sayar. Kulluğu yalnızca tanrısınadır. Aristokrat olmayanların da efendisidir.
“Kul” olmaya itirazı olan, yalnızca Hüseyin bin Mansur El Hallac değildi tabii. Ardından gelenler az değildi:

· İbn-i Sina, (İran 980 – Hemedan 1037)
· Farabi, (Türkistan 870 – Şam 950)
· Hasan Sabbah (Deylem-İran 1124)
Ve:


Mey kasemi kırdın, yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarabım yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım.


Ömer Hayyam (1123?) Çev: Orhan Veli Kanık

(Tercüme Der. 34-36 Şiir Özel Sayısı s:298)
Anadolu’ya 13.yy Türkmen Göçleri: Horasanîler...

Orta Asya’dan yola düştükten sonra uzunca bir süre İran üzerinde kalarak yaşamlarını sürdüren ve kültürel etkileşim içinde Müslümanlaşarak bir yandan İslam kültüründen alınan temeller üzerine kendi özgün düşüncelerini de katarak oluşturdukları özgün tasavvuf kültürü ile günümüze değin ulaşan düşünsel olgunluğa ermiş ve düşünsel bir akım oluşturmuş olan insanlardır.

12.yy sonuna kadar Hindistan, Azerbaycan, İran ve Bağdat dolaylarında yaşayan bu insanlar, Moğolların sürekli batıya saldırarak yaklaşmaları ile, artık akıllarını kullanmayı öğrenmiş ve silah kullanmayı da unutmuş olduklarından, Batıya, Anadolu’ya akar.
Önemli bir bölümünün, bir kültür merkezi olan Horasan’da doğmuş ve yetişmiş olması, zaman içinde tasavvuf düşüncesi taşıyanların bütününe “Horasanî”ler denmesine neden olmuştur.

13.yy’da Anadolu’lular…

Horasan’dan, Hoy’dan, Bağdat’tan, özgür topraklara, Anadolu’ya gelen Türkmenler “kul” olmaya itirazlarıyla birlikte gelir. Yunus, Anadolu’da doğmuş olmasına karşın bu itirazı en iyi dile getirenlerdendir:



Nitekim ben beni bildim yakın bil ki Hakk’ı buldum
Korkum onu buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum

Ben kimseden korkımazam ya bir zerre kayırmazam
Ben şimdi kimden korkayım korktuğum ile bir oldum

Azrâil gelmez yanıma sorucu gelmez sinime
Bunlar benden ne sorarlar onu sorduran ben oldum

Yunus’a Hakk açtı kapı Yunus Hakk’a kılar tapı

Benim işim devlet bâkî ben kul iken sultan oldum.
Yunus Emre (13.yy sonu)

Düşünce tarihinde “kul”dan “birey”e geçişin öyküsü böyle başlar…

İnsanoğlu, “birey” olmanın yolunu “tanrılaşmak”ta bulmuştur. Yüce varlıkla, evrendeki tek “ben” ile birleşmek onu “kul” olmaktan kurtaracaktır.

Bu arada Avrupa’da, özellikle İngiltere’de başka açıdan benzer bir hareketlenme başlamıştır. 1215 yılında tanrıya, dolayısıyla onun vekili sayılan kırala kul olan soylular, bu kulluklarına baş kaldırır: Kıral, çaresiz boyun eğer ve “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libaertatum”u imzalar. Böylece kullardan bir bölümü olsun “özgür”leşme ve “birey”liklerini kazanma yolunda ilerleyecektir.

Kültür tarihinde o güne değin var olmayan ilginç “ilk”ler yaşanmaktadır.

Varlıklarını “kul“luk üzerine oturtanlar, artık özgürleşmekte, bireyleşmekte Tanrılaşmakta, yere göğe sığamaz hale gelmektedir:

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Gevher-i lâmekan benem kevn-ü mekâna sığmazam

(İki evren -bu dünya ve öteki dünya- bana sığar ama ben bu evrene sığmam.
Mekânsızlığın cevheri -tanrı- benim, mekânın varlığına sığmam.)
Seyyid Nesimî
Bu düşünceleri ve şiiri yüzünden Seyyid Nesimî'nin diri diri derisi yüzülür.

Hallac-ı Mansur, İbn-i Sina ve Ömer Hayyam, İslam dünyası içinde 9. ve 10. yüzyıllarda düşüncelerini ilk kez “birey” üzerine kurmuş olan filozoflardır. Bu tutumları, kültür tarihinde daha sonra gelecek olan 13.yy Anadolusunu, Avrupa Renaissance’ını Fransız, Amerikan Devrimleri ile Anadolu’da Kemalist Devrimin kültürüne değin ulaşacak olan temel süreci de başlatmıştır.

Ahî Evren, Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un gelişi (1204) ve Ahîlik kurumu 1204 yılında Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen Horasanîlerin arasında İran’ın Hoy kasabasında doğmuş ve eğitimini önce İran’da, sonra da Bağdat’ta tamamlamış olan Nasirü’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî ile onun şeyhi Evhadü’d Din el Kirmanî ve kızı Fatma da vardır.

Nasirü’d Din Mahmud debbağdır, deri işleriyle uğraşmaktadır. Her üçü de Bağdat’ta bir Arap Esnaf teşkilatı olan Fütüvvetin ileri gelenlerindendir.

Kayseri’ye yerleşirler ve esnaf çarşısındaki bir dükkanda debbağlığı uygulamaya başlarlar. Bu arada Nasirü’d Din Mahmud ile Evhadü’d Din el Kirmanî’nin kızı Fatma evlenmiştir.

Öte yanda Bağdat’ta üyesi oldukları fütüvvet’in benzerini Kayseri esnafını da örgütleyerek kurmaya girişirler. Evhadü’d Din Hamid el Kirmânî, Evhadiyye adı verilen tarikatın şeyhidir ve bu tarikatın, dünyevi bir tasavvufî meşrebi (düşünsel yol, bakış açısı) vardır. Bütün evrenin tanrısal birlik içinde olduğu temel düşüncesine dayalıdır. Tanrı, insanın gördüğü her nesnede kendini insanlara göstermektedir. Bu nedenle de evrenin parçası olan her şey tanrıyı taşır ve kutsaldır.

Canlılara zarar vermeyen, dahası onlara hizmet üreten bütün el sanatları da dinsel bir kutsallık içinde yerine getirilmelidir. Bu tutum, insanlara yarar getirecek ürünlerin üretilmesine önem ve ağırlık verilmesi sonucunu doğuracaktır. İnsan ilişkileri yararlıya yönelik olacak, hiç kimsenin suçu, hiç kimseye açık edilmeyecektir. Esnaf birbirini kollayacak, biri eş ve çocuklarını bu dünyada bırakarak öteki dünyaya erken göçerse geri kalanlar, ölünceye değin onların bakımı üstlenecek, üstelik çocuklara babalarının sanatının incelikleri de öğretilecektir.

Benzer daha pek çok kurumu olan Anadolu Ahîliği ortaya çıkmaktadır.

Anadolu Türkmenleri: Babaîler

Horasan, Hoy, Bağdat gibi kültür merkezleri üzerinden gelerek Anadolu’daki Türkmenlerle de birleşen Horasanîler, olası ki, dış dünyaya yönelik düşünceleri doğrultusunda, dünyada ilk kez, Anadolu’da Siyasi bir birlik oluşturmaya da yöneldiler. Şeyhlerine “baba” adını verdiklerinden bu birliğe “Babaîler” denilmiştir.

İnanç dizgelerine (tasavvufî meşreplerine) ilişkin elde çok az veri bulunan Babaîlerin başında, bildiğimiz dönemlerde, Baba İlyas vardır.

Ahîliğin Anadolu’da yerleşmesi: Kayseri örgütlenmesi

Anadolu Ahîleri, dış dünyaya dönük dünya görüşlerinin de etkisiyle saldırgan Moğol işgalcilerine karşı önlem olarak, kendilerin silahla koruyabilecek bir örgütlenme içine girerler. Arap fütüvvetinde Rinüd Rindler denilen bu koruyucu yapıya, Türkmen dilinde Alp Erenler denmiştir.

Ahî örgütlenmesi içinde kadınların yeri de önemlidir. Kadın erkekten ayrı ve özellikle de aşağı değildir. Üretime, eğitime, dahası savunmaya bile, erkekler kadar katılmakla görevlidir.

Anadolu tasavvufunun düşüncesine koşut olarak, ahî düşünce dizgesinde madde, tanrının evrende görünür biçimlerindendir. Ama canlının ve insanın yeri özeldir. Bu nedenle de söz gelimi kasaplar bile, hayvan öldürdükleri için, ahî olamazlar. İnsanları kandıran, bilerek kalitesiz mal satan esnaf, ya da sayrıları iyileştirmek için girdiği evlerde ev sahîbine kötü gözle bakan hekim, yeminine sadık kalmamış sayılacak ve mesleği elinden alınacaktır.

Bu noktada ilginç bir durumu saptamak gerekiyor. 13.yy’dan 1700 yıl kadar önce, Anadolu’da, Bodrum yarımadasının tam karşısında Anadolu coğrafyasının uzantısı olan İstanköy adasında dünyanın ilk sağlık yurdunu oluşturan Hippokrates’in “Hekimlik Yemini”nin bir bölümüne göz atalım:

Aşağıdaki sözlerimi ve yeminimi bütün gücüm ve kudretimle
yerine getireceğime, hekim Apollon, Hygeia, Panakeia ve bütün tanrı ve tanrıçalar üzerine yemin ederim. Sözlerime tanık olsunlar.

(…) Hastalarımın iyileştirme yöntemini bütün gücüm ve düşüncelerimle onların yararına yaralayacağım. Her türlü kötülükten ve haksızlıktan kaçınacağım. Benden istense bile hiç kimseye zehir vermeyecek, böyle bir telkinde bulunmayacağım.(…)

Girdiğim her eve sadece sayrıların yararı için gireceğim. Bozucu nitelikte olan ve isteyerek yapılan her çeşit kötülükten uzak duracağım. Özellikle özgür olsun, köle olsun kadınlara ve erkek çocuklara sarkıntılıktan kaçınacağım. Mesleğimi uyguladığım sırada ya da bunun dışında toplum içinde gördüğüm ya da duyduğum açıklanması gerekmeyen hiçbir şeyi açıklamayacak ve ağız sıkılığını görev sayacağım. (…)

Hekim Hippokrates (M.Ö.460 – 377)
(Aradaki koşutluktan özellikle söz etmeye sanırım gerek yok. Ama bu koşutluk, kültür tarihçilerince araştırmaya değer görünüyor.)

Hippokrates zamanından bu yana insanlık kültürünün geliştirerek getirdiği anlaşılan ahlak kurallarını uygulamayan esnafın pabucu dükkanının damına atılır ve dükkan Ahî örgütü tarafından kapatılırdı.

Buraya,
Sarhoşlar,
Zina işleyenler,
Münafıklar,
Gammazlar
Dedikoducular,
Müfteriler,
Gururlular,
Kibirliler,
Merhametsizler,
Kıskançlar,
Kin tutanlar,
Sözünden dönenler,
Yalancılar,
Kadınlara şehvetle bakanlar,
Emanete hıyanet edenler,
Başkasının ayıbını yüzüne vuranlar,
Hırsızlar
Varyemezler,
Can alanlar
giremez!
Neşet Çağatay
“Ahîlik Nedir” s:19

Gençlerin eğitimi, hem dinsel, hem özdek(madde)seldir. Haftanın belirli geceleri, çalışma saatleri dışında toplanılır, ahlak, insanlık, birlikte yaşanır, o haftanın yaşanmışlıkları üzerinde konuşulur, yorumlar yapılırdı. Gençlere bir tür yaşama çıraklığı yaptırılır, eğitim, birlikte yaşanarak verilirdi. Bu toplantılara bir çok ad verilmiş olmakla birlikte en yaygınlarından biri “Barana” olmuştur.

Ahî örgütlenmesi 13.yy’da, zaman içinde giderek yaygınlaşacak ve Kayseri dışına da taşarak bütün Anadolu’ya yayılma eğilimi gösterecektir.

Kendini Aristokrat duyumsamayan, yani Selçuklu’nun tanrısoylu ailelerinden sayamayan esnaf, böylece kendisini Selçuklu aristokrasisinin kulu sayan bir kültür yerine, kendine özgü, özerk toplumsal bir yaşamı da oluşturmaya girişecek, Aristokratlardan bağımsız bir yaşam için savaşım vermeye başlayacaktır.

Şems-i Tebrizî - Mevlânâ Celalü’d Din Rûmi

Bir yandan esnaf arasında Ahî örgütlenmesi sürer ve gelişirken öte yandan, Selçuklu’nun başkenti Konya’da Mevlana da bir örgütlenme içine girmektedir. Tasavvuf anlayışı, “insan” varlığının evrenin merkezinde bulunduğu temel düşüncesine bağlıdır. Ancak Mevlana’nın insanı “birey” değil, Aristokrat kültürün “kul” anlayışıyla özdeştir.

Şems’in 1243 yılında Konya’ya gelmesiyle düşünsel bakımdan güçlenen bu örgütlenme, siyasal olarak da Selçuklu aristokrasisini desteklemektedir. Ayrıca Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğol noyanları ile de koşutluk içindedir. Bu nedenle Moğollar, Mevlana’ya “Anadolu Bilgesi” ünvanını uygun görmüşlerdir.

Selçuklulara Karşı Babaî kalkışması ve bastırılması 1240

Babaî düşüncesinin tam olarak ne olduğu bilinmediği gibi, karıştıkları siyasi olayların da nedenleri henûz tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Ancak Anadolu 1240 yılına yaklaşırken Selçuklu’ların Babaî Türkmen’leri tehlike olarak görüp bastırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu arada Baba İlyas, Amasya’da tutuklanır.

Bu olay Anadolu’daki bütün Türkmen’lerin onu kurtarmak üzere Amasya’ya doğru yola çıkmalarına neden olur. Selçuklu yönetimi, Babailer yetişip kurtarmaya gelmeden, Baba İlyas’ı idam eder.

Ama bundan sonra umulan olmaz, Türkmenler sakinleşmek yerine çok daha büyük bir güçle toparlanırlar. Önce Amasya’ya gelerek şeyhlerini öldürenleri cezalandırırlar; sonra da Konya’ya doğru harekete geçerler.

Anadolu’nun her yanından kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün Türkmenler bu harekete katılmak üzere toplanmaktadır. İyice ürken Selçuklu yönetimi, Hıristiyan Bizans’tan da asker alarak Konya’ya gelmekte olan Türkmen’lerin önünü kesmek üzere yola çıkar.

Küçük bazı ön çatışmalardan sonra, düzensiz bir sel halinde gelen öfke dolu Türkmenlerle Selçuklular, Kırşehir’in Malya Ovası’nda karşılaşırlar. Düzenli ordu karşısında Babaî Türkmenler dayanamaz. Çok büyük bir kırım yaşanır. Bir daha toparlanamayacak biçimde kadın erkek, çoluk çocuk demeden öldürülür. Bu çatışmalar sırasında Hace Bektaş’ın kardeşi Menteş de öldürülmüştür.

Kültür Tarihinde Köşebaşları ve Anadolu

İnsanlık tarihinde temel kültür değişiklikleri az sayıdadır, ama akışta yön değiştirmeleri belirler.
Tarımın başlaması, avcı-toplayıcılıktan yerleşikliğe geçişe, dolayısıyla kentlerin kurulmasına neden olmuştur (M.Ö 7200 Diyarbakır Çayönü Höyük / M.Ö. 6800 Konya Çatalhöyük / M.Ö. 5500 Burdur Hacılar). Ardından işbölümünün başlaması böyledir, köleliğin başlamasına neden olmuş, Anaerkil kültür yapılanması, Ataerkil yapılanmaya dönüşmüştür.

Yazının bulunması kültürün yaygınlaşması ve gelecek kuşaklara bırakılması sonucunu doğurur; teknolojinin gelişip madenlerin işlenmeye başlamasıyla aynı zamanlara rastlar (M.Ö. 3200-3000 dolayları Mezopotamya).

İnsanoğlu’nun mitolojik fantezilerden kendini kurtarıp bilimi başlatması, kültür tarihinin en temel köşebaşlarından biridir (M.Ö. 7.yy Miletos’lu Thales), insanevladı kültürünün günümüze doğru evrimle sürecinin başlamasını belirler.
“İnsanoğlunun kafası, yani usu (yarı uykulu yarı uyanık) sanki bir kuyu boşluğu içinde mitolojik düşler ve karabasanlar görürken uyanmış; zaten apaçık gözlerle uyanılınca, karabasanlar mı düşler mi kalır? Boynuzlu kulaklı tanrılar,
putlar, ecinniler, devler ve karanlıklar yaratığı ne varsa topu da apar topar yallah diye cızlamı çekerler. O loş kuyudan yavaş yavaş bir insan kafası (yani usu) çıkmış. Mitolojiden sıyrılmış çıplak insan gözü sipsiftah doğmuş ve evrende
fırdolayı bakış gezdirmiş korkusuz. İşte bu iş milyonlarca yılı bulan insanoğlu hayatında, ilk kez İyonya’da oluyor.”
Halikarnas Balıkçısı
“Altıncı Kıta Akdeniz”
s:145 Bilgi, Ank. 1982
13.yy başında, 1215 yılında İngiltere’de soyluların baskısıyla kralın imzalamak zorunda kaldığı “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libertatum”da geçen “Libertatum / Özgürlük” sözcüğü, kültür tarihine bağlı toplumsal hareketlenmede, çağımızı da yaratacak yeni bir köşe başını göstermektedir. Ancak bunun toplumsal ve kültürel alanlarda görünür gerçekleşmesi, 13.yy boyunca Anadolu’da olmuş, sonunda bu yapı, Ankara ve Osmanlı’yı, başlangıçta Aristokrat olmayan iki devleti doğurmuştur.

Oysa biri 13.yy ortasında, öteki sonunda olmak üzere, demokrasinin gelişme ortamı olduğu var sayılan İngiltere’de, biri aristokratlar tarafından, öteki de kıraldan yana iki meclis kurulabilmiştir.

Moğol işgali - Dünya’da ilk kez Kayseri’de “Vatan Savunması” 1242

Moğollar Batı’ya yüzyıllar süren akınlar sonunda, 1242 yılında Baycu Noyan komutasında Anadolu üzerine de yönelir. Önce Erzurum’u alıp, sonra 4 Temmuz 1242’de Kösedağ’da Anadolu Selçuklu ordularını yenmesinden sonra Selçuklu’nun direnci büsbütün kırılmış, Anadolu’yu Moğollar’a teslim etmeye hazır hale gelmiştir.

Hemen ardından Sivas’ı kolayca ele geçiren Baycu Noyan, sonra da Kayseri’yi almak ister.

Oysa, Kayseri, 1204 yılında Anadolu’ya gelmiş olan Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un oluşturduğu Ahî örgütünün merkezidir ve en güçlü olduğu yerdir. Üstelik Ahîler, o güne değin toplum üyeliği için gerekli olan “kul” anlayışından başka bir anlayış geliştirmişlerdir. Kendilerini dünyada ilk kez, sultanların (kıralların, çarların, halifelerin, papaların vb) kulu olarak görmüyorlar, üzerinde yaşadıkları toprağa bağlı sayıyorlardı.

Günümüz kültürüne değin ulaşacak olan “vatan” kavramı doğuyordu. Çünkü toprak, onlara, yaşama gücünü oluşturan mesleklerini veriyordu.

Selçuklu Sultanının kulu olmadıkları için, sultanın yararına değil, dünyada ilk kez kendi yararlarına Moğollara karşı Kayseri’yi savundular.

Bu tutumu Moğolların anlamazlardı ve bekleyemezlerdi. Oysa şimdiye değin, bir sultan yenilince bütün kulları teslim olurdu.

Savunma 15 gün sürebildi. Kayseri’de yaşayan ve ahîlerin ne yaptıklarını anlayamayan Selçuklu ve Moğol yanlısı Kalenderiler, ahîlere ihanet ederek kente giriş için yol gösterdiler. (Prof.Dr. Mikâil Bayram, “Selçuklu Döneminde Kalenderî-Ahî çatışması”, Bilim ve Gelecek Sayı:17, s:36)

Dolayısıyla Kayseri Savunması, Kösedağ Yenilgisinden sonra Anadolu’nun tek direnişi ve dünyada ilk kez, tanrı “mülk”ünün değil, “vatan”ın savunulmasıdır. Adı henüz anılmıyor bile olsa “vatan” kavramını doğuracak olan kültürel ortam oluşmaktadır.

Moğol İşgali altında Anadolu: Kültür Tarihinde “ulus” kavrayışı mı başlıyor.

1242 yılında Kösedağ’da Selçuklu ordularını yenerek Anadolu’ya giren ve bu tarihten başlayarak yönetime el koyan Moğolların Anadolu’dan .çıkışı ile ilgili bir bilgi yoktur. Anadolu insanını, önce Selçuklu sultanları aracılığıyla yönetirler, Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, güçlerinin Anadolu insanı arasında eridiğinin ayırdına vararak Yıldırım Bayezid zamanında Timurlenk ile Anadolu’yu bir kez daha ele geçirirler. Ancak Türkmen budun kültürünün baskın egemenliğine karşı kültürlerinin Anadolu’da tutunmasını sağlayamazlar.

Dünyada daha “ulus” denilebilecek bir kültürel birikim ortaya çıkmamışken Türkmen birliği gelecekte doğacak olan “ulus” kavramına kültürel taban oluşturur. Öte yandan dünyada ilk kez, uluslaşma sürecindeki bir budun olarak siyasal birliklere yönelir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din ve Anadolu Ahîlerinin örgütlenmesi

4.Haçlı orduları İstanbul’u yağmaladığı 1204 yılında şeyhi ve kayınpederi Evhadü’d Din Kirmânî ile Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen debbağ Nasuri’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî, aldığı eğitimin ve Bağdat’taki fütüvvet yaşamından edindiği deneyimin desteğiyle, önce Kayseri esnafını hem tasavvuf düşüncesine hem de dünyaya bir gelenek oluşturacak biçimde örgütler. Anadolu’da “ahî örgütlenmesi” böylece, Türkmen-Babaî örgütlenmesi ile de ilişki içinde oluşur. Ancak Selçuklulara karşı Babai-Türkmen kalkışması sırasında Şeyh Nasirü’d Din, başka ahîlerle birlikte hapsedilmiş olduğundan bu kalkışmada ahîler bulunmaz, bulunamaz, dolayısıyla ahîlik, Malya Ovası kırımından öteki Türkmen’ler denli etkilenmez. Bu nedenle, kırımdan sonra Anadolu Ahîleri (Ahîyan- ı Rûm), Anadolu’da kalan tek örgütlü Türkmen gücü olarak ortaya çıkar, üzerinde yaşadıkları toprağı, sultan’ın “mülk”ü değil, “vatan” sayarak Moğol işgaline direnen tek güç olur.

Daha sonra, nasıl olur, bilinmez, bir Selçuklu iktidar değişikliği ile önce, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’i Konya’da Selçuklu veziri olarak da görürüz. Ancak uzun sürmez. Şems’in 1247 yılında bir suikaste kurban gitmesi sonucunda Mevlânâ’nın oğlu Alaüd Din Çelebi ile suçlanacak ve birlikte Konya’yı terk ederek Kırşehir’e göçmek zorunda kalacaktır.

Hace Bektaş-ı Velî

Hace Bektaş-ı Veli, Anadolu’nun 13.yy düşüncesini oluşurmuş Horasanî’lerin bir sonraki kuşağındandır. Baba İlyas’ın halifelerinden (sonra gelen) olmasına karşın Babaî kalkışmasına katılmamış, ama çatışmalar sırasında Kardeşi Menteş’i yitirmiştir. Ahmet Yesevî’den alınan “dört kapı kuramı”nı geliştirerek Anadolu tasavvufuna girmesine neden olmuştur. Moğollar, Selçuklular ve Mevlânâ ile politik sürtüşmeye girmemiş, Suluca Karahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) kurduğu tekkesinde “dört kapı kuramı”nı geliştirmiş ve bugüne değin ulaşacak biçimine getirmiştir.

En önemli kitabı olan “Makalaat”, biri düzyazı, biri manzum iki metinle, “Türkçe” olarak günümüze ulaştığı için, Arapça’dan çeviri sayılmakla birlikte, yapıtın Arapça aslına rastlanmamış olması nedeniyle, Hace Bektaş, belki de düşünce tarihinde Türkçe yazan ilk düşünür olarak nitelendirilebilir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra, eşi ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) örgütlenmesinin başı olan “Fatma Ana (Kadıncık Ana)”nın da yaşamını, Hace Bektaş Dergâhı’nda geçirdiğini ve Anadolu Bacılarını buradan yönetip yönlendirdiğini görüyoruz.

Osmanlı’nın kuruluşunda askeri gücü oluşturan ahî askerleri Alp Erenler, Orhan Gazi Zamanında “Yani Çeri” adıyla Osmanlı’nın düzenli ordusuna dönüşmüş, kendilerini Hace Bektaş Dergahının ocağı saymışlardır.

Tapduk Emre, Yunus Emre, Said Emre

Taptuk Emre’nin dergâh’ı, başka “emre”ler de olmakla birlikte, üç önemli “Emre”nin yetişmesine neden olur. Bunlar Taptuk Emre’nin yol göstericileğinde, Yunus ve Said Emre’lerdir. Yaşadıkları tam tarihler bilinmemekle birlikte Yunus Emre’nin, Hace Bektaş’dan daha sonraki kuşaktan olduğu düşünülür. Özellikle, evrensel kültür içinde “kul”dan “birey”e geçişi ilk kez en açık biçimde Yunus Emre anlatmıştır. İşte Tanrı’nın insan olarak bu dünyada nasıl doğduğunun öyküsü:
Benim ol tılsım-ı pînhan ki, bugün îyana geldim
Ezelî nîşansızıdım, ebedî nişâna geldim
Bu tılsımı çünkü açtım, zülumâta nûr saçtım
İ nice makaam geçtim ki, bu cism ü câna geldim
Ben okudum ismi a’zâm ki, vücûda geldi âlem
Koyuban adımı Âdem, benim uş cîhana geldim
Çü bakıp beni görürler, ayrığa nîçin sorarlar
İsteyip beni ararlar, buna ben gümâna geldim
Kamu yerde ben bulundum, kamu zerrede bilindim
Kamu yâna çün çalındım, bu ile beyâna geldim
Ne kişidürür bu Yunus ki, iyân ede bu râzı
İşidin bu sûz ü sâzı, benim uş lîsana geldim
 
(Ben o gizin tılsımıyım ki bugün açığa çıktım
Bugüne değin belirsizdim, bundan sonra belli olmaya geldim.
Çünkü bu tılsımı çözdüm, karanlığa ışık saçtım Ey!
Ne katlardan geçtim ki, bu biçime ve câna geldim.
O ulu adı andım ki, oluştu işte Evren
Adımı Adem koyunca, benim işte ey! Cihana geldim.
Çünkü bakınca beni görürler, yabancıya niçin sorarlar?
İsterler, beni ararlarsa onlara görünmeye geldim,
Her yerde ben bulundum, her tanede bilindim
Her yana çünkü ulaştım, böylece söz edilmeye geldim
Bu Yunus ne biçim kişidir ki, gizli olanı açık eder?
Duyun bu yanıklığı ve ustalığı, benim işte ey! Dile geldim!..)
Yunus Emre

Bir yandan, kültürel bakımdan onun düşüncelerini ve tasavvufî yolunu hazırlayan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), Hace Bektaş, Tapduk Emre gibi öncüler, öte yandan Said Emre, Aşık Paşa gibi ardıllar bu nedenle ancak 300 yıl kadar sonra Avrupa Renaissance’ı sırasında, aynı niteliklerle ortaya çıkarabilecek olan Renaissance Hümanistlerinin (Erasmus, Montaigne, Thomas Morus vb) özgün olanlarıdır.

Ayrıca Yunus Emre, bu düşüncesi ile de koşut olarak o güne değin gelen, “ben bir şey üretiyorsam, özgün üretici, onu bana ürettirdiği için, tanrıdır, dolayısıyla üretilmiş yapıtlara imza atmak caiz değildir” görüşünün tam tersini yaparak şiirlerinde olası ki ilk kez “mahlas” kullanmış ve onları tanrısal sayılan dillerden biriyle değil, kendi düşüncelerini, kendi kültürünün dili Türkçe ile yazmıştır.

Orhon Yazıtları (7.yy), Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmud, 11.yy) ve Kutatgu Bilig / Mutluluk veren bilgi (Yusuf Has Hacib 11.yy)’dan sonra kültürel gerekçelerle kendi dilini ve imzasını kullanma geleneğini ilk kez o başlatmıştır.

Ahîliğin Kırşehir Örgütlenmesi 1247 - 1261

Kayseri ve Konya’dan sonra Şems’in 1247 yılında öldürülmesinden sonra bu olayla ilgili olarak suçlanan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), kendisiyle birlikte davranan Alaü’d Din Çelebi (Mevlânâ’nın oğlu) ile birlikte Kırşehir’e çekilir ve Ahî örgütünü oradan yürütmeye ve yönetmeye başlar. Bu son dönem, Moğolların işgaline ve Selçuklu’ların Moğollardan yana tavır içinde olmasına karşın, Anadolu’nun kendi içinde en güçlü örgütünü oluşturduğu dönem olmuştur.

Ahîler, Kayseri savunmasından bu yana Moğollara karşı kendilerini koruyacak bir askeri örgütlenme içindeydiler. Silahlı ahîler kendilerine Türkmen dilini kullanarak “Alp Erenler” demişlerdir. Bunlar, Anadolu’da oluşacak olan dörtlü büyük örgütlenme modelinin iki bölümüdür: Anadolu Ahîleri (Ahîyân-ı Rûm) ve Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm). Anadolu örgütlenmesinde, Aşıkpaşazade tarihinde adları bize değin gelmiş olan Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm) ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) bunlara eklenince, Osmanlı’nın kuruluşunu yapacak olan Anadolu ve örgütlenmesi, ortaya çıkar.

Anadolu’nun kendini savunması ve bağımsız olarak yönetebilmesi, işgal güçleri olarak Moğolları rahatsız ediyordu. Türkmenlere karşı yeterince güçlü bir yönetimi sürdüremiyorlardı. Türkmenler istedikleri yere istedikleri gibi yerleşiyor, tekkeler, pazarlar kuruyor, Alp Erenler Moğollara karşı onları koruyabiliyordu.

Sonunda Selçuklu-Moğol yanlısı bir bey olan Nuru’d Din Caca Kırşehir Emiri oldu ve 1261 yılında bir ay tutulması gecesi, gece baskınıyla Alâü’d Din Çelebi ile 90 yaşlarında olması gereken Ahî Evren, yani Şeyh Nasirü’d Din Mahmud, yani Hace Nasirü’d Din, yani “Nasrettin Hoca” öldürüldü.

Kültür Tarihinde Gülmecenin yeniden doğuşu

Nasrettin Hoca’nın yalnız Anadolu’nun değil, bütün insanlığın kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı) anlamına gelir. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, M.Ö 500’lerde Atina’da Aristokrasinin gelişme sürecinde, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktür. Fizik gücü daha fazla olan efendidir.

“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturmaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Güldürenler yalnızca kulluğun en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…
Aristokratın gülmece(!)si budur…

Bu yüzden Mevlânâ yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır. (Bk: Bayram, Prof.Dr.Mikâil, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlânâ Mücadelesi”, Konya 2005)

Kültür Tarihinde “Kul”dan “Birey”e geçişin ilk örgütsel ve sosyolojik belirtileri:

· Vatan
· Ulus
· Kişisel Mülkiyet
· Laisizm
· Hümanizma

Selçukluların bütünüyle Moğol etkisine girmesinden sonra, Kayseri’de başlatılan kendi evini, atölyesini, dükkânını, dolayısıyla toprağını savunma, bütün Anadolu’da sürecektir. Geleceğin dünyasında “vatan” ve “vatan savunması” kavramlarını oluşturacak olan kültürel yapı doğmaktadır.

Dünyada ilk kez bir budun, “Türkmen”ler, vatan saydıkları Anadolu’da, kendilerini yönetmekle görevli soylulara karşı kendi yönetim biçimlerini oluşturmakta, dahası “Ankara” ve “Osmanlı” ile kendi devletini kurmaktadır. Bu da geleceğin kültüründe “ulus devlet” adını alacak olan yapılanmanın ilk örneğidir.

Ahî Evren, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetnamesi, Ağaz ül Encam’da, ölenlerin mallarına sultanların el koymasının doğru olmadığından söz etmiş, bunların kalıt olarak ölenin yakınlarına kalması gerektiğini yazmıştır. Bu, kültür tarihinde “mülkiyet” düşüncesinin doğmakta olduğunu göstermektedir.

Bütün bu sosyo-kültürel olaylar yaşanırken İstanbul Latinlerin işgalindedir. Ve Anadolu’da silahlı Hıristiyan din adamları olan şövalyeler vardır. Önemli bir bölümünün, dönüşlerinde Müslümanlar tarafından saptırılmış oldukları savıyla engizisyon tarafından yargılandığı ve canlı canlı yakıldığı bilinmektedir.Bogomil şövalyelerinin; Anadolu tasavvufu ile çok benzer dinsel inanç içinde oldukları Ahî Evren tarafından da yazılmaktadır. Kaldı ki, Ahî Anadolu’sunda kurulan pazaryerlerinde Hıristiyanlarla Türkmen Müslümanların birlikte olduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, Eskişehir Seferihisar pazaryerini basarak malları yağmalayan Moğolları yakalayan Orhan Gazinin kurtardığı malları Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan sahiplerine dağıttıkları bilinmektedir.Ayrıca, Osmanlı’nın kuruluşunda Hıristiyan Bizans’a karşı, özellikle Bursa yöresindeki Hıristiyan halkın Osman ve Orhan Gazi’yi desteklemekte oldukları da bilinmektedir.Bütün bu veriler 13.yy tasavvufunda laik bir dünya görüşüne olan gereksemenin doğmuş olduğu, dolayısıyla bu gereksemenin toplum tarafından karşılanmış olduğu izlenimini vermektedir. Kaldı ki bu izlenim, Mevlânâ’nın ünlü “ister Mecusi, ister putperest, kim olursan ol gene gel” söyleyişiyle de doğrulanmakta, Anadolu insanının bir gereksemesine yanıt vermeye çalıştığı anlaşılmaktadır.13.yy Anadolu kültüründe ortaya çıkan bu özgür dinsel kültür yapısı, geleceğin dünyasına “laisizm”i armağan edecektir.

16.yy’da Avrupa Renaissance’ı sırasında ortaya çıkan hümanistler, 13.yy Anadolu hümanistleri ile aynı düşünsel tutum içinde bulunan, “kul” olmaya karşı “birey” olmaya göre yaşamlarını biçimlendirip buna uygun kültürü oluşturmaya çalışan düşün insanları olarak görünmektedir. Onlara Anadolu hümanistlerinin ardılı demek yanlış olmaz.

Ahî Ankara’sı Dünyada ilk kez tanrı vekâleti ile oluşmamış devlet 1265 – 1361

İlkel toplumlardan, çok tanrılı dinlerden, özellikle de tek tanrılı dinlerin egemenliğinden sonra kültür tarihi, toplum yöneticilerinin tanrı ile mutlak ilişki içinde olduğunu gösterir. Bir yönetici, ya tanrının kendisi olmalıdır, ya oğlu, görevlendirilmiş kurtarıcısı, peygamberi ya da peygamberinin halifesi vb.. Hiçbir şey olmasa, Osmanlı Sultanları gibi Tanrının yeryüzündeki gölgesi olmak zorundadır. Antik dönemlerde, çeşitli demokrasi, cumhuriyet denemeleri olsa bile, yine yöneticinin tanrı soylu, yani aristokrat olmasına dikkat edilmiştir. İşte bu nedenle Osmanlı hanedanından biri öldürülmesi gerekse bile geleneğe göre boynu vurulmaz, tanrısal kanın akmaması için kementle boğulurdu.

Dünyada Fransız devriminden sonra kurulacak olan çağdaş demokrasilerin ilk örneği olarak, Ahî Anadolusu’nda kurulmuş iki devlet vardır. Bunlardan biri, 1265 yılında Anadolu Ahîlerinin elinde kalan Ahî Ankarası’dır.

Ahî örgütü, bu kenti kutsallıklara gerek kalmadan ama kendi bildiği gibi, kendi örgütlerini yönettiği gibi yönetmiştir. 1265-1361 yılları arasındaki Ankara’da, ahî örgütünün başına, örgüt içi seçimle getirilmiş olan ve hiçbir kutsal bağlantısı bulunmayan yöneticinin, aynı zamanda, bir “birey” olarak, devletin de yöneticisi olması anlamına gelmektedir. Bu da dünyada, çok sonra, 18.yy’sonlarında ortaya çıkacak olan demokrasinin ilk uygulaması olarak ilgi çekicidir.

Ankara devleti böylece Ahî örgütlenmesinin yönetiminde ve korumasında Osmanlı’nın kuruluşundan 60 yıl sonraya değin, 100 yıla yakın yaşatılır, Osmanlı’nın Ankara sınırlarına ulaşmasıyla da ona bağlanır.

Ahî Edebalî

Ahî Edebali, Anadolu Türkmen kocaları içinde en genç kuşaktandır. Ahî Evren’in yitirilmesini, Kadıncık Ana’nın ölümünü, Hace Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı biliyor olmalıdır. Yaşlandıkça Ahî örgütü yöneticilerinden olma olasılığı yüksektir. Anadolu Türkmen örgütlenmesinin Osman ve Orhan Gazilerle birlikte devlet kurma girişimlerinde hep birlikte oldukları anlaşılıyor.

Üstelik Osman ve Orhan “Bey”ler, “bey”liklerini terk edip Gaziyân-ı Rûm üyesi olur, kendilerine tanrısal bir ayrıcalık hakkı veren “bey”liklerinden arınıp gazilerden bir gazi, “insan”lardan bir “insan” özelliğini benimserler.

Anadolu Selçuklu devleti, Moğol yönetiminde zayıfladıkça zayıflıyor, yerine Anadolu Beylikleri kendi bölgelerinde egemenliklerini kazanıyordu. Anadolu insanı,başlangıçta bütün beyliklere eşit uzaklıkta davranmıştır.

Orhan Gazi’nin, Moğolların yağmaladığı Eskişehir Seferihisar pazaryerinden yağmalanan eşyaları kurtarıp din ayrılığına bakmadan sahîplerine geri dağıtmasından sonra bir yanda laik anlayışlarıyla Anadolu Türkmenleri’nin öte yandan Bizanslı Hıristiyanların Osman Gaziyi daha bir güçle desteklemeye başladığı gözleniyor.

Bunun üzerine Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Anadolu insanı, Osmanlı’yı kendi devletleri olarak oluşturmaya girişir. Söğüt, İnegöl, İznik, Bursa yöresine akınlar başlar. Anadolu’nun her yanından gelen Abdal’lar dergâhlarını kurar. Yöre Hıristiyanları bu yepyeni oluşumun ardına düşer, destek verir, katılır.

Anadolu’da toplumsal örgütlenme:

· Ahîyân-ı Rûm
· Gaziyân-ı Rûm
· Bacıyân-ı Rûm ve “Kadıncık Ana”
· Abdalân-ı Rûm

13.yy süresince Anadolu halkı, İşgalci Moğol ve Selçuklu’lara karşı kendince ve yine dünyada ilk kez, kendi kendilerine tanrısallık atfetmiş olan sultanlardan ve kırallardan değil, kendinden güç alan yepyeni bir örgütlenme biçimi oluşturmuştur. Bu toplumsal örgütlenme, çok sonraları, kendi iç sorunlarını dünyada Demokrasi ve Cumhuriyet ile çözecek olan çizginin başlangıcıdır. Bu bağlamda Avrupa Renaissance’ı, ardından gelen yenileşme hareketlerinin tümü, yani Fransız Devrimi, dahası Kemalist Anadolu Devrimi bile, aynı mantığın, aynı kültür çizgisinin sürmesinden başka bir şey değildir.

Kültür Tarihinde “Anadolu”nun bu kendine özgü ve “özgün” “kuruluş”u, bütün dünyanın Ortaçağ karanlığından “kurtuluş”unu da başlatmıştır. Ama hangi adla adlandırırsak adlandıralım, kendini insanlığın herhangi bir bölümünden “yana” görenler, kendi gördükleri noktadan başka bir noktadan bakmayı yadsıdıkları için özellikle “batılı” ya da “doğulu” gibi adları kendilerine yakıştırabilmekte, dahası, kendilerini, içinde bulundukları ulusal kültürleri ya da coğrafi yöre adlarıyla olsun tanımlamayı seçmektedir. Ancak bu tutumun insanları birbirinden uzaklaştırdığını görmeye direnirler.

Çünkü bilim insanı özelliği verilmiş bile olsa, kendisine “batılı” diyen biri için “doğu” denilen yerden böyle bir kültür başlangıcı çıkamaz, daha doğru bir söyleyişle: “çıkmamalıdır”. Onlar için “doğu” yalnızca Piyerre Loti’nin anlattığı, geri kalmış bir “şark” çeşitlemesinden başka bir şey değildir, tarih boyunca olmamıştır, olamaz, olmamalıdır da...

Bu nedenle geleceğin dünyası, hangisi olursa olsun, kendine özgü bir kimlikle dolananlardan çok, kendini “insan” sayanların hep birlikteliğinin dünyası olacak gibi görünüyor, bunun dışında kalanlar kendilerini soyutlamış olacaklardır. Hangi ulustan, hangi bölgeden, hangi renkten ya da son yılların moda deyişiyle hangi kimlikten olursa olsun çağdaş insan “insan” olma özellikleri ile tanınacak, gününde, akış içinde sürekli gelişen doğruları, en doğru biçimde, ancak bu insan yakalayabilecektir.

Aşıkpaşazade Tarihi, adları bize kadar yansımış olan Anadolu örgütlenmesinde, kendi gününün geleceği için gereksemeler sonucunda kendiliğinden oluşan doğal yapılanmada, toplumsal hizmetlerine göre ortaya çıkan birbirine eşit insanların dört bölükte toplandığını yazıyor:

Ahîyân-ı Rûm, (Anadolu Ahîleri) Toplumdaki üretici ve hizmet kesimidir. Kendi örgütleri içinde oluşturdukları işlerlik ve toplumsal ahlakları ile tasavvufi inanç dizgeleri ile bağlantı içinde, topluma hizmet etmeyi amaçlayan temel yapı ögesidir. Toplumun gereksemelerini gideren, besleyen, topluma hizmet sunan yapı budur.

Gaziyân-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) Moğollara karşı yapılan Kayseri savunmasından doğan gerekseme ile silahlanmış olan Ahîlerin, Alp Erenler adıyla, Anadolu örgütlenmesinde aldığı addır. Kuruluşta, Osman ve Orhan’ın beyliklerini terk ettikten sonra girdikleri yapıdır.

Abdalân-ı Rûm.(Anadolu Abdalları) Anadolu tasavvufunda önemli yeri olan dinsel yolgösterici(mürşit)lerdir. Dinsel dizge içinde, hiç biri kendini “mürşid (kılavuz)”dan öte görmemiş, yolcularına (mürid) “kul” gözüyle bakmamış, gelişme basamaklarında önlerini kesmemişlerdir. Yine kültür tarihinde ilk kez, dinsel kişiliklerine karşın, yoldaşlarının kendini iyi yetiştirdiklerinde kendileri gibi “bilge kişi” olmaları için “emek” ve “el vermiş” olan Türkmen kocalarıdır. “İnsan” olma özellikleri, dinsel olanlar da içinde, öteki bütün özelliklerinden önce gelmiştir. Yeni alınan yerlerde kurdukları tekkelerin adlarının bugüne değin gelmesi bundandır. Abdal Musa (Antalya), Geyikli Baba (İnegöl) gibi daha pek çoğu bunlardandır. Kaldı ki bugün Anadolu’da var olan ve “baba” ya da “dede” olarak anılan türbelerden bir bölümü de Hıristiyan yatırlarının mezarlarıdır.Onların tekkelerinde gösterdikleri eski büyük insan örnekleri (insan-ı kâmil / yetkin insan – üst insan) ile 19.yy sonlarında Alman filozof Frierdrich Nietzsche’nin “üst insan / übermensche” kavramı arasında ne nitelik, ne nicelik ne de işlev bakımından herhangi bir ayrılık vardır. Bu konu felsefecilerin araştırılmalarına açık ve değer bir konudur.

Bacıyân-Rûm (Anadolu Bacıları) Bütün bu örgütlenmenin içinde bulunma hakkı, dahası görevi olmakla birlikte Anadolu kadınlarının kendilerine özgü görevleri de vardır. Bunlar, yeni nesilleri yetiştirmek, savaşta Gaziyân’la birlikte olmak, onları beslemek, arkalarında olduklarını duyumsatmak, tekkelerin iç işlerinden sorumlu olmak gibi, toplumsal açıdan son derece önemli işlerdir. Baciyân, bunları yapabilmek için ortaya çıkmış olan kadınlar örgütlenmesidir. Ayrıca bu örgütlenme, Anadolu’da çok eski çağlardan bu yana gelen anaerkil geleneğin de bir yansımasıdır.Baciyân-ı Rûm örgütlenmesinin, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra eşi Fatma Ana tarafından Suluca Karahöyük’te Hâce Baktaş Dergâhında oluşturulduğu ve 1273-1275 arasındaki ölümüne değin onun tarafından yönetildiği düşünülmektedir.

Osman ve Orhan Bey’lerin “tek olma” özelliğini terk ederek gazilerin arasına karışmaları

Osman ve Orhan Gazi, “bey”likten arınıp “gazi” ünvanını alarak, kendilerini hiçbir “kul”un efendisi saymayacaklarını, Anadolu Tasavvufu’nun öngördüğü inanç dizgesi doğrultusunda, bütün Gâziler, dolayısıyla da Anadolu örgütlenmesine bağlı herkes gibi “insanlardan bir insan” yani birer “birey” olmayı benimsediklerini gösterirler.Bunun üzerine Anadolu örgütlenmesi, artık kendilerinden olan Osman ve Orhan Gâzi ile birlikte yepyeni bir siyasal birlik oluşturarak, onların bulunduğu yere, Söğüt, İnegöl, Bursa yöresine gelip yerleşmiş, kuruluşu orada tamamlamış, ve yine dünyada ilk kez, devleti bir kamu örgütlenmesi olarak ortaya çıkarmıştır.

Anadolu Gazilari (Alp Erenler) ve Anadolu Abdalları’nın Sögüt’e akarak kurdukları yeni devlet: “Osmanlı” Anadolu örgütlenmesi, daha önce de Ankara Devleti ile denemiş olduğu siyasal örgütlenmeyi bir kez daha denemektedir.

Ancak her yeni toplumsal yapıda varlığı anlayışla karşılanacağı gibi, aksamalara, sapmalara, geri dönüşlere karşı önlem almaya çalışmaktadır: Önce kökenleri devlet yönetiminde, deneyimli olan Osman ve Orhan Gazi’leri önder kabul eder. Yine de Osman Gazi’yi, Türkmen Kocası Ahî Edebali’nin kızı Mal Hatun’la evlendirir. Orhan Gazi, Ahî Edebali’nin torunu olarak doğar.

Devlet örgütlenmesini tanrı vekilleriyle değil, bütünüyle kendi halktan gelen mürşit(yolgösterici bilge)leriyle oluşturacaktır. Yani Osmanlı Devletinin edindiği yeni topraklar, o güne değin olduğu gibi tanrı vekili beylere değil, dünyada ilk kez yönetilenlerin kendine verilecektir.

Böylece, Osmanlı’yla birlikte, toprağın tanrı adına Selçuklu Beyler tarafından üzerinde yaşayan insanlarla birlikte yönetilmesi temeline dayanan IKTA düzenine karşı, dünyada ilk kez, halkın doğrudan sahîbi olduğu yeni bir toprak düzeni de kurulmuş olmaktadır.

Dünya’nın ilk eşitlikçi toprak düzeni: DİRLİK

Bu yapıya göre, Mirî Topraklar, yani Devlet toprakları, Timar olarak verilmeleri yanında, , “Dirlikçi” adındaki bir emanetçiye de teslim ediliyordu. O da, yeni topraklar ele geçtikçe, isteyen herkese sırayla, bir yılda, bir çift öküzle işleyebileceği kadar toprağı veriyordu. Toprakla uğraşan insanlara bu yüzden “çiftçi” denilmiştir.

Bu toprak düzenine de “DİRLİK DÜZENİ” denir. "Huzur Düzeni" demektir. Bu sözcük Türkçe’de “düzenlilik” anlamı kazanmıştır.

Alp Erenler’iyle Manastır adındaki yeri Bizans beylerinden kurtarmış olan Geyikli Baba’ya, “İnegöl’ü sana verdim” diyen Orhan Gazi’ye, Baba’nın verdiği yanıt kayıtlara geçmiştir:

- “Ne yapacağım ben koca İnegöl’ü!.. Tekke kuracak bir yer bize yeter!”

Bu sözlerin altında tamamen kaldırılmamış olan Timar düzeninin eleştirilmekte olduğu da düşünülebilir. Dünyada tanrısoylu aristokrat sınıftın, feodal beylerinin toprak yapısına dayalı kültür düzeni, bu sözlerle eleştiriliyor, o günün yönetilenleri, yöneticileri bu sözlerle uyarıyordu!..

Uyarıların hemen işe yarayıp bütünüyle uygulandığı söylenemez belki ama, onların tutumunun yarattığı kültür, çağdaş bilim düşüncesinin başlangıcı, çağcıl toplumun ve kültürün kuruluşu oldu.

Osmanlı’nın kuruluşunda laik anlayış ve Anadolulu Hıristiyanların kurtuluşa katılması

Bizans imparatorluk düzenin karşısında da kendini “kul” olmaktan kurtarmaya çalışan Hıristiyanlar vardı. Anadolu’da her yönden başlayan “bireyleşme” hareketi onların da katılmalarına neden olmuştur. Bu nedenle Osmanlı içinde Bizans’a karşı savaşan ve kuruluşa katılan Bizans’lı Hıristiyanlar vardır. Bir bölümü daha sonra Müslüman olmakla birlikte Osmanlı’nın kuruluştaki laik yapı, Hıristiyanların da katılmasını sağlamıştır.

Tarih biliminin henüz yeterince açığa çıkaramadığı Haçlı şövalyeler ile bunların içinde Bizanslı olanları, yani Bogomil şövalyelerinin dünya görüşleri, anlayışları, düşünce biçimleri, dahası tasavvufi bakışları bile açığa kavuşmayı beklemektedir.

Fatih Kanunnamesine göre Osman ve Orhan Gazilerin herkese açık yemek çadırı

Osman Gazi’den Fatih Mehmed’e değin Osmanlı yöneticilerinden bir tek Orhan Gazi’nin sarayı olduğu bilinir. O da Bursa’da Bizans’dan devralınmış hazır bir saraydır.

Anadolu Tasavvuf kültürü içinde, hiç bir özel üstünlüğü bulunmadığı düşünülen yöneticiler kendini “öteki”nden ayrı görmemiş, kendine özel bir “ev”, saray yaptırmamıştır. Oysa toplum için çok büyük binalar hamamlar, camiiler, medreseler, yollar, köprüler, kaleler, kervansaraylar yaptırılmış olması, bu konuda yeterli kaynak bulunmadığına gerekçe değildir.

Fatih kanunnamesinin tanıklığına göre, bu dönemde bir gazinin yemek sofrası her gelene açıktır. Osman ve Orhan Gazilerin ki de öyle!..

Osmanlı da karşı devrim işaretleri:
“Bey” sanının terk edilmesinden sonra, önce Orhan’ın Bursa’daki Bizans sarayını sahîplenmesi, sonra, tanrı adına atıf yapan antilaik “Hûdavendigâr” sanı

Kuruluşta, Selçuklu İkta’sından arta kalan Timar düzeninin ardından, Ahîlerin, Gazilerin, Abdalların ve Bacıların Anadolusunda, Orhan Gazi’nin ölümüyle (1360) Murat, “Gazi Han” unvanını kullanarak kendisinin Gazilerin içinde ayrı bir yere konmasını sağlayacak ve aristokrasiyi tırmanma yolunda ilk adımı da atacaktır. 1382’de Selanik’in fethinden sonra da bu ayrılık, “Hûdavendigâr” sanıyla Tanrı’dan güç almışlık düzeyine çıkarılacak, Selçuklu Sultanlığının kültürel yapısına dönmek üzere yola düşülecektir.

Ama bu tutum, Osmanlı’nın kuruluşunda güç aldığı laik Anadolu düşüncesinin de yitirilmeye başlandığı anlamına gelecek ve Anadolu’nun direnişiyle karşılaşacaktır.

Yıldırım Bayezid’te geri dönüş ve ahî direnişi: Dünyanın ilk kepenk kapatma eylemi.
Murad zamanında, Anadolu kültürüne karşı, yeniden dönülmeye başlanılan Selçuklu aristokrat kültürel yapısı, Bayezid’de doruğuna ulaşır. Murad’ın, başkaldıran oğlunu öldürtmeyi uygun görmesinden sonra Bayezid’in, nedensiz olarak ve salt kendisi için tehlike oluşturacağı korkusuyla kardeşlerini öldürtme hakkını kendinde bulması, adının ardına taktığı “Han” sanıyla da yetinmeyerek önünde Selçuklu’lardan aldığı “Sultan” sanını belli belirsiz de olsa kullanmaya başlaması, atalarının destek aldığı Anadolu bilgeliğini terk ederek Selçuklu’dan kalma “Ulema”yı kendi doğal ortamı durumuna getirmesi ve danışmanlığına değer vermesi ile, Osmanlı, kuruluşundaki hemen bütün ilkeleri terk etmiş ve yıkarak kurulduğu ve karşısında olduğu kültürel değerlere geri dönmüş oluyordu.

Anadolu örgütlenmesinin buna tepki vermesi gecikmedi. Ahîyân bütün Anadolu’da, dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirerek Bayezid’i uyardı.

Kuruluş’un direnişi: Şeyh Bedreddin kalkışması 1410-1420
“Anadolu Devrimi”, aristokrat karşı devrime direniyordu. Bayezid’ten sonraki şehzadeler çatışmasında (Fetret devri), ilk tepkisini Anadolu yanlısı Şehzade Musa’yla gösterdi. Çelebi Mehmed’in, kardeşi Musa’yı ortadan kaldırmasından sonra ise, Musa’nın kazaskeri Şeyh Bedreddin, önce İznik’te zorunlu yaşamaya mahkum edilecek, ancak müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın Manisa ve Karaburun dolaylarında Anadolu kalkışmasını sürdürmeleri, ancak başarılı olamamaları sonucunda İznik’ten ayrılacak ve Serez’de canını bu uğurda verecektir. Bedreddin’in kitapları, ki sayısı çok fazladır, bugün kütüphanelerde yerleri belli olmakla birlikte çevrilmemiştir.

Anadolu Direnişi kırılıyor:
II. Mehmed’in “Sultan”lığına kavuşması ve fazladan “Fatih” sanı alması

Osmanlı’da açıktan kendine sultan diyen ilk sultanı, “Fatih Sultan Mehmed” olmuştur.

Anadolu’nun direncinin kırılması ve “kul”luğa dönüşe boyun eğmesi için, “Sultan” sanıyla bir sultanın iktidara gelmesi, koskoca bir dünya kentini tanrı adına “feth”etmesi yetmeyecek, insanı “insan” sayan Anadolu kültürüne karşı insanları yeniden “kul”a dönüştürecek olan kanunnameyi uygulamaya koyması gerekecektir.
“Ve Cenab'ı Şerîfim ile kimesne taâm yemek kaanunum değildir. Meğer ehl'i iyalden (çoluk çocuğu) ola. Ulu atalarım yerler imiş. Ben ref'etmişimdir (kaldırmışımdır)"
(Fatih Mehmed Kanunnamesi’nden)
Bizans Ortaçağından aldığı yozlaşmış aristokrat kültürü, yozlaşmış Selçuklu aristokrat kültürü ile birleştirecek, Anadolu Devrimi’nin kurduğu Osmanlı’nın iktidarını Müslüman bir Bizans’lı olarak ele geçirecekir.

Böylece kuruluştan bu yana, 150 yılı aşkın saray inşa etmemiş Osmanlı, ilk sarayını, Fatih Mehmed’le yapacaktır.

Son kalkışma: Safevî’ler ve Şah İsmail’in yenilişi ve Anadolu’da büyük kırım. I.Selim (Yavuz)
Anadolu insanı kula “kul” olmaktan kendini kurtarmak için I.Selim zamanında, bir kez daha kalkışmak üzere, ama bu kez Osmanlı sınırları dışından örgütlenir. Türkmenler, Şah İsmail’in arkasında toplanır. Ama Sultan Selim 1514 yılında Çaldıran’da Şah İsmail’i yener ve düzenli Anadolu kalkışmalarının tümünü sona erdirir. Çaldıran yolunda, Anadolu’da Safevi yanlısı saydığı, çoluk çocuk herkesi kılıçtan geçirerek Selçuklu Babaî Kırımını 264 yıl sonra bir kez daha gerçekleştirir.

Ardından insanları “kul” kültüründe yaşatmanın bir başka yolu olarak, Mısır’dan Kutsal Emanetleri ve halifeliği getirir Sultanlığını perçinler.

Kuruluş Yiğitleri: KÖROĞLU ve Celalî kalkışması
16.yy, Anadolu hareketinin son kalkışmalarına neden olacaktır. Ancak yüzyıllar boyu savaşmış ve yenilmiş olan Türkmenler bu kalkışmada son güçlerini kullanmış ama bölgesel kalmaktan öte gidememişlerdir. Bir Selçuklu-Bizans sentezi olan Osmanlı aristokrat kültürü öylesine sarmıştır ki, Köroğlu yiğitleri ve ardılları, umutsuz ve bölgesel bir saldırıdan başka bir şey yapamazlar. Bu hareketlerin tümüne birden Celâlî Kalkışması denir.

En ünlü Celâlî olan Köroğlu’nun bile ancak Bolu Beyine karşı yiğitlik öykülerine tanıklık edilebilmektedir. Ancak Anadolu insanı bu yiğitliği de unutmayacak, kendi yüreğinde, türkülerinde, şiirlerinde günümüze değin getirecektir.

Anadolu kültürü Avrupa’da: Renaissance

Avrupa Renaisance’ı 9 ve 10.yy’larda İran’da dolaylarından başlayarak 13.yy’da Anadolu’da göllenmiş olan kültürel etkilerin Haçlı şövalyeleri ile Avrupa’ya taşınmış olmasının da verdiği güçle Avrupa’da olgunlaşır. Papalığın Anadolu’dan dönen Haçlı Şövalyeleri engizisyon mahkemelerinde sapkınlıkla suçlayarak kitleler halinde ölüme göndermiş olması, yolunu kesememiştir.

Anadolu Hümanistlerinin düşünsel başlangıcı, Avrupa’da Renaissance hümanistlerinin de ortaya çıkmasına kültürel katkıda bulunur, ardından aynı yy içinde Anadolu’da egemen Selçuklu-Bizans kültürünün 300 yılda ancak güçlükle baskı altına alabildiği düşünsel yapı, Avrupa’da gelişip yaygınlaşmaya başlar. “Birey” ve “akıl” kültürü için verilen savaşımda bu kez Avrupa, Anadolu’dan da el alarak Fransız Devrimini yaratacak olan kültürel yapıyı ve sosyal olayları oluşturur.

Ama Anadolu’nun kendi kendine toparlaması için yüzyıllar geçmesi, bu sosyal yapının doğal sonucu olarak, güçlenen Avrupa’nın dünyanın öteki ülkelerinde olduğu gibi Anadolu’yu da ekonomik egemenlik altına alması biçiminde sonuçlanmıştır.

Sonunda ulusçuluk akımları ulusal kültürün egemenlik çatışmalarını da getirmiş, Osmanlı’nın bütün direnmelerine karşın sınırlar içindeki bütün uluslar kendi devletlerini kurarak ayrılmaya başlamıştır.

Bundan sonra Osmanlı kendi başına kendine de yetemeyecek durumda kalacak, Osmanlı uluslarından yalnızca biri olan Türklerin, Mustafa Kemal önderliğinde kendi devletlerini kurmasıyla, kuruluşu kendi başlatmış olmasına karşın, ancak kurtuluşta çok gecikmiş olarak Ulus-Devlet’e dönüşebilecektir.

Anadolu, uzun uykusundan uyanıyor: Kemalist Devrim.

20.yy başında Anadolu insanı, bir kez daha kendini “kul” sayan kültürün yarattığı sosyal yapıya karşı Kemalist Devrim’i gerçekleştirecek ve kul kültürünü sona erdirerek özsularını “akıl” ve “bilim”den alan kültürü kendi yurduna, Anadolu’ya getirecektir.

Her duragan (statik) yapı, kendi döneminde ne denli gelişkin olursa olsun, akış içinde yeni yapılar oluşturarak geleceğe doğru ilerlemektedir. Bu nedenle hangi doğruluk ölçülerinde olursa olsun, kendi de akmayan bir yapının genel anlamda doğru olması düşünülemez. Anadolu’nun Kemalist düşünsel yapısı, “evren”in, “akış”ın altını, “bilim” ve “gençlik” kavramlarıyla çizmiştir. Bugün artık ister istemez her taraftan saldırılarla durdurulmuş olmasının en önemli nedeni, müthiş baskı ve propagandalarla duragan bir düşünsel yapı olarak benimsenmesi sonucudur. Marxçı yapı ve Kemalist yapı, her ikisi de kuramsal düzeyde, dünyada kendinden sonra akışı ve geleceği öngörerek ilerleme çabası içinde olan ve olabilecek olan yapılardır, başkası da yoktur. Kemalist Devrim daha sonra gerçekleşmiş bir burjuva devrimi olmanın avantajını kullanmış, bilimsel düşünceyi, kuramsal olarak da olsa, yapısına yerleştirebilmiştir. Bu bağlamda yine Kemalist Devrim ve onun bağlı olduğu düşünsel yapı, akışı sindirebilmiş olan bir yapıdır.

Yazık ki, akışa uygunluk açısından bakıldığında Kemalist yapı da, Marxist yapı da, Anadolu Devrimi’nin kuruluş aşamasında karşılaşılmış olan duragan karşıdevrimle karşılaşmış ve durdurulmuşlardır. Kültür Tarihi içinde bir yapıdan yana gibi görünerek gerçekte, karşı uygulamalarını oluşturmayı ve sürdürmeyi politika edinen pek çok karşıdevrimci bulunur. Dahası her devrimin karşısında mutlaka karşıdevrim bulunmaktadır. Devrimler, karşıdevrimler olmadan da doğamaz.

Geleceğin kültürü, bilim gibi devingen / dinamik kültür olacaktır. Nasıl ki 13.yy devrimini yapanlar, Ahîyân, Gazîyân, Abdalân ve Bacıyân bundan sonra nasıl bir toplum kuracaklarını bilmiyor idiyse, bizim de gelecekte nasıl bir toplum kurulacağını en ince ayrıntısına değin bilmemiz, bu konuda inceden inceye bir mühendislik çalışması yapmamız hem olanaksızdır hem gerekmez. Sosyal akışta gereksemeler karşılanırken bu mühendislik doğal ortamı içinde oluşturulur.

Geleceği bilememek “dün”e dönmek için yeterli ve geçerli bir neden değildir. Bunu yaparsak 31 Mart’çıların “İstemezük” çığlıkları ile aynı düşünsel noktaya ulaşırız.

Arama kavramları:
kültür tarihi, uygarlık tarihi, anadolu, 13.yüzyıl, tasavvuf, osmanlı, ahi evren, hacı bektaş, yunus emre, babai, ankara, mevlevi, ahi, alp eren, rûm, renaissance, rönesans, hümanist, nasrettin hoca
İNSAN-I KÂMİL

"İnsan-ı Kâmil" Bektaşi hattı ve "Dalkavuk" çizimi otuncer@gmail.com adresinden sağlanabilir.

Dalkavuk çizimlerinin alındığı yer: Koçu, Reşat Ekrem, “Osman Gazi’den Atatürk’e; 600 yılın Tarih Panaroması” Cumhuriyet Gazetesi eki (Üzerinde tarih bulunamadığı gibi çizimlerin de kimin olduğu belli değildir. 1960 öncesi olduğu düşünülmelidir.


(*) Bilim ve Gelecek dergisi 24. (Şubat 2006) sayısı, 33-45 sayfalarında yayınlanmıştır.