ahi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2010 Cuma

"Millet/Ulus" kavramı üzerine sosyolojik bir değerlendirme...




Sosyolojik olarak "ümmet" Aristokrat toplumun, "ulus/millet" burjuva toplumunun "toplumsal bilinç kavramı"dır. Arapca "millet" sözcüğü, "ümmet" anlamıyla "müslüman milleti" biçiminde kullanılmaya başlamış, Osmanlı'da Burjuva hareketlerinin gelişmesine koşut olarak "ulus" anlamıyla kullanılmaya başlanılmıştır.

 "Millet" ya da "ulus" (ikisi de aynı şeydir; biri Arapça biri Türkçe)  sosyalizmin ortadan kaldırmayı savladığı Burjuva sınıfının kültürüne bağlı bir kavramdır. Burjuva kültürünün "yarışmacı" ve "benci" bütün özelliklerini aynen taşır.

 Aristokrat kültürün ve onun toplumsal bilinç kavramıyla anılan "ümmet"lerin yıkılış sürecinde "ulus/millet", "ümmet"in yerine geçecek toplumsal bilinç olması açısından önemli ve "akış"daki yeri dolayısıyla o günün geleceğini kurucu, yani "ilerici" bir kavram olarak karşımıza çıkmakla birlikte, günümüzde, yarışmacı özellikleri nedeniyle -hangi güncel nedenle olursa olsun- ulusların birbiri ile boğazlaşmasına ve inanılmaz kanların dökülmesine neden olan "gerici" bir konum almıştır.

 Dahası, Marx'ın ünlü "Din, toplumların afyonudur" saptamasının, Marxist kuram doğrultusunda "diyalektik akış"ın bu dönemi için, "ulus ve ulusalcılık toplumların afyonudur" biçiminde değiştirilmesi gerekir.

Ulusçuluğun anti-emperyalist bir yapı olduğu savı, yine günümüz koşulları için geçersizdir. Aristokrasinin, "tanrı adına" "mülk"ün, yani "devlet"in hakkı olan ve "öteki"lerin işgaline uğramış olan "bütün dünya"yı ele geçirmek için "haçlı" ya da "fetih" savaşları yaparak insanları boğazlama, tutsak etme, devşirme, mallarına el koyma (yağma) hakkını kendinde gören ümmet kültürü yerine, Burjuva egemenliği döneminde, birbirini egemenliği altına alarak, tutsak alarak, kültürlerini yaşamalarına önemli kısıtlamalar getirerek, ya engel olarak ya da daha kötüsü bütünüyle yok ederek egemen olmaya çalışan ulusları görüyoruz. Emperyalizmin Burjuva kültürü dönemindeki görünüşü ulusların ulusları sömürmesi biçimindedir. Bu dönemde sömürülen (Mustafa Kemal'e göre: "mazlum") ulusların kendini korumaları anti-emperyalist, yani ilerici bir tutumdur.

 Ancak günümüzde eski alışkanlıklarımızla Emperyalist olarak nitelediğimiz, ABD gibi devletler, kendi ulusal burjuvalarını değil, küresel sermayeyi temsil etmeye başlamışlardır. "Emperyalizm", artık ulusların ulusları değil, "sermayenin emeğiyle geçinenleri sömürmesi" biçimine dönüştüğünü gizlemek için, ulusal devletlerin hala gerekli olduğu savının arkasına saklanmaktadır. Bu bağlamda ABD'ye karşı verilen anti-emperyalist savaşım, ispanyol boğasının, arkasında toreodor olmayan kırmızı çaputa umarsız saldırısına benzemektedir.


Bu bağlamda ulusal devletlerin varlığı, yaşamını sürdürmesi dünya sermayesinin açığa çıkmasını önlemesi açısından sermayenin çok işine gelmektedir. Dahası ABD'nin öteki ulus devletleri sömürmekte olduğu savı, "öteki ulusa devletler" tarafından, ulusal sermayenin korunması sonucunu doğuran politikaların geliştirilmesine neden olmaktadır. Oysa günümüzde, "akış"ın bu döneminde, ulusal olsun olmasın yarışmacı Burjuva-sermaye düzeninin, küresel olarak bütünü, sosyalistlerin kuramları gereği değiştirmesi gereken yapının kendisidir. Üstelik bakkal mehmet efendinin sermayesini de ayırma olanağı yoktur, çünkü değiştirilmesi gereken şey, küçük ya da büyük ayırımına bakmadan, yarışmacı kültürün bütünüdür.

 Yerine konacak olanın, geleceğin toplumlarında "insan" temelli "dayanışma"cı bir yapı olması beklenir. Geleceği kurma savıyla politika üreten sosyalistlerin kendi "dayanışmacı kültür kuramı"nı geliştirmeleri doğru olur. Kaldı ki, çok gelişkin olmasa da, kültür tarihinde dayanışmacı örnekler vardır. Romalılar döneminde dayanışmayla kölelerin başkaldırdığı Spartaküs hareketini, 13.yy'da Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlı'nın kuruluşunu sağlayan Ahî kültüründe, dayanışarak üretim yapmaya verilen "imece" adının anlattığı dayanışma karakterli toplumsal hareketleri unutmamamız gerekir.

 Kaldı ki 20 yy başlarında Faşist Franko'ya ve Salazar'a karşı verilen İspanyol İç Savaşı'nda Faşizme karşı, canlarını ortaya koyarak Cumhuriyetçilerle omuz omuza savaşmaya gelen gönüllülerin hangi ulus/millet'den oldukları, hangi ulusu savundıkları hiç önemli olmamıştır. Gönüllüler arasında bulunan Ernest Hemingway'in "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u, sonradan Fransa'da Kültür Bakanı olan Andre Malraux'un "Umut"u bu destansı dayanışmayı anlatır (aynı dönemde, İspanya'da Türkiye elçisi olan Yahya Kemal'in yazdığı "Endülüste Raks" ise aynı dili konuşan insanlar olarak bize utanç vermelidir).

 Daha sonra burjuva toplumlarının doğal yarışmacı yapısı gereği var olan "ulus/millet" bilinci, sermaye tarafından yapay olarak "kültür emperyalizmi"nin araçları (en önemlisi, Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'in geliştirdiği "Büyük Yalan" kuramının geliştirilmiş biçimi olan "Halkla İlişkiler" bilimi(!)'dir) ile daha da güçlendirilmiş ve artık "insan"lar, başka "insan"ların gerçek savaşımının aynı zamanda kendi öz savaşımı olduğu bilincini hiç bir zaman taşıyamayacak duruma getirilmiştir. "Birey"in önde tutan ve Burjuva kültürü için çok doğal olan bu tutum "insan" için utanılacak bir yapı olduğu kadar günümüzün Burjuva yapılanmasına da pek yakışmaktadır!..

 Umulur ki, insanlık, "yarışmacı" Burjuva kültürünün toplumsal yapısı olan "ulus/millet" açmazından, Ortaçağ sonunda yıkılma sürecine girmiş olan "ümmet"i savunmaya çalışan engizisyon düzenine koşut savunma düzenleri oluşturmaya kalkışmadan kurtulmuş olur!..




KEMALİST ULUSÇULUK ÜZERİNE

Millet" önceleri "ümmet" karşılığı, aynı dinden olanlar için kullanılmış. Sonra anlam kayması ile, önce "budun/kavim" (bunun da biri Arapça biri Türkçe) karşılığı kullanılır olmuş. Orhon yazıtlarında (M.S. 7 yy - Muhammed'le çağdaş) geçen kavram "Türk budun". "Türk Milleti" diye çevrilmesi doğru değildir. "Budun"da bir oranda akrabalık ve kan birliği temeli vardır. Budun büyüdükçe bu yan azalır, Burjuva toplumları döneminde, ulus/millet ortaya çıkar.

Lisede, sosyoloji dersinde öğrencilere "ulus"un üç özdeksel/maddi, üç de tinsel/manevi ögesi vardır diye öğretiriz: Dil birliği, din birliği, yurt birliği, ülkü birliği, tarih birliği, kültür birliği'dir. Ama hiç bir ulusta bunların hepsi birden yoktur. Bazı uluslarda bunlardan yalnızca biri bulunabilir, hiç biri olmadan da ulusal yapı ortaya çıkabilir. Bu "birlik"ler toplumların uluslaşma süreci içinde, çeşitli uluslarda görünen özelliklerden derlenmiştir. Sosyologlar tarafından kendi görüşüne uygun olanı öne çıkarılarak alınmıştır. Söz gelimi “ırk birliği”ni aşmak için, kurama göre Kemalist ulusçuluk temeline "kültür birliği" yerleştirir. Ama “ırk-soy birliği” de unutulamaz bir türlü: “Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur”. Kıbrıs'ta, Bulgaristan'da yaşayan müslümanlara her zaman "soydaşımız"dır! Aynı yurdu paylaşmış olmamıza karşın birbirimizi, Rumları, Ermenileri, Kürtleri, Çingeneleri, dahası Türkleri bile uygulamada her zaman dışta tutmuş, her türlü aşağılamayı, uygun görmüşüzdür:

“Millet-i sadıka”;
“Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”;
“Gâvur”;
“Etrak-ı bî idrak”
“Keçinin ve Türk’ün olduğu yerde fidan bitmez!”

Ve daha aklımıza gelecek pek çok deyim, deyiş, söyleyiş, atasözü vb…

Sosyolojik açıdan ise, "ümmet", ne denli Aristokrat toplumları bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı" ise, "ulus/millet" de Burjuva toplumlarını bir arada tutan "toplumsal bilinç kavramı"dır. Burjuva devrimlerinin oluşumunda "ümmet"e karşı verilen savaşımda, ulus/millet devrim yapan gurubu bir arada tutmaya yarayan öge olmuştur. Yani milliyetçi olmak burjuva devrimlerinin oluşum sürecinde ilerici/solcu bir nitelik iken, Aristokrat ümmet toplumlarının yok olmasından sonra, burjuva toplumların bireyci ve yarışmacı niteliği gereği, doğal olarak, uluslar/milletler birbirine düşmüş ve boğazlaşmaya başlamıştır. “Hakikat bilgisinin Allah’tan başka hiç bir yerden gelemeyeceği dogması" ile tanrının yetkilendirdiği var sayılan ve kendi ümmeti dışındaki bütün insanları yok etmeyi amaçlayan, onların kendisine hizmet için yaratıldığını düşünen "ümmetçi kültür"ün mantığına göre, Hıristiyan Haçlı seferleri gibi, İslam fetihleri gibi, Güney Amerika'nın ele geçirilmesindeki keşif/ele geçirme seferleri gibi "insan"ı "kul" gören kanlı inanç seferlerinin kültüründen sarkan etkilerle, Burjuva toplumlarını da, kendi ulusundan başkasını aşağı gören ("arî ırk" gibi, “damarlarındaki asil kan” gibi, Batı merkezci "Avrupa kültürü" gibi) ve öteki ulusların kendisine hizmet için var olduğu duygusuyla yaşayan ayırımcı/emperyalist bir konumda görürüz .

Bu aşamada "ulus/millet" artık "gerici/sağcı" niteliklidir. Kendisinin ortadan kalkma tehlikesine karşı, tutunmak için -varlığını bütün kutsallıklara karşı olmakta bulmasına karşın- kendisi "kutsal"laşır. Bir tür korunma içgüdüsüne kapılır, ümmet toplumlarından gelen "kan dökebilme" özelliğini, bir yandan, kendisini tutsak alacağını düşündüğü "düşman" uluslara, öte yandan, kendisini ortadan kaldırma potansiyeli gördüğü ilerici/solcu/gelecekçi/"insan"cı kültürel yapıya karşı kullanmaya, kan dökmeye başlayacaktır. Nazi Almanyası’nın faşist anlayışında olduğu gibi, bir yandan kendisi temel ve üstün ulustur, "ırk" ölçütüne göre ayırdığı öteki ulusları ortadan kaldırma yetkisine sahiptir, öte yandan gelecekte doğal süreç içinde kendisini yok etme potansiyeli taşıyan aydınlar, komünistler ve oların kültürü (kitapları) da ana düşmanlardır ve yok edilmelidir.

Sosyoloji tarihinde yıkılacağı duygusuna ve korkusuna kapılan bütün sosyal kurumlar acımasız ve kan dökücü olmuşlardır!.. Örnekleri çoktur, daha dün, Ermeni soykırımı (gönlümüz hoş olsun diye “tehciri” de diyebilirim), Kürt hareketlerinin bastırılması, Şeyh Sait isyanı ve Dersim İsyanı... 1936-37 sıralarında çıkarılan ve azınlıkların vakıflarının mallarına devletin el koymasını ve yeni mal edinememelerini sağlayan yasa, 1942 yılında varlık vergisi olayları, 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında Rumların ve Ermenilerin püskürtülüp yurt dışına göçmeğe zorlanması ("Politiki Cousina" filminde anlatılıyor) arkasında devlet olsun olmasın Türk ulusunun yok olma korkusuyla ya kendisinin yarattığı ya da kışkırtılma potansiyeli sermaye tarafından kullanılmış olan olaylardır.

Bazı insanlık dışı uygulamaları da uluslar, anlaşarak yaparlar: Lozan antlaşmasına uygun olarak yapılan, yaklaşık bir buçuk milyon Anadolu Ortodoksu (aralarında Ortodoks Türklerın var olma olasılığı çok yüksektir) ile beşyüzbin Batı Trakya Müslümanının (aralarında müslüman Yunanlılar ya da Arnavutların olma olasılığı da az değildir) göç ettirildiği ünlü 1924 "Mübadele"si bunlardandır.

Doğaldır ki, yarışmacı Burjuva kültürünün egemen olduğu günümüzde, yalnızca "Türk"ler değil, elinde güç tutan bütün uluslar "öteki"leri yok edip egemen olmayı kendilerine "hak" görürler.

Bu doğrultuda, Türklere karşı yapılmış olan hareketler de hiç önemsiz değildir. Batı Trakya Türkleri ile Bulgaristan Türklerinin son birkaç on yıl içinde karşılaştığı olaylar bunlardandır. Kıbrıs'a Türkiye ordusunun çıkmasına neden olan ve Yunan cuntası tarafından desteklenen Nikos Sampson hareketi bunlardandır.

"Ulus"un ulusa ettiği saymakla bitmez. Taraflardan birinin Türk olup olmaması da hiç fark etmez... Gücü eline geçiren ulus ötekini ezer, ya sessiz soluksuz bırakır, ya da yok eder - etmeye çalışır. Burjuva toplumlarının bireyci-yarışmacı karakteri bu sonucu doğurur.

Bugüne değin toplumsal örgüt sayılan “devlet”, ilkin aristokratların kendi kültürlerine uygun olarak, yönetilenleri (yaratılmış olanlar) düzen içinde tutmak için üzerlerinde baskı kurmak amacıyla oluşturduğu bir mekanizmadır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere organize olmuştur. Aristokrat kültürden sonra gelen Burjuva kültüründe de üretime yönelik iki toplumsal sınıf (Burjuvazi ve Proleterya) hala varlığını sürdürdüğü için, her ne denli, “demokrasi”, yani yönetilenlerin kendilerini yönettiği yönetim biçimi savında olursa olsun, Aristokratlardan aldıkları "baskıcı devlet” modelini kendi çıkarları için kullanmışlardır. Bununla da kalmamış, 20.yy’da kendilerine “komünist” demeyi uygun gören ve proleteryanın üretime katkısı olan “emek”e göre organize olacağı savını öne süren devrimci toplumlar da aynı “devlet” örgütlenmesini, üstelik, kuruluş amaçlarındaki Aristokrat baskıcı yapısını hiç değiştirmeden, belki de değiştiremeden, büyük bir “kolaycılık”la, kuramlarının içinde var olan “kamu” karşılığı kullanmaya kalkışmışlardır. 20.yy’ın sosyalist olduğu savındaki “halk cumhuriyetleri(!)”nin baskıcı bürokrat yapısı böyle ortaya çıkmıştır.

Kutsal sembollerin sosyoloji tarihi açısından hiç bir önemi yoktur. Doğal süreç içinde kendilerini yok olma tehlikesi içinde gören ulusların yıkılmamak için sığındığı kutsallıklardır. Oysa “ulus” kavramını kendi toplumsal bilinç kavramı olarak doğuran Burjuva kültürü, ümmet kültürünün “yaratılmışlar(halîk)/halk”ını yönetmek, "gütmek" (tek tanrılı dinlerin peygamberleri “çoban” olarak nitelenmiştir) için kullandığı “kutsal” kavramını yıkma savaşımını kazanarak egemen olmuştur. Şimdi aynı kavrama kendisi sığınmaktadır.

Daha dün, anımsadığımız yıllar içinde Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine yapılan baskıcı resmi devlet konuşmalarıyla “vatan millet sakarya” nutukları diye dalga geçen Türk aydını, entegre olduğu dünya ulusçulukları ile birlikte çökme sürecine girmiş, içi boşalmış milliyetçi/ulusalcı karaktere bürünmüş, elinde kutsallaştırılmış al bayrak, kendisi, aynı nutukları atanlardan olmuştur. Karanlıklara düşerek MHP yanlılığına değin ulaşmış “eski” aydınlar vardır!..


Burjuva kültüründe kutsallık bulunmaz. Söz gelimi, Fransız Burjuva Devrimi'nde önemli olan bayrağın kendisi değil, Fransız devriminin ilkeleri olan "eşitlik", "özgürlük" ve "kardeşlik" kavramlarının simgelemesidir.

“Bayrak”ın kültür tarihindeki gelişimi son derece pratik nedenlere dayalıdır. Türk tarihinde "tuğ"lar altında toplanan bölükler daha sonra "sancak", sonra da "bayrak" altında toplanmışlardır. Bayrak, toplanılacak yeri işaretlemek üzere yüksekçe bir yere asılan ve dikkat çeksin diye sallanma ya da rüzgarda dalgalanma özelliği taşıyan bir bez parçasının zaman içinde, Aristokrat kültürün etkisiyle kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir!

Ayrıca bayrak gibi kutsal simgeleri, yalnız uluslar değil, Kültür Tarihinde “sonra gelen” başka guruplar da kullanır. Komünist "Kızıl Bayrak" bunlardandır. İngiliz işçi partisinin komünist döneminden kalma "Red Flag / Kızıl Bayrak" marşının geleneksel olarak hala heyecan içinde söyleniyor olması bunlardandır. Ayrıca, komünistler tarafından ortaya atılmış ve bir tür kutsallık yüklenmiş olan “enternasyonel” kavramının bir küçük burjuva ideolojisi olan Sosyal Demokratlar tarafından “Sosyalist Enternasyonel” adında kullanılması ilginçtir.

Şu, ne olduğunu bir türlü bilemediğimiz, kavram kargaşası içinde kalmış "Halk" kavramı Arapça "halîk"ten gelir ve "yaratılmışlar " demektir. Aristokrat kültür döneminde “tanrı dışındaki herkes” anlamındadır. Ama zamanla aşama aşama, tanrı yetkileri kullanan Aristokratlar, "halk" kavramını, “tanrının yönettikleri”, “tanrı adına yönetilenler” ve yalnızca "yönetilenler" anlamıyla kullanmaya başlamışlar ve bu kavram, önce “Aristokrat olmayanlar”, sonra da “yönetici sınıftan olmayanlar” anlamıyla kullanılmayı sürdürmüştür.

Günümüzdeki anlamı da budur.

Dünyanın bütün "yönetilenler"i "halk"tır. Şu ülkenin halkı, bu ülkenin halkı diyebiliriz. Zaman zaman "millet/ulus" kavramlarına yaklaştırabilir ve "Türk halkı", "Kürt halkı" olarak da kullanabiliriz. Ama "halklar" diyemeyiz. Bu kavramın, ulusların varlığına karşı durmamız gerekirken, uygulamada "ulus”un varlığını olumlamamıza yarayan saptırıcı bir kavram olarak önümüze özellikle sürülmüş olduğu çok açıktır. Biz de bu tuzağa düşmeye hazırız. Çünkü Burjuva kültürü içinde soluk alıyor ve uygulamada her sorunu ve çözümünü, Burjuva toplumunun, “ulus” kavramının yüklenmiş olduğu anlamlarla oluşturduğu çözümlerde buluyor, alıyor, kullanıyoruz.

Geleceğin yapısı, dizgesel olarak, yönetilenlerin, gerçek anlamda kendi kendini yönettiği, demokrasilere doğru evrilmektedir. Bu durumda dünyada halk(yönetilenler)ın kendi kendini yöneteceği toplumsal örgütlenmelerin oluşacağı düşünülmeli, savaşımı verilmeli, dizgesi (sistemi) oluşturulmaya çalışılmalıdır .

Buna dizgeye "devlet" denir mi? Sanmıyorum!.. En azından, bildiğimiz anlamda “baskıcı devlet” olmayacağı kesindir. Ayrıca, büyük olasılıkla, bu örgütlenme bir kamu örgütlenmesine doğru evrilmiş olacaktır. Ve bizim bugün "devlet" dediğimiz şeyin Aristokrat kültürden sarkan "ali kıran baş kesen" yetkilerini de taşımayacaktır!.. Bunun yerine “dayanışma” ile oluşmuş, dayanışmacı bir yapı olacağı anlaşılmalıdır.

Bu amaçla özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra ortaya çıkan ve "komünist" olma savı taşıyan "devlet"ler "halk cumhuriyeti" adını kullandılar ama aristokrat etkilerden ve "ulus-devlet" niteliğinden sıyrılamadıkları için de devlet bürokrasisinin baskıcı egemenliğini terk edemediler.

Kemalist Devrim, açık bir burjuva devrimidir. Ümmet toplumuna karşı yapılmıştır. Bu nedenle "ulus/millet" olarak örgütlenmesi doğru ve zorunluydu. Oysa Sovyetler Birliği gibi bir örnekte de "halk/kamu" örgütlenmesi için çaba gösteriliyordu. Bu yüzden Kemalist Devrim, ümmet toplumuna karşı "millet" toplumsal bilincini kullanmak zorundadır, ama toplumsal örgütlenmede, yani Cumhuriyetin yapısında, yönetilenlerin egemen olmasını düşünür ve partisinin adında (Halk Fırkası), kültürel geliştirme örgütlenmelerinde (Halkevi) "halk" adını kullanır. Partisinin ana ilkelerine her iki kavramı da koyar: "milliyetçilik", ve "halkçılık"..


Ancak Kemalist Devrim bir burjuva devrimi olduğu için "yönetilenler" anlamındaki "halk" ve "halkçılık" kavramları, uygulamada, tam olarak yerine oturamaz. Dahası dizgenin içinde yeri olmadığı için de biraz yapıştırma olarak kalır. Çünkü burjuva toplumlarında, "yönetilenler/halk" değil, sermaye, yani burjuvaların ideolojisi yönetimdedir. Bu durumda da toplumun "yönetilenler/halk"a göre örgütlenmesi olanaklı değildir.


Kemalist Burjuva Devrimi’nin önderi Mustafa Kemal, gelecekte "halk" kavramının toplumsal örgütlenme dizgesi içinde yer alacağını açık olarak görmüş olmalıdır ki, kuramın geliştirdiği toplumsal dizgenin içine geleceğin tohumlarını yerleştirmiştir. Bu da Kemalist Devrim’de, Herakleitos'un ünlü "akış"ının ayırdında olunduğunun önemli ölçütlerinden biridir.


Peki günümüz dünyasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” doğru bir ilke midir? Bu ilke, dünyanın bugünkü ulus-devletler döneminde genel bir bakışla doğru, savaşımı verilmesi gereken bir ilke gibi görülebilir. Ama, doğal olarak aristokrat dönemden kalma "sahip olma" tutkularımızın henuz kültürümüzden çıkıp yok olmadığı bir dönemde yaşadığımız için, uygulanması öyle kolay olmamıştır. Çekler ve Slovaklar gibi, Belçikalılar ve Dutch'lar gibi gelişkin sayılabilecek birkaç örnek dışında, özellikle de geri kalmış toplumlarda, Aristokrat kültürden kalma "mülk"e sahip olma duygusunu kültüründen atamamış hiç bir ulus, kendi topraklarında yaşayan bir başka ulusa "haydi üzerinde yaşadığın şu toprakları al da kendi devletini kur" dememiştir, diyememiştir.


Oysa “sermaye”nin, ulus-devletler arasındaki sınırları, çıkarına uygun ölçütlere göre kaldırmakta olduğunu ve sermayenin akışında ulusal sınırların öneminin, artık bütünüyle ortadan kalkmış olduğunu da unutmamak gerekir. Üstelik çok uzak olmayan bir gelecekte "ulus/millet" kavramının ortadan kalkarak toplumsal örgütlenmelerin ve kültürel yapılanmaların "ulus/millet" temeline göre değil, başka ölçütlerle oluşacağını görebilmek çok da zor olmasa gerektir.


Bu durumda doğal akış, ulus çatışmalarını kendiliğinden ortadan kaldıracaktır. Bunun belirtileri burjuva toplumları içinde öncü kültürel tepkilerde son elli yıl içinde baskın biçimde ve güçlenerek, açıkça görülmektedir. Geleceğin yapısını oluşturmaya çalışanlar tarafından bu potansiyelin yönetilmesi gerekmektedir.


Politikacılar, yönetilenlere baskı politikalarını keyiflerinden mi uyguluyorlar?


Hiç bir toplumsal önder, kendiliğinden "zebani" olmaz. Umduğu, hayal ettiği toplumun oluşmadığını gördüğü sürece sertleşmek zorunda kalır. Abdülhamit'i de, Stalin'i de bunlar arasında sayabiliriz. Hayal ettiğiyle uygulanabilir olanın aynı olması gerektiğinin ayırdına varmak gerekir. O zaman sertlikten başlasak da yumuşamaya doğru akan bir süreç içinde bunu başarma olanağı buluruz. Genellikle devrimlerden sonra bu süreç yaşanır. Toplumun olabildiğince yumuşak bir inişle yeni yapıya “indirilmesi” gerekir. Birer “birey” olan önderlerin becerisi, bu aşamada önem kazanır.


Bunu son yüzyıllarda yapabilmiş ender liderden biri de tabii ki Mustafa Kemal'dir. Yürüttüğü bütün politikaların bu doğrultuda olduğu açıkça görülmektedir.


Stalin'e gelirsek: Hiç kuşkusuz ki geleceği kurmaya çalışan bir Marxist'tir. Ancak uygulamacı olarak -bana kalırsa- toplumunu bir gecede Marxist ölçütlere göre kuramayacağını gözden kaçırmış, ona uyum zamanı tanımamış, politikalarını "akış"a, bir süreç"e göre düzenlememiştir. Bu konuda dirençli ve inatçı olduğu için de karşı çıkışları baskıyla durdurmaya çalışmıştır. Karşıt, kapitalist-burjuva toplumların aleyhte propagandasına da bol malzeme sağlamıştır.


Ancak ikinci paylaşım savaşında Hitler'in durdurulmasına karşı Stalin yönetimindeki Sovyet insanının dünyaya yaptığı katkı, unutulur gibi değildir.


Marx&Engels, kültür tarihinde birkaç, çok akıllı filozoftan biridir ("biridir" diyorum çünkü felsefe tarihinde birkaç filozof, iki kişi olarak tek felsefe dizgesi oluşturmuştur. Bunların en önemlisi de Marx&Engels'dir). Ütopik hiç bir kurum önermez. Yani hiç bir uygulama önerisi yoktur. Yalnızca kapitalist ekonominin, o güne değin insanların göremediği-düşünemediği açılardan bakarak, eleştirisini yapar, çürüme noktalarını gösterir ve yeni oluşacak toplumun hangi kanallara doğru girerek doğru yolda akacağını, burjuva/kapitalist toplumun, "insan"a karşıt, çürüme noktalarını temel alarak gösterir. Marx, yaşadığı sürece Avrupa komünistlerine siyasi önderlik eder. Ama bu, oldukça kısa sürer. Yani, bilinen ve karşı propagandaya konu olan bütün uygulamalar, daha sonraki Sovyet deneyimi ile öteki Marxist olduğu savındaki deneyimlerin uygulamalarıdır.


Temel düşünce olarak Marx&Engels yanılmaya olabildiğince pay bırakmamayı başarabilmiş filozoflardır. Birkaç noktayı da aldıkları geri bildirimlerle (feed back), kendileri düzeltmişlerdir. Söz gelimi Marx, bunların önemlilerinden birini, "herşeyin kayıtsız şartsız ekonomik yapıya bağlı olduğu" savını, gözlem ve deneyimleri sonucunda değiştirmiş, kültürel yapının da ekonomik yapıyı etkileyebileceğini -sosyoloji terimleriyle- anlatmıştır.


Temelleri çok sağlam olarak atılmış da olsa akış içinde hiç bir dizge, hele uygulamayı yönetme savındaki bir dizgenin her zaman aynı kalmasına olanak yoktur. Yeni deneyimlerle, yeni gereksemelerle, uygulamadan gelen pratik sorunlar her zaman çıkacak ve kuramın onları da çözmesi gerekecektir.


Bunları kendini Marxist olarak tanımlayan ya da tanımlamayan filozoflar çözmüşler, tamamlamışlardır. En önemlileri arasında Sartre (existentialist), Polanyi (sosyal demokrattır denilebilir), Mao, Marcuse sayılabilir. Sürekli olarak yeni çözümleri arama işi sürmektedir ve sürmesi de doğrudur.


Marxizmin en özgün yanlarından, Felsefeye getirdiği en önemli yeniliklerden biri, bilimsel yönteme uygun olarak dizgesini kapalı tutmamış olmasıdır. Yani Marxizm, gelişebilen, geliştirilebilen bir dizgedir. Bu nedenle de tutucu bir yapıya dönüşme şansı yoktur. Uygulamadaki tutuculuklar, uygulamacıların Marxist kurama ters düştüğü ve bunda direndiği noktalarda ortaya çıkar.


Kemalizm'in de -Atatükçü geçinenlerin anlayamadığı- en önemli özelliği, Marxizm'den bu ileriye açık olma özelliğini almış olmasıdır.



8 Aralık 2007 Cumartesi

Ahi Evren'in bir Kitabı Türkçe'de: “TABSİRA"




YAZIYOR!.. YAZIYOR!..
AHİLER PİRİ, DEBBAĞLAR SULTANI
AHİ EVREN ŞEYH NASİRU’D-DİN MAHMUD,
13. YY’DAN YAZIYOR:

“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”[*]


Ömer Tuncer
Tasavvufî Düşüncenin Esasları(Ahî Evren)
Doç. Dr. Mikail Bayram
Türkiye Diyanet Vakfı Yayını
Yayın no:165 / Oku Düşün Serisi:28
Kültür Hazinemiz Dizisi:2
ANKARA 1995


En sonunda oldu... Sayın Mikail Bayram, yıllarını verdiği, Ahilik, Ahi Evren, dönemi ve çevresi konularında yıllar yılı yaptığı araştırmalarının ve pek çok saygıdeğer buluşunun sonunda Ahi Evren’in özgün bir kitabını Türkçe’ye kazandırdı ve Diyanet İşleri Başkanlığı da kitabı bastı...

Sayın Mikail Bayram, son on-onbeş yılda yaptığı çalışmalarla Ahî Evren’in yalnızca söylencesel değil, gerçek bir kişi olduğunu, Anadolu’da tasavvufun yeni yeni oluştuğu 13.yy’da dinsel, düşünsel ve politik pek çok şeyin en başında, kaynağında olabileceğini ortaya çıkardı.

Bir tarihçi olarak Sn. Bayram, üzerine düşeni yapmıştır. O kendi alanında daha bu konuda ortaya çıkarılabilecek neler olduğunu araştırmasını kendi bilimsel disiplini doğrultusunda sürdürecek ve öteki disiplinleri de ilgilendirecek kim bilir ne ilgi çekici yeni bilgiler ortaya çıkaracaktır. Ama şu anda, Ali Esat Bozyiğit’in hazırlayıp Kültür Bakanlığı’nın bastığı Ahilik Bibliyografyasında adları bulunan pek çok kitap ve yazının üzerine Sn. Bayram’ın araştırmaları ve Ahî Evren’in adı saptanmış ve çoğunun metni bulunmuş 20 kadar kitabından ilki Türkçe olarak elimizdedir.

Şimdi top, Sosyologlarımızda, Kültür, Bilim ve Din Tarihçilerimizde...

13.yy’ın bu oluşumu ilgili bilim dalları tarafından yeniden incelenmelidir.

Ahîlik, Aristokrasiye karşı kaba bir “isyan” değildir.

Öncelikle Ahîler, Aristokratlar gibi kendilerini Tanrının yer yüzündeki temsilcisi ve vekili saymamaktadır. Tanrı mülkünü yönetmek gibi bir istekleri yoktur. Ellerinde büyük topraklar değil, “örs”, “çekiç” vb araç gereç vardır. Ve bu “mülk”ü, bir insan grubu, dünyada ilk kez, tanrının değil, kendilerinin saymaktadır. “Sermaye” oluşmaktadır.

Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra tanrının yeni vekili olarak gelen Moğollara karşı, yine ilk kez, bir başkasını “tanrı vekili” saydıklarından değil, ama olası ki “vatan”larını koruma adına direnir, can verirler. Bu uğurda çok yakın dinsel düşüncelere sahip olmalarına karşın Mevlevilerle yıllarca savaşırlar. Bu, öyle kıran kırana bir savaştır ki, Şems’i Tebrizi, Ahî Evren’in emriyle Ahîler tarafından, Ahi Evren ise Mevleviler tarafından öldürülür.

Dünyada Tanrı vekili sıfatı olmadan kurulan ilk iki devlet onların oluşturduğu “Ankara Devleti” ve “Osmanlı Devleti”dir.

Ahîlerin "mülkiyet" konusundaki görüşlerini de Ahi Evren'in, "Ağaz ül Encam"ından (vasiyetname niteliğinde yazı) öğrenebiliyoruz. İlginç olan bu yazının, miras hakkını savunabilmesi ve sultanın ölenin mallarına el koymasını kınayabilmesidir. Miras, "kişisel mülkiyet hakkı" demektir. Oysa "kişi mülkiyeti", daha önceki aristokrat kültürde yer almayan bir kavramdır.

Bütün bu tutamaklar, bize dünyada yeni bir sosyal sınıfın doğma ve siyasal birlik oluşturma çabasını göstermektedir.

İngiltere, 13. yy’da yine aristokratlar arasında imzalanmış “Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Beratı” ve daha sonra kurduğu meclisleriyle, siyasal anlamda birey’in “tanrıdan özgürleşmesi” ve “kişi”leşmesi adına bazı adımlar atmıştır.

Anadolu’da yaşanan Ahîlik hareketi, “vatan”, “kişisel mülk”, “siyasal birlik” kavramlarıyla anlatılabilecek atılımları aynı yüzyılda yapmıştır.

Bu adımlar bugünkü burjuva devletlerini, Renaissance, Dinde Reform hareketleri ve günümüzde de Liberalizmi oluşturacak olan hareketlerin öncüleridir.


Bir yönetim boşluğu sırasında, 1265 yılında Ahîlerin ele geçirdiği sanılan Ankara, dünyanın ilk “Burjuva Devleti” sayılmalıdır. Osmanlı Devleti ise, o günkü anlamda “siyasi”lere kurdurulan bir devlet olmuş, Ankara Devleti de 1350’de Osmanlılara katılmıştır.

Ancak o günün siyasileri olan Osmanlı hanedanı, kuruluşundaki Ahî desteğini zaman içinde unutur ve özellikle II.Mehmet’e “Sultan” adını yeniden vererek onu tanrının vekili sayar ve aristokrasiye yeniden döner. Bu özelliği Yavuz Sultan Selim, halifeliği getirerek pekiştirir. Böylece dünyanın ilk Burjuva Devrimi geri dönmüş olur.

Ahî Evren’in, bir bölümü çeviri olan 20 kitabından 16-17 kadarının yerlerinı Sn. Mikail Bayram saptamış ve daha önceki kitaplarında bulunmasına karşın, bir kez daha TASAVVUFİ DÜŞÜNCENİN ESASLARI(AHİ EVREN) adını verdiği kitabının başındaki incelemede bilim dünyasının dikkatine sunmuştur. Umuyorum ki Sn. Bayram, Farsçadan yaptığı bu çevirilerini sürdürecektir. Ancak bu tür metinler, çeşitli dünya görüşüne sahip çeşitli bilim adamlarınca çevrilmeli, ayrı ayrı önemsedikleri noktalar dikkatlere sunulabilmelidir.
Ben, bu yazıda Tabsira (kitabın kısa adı budur) çevirisini okuyunca dikkatimi çeken ve kimisine Sn. Bayram’ın da dikkat çektiği birkaç noktadan söz açmak istiyorum.

“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”

Önce, Sn. Mikail Bayram’dan alıntı yaparak son derece önemli bir noktaya değinmek istiyorum:

“Tasavvufun ruhunda dünyaya karşı bir isteksizlik ve dünya meşgalelerinden uzak durma vardır. Bunun tabii sonucu olarak başkalarının sırtından geçinme yoluna sapmalar olmuştur.(...)

Ahîlik cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsüdür. Ahi Evren’in şeyhi Evhadü’d-Din’in (...) dilenciliği asla tasvib etmediği menakibnamesinde belirtilmektedir.”
Mevlevilerin de içinde bulunduğu pek çok tasavvuf düşüncesi, bu dünyadan büsbütün uzaklaşmak, en az gerekseme ile yaşamak ve kendini gerçek olan öteki dünyaya hazırlamak gerektiği doğrultusunda görüş oluşturmuştur. Oysa Ahîlik, bu dünyayı da dışta bırakmayan bir düşünce çizgisi geliştirmektedir. Gerçi Tabsira’da zaman zaman her iki bakışa da yer verildiği ve her iki bakışın da dışlanmadığı görülebilmektedir.

Kimi zaman maddi dünyanın yalnızca bir görünüş olduğunu söyler:

Dünyadan sakınınız çünkü o Harut ve Marut adlı meleklerin
sihrinden ibarettir. (S:176)
Dahası, “beden” denilen madde’nin istekleri nedeniyle maddeler dünyasına bağlanmaktan Allah’ın korumasına sığınır:

Allah seni bu gurur ülkesi olan dünyaya meyletmekten korusun. Bil ki, insanoğlu bu beden denilen cismani şekle bağlandıkça ona öyle haller arız olur ki dünya adı verilen geçici zevklere ve maddi alemin kurallarına bağlı kalır. (S:181)

Ama kimi zaman da ruhlar dünyası olan Ahiretin yasalarının madde dünyasında oluştuğunu:

Ahiretin kanunları dünyadan çıkar. Dünya Ahiretin anasıdır. (S:176)

Gelecek için bugünden vazgeçmenin anlamsız olduğunu, gelecekteki ahireti elde etmek için dünyadan yararlanmak gerektiğini, Sonra pişmanlığın hiç bir işe yaramayacağını anlatır:

Fakirlik çatmadan servetinden, hastalanmadan önce sağlığından, ihtiyarlamadan önce gençliğinden, kısacası Ahiretin için dünyadan yararlan. Sakın ha, keşke ihmal etmeseydim durumuna düşmeyesin. Nitekim cehennemdekilerin feryatlarının çoğu keşke ihmal etmeseydim, keşke ihmal etmeseydim..'dir. (S:203)
Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’un ancak 20 yy’da çağdaş bir insanın gelebileceği düşünsel sınırları kimi zaman yakalayabildiği anlaşılıyor. Sözgelimi “doğruluk” denilen şeyin herkese “göre” başka başka olabileceğini söyleyebiliyor:

Eğer his, dünyasının örtüsünden uzaklaştırılırsa ne olduğun ortaya çıkar. Ateş perest isen Cehennemi, mümin isen Cenneti bulursun.

(...)Kıyamet günü insanlar niyetlerindeki gibi haşrolunacaklardır. (S:191)
Ölümden sonraki gerçek dünya, herkesin kendi doğruları doğrultusunda gerçekleşir.

İnsan düşüncesinin, kişiden bağımsız bir doğrunun olmadığı yolundaki “görelilik” kavramına doğru yönelmeye başladığını da göstermektedir. Kaldı ki dinlerdeki “kıyamet” kavramı da Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’a göre, insanına göre birkaç anlamı ifade eden bir kavramdır:

Kıyamet sözü, gönlü aydın kişilerce birkaç anlamı ifade eden ortak bir kavramdır. Belli bir güne Kıyamet denir ki, buna "büyük Kıyamet" adı verilir. Tabii ölüme de kıyamet denir ki, bu ölüme "küçük kiyamet" adı verilir. "ölen kişinin Kıyametı kopmuş olur".(...) Ermiş kişinin vuslat haline de Kıyamet denir. Bu vuslat halinde iki alem, birlik nuru ile bakan arif kişinin gözünde yok olur. (S:195)
“Görelilik” kavramı, gelecekte insanı “kul” olmaktan kurtarıp kendi başına “birey” olma yoluna doğru yönlendirecek olan kavramdır. Ahi Evren’de henuz tam tamına açık olmasa bile gelecek, insanoğlunun birer “birey” olarak “kişi”leşmesi ile oluşacak ve gelişecektir.

Aristokrasinin “kul” ekini yerine yavaş yavaş burjuvazinin “birey” ekini oluşmakta ve gelişmektedir.

Ancak bu düşünceler tehlikeli düşüncelerdir. Hem okuyup dinleyeceklerin “dinden çıkması” tehlikesi vardır, hem de yanlış anlaşılma sonucunda söyleyenin başına istemediği işler gelebilir. Ama asıl, yanlış anlamalarla yanlış yönlenmeler ortaya çıkabilir.

Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da her şey öyle açık seçik söylenemez.

Şayet gönül gözü, marifet nuru ile bakacak olursa, bu hususlar akıl ölçülerinden daha iyi aydınlanır. Fakat bu konuda daha fazla bir şey yazıp söyleyemem. Çünkü bunun açıklanması tehlikeli bir durum ve büyük bir makamdır. Gayb cihetinden: "Rablerin Rabbi bunu açıklamış da sana ne oluyor açıklamaya kalkıyorsun?" dendi. (S:144)

Bu büyük sırların açıklanması, irade yularının elden çıkmasına neden olabilir:
Bu makamda çok büyük sırlar var. Duyurulmasında halka zararı faydasından çoktur.(...) Zira korkarım ki irade yuları elden çıkıp...(S:151)

Dahası, düşünülen sırların açıklanması, düşünen insan için tehlikelidir de:

Nice ilim cevherleri var ki, onu ortaya saçarsam, bana sen putperestsin diyeceklerdir.

Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.

Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini gizliyorum. (S:161)

Gizliliğin gerekliliği, 15. yy’da yaşamış bir başka mutasavvıf’in Said Emre’nin dizelerinde de görebiliyoruz:

Said sen sırrını cahile dime
Ne bilür sözüni dağdağı hayvan
[1]

Yine gizliligin gerekliliği, Ahi Evren’den yaklaşık 1800 yıl önce yine Anadolu’lu bir filozof, Ephesos’lu Herakleitos tarafından da savunulmakta, dahası uygulanmaktadır.

Herakleitos’dan tasavvuf düşüncesine alınan yalnızca gizlilik değildir.

(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır. En yüce makamda bundan daha üstün bir ruh yoktur. Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...) Ve buyurdu ki izzet ve celalin hakkı için senden daha şerefli bir varlık yaratmadım. (S:154)

Herakleitos’ta da böyle bir “İlk Akıl” vardır. Herşeyi, bütün evreni saran bir akıl: “Logos”.

Bizi çevreleyen (evren) logos’lu ve us’ludur. Bu tanrısal logos’u (...) solukla içimize çekerek akıllı oluyoruz.[2]

Bu “logos” daha sonra Ephesos’da yazılmış olan Yuhanna İncili’ni ilk ayetlerinde de yer alacak ve tek tanrılı dinlere tanrıyle birlikte “ilk var olan” özellikleriyle girecektir:

1Önce Logos vardı, ve Logos Tanrı ile birlikte idi, ve Logos Tanrı idi. 2O, başlangıçta Tanrı ile birlikte idi. 3Herşey onunla oldu, onsuz hiçbir şey olmadı.4Yaşam onda idi ve yaşam insanların ışığı idi.[3]

İşte bu Logos, daha sonra Hıristiyanlıktaki “Kutsal Ruh” kavramını biçimlendirecek, Anadolu’da tasavvuf düşüncesinin temelini oluşturacaktır. Herakleitos’un Logos’unda bütün zıtlar birliğe ulaşır. Tasavvufta da öyle:

Varlık yokluk birdürür hem işk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm içinde
[4]

SAİD EMRE


Antik Anadolu’nun tanrıları, tek tanrılı dinlerin o yüceler yücesi “tek Allah”ına benzemiyordu.
Tanrılar, insanın ya da doğanın kimi özelliklerini simgeliyordu. Sözgelimi baştanrı Zeus, yıldırım salıcıydı, Gaia, Toprak Ana’ydı, Kybele bütün anaları ve analık duygusunu simgeliyordu, Apollon akıl, Artemis, saflık, temizlik, genç kızlık, Aphrodite cinsel ilişki, Eros sevi anlamına geliyordu.

Daha sonra tek tanrılı dinlerde tanrının bu özelliğini yitirdiğini, insanın kimi yanlarını kişileştirme işini yazın sanatının üstlendiğini, özellikle 19 yy’da Dostoyevski ile bunun çok belirginleştiğini görüyoruz.

Ancak Antik Anadolu’dan Bizans’dan geçerek gelen etkiler, Ahi Evren’in, dolayısıyla tasavvufun bu ekinden aldıklarının küçümsenemeyeceğini gösteriyor.
(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır.(...) Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...)(S:154)

(...)Daha doğrusu herbir şey için bir melek görevlidir. Nitekim peygamber'in sözlerinde "Herşeyin bir meleği vardır" diye geçmektedir(...) Nitekim hadiste de "dağların meleği", "rüzgar meleği", "şimşek ve yıldırım meleği"nden bahsedilmiştir. (S:155)
Şimdi de gelelim Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da, gününün sosyolojik yapısına uygun olarak neler bulunabileceğine...

Öncelikle Tabsira’dan değil ama bir başka kitabından, “Letaif-i Hikmet”den yaptığı bir alıntıyla Sn. Mikail Bayram, esnafın gerekliliğini Ahi Evren’in nasıl gördüğünden sözediyor:

Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun manası şudur, Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik, marangozluk da bir takım alet ve edevatla yapılabileceği için bu alet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün sanat kollarının yaşatılmasi gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin. (S:38-39)
Aristokrat bir toplumsal yapı içinde yaşamasına karşın, Burjuvazinin gerekliliğinden sözeden bir 13. yy aydını... Bilindiği gibi Marxçı yaklaşıma göre her sosyal sınıf, gereksemeleri doğrultusunda kendi içinden kendi zıddını oluşturmak zorundadır.

(...)İnsanlardan ise, bazen nikahlanmak, bazen ücretle çalıştırmak ve diğer bazı işlerde yararlanılır.(S:182)
Hele hele Burjuva sınıfının insanların emeğini ücret ödeyerek satın almasının gerektiği...

Oysa Aristokrasi, Anadolu’da uzantıları günümüze değin gelmiş “ağalık” düzenlerinde bile emeği para vererek satın almaz. Emek, köleler tarafından ona sunulmuş bir ayrıcalıktır. O yalnızca emeğini kendisine veren insanlara, kendi ürettiklerinden “yaşayabileceği kadar” ürünü “bırakır”.

Ağaz u Encam’ında insanlar için istediği “miras hakkı” yani mülkiyeti savunuyor olması, esnaf’ı örgütleyen ilk insan olması, “vatan” için savaşan bir topluluğun önderliğini yapması, siyasal anlamda Aristokrasinin savunuculuğunu yapan Mevlevilere karşı yaşamı boyunca savaşım içinde bulunması, “kul” kavramı karşısında insanı “birey” olarak da görmeye başlaması... Onun açtığı yoldan giden Ahîlerin kendi siyasi görüşleri doğrultusunda iki ayrı devlet kurmuş olmaları...

İşte Ahî Evren’i ve Ahîlik örgütünü günümüzde önemli kılan tutamaklar bunlardır.

Sn. Mikail Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud, melamilik inancı doğrultusunda kitaplarının hiç birinde adından söz etmemiştir. Tabsira’da, adından değil ama, kendinden söz etmektedir:

Şiddetli zorlanmalar, irade yularını elimden alıyor. "Allah
işinde hükümrandır."(Yusuf Suresi,12/21) Yani kulları üzerinde hüküm vardır. Şu anda hatırımda olmayan şeyler dahi yazılabilir. Onun için açıklamakta olduğum konuya döneyim. Dayanağım hayat sahibi kayyum olan Allah'tır.(S:159)

Takdir sürekli olarak irade yularını elimden alıyor. "allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(İnsan Suresi,77/30) gene açıklamakta olduğum Allah'ın fiilleri konusunun geri kalan kısmına dönüyorum. (S:161)
Birbirine bunca yakın sayfalarda “irade yularının elinden kaçtığını”, buna neden olan şeyin “şiddetli zorlanmalar” ve “takdir” olduğunu açıklaması, yazıların ardında gerçekten alçakgönüllü bir “insan” olduğunu gösteriyor.
Sanki acelesi var, bir daha yazma fırsatını ele geçiremeyecekmiş gibi…

Bir yandan yazarken, bir yandan da yazmayı isteyeceği şeylerin dışına çıkmaktan, istemini denetleyememekten korkuyor.

Ahi Evren’in 13. yy’dan bugüne, düşünceleri doğrultusunda kurulmuş 20.yy toplumuna seslenmesini sağlayan Mikail Bayram’a okuyucular olarak ne denli sağol desek yeterli olacağını sanmıyorum. Hem Bayram’ın hem de 13. yy Farsçasını okuyabilen bütün bilim adamlarının konuya ilgi göstereceklerini umuyorum. Kısa zamanda Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un bütün kitaplarını bugünün Türkçesi ile okuyabileceğimizi ummak istiyorum.
____________________________

[*] Bilim ve Ütopya’nın Aralık 1995, 18. sayısı, 38. sayfada yayınlanmıştır.
[1] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:283
[2] Walther Kranz, Antik Felsefe / Ist.Üniv.Ed.Fk.Yayını / 2.Bsm.Ist.1976 / S:48-55
[3] Kitab-ı Mukaddes / Yeni Ahit / S:92[4]Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:172

2 Aralık 2007 Pazar

Hace Nasiru'd Din Kimdir? / Who is Hodja Nasreddin?


Akşehir'de Nasrettin Hoca'nın kapısı kilitli, her yanı açık türbesi
(gerçek bir mezar değl, "makam"dır)


HACE NASİRÜ’D DİN’İN BİR KÜLTÜR TARİHSEL VARLIK OLARAK DOĞUMU[1]

Ömer TUNCER
I

“CUHA” nedir biliyor musunuz?

Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca sözlüğünde “Yalancılık ve ikiyüzlülükte ün salmış bir Arap” diye açıklanıyor. 13.yy Anadolu’sunda ise şarlatan, şaklaban, maskara, komik anlamlarında kullanılıyor.

Mevlânâ, Mesnevî’sinde bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi “hikâye”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.

Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 308-310. sayfalardaki öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:
“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “VallAhî onu bizim eve götürüyorlar” der. “Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
Mesnevi V.Cilt, 879-880. sayfalarda da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.

Mesnevi IV.Cilt, 1115-1121. sayfalarda ise Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.

Mesnevi V.Cilt, 883-884. sayfalarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...

Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.

Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?

Önce tarihsel gerçekler:

Gerçekten Ahî Evren ve Babaî ardılı Ahî örgütünü, 13. yy Anadolusu’nda Mevlânâ’ya karşı savaşım içinde görüyoruz. Bu, öyle kıran kırana bir savaşım ki, Ahîler 1247’de, belki de Şeyh Nasîrü'd Din’in de içinde bulunduğu bir komployla Mevlânâ’nın Şeyhi, Şems-i Tebrîzî’yi öldürürler. Bu komplonun içinde Mevlânâ’nın öz oğlu Alaüd Din Çelebi de vardır.

Şeyh Nasîrü'd Din ve Alaüd Din Çelebi bundan sonra artık Selçuklu Başkenti Konya’da tutunamaz ve Kırşehir’e çekilirler. 14 yıl orada yaşar, Anadolu Ahîlerini örgütlerler. 1261 yılında Mevlânâ’nın da onayıyla Kırşehir’in Selçuklu Emîri Nurettin Caca tarafından kanlı bir baskınla öldürülürler.

Mevlânâ’nın öfkesi öyle bir öfkedir ki, Konya’ya getirilen oğlu Alaüd Din Çelebi’nin cenaze namazını kıldırmayı reddeder.

Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, Aristokratlardan yoksuldur bu nedenle de aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille Cuha diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin fakirliğini alaya almaktadır.

Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:567-570), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan atelyelerde yapılır. Bunu anımsatarak aşağılamak için Mevlânâ, yanılıp attarlar çarşısına giden “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.

Ahî Evren’in içinde bulunduğu tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).

Baba İlyas ve ardılları Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, yani Nasreddin Hoca birinci yolu seçmiş olan Sûfîlerdir. Bu ayırım, siyasal çizgilerine değin yansıyacak ve 13. yy Anadolu’sunun temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.

Mevlânâ, son (VI.)cildinin başında, Mesnevi’yi, birileri ile mücadele etmek amacıyla yazdığını söylemektedir. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla mücadeledir.

Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî’nin, yalnızca Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde değil, kendi kitaplarında, Letaif-i Hikmet ve Letaif-i Gıyasiyye’de de bugüne, Nasrettin Hoca fıkrası olarak ulaşmış öyküler görüyoruz.

Söz gelimi suya düşen birine “ver elini” diye bağıran insanları görünce, “o hiç kimseye hiçbir şeyini vermez” diyerek “al elimi” diye seslenmesi, Letaif-i Hikmet’ten alınmıştır.

Mevlânâ’nın “uhrevî / göksel” bir yaşamı öneren düşünce dizgesinin karşısına, bir halk insanı olarak Nasrettin Hoca’mızın, bildiğimiz, ayakları yere basan yaşam biçimini koyarak güçlendirebilir, fıkralarında karşısındaki Mevlânâ tarzı “yüce”liklerle dalga geçişiyle pekiştirirsek her ikisinin aynı kişi olduğu daha da açıklıkla anlaşılır.

Bu durumda Nasrettin Hoca’nın yaşamının pek çok ayrıntısı da ortaya çıkar. 1171’de Azerbaycan’ın Hoy kentinde doğduğu, ilk eğitimini Azerbaycan’da yaptığını, gençliğini Horasan ve Maveraünnehir’de geçirdiğini ve oradaki bilim adamları ve mutasavvıflarla ilişki içinde olduğunu biliyoruz. Bu arada Debbağlığı da öğrendiği kendine meslek olarak seçtiğini anlıyoruz. 1204 yılı dolaylarında Bağdat’a geldiği, Şeyh Evhadü’d Din Kirmani ile tanışıp ona bağlandığı anlaşılıyor. Sonra Şeyh Evhadü’d Din ve kızı ile birlikte Kayseri’ye gelip yerleşir. Burada şeyhin kızı Fatma Hatun ile evlendiğini, ve Bağdat’ta üyesi olduğu Fütüvvet teşkilatlarına benzer bir kuruluşu Kayseri’deki esnafla birlikte oluşturduğunu ve buna Türkçe olarak “Ahî Teşkilatı” denilmeye başlandığını anlıyoruz.

Debbağlık yapıyor olması, onun yılan derisi gereksemesini karşılamak için yılanlara ilişkin bilgisinin oldukça iyi olduğunu, bu yüzden de “Evren” yani yılan, ejder adıyla anılmaya başlandığını gösteriyor. Hekimlikle yılan ilişkisi, onun hekimlikle de ilgilendiğini gösteriyor. Bu arada hekim ve araştırmacı yanı, İbn-i Sina ile ilgilenmesini ve düşüncelerinden etkilenmesi sonucunu doğuruyor. Daha sonra İbn-i Sina’nın kitaplarına yazılmış bir reddiyeye karşı “Müsari’ül-Müsari” adıyla bir reddiye yazdığını, bir yapıtını da çevirdiğini, başka kitaplarında adı geçen, ancak henûz bulunamayan “İlmü’t Teşrih / Ameliyat Bilimi” adlı bir de kitap yazdığını biliyoruz.

Hace Nasiru’d Din’in karısı Fatma Hatun’un Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rûm) örgütünün başı olduğunu, kocasının 1261’de öldürülmesinden sonra 20 yılı aşkın Hace Bektaş’ın Sulucakarahöyük’deki dergahının iç işleri sorumlusu olarak yaşadığını anlıyoruz.

Mevlânâ, Aristokrat, ataerkil ekinsel yapının savunucusudur. Bu yüzden, Türkmenler’in kadınlarını da adamdan saymalarını anlayamaz; Cuha’nın karısı ile ilişkisini alaya alır. Kadınlarla erkeklerin “insan” olarak bir arada bulunabileceği, onun Aristokrat kültüründe bulunan bir şey değildir. Bu nedenle Hace Nasiru’d Din’in, Hace Bektaş ve Taptuk Emre’nin de içinde bulunduğu Türkmen geleneğinde kadının da insandan sayılmasını aşağılar. Türkmen sûfîlerini, “değişmez gerçek”in bir yana bırakılmasını, zıtların birliğinin oluşturduğu “güncel doğru”nun akışkanlığının yaşam ilkesi haline getirilmesini anlayamaz.
Bu makama kim ere işbu nakdi kim dere
Varlığın Hakk'a vere cümle âlem içinde
Kim bu sırra ermedi kendözünü görmedi
Bu ışkdan
[2] esrimedi[3] ömrü zalâm[4] içinde
Varlık yokluk birdürür hem ışk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm
[5] içinde

SAİD EMRE (13.yy)
13. yy Anadolusu’nda yepyeni bir ekin dizgesinin koca bir yer altı nehri gibi birdenbire yeryüzüne çıkmış olduğunu apaçık görebiliyoruz.

Anlıyoruz ki Anadolu’nun 13. yüzyılı, Türkmen Kocası Hace Nasiru’d Din’in kolaylıkla gülüp geçilemeyen tragedyasının, Baba İlyas’lar, Hace Bektaş’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler, Ahî Edebalî’ler tarafından paylaşılmasıyla oluşmaktadır.

Ve 13. yüzyılda Haçlı seferleri nedeniyle Anadolu’da bulunan Avrupa’lı şövalyelerin derinlerdeki, cömertçe paylaşılıvermiş bu tragedyadan paylarına ne düştüğünü, ülkelerine ne götürmüş olabileceklerini, bunların Avrupa’da hangi olaylara yol açmış olabileceğini sorduğumuzda, yüzeysel sezinlemelerimiz bile inanılacak gibi değil!..

Son yıllarda batı dünyasında pek moda olan, yaldızlı esrarengiz, yarı gizli bir yaşam biçimi sanılan sûfîliğin hiç de onların sandığı gibi, çözüldüğünde el çırpılacak yalınkat bir “puzzle” olmadığını, düpedüz topraktan fışkırdığını, gereksemeler üzerine kurulduğunu görüyoruz.

II

Hace Nasiru’d Din’in kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı)dur. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, M.Ö 500’lerde Atina’da Aristokrasinin oluşması sürecine girer, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktir. Fizik gücü daha fazla olan efendidir (kuşkusuz bu durumda erkekler de kadınların “efendi”sidir.).

“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturulamaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Ama güldürenler yalnızca kulluğun da en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…

Aristokratın gülmece(!)si budur…

Bu yüzden Mevlânâ yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne (bu kültür o dönem için Burjuva kültürünün ilk adımlarıdır) mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır.

Kültür tarihinde önce Hallac-ı Mansûr, sonra Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt gibi düşünürlerle oluşmaya başladığını bildiğimiz Burjuva kültürü, 13. yy Anadolusunda Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin de hiç istemeden katıldığı bir süreçle derlenip toparlanacak, düzenli bir yapıya kavuşacak, Haçlı şövalyeleriyle taşınacak ve Avrupa “Yeniden Doğuş (Renaissance)”u için çok değerli bir sıçrama noktası olacaktır.

Ankara ve Osmanlı Devletlerini kurmuş olan bu 13.yy Anadolu Türkmen hareketinin, Murat Hüdavendigâr[6]’la başlayıp Sultan Süleyman’la sona eren, Selçuklu-Bizans imzalı Aristokrat karşı-devrimle önü kesilmiştir.

Bu anlayışın sonunda yeniden doğan gülmece kültüründe, yalnızca Hace Nasiru’d Din’in değil, ardından gelen Kaygusuz Abdal’ın payı da az değildir. Avrupa Renaissance’ı Anadolu’da 13. yy’da başlayan bu kültür değişikliğinden el almış, temellerini bunun üstüne kurmuştur. Yazında Montaigne’in “Denemeler”i, Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü, resimde Hans Holbein’in çizimleri, Bosch ve Bruegel’in yapıtları ile Anadolu gülmecesinin üstüne oturmaktadır.

Gülmece böylece, gereğinde dinselliği de içeren, yeniden “insana özgü” bir kültür ürünü olmuştur.
Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurutan
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaz değilmiş bu be azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebi’den kalmış sanki
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyi kalgır
Be yârenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal (14.yy)
______________________________
[1] Karikatür Festivali “Karikatür ve Mizah” konulu Bildiriler Kitabı’nda yayınlanmıştır
[2] aşktan
[3] kendinden geçmedi
[4] karanlık
[5] “enâm” iki anlamlı; sözlüğe göre, hem “birkaç sureden oluşan halk için küçük kitap” hem de “halk” anlamına kullanılabiliyor. “Enâm’ın ışığı” yani “kelâm/logos” anlamında olmalıdır.
[6] efendi
===========================================
THE BIRTH OF HACE NASİRU’D DİN AS A CULTURAL AND HISTORICAL PERSONALITY

Ömer TUNCER
English Translation by
Mustafa Özcan

Do you know what CUHA is?

It is defined as ‘an Arab that is famous for being a liar and double–faced, in the Ottoman Turkish dictionary compiled by Mustafa Nihat Özön. In 13th century Anatolian it was used to mean “charlatan”, “buffoon”, “comic”.
Mevlana in Mesnevi tells demeaning stories about one of his enemies, calling him “snake”, “dragon”, “Akhi”, “base”, “coward”, “mean” “homosexual”. He does not mention names but just says “Cuha” For instance, the name of the story on pages 308–310 in Mesnevi Volume II is “The story of Cuha and the kid who is crying in front of his father’s corpse.
The story in short is:

“Oh Dad! Where are they taking you? You are going into a
narrow little house. Inside there is neither a rug no a mat. At night no lamp! No food, no bread in the daytime! No roof, no threshold, no neighbour!”

Cuha says “By God! They are taking him to our house. Look! He is describing our house.”

Mesnevi Volume V, pages 879–880 tells how Cuha takes part in a women’s gathering disguised in women’s clothes and behaves shamelessly.

In Mesnevi Volume IV pp. 1115–1121 the secret love affair between a Judge and Cuha’s wife is told in a comical way.

In Mesnevi Volume V pp. 883–884, he is depicted as the “man” who brings home a pound of meat. When having dinner he notices the absence of the meat and asks his wife about it.

“The cat ate it,” says the wife.

He then puts the cat on the scales, which weighs about half a pound. To his astonishment he exclaims: “If this is the cat, where is the meat? If it is the meat, where is the cat?”

It is clearly understood that the “Nasrettin Hoca” of today’s folklore is Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî; in fact the very “Ahi Evren” himself, - Mevlana’s opponent.

So, how is it that Ahî Evren who is both despised and ridiculed by Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’ initially becomes Hace Nasirü’d Din, and later takes his incredible place in contemporary world history of humour as Nasrettin Hoca?

First some historical facts:

We know that in 13th century Anatolia, Ahi Evren and his Babai backed Akhi organization, waged war against Mevlana. It was so fierce an onslaught that in 1247 the Akhis killed Mevlana’s Sheik Şems–i Tebrizi. Sheikh Nasirü’d Din was most likely also involved in that conspiracy.
Mevlana’s son Alaüd Din Çelebi also took part in this plot. From then onwards Sheikh Nasirü’d Din and Alaüd Din Çelebi could no longer dwell in Konya, the Seljuk capital, and they retreated to Kırşehir. They lived there for 14 years and organized the Anatolian Akhis.

In 1261, they were unexpectedly raided and killed by Nurettin Caca, the Seljukian Emir of Kırşehir an action which met with Mevlana’s approval.

Mevlana’s rage was so great that he denied his son, Alaü'd Din Çelebi, whose body was brought to Konya, a funeral service.

The primary difference between Mevlânâ and Ahi Evren was that they belonged to different social classes. Akhis were productive tradesman and poorer than the Aristocrats; as such they were subject to harassment. That’s the reason why Mevlânâ makes fun of Sheikh Nasirü’d Din’s poverty by calling him “Cuha” in a sarcastic way.

But it goes further, in another part of the Mesnevi (Vol 4 pp: 567–570) Mevlânâ makes a mockery of Sheikh Nasirü’d Din’s filthiness.

It is known that Ahi Evren was the Master of the tanner’s lodge and himself a tanner. The leather tanners in those days were working their craft in incredibly stinky workshops. By reminding everyone of this, Mevlânâ insults him by saying that by mistake Ahi Evren enters a perfume merchant’s shop and faints due to the aromatic smell of rose-geranium and musk that a tanner is not used to and cannot be revived until an acquaintance lets him smell dogs’ excrement.

The mystic philosophy of Ahi Evren has developed a world perspective that looks for God in any part of nature (Seyr–i Sûlûk–i Afâki). That’s why he does not exclude the “material”; he is “terrestrial”. On the other hand, according to the mystic philosophy of Şems and Mevlânâ, God can only be in one’s “persona”. A man can reach God only by turning into his inner self (Seyr–i Sûlûk–i Enfusi / Spiritual Subjectivism).

Baba İlyas and his followers Hace Bektaş Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Sheikh Nasirü’d Din Mahmud; that is, Nasrettin Hoca are the “Sufie” that have chosen the first alternative. This difference is reflected in their political convictions and forms the basic Anatolian world vision in the 13th century and later becomes the Anatolian “Sufism” i.e. the Bektashi doctrine and the Turkmen social system of belief and Alevi Shiism.

Mevlânâ in his last Volume (VI) states that he has written Mesnevi as a struggle against some people. This is the struggle against Turkomanism that emerges in the 13th century and lays the foundations of nationalism.

Ahi Evren, Seyh Nasirü’d Din Ebû Hakayık Mahmut b. Ahmet el–Hayi appears not only in Mevlânâ’s Mesnevi but also in his own books “Letaif–i Hikmet and Letaif–i Gıyassiye” in today’s writings called Nasrettin Hoca Jokes.

For example an instance when he sees people shouting to someone that has fallen in water “Give us your hand”.

To this he comments, “He never gives anything to anyone, take my hand!”
This has been quoted from Letaif–i Hikmet.

The contrast between Mevlânâ’s thinking system that proposes a spiritual/celestial life and Nasreddin Hoca’s down to earth way of life is further strengthened by the way he mocks “divinity” which is Mevlânâ’s style in his jokes. It can be concluded that Nasreddin Hoca and Seyh Nasirü’d Din Ebû Hakayık Mahmut b. Ahmet el–Hayi are one and the same.

In this way many details of Nasrettin Hoca’s life can be clarified. We know that he was born in 1171 in Hoy in Azerbaijan, received his initial education in Azerbaijan, spent his youth in Horasan and Maveraünnehir and was in touch with scientists and philosophers there. Meanwhile, he learnt the craft of tanning and chose it as his profession. It is understood that around the year 1204 he came to Baghdad, met Sheikh Evhadü’d Din Kirmani, pledged allegiance to him and became his follower. Later he settled down in Kayseri with the Sheikh and his daughter. We understand that he married Fatma Hatun, the daughter of the Sheikh, and formed a trade guild in Kayseri that resembled the Futuwa Organisation (a semi religious Islamic movement –“Generosity”), of which he was a member in Baghdad and we understand that at a later stage it was called the “Akhi Organization” in Turkish.

As he was a tanner he worked with snakeskins and knew about snakes and how to make use of them; he was called “Evren” meaning a “snake” or a “dragon” As medicine and snakes are inherently linked, his dealings with snakes suggest that he was also interested in that profession. His research in this vocation led to his interest in İbn–i Sina and his being influenced by his philosophy.

Then we also know that in opposition to some criticism written against İbn–i Sina’s book he wrote the criticism called “Müsarilül Müsari”; translated one of İbn–i Sina’s books, and wrote a book titled “İlmü’t Teşrih” / The Science of Operation; which was mentioned in his other books, however it is yet to be discovered.

We know that Fatma Hatun, the wife of Nasreddin Hoca, was the leader of Bacıyan–ı Rum organization (Anatolian Sisterhood) and was in charge of Interior affairs in a Hace Bektaş convent in Sulucakarahöyük for over 20 years after the murder of her husband in 1261.

Mevlânâ is the defender of cultural patriarchy. Therefore, he could not understand why Turkmen women received consideration and respect by their men and he made fun of the relationship between Cuha and his wife. Women as people having an equal role with men in society did not exist in his culture of “Aristocracy”. For this reason, he insults the traditions followed by Turkmens involving Nasirü’d Din, Hace Bektaş and Taptuk Emre. He cannot understand why Turkmen “Sufis” put aside the concept of “unchangeable reality” and espouse the principle of “current truth”.
One who ever attains that sublime rank and acquires its yields
Then in all creation shall divest his entire existence in God.

One who never embraced that mystery has never seen his own essence
He who never got exalted by that light has lived his life in total darkness
Life and death are coextensive, so are the light and love;
Heaven and Earth are coextensive in the light of the Sacred Law.

SAİD EMRE (13th Century)
We can clearly see that a brand new cultural system emerged like a big subterranean river gushing out to the surface in the 13th Century Anatolia. We understand that Anatolia’s 13th century is shaped by people like Baba İlyas, Hace Bektaş, Taptuk Emre, Yunus Emre and Akhi Edebali who shared the tragedy of Türkoman Elder Hace Nasiru’d Din which one finds not so easy to ignore.
Furthermore, in the 13th century what was generously shared with the European Crusader knights who came to Anatolia and what they could have taken back out of this tragedy which was generously shared with them and what effect that could have caused in Europe when questioned, will be beyond our comprehension.

We see that “Sufism” considered superficially mysterious, a half–secretive lifestyle, popular in the west recently, is not necessarily a puzzle applauded when solved but is based on necessities of the nation.

The birth of Hace Nasirü’d Din in cultural history was the renaissance of humour. Humanity, which created the comedy in its natural milieu in 500 B.C. when in the process of forming the Aristocracy in Athena, began to consider humour as insulting. The new culture was an aristocratic culture with everyone as the serf of his superior; the social system turned into a servitude hierarchy. The main criterion is strength. The physically stronger one is the master. (No doubt in this case men are the masters of women).

The “serf” does not have the right to laugh. The culture of humour related to them cannot create humour. To laugh is the right of masters only. But those who make people laugh are still the “serfs” but the lowest caste of serfs i.e. the clowns, the jesters, the buffoons, and the jokers. For this reason, anything could be done to them, their arms could be twisted, their heads could be put into water to test how long they could survive, they could be killed by twisting their necks. Moreover, they could fight to death with each other, could be thrown to lions....

Such is the humour of the aristocrats.

That’s why Mevlana behaved in unison with the values of the Aristocrat Seljuk culture and tried to present his opponent Ahi Evren Sheikh Nasiru’d Din Mahmud as a buffoon. He was not able to realize that the ongoing universal culture had been changing. He was greatly mistaken. Hace Nasiru’d Din, whose name Mevlânâ tried to omit from the history of humanity, became a property of the born again culture of the people (which constitutes the first steps of the Bourgeois culture) and was carried to this present time of ours.

As we know in the 13th Century Anatolia, the Bourgeois Culture started to take shape with philosophers like Hallac-ı Mansûr, Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt and with the unwilling contributions of Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî. It reached an orderly state and was transported to the West by the Crusaders to make Europe a very significant springboard for the Renaissance.

This 13th Century Anatolian Turkmen movement that founded Ankara and the Ottoman State, was cut off by the Aristocratic counter-revolution of Seljuks and Byzantium, which started with Murat Hüdavendigâr and came to an end with Sultan Süleyman.

As a consequence not only Hace Nasiru’d Din but Kaygusuz Abdal his successor, have also greatly contributed to the re-birth of the comedy culture. The European Renaissance was influenced by and built its foundations on this changing culture of the 13th Century Anatolia. In Literature the “Essays” of Montague, Erasmus’ “The Praise of Folly”, Hans Holden’s paintings and sketches, the works of Bosch and Bruegel all fit in to the Anatolian comedy.

Thus the comedy has again became a cultural product “unique to man” including religiousness when necessary.

I bought a goose from a woman
Its neck longer than a pipe
It exasperates forty nobles
Some forty days it boiled yet didn’t cook

Eight of us cart the wood
Nine of us light the fire
The goose stares at us its head held high
Some forty days it boiled yet didn’t cook

I bought the goose, I paid some coins
Its flesh was harder than its bones
Neither boiler nor scoop lasted
Some forty days it boiled yet didn’t cook

What a spoiled goose this is
Strolled for forty days around Caucus Mountains
It groomed its wings and tail
Some forty days it boiled yet didn’t cook

We put the goose in a furnace
But it flew off to some place
How terrible my dear fellow
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is yellow
The fox has slaughtered the ewe
As if the goose remains from the days of Noah
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is yellow
It’s bones are thicker than its meat
The woman sold it sound in body
Some forty days it boiled yet didn’t cook

My goose’s wing is speckled
Goodbye to you, happy journey
Don’t you be a burden to us
Some forty days it boiled yet didn’t cook

We mixed bulghur in its broth
The bulghur rises calling God
What is this o my friends I ask you all
Some forty days it boiled yet didn’t cook

I am Kaygusuz Abdal what more can I say
I am bound by oath and loyalty
Let’s pack up the sheepskin rug and go
Some forty days it boiled yet didn’t cook

KAYGUSUZ ABDAL (14.yy)

2 Kasım 2007 Cuma

Anadolu'da Yeniden Doğuş




Kurulustan Kurtulusa - Anadoluda Yeniden Dogus (Belgesel) - from Ömer Tuncer on Vimeo.
(İzlemek için tıklayınız)


KURULUŞTAN KURTULUŞA[*]

Ömer Tuncer

“Bakındım, ‘O’ndan başka hiçbir şey göremedim. Ve ‘O’ndan başka hiçbir şey işitmedim. Ve konuştuğumda ‘O’ndan başka hiçbir şey dile getirmedim. Ve dedim ki “Ene’l Hüve / Ben ‘O’yum” (…) Çünkü ‘O’nun sevgisi üzre ben Hakk’ım. (…) Ve benim sınırım ‘O’nun varlığı üzre olmuştur."
Hüseyin bin Mansur El Hallac (828-922)

Hicret’ten yalnızca 244 yıl sonra doğmuş Hüseyin bin Mansur El Hallac. “Kul” sayılmaya itirazı var. O güne değin insanlık kültüründe başka bir şans yok. “İnsan” isen “kul”sun!.. Hepsi bu… İnsanlığın kültürü bu ana konum üzerine kurulu. “Kul” olmayan tek varlık “Allah”… Ötekiler belli bir hiyerarşik yapı ile birbirinin kulu. Sosyal yapı da işte bu hiyerarşiye göre oluşuyor.

Aristokrat kültürün temel dayanağı budur. Aristokrat sınıf, kendisini, tanrı adına toplumu yönetmekle görevli sınıf sayar. Kulluğu yalnızca tanrısınadır. Aristokrat olmayanların da efendisidir.
“Kul” olmaya itirazı olan, yalnızca Hüseyin bin Mansur El Hallac değildi tabii. Ardından gelenler az değildi:

· İbn-i Sina, (İran 980 – Hemedan 1037)
· Farabi, (Türkistan 870 – Şam 950)
· Hasan Sabbah (Deylem-İran 1124)
Ve:


Mey kasemi kırdın, yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarabım yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım.


Ömer Hayyam (1123?) Çev: Orhan Veli Kanık

(Tercüme Der. 34-36 Şiir Özel Sayısı s:298)
Anadolu’ya 13.yy Türkmen Göçleri: Horasanîler...

Orta Asya’dan yola düştükten sonra uzunca bir süre İran üzerinde kalarak yaşamlarını sürdüren ve kültürel etkileşim içinde Müslümanlaşarak bir yandan İslam kültüründen alınan temeller üzerine kendi özgün düşüncelerini de katarak oluşturdukları özgün tasavvuf kültürü ile günümüze değin ulaşan düşünsel olgunluğa ermiş ve düşünsel bir akım oluşturmuş olan insanlardır.

12.yy sonuna kadar Hindistan, Azerbaycan, İran ve Bağdat dolaylarında yaşayan bu insanlar, Moğolların sürekli batıya saldırarak yaklaşmaları ile, artık akıllarını kullanmayı öğrenmiş ve silah kullanmayı da unutmuş olduklarından, Batıya, Anadolu’ya akar.
Önemli bir bölümünün, bir kültür merkezi olan Horasan’da doğmuş ve yetişmiş olması, zaman içinde tasavvuf düşüncesi taşıyanların bütününe “Horasanî”ler denmesine neden olmuştur.

13.yy’da Anadolu’lular…

Horasan’dan, Hoy’dan, Bağdat’tan, özgür topraklara, Anadolu’ya gelen Türkmenler “kul” olmaya itirazlarıyla birlikte gelir. Yunus, Anadolu’da doğmuş olmasına karşın bu itirazı en iyi dile getirenlerdendir:



Nitekim ben beni bildim yakın bil ki Hakk’ı buldum
Korkum onu buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum

Ben kimseden korkımazam ya bir zerre kayırmazam
Ben şimdi kimden korkayım korktuğum ile bir oldum

Azrâil gelmez yanıma sorucu gelmez sinime
Bunlar benden ne sorarlar onu sorduran ben oldum

Yunus’a Hakk açtı kapı Yunus Hakk’a kılar tapı

Benim işim devlet bâkî ben kul iken sultan oldum.
Yunus Emre (13.yy sonu)

Düşünce tarihinde “kul”dan “birey”e geçişin öyküsü böyle başlar…

İnsanoğlu, “birey” olmanın yolunu “tanrılaşmak”ta bulmuştur. Yüce varlıkla, evrendeki tek “ben” ile birleşmek onu “kul” olmaktan kurtaracaktır.

Bu arada Avrupa’da, özellikle İngiltere’de başka açıdan benzer bir hareketlenme başlamıştır. 1215 yılında tanrıya, dolayısıyla onun vekili sayılan kırala kul olan soylular, bu kulluklarına baş kaldırır: Kıral, çaresiz boyun eğer ve “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libaertatum”u imzalar. Böylece kullardan bir bölümü olsun “özgür”leşme ve “birey”liklerini kazanma yolunda ilerleyecektir.

Kültür tarihinde o güne değin var olmayan ilginç “ilk”ler yaşanmaktadır.

Varlıklarını “kul“luk üzerine oturtanlar, artık özgürleşmekte, bireyleşmekte Tanrılaşmakta, yere göğe sığamaz hale gelmektedir:

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Gevher-i lâmekan benem kevn-ü mekâna sığmazam

(İki evren -bu dünya ve öteki dünya- bana sığar ama ben bu evrene sığmam.
Mekânsızlığın cevheri -tanrı- benim, mekânın varlığına sığmam.)
Seyyid Nesimî
Bu düşünceleri ve şiiri yüzünden Seyyid Nesimî'nin diri diri derisi yüzülür.

Hallac-ı Mansur, İbn-i Sina ve Ömer Hayyam, İslam dünyası içinde 9. ve 10. yüzyıllarda düşüncelerini ilk kez “birey” üzerine kurmuş olan filozoflardır. Bu tutumları, kültür tarihinde daha sonra gelecek olan 13.yy Anadolusunu, Avrupa Renaissance’ını Fransız, Amerikan Devrimleri ile Anadolu’da Kemalist Devrimin kültürüne değin ulaşacak olan temel süreci de başlatmıştır.

Ahî Evren, Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un gelişi (1204) ve Ahîlik kurumu 1204 yılında Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen Horasanîlerin arasında İran’ın Hoy kasabasında doğmuş ve eğitimini önce İran’da, sonra da Bağdat’ta tamamlamış olan Nasirü’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî ile onun şeyhi Evhadü’d Din el Kirmanî ve kızı Fatma da vardır.

Nasirü’d Din Mahmud debbağdır, deri işleriyle uğraşmaktadır. Her üçü de Bağdat’ta bir Arap Esnaf teşkilatı olan Fütüvvetin ileri gelenlerindendir.

Kayseri’ye yerleşirler ve esnaf çarşısındaki bir dükkanda debbağlığı uygulamaya başlarlar. Bu arada Nasirü’d Din Mahmud ile Evhadü’d Din el Kirmanî’nin kızı Fatma evlenmiştir.

Öte yanda Bağdat’ta üyesi oldukları fütüvvet’in benzerini Kayseri esnafını da örgütleyerek kurmaya girişirler. Evhadü’d Din Hamid el Kirmânî, Evhadiyye adı verilen tarikatın şeyhidir ve bu tarikatın, dünyevi bir tasavvufî meşrebi (düşünsel yol, bakış açısı) vardır. Bütün evrenin tanrısal birlik içinde olduğu temel düşüncesine dayalıdır. Tanrı, insanın gördüğü her nesnede kendini insanlara göstermektedir. Bu nedenle de evrenin parçası olan her şey tanrıyı taşır ve kutsaldır.

Canlılara zarar vermeyen, dahası onlara hizmet üreten bütün el sanatları da dinsel bir kutsallık içinde yerine getirilmelidir. Bu tutum, insanlara yarar getirecek ürünlerin üretilmesine önem ve ağırlık verilmesi sonucunu doğuracaktır. İnsan ilişkileri yararlıya yönelik olacak, hiç kimsenin suçu, hiç kimseye açık edilmeyecektir. Esnaf birbirini kollayacak, biri eş ve çocuklarını bu dünyada bırakarak öteki dünyaya erken göçerse geri kalanlar, ölünceye değin onların bakımı üstlenecek, üstelik çocuklara babalarının sanatının incelikleri de öğretilecektir.

Benzer daha pek çok kurumu olan Anadolu Ahîliği ortaya çıkmaktadır.

Anadolu Türkmenleri: Babaîler

Horasan, Hoy, Bağdat gibi kültür merkezleri üzerinden gelerek Anadolu’daki Türkmenlerle de birleşen Horasanîler, olası ki, dış dünyaya yönelik düşünceleri doğrultusunda, dünyada ilk kez, Anadolu’da Siyasi bir birlik oluşturmaya da yöneldiler. Şeyhlerine “baba” adını verdiklerinden bu birliğe “Babaîler” denilmiştir.

İnanç dizgelerine (tasavvufî meşreplerine) ilişkin elde çok az veri bulunan Babaîlerin başında, bildiğimiz dönemlerde, Baba İlyas vardır.

Ahîliğin Anadolu’da yerleşmesi: Kayseri örgütlenmesi

Anadolu Ahîleri, dış dünyaya dönük dünya görüşlerinin de etkisiyle saldırgan Moğol işgalcilerine karşı önlem olarak, kendilerin silahla koruyabilecek bir örgütlenme içine girerler. Arap fütüvvetinde Rinüd Rindler denilen bu koruyucu yapıya, Türkmen dilinde Alp Erenler denmiştir.

Ahî örgütlenmesi içinde kadınların yeri de önemlidir. Kadın erkekten ayrı ve özellikle de aşağı değildir. Üretime, eğitime, dahası savunmaya bile, erkekler kadar katılmakla görevlidir.

Anadolu tasavvufunun düşüncesine koşut olarak, ahî düşünce dizgesinde madde, tanrının evrende görünür biçimlerindendir. Ama canlının ve insanın yeri özeldir. Bu nedenle de söz gelimi kasaplar bile, hayvan öldürdükleri için, ahî olamazlar. İnsanları kandıran, bilerek kalitesiz mal satan esnaf, ya da sayrıları iyileştirmek için girdiği evlerde ev sahîbine kötü gözle bakan hekim, yeminine sadık kalmamış sayılacak ve mesleği elinden alınacaktır.

Bu noktada ilginç bir durumu saptamak gerekiyor. 13.yy’dan 1700 yıl kadar önce, Anadolu’da, Bodrum yarımadasının tam karşısında Anadolu coğrafyasının uzantısı olan İstanköy adasında dünyanın ilk sağlık yurdunu oluşturan Hippokrates’in “Hekimlik Yemini”nin bir bölümüne göz atalım:

Aşağıdaki sözlerimi ve yeminimi bütün gücüm ve kudretimle
yerine getireceğime, hekim Apollon, Hygeia, Panakeia ve bütün tanrı ve tanrıçalar üzerine yemin ederim. Sözlerime tanık olsunlar.

(…) Hastalarımın iyileştirme yöntemini bütün gücüm ve düşüncelerimle onların yararına yaralayacağım. Her türlü kötülükten ve haksızlıktan kaçınacağım. Benden istense bile hiç kimseye zehir vermeyecek, böyle bir telkinde bulunmayacağım.(…)

Girdiğim her eve sadece sayrıların yararı için gireceğim. Bozucu nitelikte olan ve isteyerek yapılan her çeşit kötülükten uzak duracağım. Özellikle özgür olsun, köle olsun kadınlara ve erkek çocuklara sarkıntılıktan kaçınacağım. Mesleğimi uyguladığım sırada ya da bunun dışında toplum içinde gördüğüm ya da duyduğum açıklanması gerekmeyen hiçbir şeyi açıklamayacak ve ağız sıkılığını görev sayacağım. (…)

Hekim Hippokrates (M.Ö.460 – 377)
(Aradaki koşutluktan özellikle söz etmeye sanırım gerek yok. Ama bu koşutluk, kültür tarihçilerince araştırmaya değer görünüyor.)

Hippokrates zamanından bu yana insanlık kültürünün geliştirerek getirdiği anlaşılan ahlak kurallarını uygulamayan esnafın pabucu dükkanının damına atılır ve dükkan Ahî örgütü tarafından kapatılırdı.

Buraya,
Sarhoşlar,
Zina işleyenler,
Münafıklar,
Gammazlar
Dedikoducular,
Müfteriler,
Gururlular,
Kibirliler,
Merhametsizler,
Kıskançlar,
Kin tutanlar,
Sözünden dönenler,
Yalancılar,
Kadınlara şehvetle bakanlar,
Emanete hıyanet edenler,
Başkasının ayıbını yüzüne vuranlar,
Hırsızlar
Varyemezler,
Can alanlar
giremez!
Neşet Çağatay
“Ahîlik Nedir” s:19

Gençlerin eğitimi, hem dinsel, hem özdek(madde)seldir. Haftanın belirli geceleri, çalışma saatleri dışında toplanılır, ahlak, insanlık, birlikte yaşanır, o haftanın yaşanmışlıkları üzerinde konuşulur, yorumlar yapılırdı. Gençlere bir tür yaşama çıraklığı yaptırılır, eğitim, birlikte yaşanarak verilirdi. Bu toplantılara bir çok ad verilmiş olmakla birlikte en yaygınlarından biri “Barana” olmuştur.

Ahî örgütlenmesi 13.yy’da, zaman içinde giderek yaygınlaşacak ve Kayseri dışına da taşarak bütün Anadolu’ya yayılma eğilimi gösterecektir.

Kendini Aristokrat duyumsamayan, yani Selçuklu’nun tanrısoylu ailelerinden sayamayan esnaf, böylece kendisini Selçuklu aristokrasisinin kulu sayan bir kültür yerine, kendine özgü, özerk toplumsal bir yaşamı da oluşturmaya girişecek, Aristokratlardan bağımsız bir yaşam için savaşım vermeye başlayacaktır.

Şems-i Tebrizî - Mevlânâ Celalü’d Din Rûmi

Bir yandan esnaf arasında Ahî örgütlenmesi sürer ve gelişirken öte yandan, Selçuklu’nun başkenti Konya’da Mevlana da bir örgütlenme içine girmektedir. Tasavvuf anlayışı, “insan” varlığının evrenin merkezinde bulunduğu temel düşüncesine bağlıdır. Ancak Mevlana’nın insanı “birey” değil, Aristokrat kültürün “kul” anlayışıyla özdeştir.

Şems’in 1243 yılında Konya’ya gelmesiyle düşünsel bakımdan güçlenen bu örgütlenme, siyasal olarak da Selçuklu aristokrasisini desteklemektedir. Ayrıca Anadolu’yu işgal etmiş olan Moğol noyanları ile de koşutluk içindedir. Bu nedenle Moğollar, Mevlana’ya “Anadolu Bilgesi” ünvanını uygun görmüşlerdir.

Selçuklulara Karşı Babaî kalkışması ve bastırılması 1240

Babaî düşüncesinin tam olarak ne olduğu bilinmediği gibi, karıştıkları siyasi olayların da nedenleri henûz tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Ancak Anadolu 1240 yılına yaklaşırken Selçuklu’ların Babaî Türkmen’leri tehlike olarak görüp bastırmaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu arada Baba İlyas, Amasya’da tutuklanır.

Bu olay Anadolu’daki bütün Türkmen’lerin onu kurtarmak üzere Amasya’ya doğru yola çıkmalarına neden olur. Selçuklu yönetimi, Babailer yetişip kurtarmaya gelmeden, Baba İlyas’ı idam eder.

Ama bundan sonra umulan olmaz, Türkmenler sakinleşmek yerine çok daha büyük bir güçle toparlanırlar. Önce Amasya’ya gelerek şeyhlerini öldürenleri cezalandırırlar; sonra da Konya’ya doğru harekete geçerler.

Anadolu’nun her yanından kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün Türkmenler bu harekete katılmak üzere toplanmaktadır. İyice ürken Selçuklu yönetimi, Hıristiyan Bizans’tan da asker alarak Konya’ya gelmekte olan Türkmen’lerin önünü kesmek üzere yola çıkar.

Küçük bazı ön çatışmalardan sonra, düzensiz bir sel halinde gelen öfke dolu Türkmenlerle Selçuklular, Kırşehir’in Malya Ovası’nda karşılaşırlar. Düzenli ordu karşısında Babaî Türkmenler dayanamaz. Çok büyük bir kırım yaşanır. Bir daha toparlanamayacak biçimde kadın erkek, çoluk çocuk demeden öldürülür. Bu çatışmalar sırasında Hace Bektaş’ın kardeşi Menteş de öldürülmüştür.

Kültür Tarihinde Köşebaşları ve Anadolu

İnsanlık tarihinde temel kültür değişiklikleri az sayıdadır, ama akışta yön değiştirmeleri belirler.
Tarımın başlaması, avcı-toplayıcılıktan yerleşikliğe geçişe, dolayısıyla kentlerin kurulmasına neden olmuştur (M.Ö 7200 Diyarbakır Çayönü Höyük / M.Ö. 6800 Konya Çatalhöyük / M.Ö. 5500 Burdur Hacılar). Ardından işbölümünün başlaması böyledir, köleliğin başlamasına neden olmuş, Anaerkil kültür yapılanması, Ataerkil yapılanmaya dönüşmüştür.

Yazının bulunması kültürün yaygınlaşması ve gelecek kuşaklara bırakılması sonucunu doğurur; teknolojinin gelişip madenlerin işlenmeye başlamasıyla aynı zamanlara rastlar (M.Ö. 3200-3000 dolayları Mezopotamya).

İnsanoğlu’nun mitolojik fantezilerden kendini kurtarıp bilimi başlatması, kültür tarihinin en temel köşebaşlarından biridir (M.Ö. 7.yy Miletos’lu Thales), insanevladı kültürünün günümüze doğru evrimle sürecinin başlamasını belirler.
“İnsanoğlunun kafası, yani usu (yarı uykulu yarı uyanık) sanki bir kuyu boşluğu içinde mitolojik düşler ve karabasanlar görürken uyanmış; zaten apaçık gözlerle uyanılınca, karabasanlar mı düşler mi kalır? Boynuzlu kulaklı tanrılar,
putlar, ecinniler, devler ve karanlıklar yaratığı ne varsa topu da apar topar yallah diye cızlamı çekerler. O loş kuyudan yavaş yavaş bir insan kafası (yani usu) çıkmış. Mitolojiden sıyrılmış çıplak insan gözü sipsiftah doğmuş ve evrende
fırdolayı bakış gezdirmiş korkusuz. İşte bu iş milyonlarca yılı bulan insanoğlu hayatında, ilk kez İyonya’da oluyor.”
Halikarnas Balıkçısı
“Altıncı Kıta Akdeniz”
s:145 Bilgi, Ank. 1982
13.yy başında, 1215 yılında İngiltere’de soyluların baskısıyla kralın imzalamak zorunda kaldığı “Büyük Özgürlük Beratı / Manga Carta Libertatum”da geçen “Libertatum / Özgürlük” sözcüğü, kültür tarihine bağlı toplumsal hareketlenmede, çağımızı da yaratacak yeni bir köşe başını göstermektedir. Ancak bunun toplumsal ve kültürel alanlarda görünür gerçekleşmesi, 13.yy boyunca Anadolu’da olmuş, sonunda bu yapı, Ankara ve Osmanlı’yı, başlangıçta Aristokrat olmayan iki devleti doğurmuştur.

Oysa biri 13.yy ortasında, öteki sonunda olmak üzere, demokrasinin gelişme ortamı olduğu var sayılan İngiltere’de, biri aristokratlar tarafından, öteki de kıraldan yana iki meclis kurulabilmiştir.

Moğol işgali - Dünya’da ilk kez Kayseri’de “Vatan Savunması” 1242

Moğollar Batı’ya yüzyıllar süren akınlar sonunda, 1242 yılında Baycu Noyan komutasında Anadolu üzerine de yönelir. Önce Erzurum’u alıp, sonra 4 Temmuz 1242’de Kösedağ’da Anadolu Selçuklu ordularını yenmesinden sonra Selçuklu’nun direnci büsbütün kırılmış, Anadolu’yu Moğollar’a teslim etmeye hazır hale gelmiştir.

Hemen ardından Sivas’ı kolayca ele geçiren Baycu Noyan, sonra da Kayseri’yi almak ister.

Oysa, Kayseri, 1204 yılında Anadolu’ya gelmiş olan Şeyh Nasirü’d Din Mahmud’un oluşturduğu Ahî örgütünün merkezidir ve en güçlü olduğu yerdir. Üstelik Ahîler, o güne değin toplum üyeliği için gerekli olan “kul” anlayışından başka bir anlayış geliştirmişlerdir. Kendilerini dünyada ilk kez, sultanların (kıralların, çarların, halifelerin, papaların vb) kulu olarak görmüyorlar, üzerinde yaşadıkları toprağa bağlı sayıyorlardı.

Günümüz kültürüne değin ulaşacak olan “vatan” kavramı doğuyordu. Çünkü toprak, onlara, yaşama gücünü oluşturan mesleklerini veriyordu.

Selçuklu Sultanının kulu olmadıkları için, sultanın yararına değil, dünyada ilk kez kendi yararlarına Moğollara karşı Kayseri’yi savundular.

Bu tutumu Moğolların anlamazlardı ve bekleyemezlerdi. Oysa şimdiye değin, bir sultan yenilince bütün kulları teslim olurdu.

Savunma 15 gün sürebildi. Kayseri’de yaşayan ve ahîlerin ne yaptıklarını anlayamayan Selçuklu ve Moğol yanlısı Kalenderiler, ahîlere ihanet ederek kente giriş için yol gösterdiler. (Prof.Dr. Mikâil Bayram, “Selçuklu Döneminde Kalenderî-Ahî çatışması”, Bilim ve Gelecek Sayı:17, s:36)

Dolayısıyla Kayseri Savunması, Kösedağ Yenilgisinden sonra Anadolu’nun tek direnişi ve dünyada ilk kez, tanrı “mülk”ünün değil, “vatan”ın savunulmasıdır. Adı henüz anılmıyor bile olsa “vatan” kavramını doğuracak olan kültürel ortam oluşmaktadır.

Moğol İşgali altında Anadolu: Kültür Tarihinde “ulus” kavrayışı mı başlıyor.

1242 yılında Kösedağ’da Selçuklu ordularını yenerek Anadolu’ya giren ve bu tarihten başlayarak yönetime el koyan Moğolların Anadolu’dan .çıkışı ile ilgili bir bilgi yoktur. Anadolu insanını, önce Selçuklu sultanları aracılığıyla yönetirler, Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, güçlerinin Anadolu insanı arasında eridiğinin ayırdına vararak Yıldırım Bayezid zamanında Timurlenk ile Anadolu’yu bir kez daha ele geçirirler. Ancak Türkmen budun kültürünün baskın egemenliğine karşı kültürlerinin Anadolu’da tutunmasını sağlayamazlar.

Dünyada daha “ulus” denilebilecek bir kültürel birikim ortaya çıkmamışken Türkmen birliği gelecekte doğacak olan “ulus” kavramına kültürel taban oluşturur. Öte yandan dünyada ilk kez, uluslaşma sürecindeki bir budun olarak siyasal birliklere yönelir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din ve Anadolu Ahîlerinin örgütlenmesi

4.Haçlı orduları İstanbul’u yağmaladığı 1204 yılında şeyhi ve kayınpederi Evhadü’d Din Kirmânî ile Bağdat üzerinden Anadolu’ya gelen debbağ Nasuri’d Din Mahmud bin Ahmed el Hoyî, aldığı eğitimin ve Bağdat’taki fütüvvet yaşamından edindiği deneyimin desteğiyle, önce Kayseri esnafını hem tasavvuf düşüncesine hem de dünyaya bir gelenek oluşturacak biçimde örgütler. Anadolu’da “ahî örgütlenmesi” böylece, Türkmen-Babaî örgütlenmesi ile de ilişki içinde oluşur. Ancak Selçuklulara karşı Babai-Türkmen kalkışması sırasında Şeyh Nasirü’d Din, başka ahîlerle birlikte hapsedilmiş olduğundan bu kalkışmada ahîler bulunmaz, bulunamaz, dolayısıyla ahîlik, Malya Ovası kırımından öteki Türkmen’ler denli etkilenmez. Bu nedenle, kırımdan sonra Anadolu Ahîleri (Ahîyan- ı Rûm), Anadolu’da kalan tek örgütlü Türkmen gücü olarak ortaya çıkar, üzerinde yaşadıkları toprağı, sultan’ın “mülk”ü değil, “vatan” sayarak Moğol işgaline direnen tek güç olur.

Daha sonra, nasıl olur, bilinmez, bir Selçuklu iktidar değişikliği ile önce, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’i Konya’da Selçuklu veziri olarak da görürüz. Ancak uzun sürmez. Şems’in 1247 yılında bir suikaste kurban gitmesi sonucunda Mevlânâ’nın oğlu Alaüd Din Çelebi ile suçlanacak ve birlikte Konya’yı terk ederek Kırşehir’e göçmek zorunda kalacaktır.

Hace Bektaş-ı Velî

Hace Bektaş-ı Veli, Anadolu’nun 13.yy düşüncesini oluşurmuş Horasanî’lerin bir sonraki kuşağındandır. Baba İlyas’ın halifelerinden (sonra gelen) olmasına karşın Babaî kalkışmasına katılmamış, ama çatışmalar sırasında Kardeşi Menteş’i yitirmiştir. Ahmet Yesevî’den alınan “dört kapı kuramı”nı geliştirerek Anadolu tasavvufuna girmesine neden olmuştur. Moğollar, Selçuklular ve Mevlânâ ile politik sürtüşmeye girmemiş, Suluca Karahöyük’te (bugünkü Hacıbektaş) kurduğu tekkesinde “dört kapı kuramı”nı geliştirmiş ve bugüne değin ulaşacak biçimine getirmiştir.

En önemli kitabı olan “Makalaat”, biri düzyazı, biri manzum iki metinle, “Türkçe” olarak günümüze ulaştığı için, Arapça’dan çeviri sayılmakla birlikte, yapıtın Arapça aslına rastlanmamış olması nedeniyle, Hace Bektaş, belki de düşünce tarihinde Türkçe yazan ilk düşünür olarak nitelendirilebilir.

Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra, eşi ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) örgütlenmesinin başı olan “Fatma Ana (Kadıncık Ana)”nın da yaşamını, Hace Bektaş Dergâhı’nda geçirdiğini ve Anadolu Bacılarını buradan yönetip yönlendirdiğini görüyoruz.

Osmanlı’nın kuruluşunda askeri gücü oluşturan ahî askerleri Alp Erenler, Orhan Gazi Zamanında “Yani Çeri” adıyla Osmanlı’nın düzenli ordusuna dönüşmüş, kendilerini Hace Bektaş Dergahının ocağı saymışlardır.

Tapduk Emre, Yunus Emre, Said Emre

Taptuk Emre’nin dergâh’ı, başka “emre”ler de olmakla birlikte, üç önemli “Emre”nin yetişmesine neden olur. Bunlar Taptuk Emre’nin yol göstericileğinde, Yunus ve Said Emre’lerdir. Yaşadıkları tam tarihler bilinmemekle birlikte Yunus Emre’nin, Hace Bektaş’dan daha sonraki kuşaktan olduğu düşünülür. Özellikle, evrensel kültür içinde “kul”dan “birey”e geçişi ilk kez en açık biçimde Yunus Emre anlatmıştır. İşte Tanrı’nın insan olarak bu dünyada nasıl doğduğunun öyküsü:
Benim ol tılsım-ı pînhan ki, bugün îyana geldim
Ezelî nîşansızıdım, ebedî nişâna geldim
Bu tılsımı çünkü açtım, zülumâta nûr saçtım
İ nice makaam geçtim ki, bu cism ü câna geldim
Ben okudum ismi a’zâm ki, vücûda geldi âlem
Koyuban adımı Âdem, benim uş cîhana geldim
Çü bakıp beni görürler, ayrığa nîçin sorarlar
İsteyip beni ararlar, buna ben gümâna geldim
Kamu yerde ben bulundum, kamu zerrede bilindim
Kamu yâna çün çalındım, bu ile beyâna geldim
Ne kişidürür bu Yunus ki, iyân ede bu râzı
İşidin bu sûz ü sâzı, benim uş lîsana geldim
 
(Ben o gizin tılsımıyım ki bugün açığa çıktım
Bugüne değin belirsizdim, bundan sonra belli olmaya geldim.
Çünkü bu tılsımı çözdüm, karanlığa ışık saçtım Ey!
Ne katlardan geçtim ki, bu biçime ve câna geldim.
O ulu adı andım ki, oluştu işte Evren
Adımı Adem koyunca, benim işte ey! Cihana geldim.
Çünkü bakınca beni görürler, yabancıya niçin sorarlar?
İsterler, beni ararlarsa onlara görünmeye geldim,
Her yerde ben bulundum, her tanede bilindim
Her yana çünkü ulaştım, böylece söz edilmeye geldim
Bu Yunus ne biçim kişidir ki, gizli olanı açık eder?
Duyun bu yanıklığı ve ustalığı, benim işte ey! Dile geldim!..)
Yunus Emre

Bir yandan, kültürel bakımdan onun düşüncelerini ve tasavvufî yolunu hazırlayan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), Hace Bektaş, Tapduk Emre gibi öncüler, öte yandan Said Emre, Aşık Paşa gibi ardıllar bu nedenle ancak 300 yıl kadar sonra Avrupa Renaissance’ı sırasında, aynı niteliklerle ortaya çıkarabilecek olan Renaissance Hümanistlerinin (Erasmus, Montaigne, Thomas Morus vb) özgün olanlarıdır.

Ayrıca Yunus Emre, bu düşüncesi ile de koşut olarak o güne değin gelen, “ben bir şey üretiyorsam, özgün üretici, onu bana ürettirdiği için, tanrıdır, dolayısıyla üretilmiş yapıtlara imza atmak caiz değildir” görüşünün tam tersini yaparak şiirlerinde olası ki ilk kez “mahlas” kullanmış ve onları tanrısal sayılan dillerden biriyle değil, kendi düşüncelerini, kendi kültürünün dili Türkçe ile yazmıştır.

Orhon Yazıtları (7.yy), Divan-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmud, 11.yy) ve Kutatgu Bilig / Mutluluk veren bilgi (Yusuf Has Hacib 11.yy)’dan sonra kültürel gerekçelerle kendi dilini ve imzasını kullanma geleneğini ilk kez o başlatmıştır.

Ahîliğin Kırşehir Örgütlenmesi 1247 - 1261

Kayseri ve Konya’dan sonra Şems’in 1247 yılında öldürülmesinden sonra bu olayla ilgili olarak suçlanan Ahî Evren (Hace Nasirü’d Din), kendisiyle birlikte davranan Alaü’d Din Çelebi (Mevlânâ’nın oğlu) ile birlikte Kırşehir’e çekilir ve Ahî örgütünü oradan yürütmeye ve yönetmeye başlar. Bu son dönem, Moğolların işgaline ve Selçuklu’ların Moğollardan yana tavır içinde olmasına karşın, Anadolu’nun kendi içinde en güçlü örgütünü oluşturduğu dönem olmuştur.

Ahîler, Kayseri savunmasından bu yana Moğollara karşı kendilerini koruyacak bir askeri örgütlenme içindeydiler. Silahlı ahîler kendilerine Türkmen dilini kullanarak “Alp Erenler” demişlerdir. Bunlar, Anadolu’da oluşacak olan dörtlü büyük örgütlenme modelinin iki bölümüdür: Anadolu Ahîleri (Ahîyân-ı Rûm) ve Anadolu Gazîleri (Gaziyân-ı Rûm). Anadolu örgütlenmesinde, Aşıkpaşazade tarihinde adları bize değin gelmiş olan Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm) ve Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) bunlara eklenince, Osmanlı’nın kuruluşunu yapacak olan Anadolu ve örgütlenmesi, ortaya çıkar.

Anadolu’nun kendini savunması ve bağımsız olarak yönetebilmesi, işgal güçleri olarak Moğolları rahatsız ediyordu. Türkmenlere karşı yeterince güçlü bir yönetimi sürdüremiyorlardı. Türkmenler istedikleri yere istedikleri gibi yerleşiyor, tekkeler, pazarlar kuruyor, Alp Erenler Moğollara karşı onları koruyabiliyordu.

Sonunda Selçuklu-Moğol yanlısı bir bey olan Nuru’d Din Caca Kırşehir Emiri oldu ve 1261 yılında bir ay tutulması gecesi, gece baskınıyla Alâü’d Din Çelebi ile 90 yaşlarında olması gereken Ahî Evren, yani Şeyh Nasirü’d Din Mahmud, yani Hace Nasirü’d Din, yani “Nasrettin Hoca” öldürüldü.

Kültür Tarihinde Gülmecenin yeniden doğuşu

Nasrettin Hoca’nın yalnız Anadolu’nun değil, bütün insanlığın kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı) anlamına gelir. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, M.Ö 500’lerde Atina’da Aristokrasinin gelişme sürecinde, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktür. Fizik gücü daha fazla olan efendidir.

“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturmaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Güldürenler yalnızca kulluğun en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…
Aristokratın gülmece(!)si budur…

Bu yüzden Mevlânâ yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır. (Bk: Bayram, Prof.Dr.Mikâil, “Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlânâ Mücadelesi”, Konya 2005)

Kültür Tarihinde “Kul”dan “Birey”e geçişin ilk örgütsel ve sosyolojik belirtileri:

· Vatan
· Ulus
· Kişisel Mülkiyet
· Laisizm
· Hümanizma

Selçukluların bütünüyle Moğol etkisine girmesinden sonra, Kayseri’de başlatılan kendi evini, atölyesini, dükkânını, dolayısıyla toprağını savunma, bütün Anadolu’da sürecektir. Geleceğin dünyasında “vatan” ve “vatan savunması” kavramlarını oluşturacak olan kültürel yapı doğmaktadır.

Dünyada ilk kez bir budun, “Türkmen”ler, vatan saydıkları Anadolu’da, kendilerini yönetmekle görevli soylulara karşı kendi yönetim biçimlerini oluşturmakta, dahası “Ankara” ve “Osmanlı” ile kendi devletini kurmaktadır. Bu da geleceğin kültüründe “ulus devlet” adını alacak olan yapılanmanın ilk örneğidir.

Ahî Evren, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetnamesi, Ağaz ül Encam’da, ölenlerin mallarına sultanların el koymasının doğru olmadığından söz etmiş, bunların kalıt olarak ölenin yakınlarına kalması gerektiğini yazmıştır. Bu, kültür tarihinde “mülkiyet” düşüncesinin doğmakta olduğunu göstermektedir.

Bütün bu sosyo-kültürel olaylar yaşanırken İstanbul Latinlerin işgalindedir. Ve Anadolu’da silahlı Hıristiyan din adamları olan şövalyeler vardır. Önemli bir bölümünün, dönüşlerinde Müslümanlar tarafından saptırılmış oldukları savıyla engizisyon tarafından yargılandığı ve canlı canlı yakıldığı bilinmektedir.Bogomil şövalyelerinin; Anadolu tasavvufu ile çok benzer dinsel inanç içinde oldukları Ahî Evren tarafından da yazılmaktadır. Kaldı ki, Ahî Anadolu’sunda kurulan pazaryerlerinde Hıristiyanlarla Türkmen Müslümanların birlikte olduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın kuruluşundan sonra, Eskişehir Seferihisar pazaryerini basarak malları yağmalayan Moğolları yakalayan Orhan Gazinin kurtardığı malları Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan sahiplerine dağıttıkları bilinmektedir.Ayrıca, Osmanlı’nın kuruluşunda Hıristiyan Bizans’a karşı, özellikle Bursa yöresindeki Hıristiyan halkın Osman ve Orhan Gazi’yi desteklemekte oldukları da bilinmektedir.Bütün bu veriler 13.yy tasavvufunda laik bir dünya görüşüne olan gereksemenin doğmuş olduğu, dolayısıyla bu gereksemenin toplum tarafından karşılanmış olduğu izlenimini vermektedir. Kaldı ki bu izlenim, Mevlânâ’nın ünlü “ister Mecusi, ister putperest, kim olursan ol gene gel” söyleyişiyle de doğrulanmakta, Anadolu insanının bir gereksemesine yanıt vermeye çalıştığı anlaşılmaktadır.13.yy Anadolu kültüründe ortaya çıkan bu özgür dinsel kültür yapısı, geleceğin dünyasına “laisizm”i armağan edecektir.

16.yy’da Avrupa Renaissance’ı sırasında ortaya çıkan hümanistler, 13.yy Anadolu hümanistleri ile aynı düşünsel tutum içinde bulunan, “kul” olmaya karşı “birey” olmaya göre yaşamlarını biçimlendirip buna uygun kültürü oluşturmaya çalışan düşün insanları olarak görünmektedir. Onlara Anadolu hümanistlerinin ardılı demek yanlış olmaz.

Ahî Ankara’sı Dünyada ilk kez tanrı vekâleti ile oluşmamış devlet 1265 – 1361

İlkel toplumlardan, çok tanrılı dinlerden, özellikle de tek tanrılı dinlerin egemenliğinden sonra kültür tarihi, toplum yöneticilerinin tanrı ile mutlak ilişki içinde olduğunu gösterir. Bir yönetici, ya tanrının kendisi olmalıdır, ya oğlu, görevlendirilmiş kurtarıcısı, peygamberi ya da peygamberinin halifesi vb.. Hiçbir şey olmasa, Osmanlı Sultanları gibi Tanrının yeryüzündeki gölgesi olmak zorundadır. Antik dönemlerde, çeşitli demokrasi, cumhuriyet denemeleri olsa bile, yine yöneticinin tanrı soylu, yani aristokrat olmasına dikkat edilmiştir. İşte bu nedenle Osmanlı hanedanından biri öldürülmesi gerekse bile geleneğe göre boynu vurulmaz, tanrısal kanın akmaması için kementle boğulurdu.

Dünyada Fransız devriminden sonra kurulacak olan çağdaş demokrasilerin ilk örneği olarak, Ahî Anadolusu’nda kurulmuş iki devlet vardır. Bunlardan biri, 1265 yılında Anadolu Ahîlerinin elinde kalan Ahî Ankarası’dır.

Ahî örgütü, bu kenti kutsallıklara gerek kalmadan ama kendi bildiği gibi, kendi örgütlerini yönettiği gibi yönetmiştir. 1265-1361 yılları arasındaki Ankara’da, ahî örgütünün başına, örgüt içi seçimle getirilmiş olan ve hiçbir kutsal bağlantısı bulunmayan yöneticinin, aynı zamanda, bir “birey” olarak, devletin de yöneticisi olması anlamına gelmektedir. Bu da dünyada, çok sonra, 18.yy’sonlarında ortaya çıkacak olan demokrasinin ilk uygulaması olarak ilgi çekicidir.

Ankara devleti böylece Ahî örgütlenmesinin yönetiminde ve korumasında Osmanlı’nın kuruluşundan 60 yıl sonraya değin, 100 yıla yakın yaşatılır, Osmanlı’nın Ankara sınırlarına ulaşmasıyla da ona bağlanır.

Ahî Edebalî

Ahî Edebali, Anadolu Türkmen kocaları içinde en genç kuşaktandır. Ahî Evren’in yitirilmesini, Kadıncık Ana’nın ölümünü, Hace Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı biliyor olmalıdır. Yaşlandıkça Ahî örgütü yöneticilerinden olma olasılığı yüksektir. Anadolu Türkmen örgütlenmesinin Osman ve Orhan Gazilerle birlikte devlet kurma girişimlerinde hep birlikte oldukları anlaşılıyor.

Üstelik Osman ve Orhan “Bey”ler, “bey”liklerini terk edip Gaziyân-ı Rûm üyesi olur, kendilerine tanrısal bir ayrıcalık hakkı veren “bey”liklerinden arınıp gazilerden bir gazi, “insan”lardan bir “insan” özelliğini benimserler.

Anadolu Selçuklu devleti, Moğol yönetiminde zayıfladıkça zayıflıyor, yerine Anadolu Beylikleri kendi bölgelerinde egemenliklerini kazanıyordu. Anadolu insanı,başlangıçta bütün beyliklere eşit uzaklıkta davranmıştır.

Orhan Gazi’nin, Moğolların yağmaladığı Eskişehir Seferihisar pazaryerinden yağmalanan eşyaları kurtarıp din ayrılığına bakmadan sahîplerine geri dağıtmasından sonra bir yanda laik anlayışlarıyla Anadolu Türkmenleri’nin öte yandan Bizanslı Hıristiyanların Osman Gaziyi daha bir güçle desteklemeye başladığı gözleniyor.

Bunun üzerine Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Anadolu insanı, Osmanlı’yı kendi devletleri olarak oluşturmaya girişir. Söğüt, İnegöl, İznik, Bursa yöresine akınlar başlar. Anadolu’nun her yanından gelen Abdal’lar dergâhlarını kurar. Yöre Hıristiyanları bu yepyeni oluşumun ardına düşer, destek verir, katılır.

Anadolu’da toplumsal örgütlenme:

· Ahîyân-ı Rûm
· Gaziyân-ı Rûm
· Bacıyân-ı Rûm ve “Kadıncık Ana”
· Abdalân-ı Rûm

13.yy süresince Anadolu halkı, İşgalci Moğol ve Selçuklu’lara karşı kendince ve yine dünyada ilk kez, kendi kendilerine tanrısallık atfetmiş olan sultanlardan ve kırallardan değil, kendinden güç alan yepyeni bir örgütlenme biçimi oluşturmuştur. Bu toplumsal örgütlenme, çok sonraları, kendi iç sorunlarını dünyada Demokrasi ve Cumhuriyet ile çözecek olan çizginin başlangıcıdır. Bu bağlamda Avrupa Renaissance’ı, ardından gelen yenileşme hareketlerinin tümü, yani Fransız Devrimi, dahası Kemalist Anadolu Devrimi bile, aynı mantığın, aynı kültür çizgisinin sürmesinden başka bir şey değildir.

Kültür Tarihinde “Anadolu”nun bu kendine özgü ve “özgün” “kuruluş”u, bütün dünyanın Ortaçağ karanlığından “kurtuluş”unu da başlatmıştır. Ama hangi adla adlandırırsak adlandıralım, kendini insanlığın herhangi bir bölümünden “yana” görenler, kendi gördükleri noktadan başka bir noktadan bakmayı yadsıdıkları için özellikle “batılı” ya da “doğulu” gibi adları kendilerine yakıştırabilmekte, dahası, kendilerini, içinde bulundukları ulusal kültürleri ya da coğrafi yöre adlarıyla olsun tanımlamayı seçmektedir. Ancak bu tutumun insanları birbirinden uzaklaştırdığını görmeye direnirler.

Çünkü bilim insanı özelliği verilmiş bile olsa, kendisine “batılı” diyen biri için “doğu” denilen yerden böyle bir kültür başlangıcı çıkamaz, daha doğru bir söyleyişle: “çıkmamalıdır”. Onlar için “doğu” yalnızca Piyerre Loti’nin anlattığı, geri kalmış bir “şark” çeşitlemesinden başka bir şey değildir, tarih boyunca olmamıştır, olamaz, olmamalıdır da...

Bu nedenle geleceğin dünyası, hangisi olursa olsun, kendine özgü bir kimlikle dolananlardan çok, kendini “insan” sayanların hep birlikteliğinin dünyası olacak gibi görünüyor, bunun dışında kalanlar kendilerini soyutlamış olacaklardır. Hangi ulustan, hangi bölgeden, hangi renkten ya da son yılların moda deyişiyle hangi kimlikten olursa olsun çağdaş insan “insan” olma özellikleri ile tanınacak, gününde, akış içinde sürekli gelişen doğruları, en doğru biçimde, ancak bu insan yakalayabilecektir.

Aşıkpaşazade Tarihi, adları bize kadar yansımış olan Anadolu örgütlenmesinde, kendi gününün geleceği için gereksemeler sonucunda kendiliğinden oluşan doğal yapılanmada, toplumsal hizmetlerine göre ortaya çıkan birbirine eşit insanların dört bölükte toplandığını yazıyor:

Ahîyân-ı Rûm, (Anadolu Ahîleri) Toplumdaki üretici ve hizmet kesimidir. Kendi örgütleri içinde oluşturdukları işlerlik ve toplumsal ahlakları ile tasavvufi inanç dizgeleri ile bağlantı içinde, topluma hizmet etmeyi amaçlayan temel yapı ögesidir. Toplumun gereksemelerini gideren, besleyen, topluma hizmet sunan yapı budur.

Gaziyân-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) Moğollara karşı yapılan Kayseri savunmasından doğan gerekseme ile silahlanmış olan Ahîlerin, Alp Erenler adıyla, Anadolu örgütlenmesinde aldığı addır. Kuruluşta, Osman ve Orhan’ın beyliklerini terk ettikten sonra girdikleri yapıdır.

Abdalân-ı Rûm.(Anadolu Abdalları) Anadolu tasavvufunda önemli yeri olan dinsel yolgösterici(mürşit)lerdir. Dinsel dizge içinde, hiç biri kendini “mürşid (kılavuz)”dan öte görmemiş, yolcularına (mürid) “kul” gözüyle bakmamış, gelişme basamaklarında önlerini kesmemişlerdir. Yine kültür tarihinde ilk kez, dinsel kişiliklerine karşın, yoldaşlarının kendini iyi yetiştirdiklerinde kendileri gibi “bilge kişi” olmaları için “emek” ve “el vermiş” olan Türkmen kocalarıdır. “İnsan” olma özellikleri, dinsel olanlar da içinde, öteki bütün özelliklerinden önce gelmiştir. Yeni alınan yerlerde kurdukları tekkelerin adlarının bugüne değin gelmesi bundandır. Abdal Musa (Antalya), Geyikli Baba (İnegöl) gibi daha pek çoğu bunlardandır. Kaldı ki bugün Anadolu’da var olan ve “baba” ya da “dede” olarak anılan türbelerden bir bölümü de Hıristiyan yatırlarının mezarlarıdır.Onların tekkelerinde gösterdikleri eski büyük insan örnekleri (insan-ı kâmil / yetkin insan – üst insan) ile 19.yy sonlarında Alman filozof Frierdrich Nietzsche’nin “üst insan / übermensche” kavramı arasında ne nitelik, ne nicelik ne de işlev bakımından herhangi bir ayrılık vardır. Bu konu felsefecilerin araştırılmalarına açık ve değer bir konudur.

Bacıyân-Rûm (Anadolu Bacıları) Bütün bu örgütlenmenin içinde bulunma hakkı, dahası görevi olmakla birlikte Anadolu kadınlarının kendilerine özgü görevleri de vardır. Bunlar, yeni nesilleri yetiştirmek, savaşta Gaziyân’la birlikte olmak, onları beslemek, arkalarında olduklarını duyumsatmak, tekkelerin iç işlerinden sorumlu olmak gibi, toplumsal açıdan son derece önemli işlerdir. Baciyân, bunları yapabilmek için ortaya çıkmış olan kadınlar örgütlenmesidir. Ayrıca bu örgütlenme, Anadolu’da çok eski çağlardan bu yana gelen anaerkil geleneğin de bir yansımasıdır.Baciyân-ı Rûm örgütlenmesinin, Ahî Evren, Hace Nasirü’d Din’in ölümünden sonra eşi Fatma Ana tarafından Suluca Karahöyük’te Hâce Baktaş Dergâhında oluşturulduğu ve 1273-1275 arasındaki ölümüne değin onun tarafından yönetildiği düşünülmektedir.

Osman ve Orhan Bey’lerin “tek olma” özelliğini terk ederek gazilerin arasına karışmaları

Osman ve Orhan Gazi, “bey”likten arınıp “gazi” ünvanını alarak, kendilerini hiçbir “kul”un efendisi saymayacaklarını, Anadolu Tasavvufu’nun öngördüğü inanç dizgesi doğrultusunda, bütün Gâziler, dolayısıyla da Anadolu örgütlenmesine bağlı herkes gibi “insanlardan bir insan” yani birer “birey” olmayı benimsediklerini gösterirler.Bunun üzerine Anadolu örgütlenmesi, artık kendilerinden olan Osman ve Orhan Gâzi ile birlikte yepyeni bir siyasal birlik oluşturarak, onların bulunduğu yere, Söğüt, İnegöl, Bursa yöresine gelip yerleşmiş, kuruluşu orada tamamlamış, ve yine dünyada ilk kez, devleti bir kamu örgütlenmesi olarak ortaya çıkarmıştır.

Anadolu Gazilari (Alp Erenler) ve Anadolu Abdalları’nın Sögüt’e akarak kurdukları yeni devlet: “Osmanlı” Anadolu örgütlenmesi, daha önce de Ankara Devleti ile denemiş olduğu siyasal örgütlenmeyi bir kez daha denemektedir.

Ancak her yeni toplumsal yapıda varlığı anlayışla karşılanacağı gibi, aksamalara, sapmalara, geri dönüşlere karşı önlem almaya çalışmaktadır: Önce kökenleri devlet yönetiminde, deneyimli olan Osman ve Orhan Gazi’leri önder kabul eder. Yine de Osman Gazi’yi, Türkmen Kocası Ahî Edebali’nin kızı Mal Hatun’la evlendirir. Orhan Gazi, Ahî Edebali’nin torunu olarak doğar.

Devlet örgütlenmesini tanrı vekilleriyle değil, bütünüyle kendi halktan gelen mürşit(yolgösterici bilge)leriyle oluşturacaktır. Yani Osmanlı Devletinin edindiği yeni topraklar, o güne değin olduğu gibi tanrı vekili beylere değil, dünyada ilk kez yönetilenlerin kendine verilecektir.

Böylece, Osmanlı’yla birlikte, toprağın tanrı adına Selçuklu Beyler tarafından üzerinde yaşayan insanlarla birlikte yönetilmesi temeline dayanan IKTA düzenine karşı, dünyada ilk kez, halkın doğrudan sahîbi olduğu yeni bir toprak düzeni de kurulmuş olmaktadır.

Dünya’nın ilk eşitlikçi toprak düzeni: DİRLİK

Bu yapıya göre, Mirî Topraklar, yani Devlet toprakları, Timar olarak verilmeleri yanında, , “Dirlikçi” adındaki bir emanetçiye de teslim ediliyordu. O da, yeni topraklar ele geçtikçe, isteyen herkese sırayla, bir yılda, bir çift öküzle işleyebileceği kadar toprağı veriyordu. Toprakla uğraşan insanlara bu yüzden “çiftçi” denilmiştir.

Bu toprak düzenine de “DİRLİK DÜZENİ” denir. "Huzur Düzeni" demektir. Bu sözcük Türkçe’de “düzenlilik” anlamı kazanmıştır.

Alp Erenler’iyle Manastır adındaki yeri Bizans beylerinden kurtarmış olan Geyikli Baba’ya, “İnegöl’ü sana verdim” diyen Orhan Gazi’ye, Baba’nın verdiği yanıt kayıtlara geçmiştir:

- “Ne yapacağım ben koca İnegöl’ü!.. Tekke kuracak bir yer bize yeter!”

Bu sözlerin altında tamamen kaldırılmamış olan Timar düzeninin eleştirilmekte olduğu da düşünülebilir. Dünyada tanrısoylu aristokrat sınıftın, feodal beylerinin toprak yapısına dayalı kültür düzeni, bu sözlerle eleştiriliyor, o günün yönetilenleri, yöneticileri bu sözlerle uyarıyordu!..

Uyarıların hemen işe yarayıp bütünüyle uygulandığı söylenemez belki ama, onların tutumunun yarattığı kültür, çağdaş bilim düşüncesinin başlangıcı, çağcıl toplumun ve kültürün kuruluşu oldu.

Osmanlı’nın kuruluşunda laik anlayış ve Anadolulu Hıristiyanların kurtuluşa katılması

Bizans imparatorluk düzenin karşısında da kendini “kul” olmaktan kurtarmaya çalışan Hıristiyanlar vardı. Anadolu’da her yönden başlayan “bireyleşme” hareketi onların da katılmalarına neden olmuştur. Bu nedenle Osmanlı içinde Bizans’a karşı savaşan ve kuruluşa katılan Bizans’lı Hıristiyanlar vardır. Bir bölümü daha sonra Müslüman olmakla birlikte Osmanlı’nın kuruluştaki laik yapı, Hıristiyanların da katılmasını sağlamıştır.

Tarih biliminin henüz yeterince açığa çıkaramadığı Haçlı şövalyeler ile bunların içinde Bizanslı olanları, yani Bogomil şövalyelerinin dünya görüşleri, anlayışları, düşünce biçimleri, dahası tasavvufi bakışları bile açığa kavuşmayı beklemektedir.

Fatih Kanunnamesine göre Osman ve Orhan Gazilerin herkese açık yemek çadırı

Osman Gazi’den Fatih Mehmed’e değin Osmanlı yöneticilerinden bir tek Orhan Gazi’nin sarayı olduğu bilinir. O da Bursa’da Bizans’dan devralınmış hazır bir saraydır.

Anadolu Tasavvuf kültürü içinde, hiç bir özel üstünlüğü bulunmadığı düşünülen yöneticiler kendini “öteki”nden ayrı görmemiş, kendine özel bir “ev”, saray yaptırmamıştır. Oysa toplum için çok büyük binalar hamamlar, camiiler, medreseler, yollar, köprüler, kaleler, kervansaraylar yaptırılmış olması, bu konuda yeterli kaynak bulunmadığına gerekçe değildir.

Fatih kanunnamesinin tanıklığına göre, bu dönemde bir gazinin yemek sofrası her gelene açıktır. Osman ve Orhan Gazilerin ki de öyle!..

Osmanlı da karşı devrim işaretleri:
“Bey” sanının terk edilmesinden sonra, önce Orhan’ın Bursa’daki Bizans sarayını sahîplenmesi, sonra, tanrı adına atıf yapan antilaik “Hûdavendigâr” sanı

Kuruluşta, Selçuklu İkta’sından arta kalan Timar düzeninin ardından, Ahîlerin, Gazilerin, Abdalların ve Bacıların Anadolusunda, Orhan Gazi’nin ölümüyle (1360) Murat, “Gazi Han” unvanını kullanarak kendisinin Gazilerin içinde ayrı bir yere konmasını sağlayacak ve aristokrasiyi tırmanma yolunda ilk adımı da atacaktır. 1382’de Selanik’in fethinden sonra da bu ayrılık, “Hûdavendigâr” sanıyla Tanrı’dan güç almışlık düzeyine çıkarılacak, Selçuklu Sultanlığının kültürel yapısına dönmek üzere yola düşülecektir.

Ama bu tutum, Osmanlı’nın kuruluşunda güç aldığı laik Anadolu düşüncesinin de yitirilmeye başlandığı anlamına gelecek ve Anadolu’nun direnişiyle karşılaşacaktır.

Yıldırım Bayezid’te geri dönüş ve ahî direnişi: Dünyanın ilk kepenk kapatma eylemi.
Murad zamanında, Anadolu kültürüne karşı, yeniden dönülmeye başlanılan Selçuklu aristokrat kültürel yapısı, Bayezid’de doruğuna ulaşır. Murad’ın, başkaldıran oğlunu öldürtmeyi uygun görmesinden sonra Bayezid’in, nedensiz olarak ve salt kendisi için tehlike oluşturacağı korkusuyla kardeşlerini öldürtme hakkını kendinde bulması, adının ardına taktığı “Han” sanıyla da yetinmeyerek önünde Selçuklu’lardan aldığı “Sultan” sanını belli belirsiz de olsa kullanmaya başlaması, atalarının destek aldığı Anadolu bilgeliğini terk ederek Selçuklu’dan kalma “Ulema”yı kendi doğal ortamı durumuna getirmesi ve danışmanlığına değer vermesi ile, Osmanlı, kuruluşundaki hemen bütün ilkeleri terk etmiş ve yıkarak kurulduğu ve karşısında olduğu kültürel değerlere geri dönmüş oluyordu.

Anadolu örgütlenmesinin buna tepki vermesi gecikmedi. Ahîyân bütün Anadolu’da, dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirerek Bayezid’i uyardı.

Kuruluş’un direnişi: Şeyh Bedreddin kalkışması 1410-1420
“Anadolu Devrimi”, aristokrat karşı devrime direniyordu. Bayezid’ten sonraki şehzadeler çatışmasında (Fetret devri), ilk tepkisini Anadolu yanlısı Şehzade Musa’yla gösterdi. Çelebi Mehmed’in, kardeşi Musa’yı ortadan kaldırmasından sonra ise, Musa’nın kazaskeri Şeyh Bedreddin, önce İznik’te zorunlu yaşamaya mahkum edilecek, ancak müridleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın Manisa ve Karaburun dolaylarında Anadolu kalkışmasını sürdürmeleri, ancak başarılı olamamaları sonucunda İznik’ten ayrılacak ve Serez’de canını bu uğurda verecektir. Bedreddin’in kitapları, ki sayısı çok fazladır, bugün kütüphanelerde yerleri belli olmakla birlikte çevrilmemiştir.

Anadolu Direnişi kırılıyor:
II. Mehmed’in “Sultan”lığına kavuşması ve fazladan “Fatih” sanı alması

Osmanlı’da açıktan kendine sultan diyen ilk sultanı, “Fatih Sultan Mehmed” olmuştur.

Anadolu’nun direncinin kırılması ve “kul”luğa dönüşe boyun eğmesi için, “Sultan” sanıyla bir sultanın iktidara gelmesi, koskoca bir dünya kentini tanrı adına “feth”etmesi yetmeyecek, insanı “insan” sayan Anadolu kültürüne karşı insanları yeniden “kul”a dönüştürecek olan kanunnameyi uygulamaya koyması gerekecektir.
“Ve Cenab'ı Şerîfim ile kimesne taâm yemek kaanunum değildir. Meğer ehl'i iyalden (çoluk çocuğu) ola. Ulu atalarım yerler imiş. Ben ref'etmişimdir (kaldırmışımdır)"
(Fatih Mehmed Kanunnamesi’nden)
Bizans Ortaçağından aldığı yozlaşmış aristokrat kültürü, yozlaşmış Selçuklu aristokrat kültürü ile birleştirecek, Anadolu Devrimi’nin kurduğu Osmanlı’nın iktidarını Müslüman bir Bizans’lı olarak ele geçirecekir.

Böylece kuruluştan bu yana, 150 yılı aşkın saray inşa etmemiş Osmanlı, ilk sarayını, Fatih Mehmed’le yapacaktır.

Son kalkışma: Safevî’ler ve Şah İsmail’in yenilişi ve Anadolu’da büyük kırım. I.Selim (Yavuz)
Anadolu insanı kula “kul” olmaktan kendini kurtarmak için I.Selim zamanında, bir kez daha kalkışmak üzere, ama bu kez Osmanlı sınırları dışından örgütlenir. Türkmenler, Şah İsmail’in arkasında toplanır. Ama Sultan Selim 1514 yılında Çaldıran’da Şah İsmail’i yener ve düzenli Anadolu kalkışmalarının tümünü sona erdirir. Çaldıran yolunda, Anadolu’da Safevi yanlısı saydığı, çoluk çocuk herkesi kılıçtan geçirerek Selçuklu Babaî Kırımını 264 yıl sonra bir kez daha gerçekleştirir.

Ardından insanları “kul” kültüründe yaşatmanın bir başka yolu olarak, Mısır’dan Kutsal Emanetleri ve halifeliği getirir Sultanlığını perçinler.

Kuruluş Yiğitleri: KÖROĞLU ve Celalî kalkışması
16.yy, Anadolu hareketinin son kalkışmalarına neden olacaktır. Ancak yüzyıllar boyu savaşmış ve yenilmiş olan Türkmenler bu kalkışmada son güçlerini kullanmış ama bölgesel kalmaktan öte gidememişlerdir. Bir Selçuklu-Bizans sentezi olan Osmanlı aristokrat kültürü öylesine sarmıştır ki, Köroğlu yiğitleri ve ardılları, umutsuz ve bölgesel bir saldırıdan başka bir şey yapamazlar. Bu hareketlerin tümüne birden Celâlî Kalkışması denir.

En ünlü Celâlî olan Köroğlu’nun bile ancak Bolu Beyine karşı yiğitlik öykülerine tanıklık edilebilmektedir. Ancak Anadolu insanı bu yiğitliği de unutmayacak, kendi yüreğinde, türkülerinde, şiirlerinde günümüze değin getirecektir.

Anadolu kültürü Avrupa’da: Renaissance

Avrupa Renaisance’ı 9 ve 10.yy’larda İran’da dolaylarından başlayarak 13.yy’da Anadolu’da göllenmiş olan kültürel etkilerin Haçlı şövalyeleri ile Avrupa’ya taşınmış olmasının da verdiği güçle Avrupa’da olgunlaşır. Papalığın Anadolu’dan dönen Haçlı Şövalyeleri engizisyon mahkemelerinde sapkınlıkla suçlayarak kitleler halinde ölüme göndermiş olması, yolunu kesememiştir.

Anadolu Hümanistlerinin düşünsel başlangıcı, Avrupa’da Renaissance hümanistlerinin de ortaya çıkmasına kültürel katkıda bulunur, ardından aynı yy içinde Anadolu’da egemen Selçuklu-Bizans kültürünün 300 yılda ancak güçlükle baskı altına alabildiği düşünsel yapı, Avrupa’da gelişip yaygınlaşmaya başlar. “Birey” ve “akıl” kültürü için verilen savaşımda bu kez Avrupa, Anadolu’dan da el alarak Fransız Devrimini yaratacak olan kültürel yapıyı ve sosyal olayları oluşturur.

Ama Anadolu’nun kendi kendine toparlaması için yüzyıllar geçmesi, bu sosyal yapının doğal sonucu olarak, güçlenen Avrupa’nın dünyanın öteki ülkelerinde olduğu gibi Anadolu’yu da ekonomik egemenlik altına alması biçiminde sonuçlanmıştır.

Sonunda ulusçuluk akımları ulusal kültürün egemenlik çatışmalarını da getirmiş, Osmanlı’nın bütün direnmelerine karşın sınırlar içindeki bütün uluslar kendi devletlerini kurarak ayrılmaya başlamıştır.

Bundan sonra Osmanlı kendi başına kendine de yetemeyecek durumda kalacak, Osmanlı uluslarından yalnızca biri olan Türklerin, Mustafa Kemal önderliğinde kendi devletlerini kurmasıyla, kuruluşu kendi başlatmış olmasına karşın, ancak kurtuluşta çok gecikmiş olarak Ulus-Devlet’e dönüşebilecektir.

Anadolu, uzun uykusundan uyanıyor: Kemalist Devrim.

20.yy başında Anadolu insanı, bir kez daha kendini “kul” sayan kültürün yarattığı sosyal yapıya karşı Kemalist Devrim’i gerçekleştirecek ve kul kültürünü sona erdirerek özsularını “akıl” ve “bilim”den alan kültürü kendi yurduna, Anadolu’ya getirecektir.

Her duragan (statik) yapı, kendi döneminde ne denli gelişkin olursa olsun, akış içinde yeni yapılar oluşturarak geleceğe doğru ilerlemektedir. Bu nedenle hangi doğruluk ölçülerinde olursa olsun, kendi de akmayan bir yapının genel anlamda doğru olması düşünülemez. Anadolu’nun Kemalist düşünsel yapısı, “evren”in, “akış”ın altını, “bilim” ve “gençlik” kavramlarıyla çizmiştir. Bugün artık ister istemez her taraftan saldırılarla durdurulmuş olmasının en önemli nedeni, müthiş baskı ve propagandalarla duragan bir düşünsel yapı olarak benimsenmesi sonucudur. Marxçı yapı ve Kemalist yapı, her ikisi de kuramsal düzeyde, dünyada kendinden sonra akışı ve geleceği öngörerek ilerleme çabası içinde olan ve olabilecek olan yapılardır, başkası da yoktur. Kemalist Devrim daha sonra gerçekleşmiş bir burjuva devrimi olmanın avantajını kullanmış, bilimsel düşünceyi, kuramsal olarak da olsa, yapısına yerleştirebilmiştir. Bu bağlamda yine Kemalist Devrim ve onun bağlı olduğu düşünsel yapı, akışı sindirebilmiş olan bir yapıdır.

Yazık ki, akışa uygunluk açısından bakıldığında Kemalist yapı da, Marxist yapı da, Anadolu Devrimi’nin kuruluş aşamasında karşılaşılmış olan duragan karşıdevrimle karşılaşmış ve durdurulmuşlardır. Kültür Tarihi içinde bir yapıdan yana gibi görünerek gerçekte, karşı uygulamalarını oluşturmayı ve sürdürmeyi politika edinen pek çok karşıdevrimci bulunur. Dahası her devrimin karşısında mutlaka karşıdevrim bulunmaktadır. Devrimler, karşıdevrimler olmadan da doğamaz.

Geleceğin kültürü, bilim gibi devingen / dinamik kültür olacaktır. Nasıl ki 13.yy devrimini yapanlar, Ahîyân, Gazîyân, Abdalân ve Bacıyân bundan sonra nasıl bir toplum kuracaklarını bilmiyor idiyse, bizim de gelecekte nasıl bir toplum kurulacağını en ince ayrıntısına değin bilmemiz, bu konuda inceden inceye bir mühendislik çalışması yapmamız hem olanaksızdır hem gerekmez. Sosyal akışta gereksemeler karşılanırken bu mühendislik doğal ortamı içinde oluşturulur.

Geleceği bilememek “dün”e dönmek için yeterli ve geçerli bir neden değildir. Bunu yaparsak 31 Mart’çıların “İstemezük” çığlıkları ile aynı düşünsel noktaya ulaşırız.

Arama kavramları:
kültür tarihi, uygarlık tarihi, anadolu, 13.yüzyıl, tasavvuf, osmanlı, ahi evren, hacı bektaş, yunus emre, babai, ankara, mevlevi, ahi, alp eren, rûm, renaissance, rönesans, hümanist, nasrettin hoca
İNSAN-I KÂMİL

"İnsan-ı Kâmil" Bektaşi hattı ve "Dalkavuk" çizimi otuncer@gmail.com adresinden sağlanabilir.

Dalkavuk çizimlerinin alındığı yer: Koçu, Reşat Ekrem, “Osman Gazi’den Atatürk’e; 600 yılın Tarih Panaroması” Cumhuriyet Gazetesi eki (Üzerinde tarih bulunamadığı gibi çizimlerin de kimin olduğu belli değildir. 1960 öncesi olduğu düşünülmelidir.


(*) Bilim ve Gelecek dergisi 24. (Şubat 2006) sayısı, 33-45 sayfalarında yayınlanmıştır.