kul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

Türkiye Kızılbaşları Kerbela'yı neden unutmuyor da, unutulmaz acılara karşın Dersim'i unutuyor?



Zamanı, "akış"ı unutmamamız gerekir. Kerbelâ, yalnızca Kızılbaşların değil, bütün Şiî'lerin, Şafî'lerin, dahası, Sünnî'lerin de unutmadığı bir olaydır... Unutulmaz, 1400 yıl önce Feodal kültür içinde gerçekleşmiş ve değerlendirilmiş, gelenekselleşmiştir, unutulamaz!.. Dersim katliamı ise 20.yy'da feodal kültürün -artık aşılmakta olan- "sorun çözümü"nin yansımasıdır!..
Oysa Anadolu Kızılbaşlığı, bugünkü haliyle Şah İsmail'den sonra var!.. Unutmamaları Şah İsmail aracılığıyla İran üzerinden girmiş olan Şiî kültür ögeleri nedeniyledir.
Bildiğimiz kadarıyla dünyevî Mu’tezile (İslam akılcılığı) ardılı Hallac'la başlayan, Ömer Hayyam'la, İbn Sîna ile süren; Anadolu'da ise Baba İlyas, Ahi Evren Şeyh Nasiru'd Din Mahmut (Nasrettin Hoca), Hace Bektaş Velî ile toplumsallaşan ve "kul"a göre "birey"i önde tutan 13.yy Anadolu kültürü (Kızılbaş Türkmen kültürünün temelindedir, Kürtlerin katılması Şah İsmail'i desteklemeleri ve feodal karşı-devrime karşı Kızılbaş direnişine katılmaları ile ortaya çıkmıştır), Renaissance'da Avrupa'da da yaygınlaşacak olan burjuva "birey kültürü"nün temellerini oluşturmuştur.
Bu bağlamda Anadolu'lu -Türkmen ya da Kürt- Kızılbaşların, dünyanın en eski "birey kültürü"nün yaratıcısı olmakla, Dersim olaylarını önemsemelerinin zayıf karakteri denli doğal bir şey olamaz!.. Çünkü "birey kültürü"nde bir suçlu varsa, sorumlu olan, suçlunun yalnızca kendisidir, daha sonra gelen ardılları değildir.
Yine bu bağlamda, Burjuva birey kültürüne, doğru dürüst bakarsak Ermeni kırımının suçlusu, bugünün Türkleri değil, kırımı gerçekleştiren Osmanlı toıplumu, devletidir!.. Dersim'i gerçekleştiren de feodal kültürün uzantılarından henûz kurtulamamış olan günün toplumu ve feodal kültürle yetişmiş ve bundan henuz arınamamış olan yöneticileridir (M.Kemal, İsmet Paşa, özellikle de en ağır pay, Celâl Bayar'dadır)!..
Bu yüzden Dersim'li Kızılbaş Zaza'lar, Kemalist Burjuva Devrimi'nin getirdiği laisizmi, kendi katledilenlerinden çok daha önemli olarak, kültürlerine uygun buldukları için, kültürel doğası gereği "insan"ı önde tutmayı amaçlayan Kemalist, sosyal demokrat ve "insan"ı gerçekten önde tutması umulan komünist akımların içinde yer almışlar ve Dersim katliamını, unutma sürecine girmiş, "feodal” intikam çığlıkları atmamışlardır.
Bana kalırsa, bugün, Ermeni Kırımı'nın, Dersim Katliamı’nın gündemde tutulmasının nedeni, Dünya kapitalist işleyişinin tahminen %75-80 kadarını elinde tutan savaş endüstrisinin, denetimi elinde tutarak, gerektiği anda ortaya çıkarmayı bilinci bir biçimde planladığı savaş potansiyelini canlı tutma isteğinden başka bir şey değildir!..
Yine bana kalırsa Anadolu Kürt hareketi, bu oyuna gelmiş, kendi harcamaları dışında, yalnızca Türkiye Devleti’nin yaklaşık 500 milyar dolarlık savaş harcamasına neden olmuştur!.. Oysa Dünya sermayesi, Anadolu Kızılbaşlarını (Kürt kökenli de olsa), çok köklü ve uzun süreli baskı altında kalmış olmalarına karşın, bu oyuna getirememiştir!.

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

"Proleterya Diktatörlüğü" kavramı üzerine




GELECEĞİN DÜNYASI İÇİN "PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ" BUGÜNKÜ ANLAMDA BİR DİKTATÖRLÜK MÜDÜR?

Basitçe Marxism'in ana ilkelerine dönelim:

1)    FELSEFİ İLKELER:
a.    "Akış": Geleceğe doğru değişirlik, gelişirlik (Herakleitos'dan), yani "diyalektik"!..

b.  “Bilimsellik”: Yeni ortaya çıkacak verilere, koşullara uygun olarak “bilgi”nin, değişebilirliği, gelişebilirliği!.. (Aydınlanma etkisi: bilgi, metafizik yöntemle elde edilmeye çalışılan, değişmez bilgi arayışına karşı, değişmez değildir – tanrısal bilgi yoktur!.. Yeni deneyler ve gözlemler bilgiyi değiştirir, geliştirir!..)

c.    “Kuram (Teori)”: Tarihsel akışın, dolayısıyla geleceğin anlaşılabilmesi için nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Geleceği kendi aklından kurmaya çalışmak ütopik sosyalistler tarafından metafizik yöntemle oluşturulmuştur. Aynı hataya düşmemek için toplumsal gereksemeleri doğru olarak değerlendirmek gerekir. Toplumların tarihini doğru anlamak ve akış doğrultusunda geleceği doğru tahmin etmek, çözümleri bu doğrultuda oluşturmak gerekir. Bu da bir “kuram” gereğini ortaya çıkarır.

d. “Eylem (Pratik)”: Kurama uygun olarak uygulanan politikalardan alınan sonuçlar, toplumsal gerekesemelerin yönlendirmesi ile yapılan uygulamalar...

e.   “Kuram-Eylem ilişkisi”: Birbiri ile ilişki içindedir. Eylemden gelen veriler kuramın mantığı içinde ele alınır ve kuram, mantığı da içinde olmak üzere, bu yeni duruma göre değişebilir, gelişebilir. Bu tutum, “bilimsellik” ilkesinin özel alandaki uygulamasıdır.

2)    SOSYOLOJİK İLKELER

a.    “Sosyal Sınıflar”: Üretimi oluşturan “Doğa”, “Sermaye” ve “Emek”i elinde tutan toplum parçalarını belirler. Bunlar sırasıyla “Aristokrasi”, “Burjuvazi” ve “Proleterya”dır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

b.  “Ütopya” ya da “Gelecek özlemi”:  Metafizik yöntemle, yani yalnızca “düşünerek” yeni toplumların nasıl olması gerektiğinin bulunması yerine bilimsel yöntemle çözümlerin bulunması yolunda ağırlıklı çalışmalar yapmak Marxist bilim insanlarının görevidir.

c. “Proleterya Diktatörlüğü”: “Diktatörlük”, Proleterya’nın kendinden önceki sınıfların varlığında onları kendi egemenliğine alması değil, toplumsal akış doğrultusunda bütünüyle ortadan kalkması ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Bu durumda “yöneten” ve “yönetilen” aynı sınıf olacaktır.

d.    “Tek sınıflı demokrasi” ya da “Sınıfsızlık”: Her sosyal sınıf, kendinden önceki sınıfın üretime katkısı doğrultusunda onun elinde bulunan üretim elemanını kendi katkısı haline getirmenin yolunu bulur ve üretimde özel bir yapı olma gereğini ortadan kaldırır. Bu durumda Aristokrasi’nin elinde bulunan üretim elemanı olan “Doğa”, Burjuva egemenliğindeki toplumlarda “sermaye” durumuna dönüşmüş ve Aristokrat sınıfın varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Aynı doğrultuda, gelecekte, “sermaye”nin “Proleterya” tarafından ortadan kaldırılacağı ve bir tür “Emek”e dönüşeceği öngörülür. “Doğa”nın ortadan kalkması ile Aristokrasiye olan gereksinimin de ortadan kalkması gibi “Sermaye”nin de ortadan kalkması ile Burjuva sınıfının da gereğinin kalkacağı düşünülür!.. Bu durumda “tek sınıflı”, yani “sınıfsız” toplumlara geçilmesi Marxism için temeldir (“sermaye”nin “toplumsal emek”e dönüşmesi “devlet” olmayan –dahası anti-devlet- “kamu” kavramının gerçekleşmesi ile olgunlaşacaktır).

e. “Devlet”, “Kamu” mudur?  “Devlet”, Aristokrat toplumların “kul”larını yönetmesi için gerekli olan ve kullanılan baskı sisteminin adıdır. Bu bağlamda, “sermaye”yi “emek”e dönüştürmesi düşünülebilecek “kamu” kavramı yerine “devlet”in kullanılması, bugüne değin, Marxism’in uygulanmasındaki en büyük yanlışlık olmuştur. “Dün”den kimi kurumları alarak “kamu” yerine kullanmak değil, yeni gereksinimleri karşılayacak ve sınıfsız toplumun tam egemenliğinde gelecek bir “kamu” sistemini yeniden oluşturmak gerekmektedir.

f. “İnsanın akışa katkısı” İnsanın önündeki sorunların çözümünde dünün çözümlerine dönme kolaycılığına kapılması doğaldır. Bu tutum, “tutuculuk / conservatisme” ya da daha geniş bir açıdan bakarak, “sağ” olarak nitelendirilir. Yapılması gereken, yeni sosyo-kültürel yapının ortaya çıkması ve bir önceki sınıfın doğası gereği kendi içinden çıkan (diyalektik) sorunların çözümünü geleceğin toplumsal yapısıyla çözecek yeni politikaları bulmak, uygulamaktır.

22 Eylül 2011 Perşembe

Sınıfsal kültür ve Devrim ilişkisi üzerine...

“Liberty leading the People”
EUGÈNE DELACROIX
1830
oil on canvas, 260- 325 cm. - Paris , Louvre.



Dünya bir sınıfın egemenliğinden bir sonraki sınıf egemenliğine geçerken, iktidar el değiştirmeden önce oldukça uzun sürelerle kültür değişimleri yaşamaktadır. ABD'de 1776 ve Fransa'da 1789 yıllarında Burjuvalar ilk kez devlet egemenliğini ele geçirmeden önce Avrupa'da (Doğu'da çok daha erken, Hallac-ı Mansur ile 9.yy'da), 1215 yılında İngiltere'de soyluların kırala baskıyla imzalattığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Bildirgesi) adında geçen "libertatum/özgürlük" kavramı, Soyluların kültüründe yoktur. Soylu (Aristokrat/Feodal) kültür bir kul kültürüdür. Kırallar, İmparatorlar, Çarlar, Sultanlar bile tanrının kulu olarak özgür değildir. "Özgürlük" kavramı burjuva kültürünün doğmakta olduğunu gösterir. Magna Carta'nın ardından yine 13. yy'da, 1250'li yıllarda, soylular İngiltere'de, sonradan Lordlar Kamarası olacak dünyadaki ilk meclisi kurar. Buna karşı 1290'lı yılların ortalarında Kıral, kendisini destekleyen, ama soylu olmayanlardan oluşan ve yine dünyada ilk kez anti aristokrat diyebileceğimiz ikinci meclisi, halk meclisini kurar. Bu meclis de sonradan Avam Kamarası'na dönüşecektir. (Anadolu'daki durum için bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/search?updated-max=2007-11-03T13%3A42%3A00%2B02%3A00)

13.yy ardından Avrupa'da yine "kul" olmayı reddeden, kul olmaya karşı çıkan, "birey" üzerine kurulan birçok kültür hareketi yaşanacaktır. Bunların en önemlileri Renaissance (yeniden Doğuş) ve dinde Reform hareketleridir. Felsefe'de yine birey üzerine kurulu akımlar gelişecek, Descartes gibi, Spinoza gibi dinlerini reddetmeyenler bile metafiziklerinin içinde matematiğin yöntemini uygulayarak insan (birey) aklını yerleştirmeye çalışarak Rationalism (akılcılık) akımını oluşturacaktır. Hele 1700'lü yılların (18.yy) başında ortaya çıkacak ve insan aklının doğumdan önceden hiç bir bilgi getirmediği (boş levha/tabula rasa) düşüncesi üzerine kurulu olan Deneycilik (Ampirism), öncüleri (David Hume, John Locke) içinde aynı zamanda İdealizm'in en büyük filozofu sayılacak olan piskopos Berkeley bile bulunabilecektir.
Tarihte yeni bir sınıfın egemen olduğu hareketlere bakarsak, Devrim'i yalnızca iktidarın ele geçirilmesi olmadığını görürüz. Burjuva Devrimi sürecine bakarak toplumsal gereksemelerin başlamasından sonra kültürel hazırlıkların yüzyıllar öncesinden başlaması gerektiği görülüyor. İşçi sınıfının devrimi için Sovyet deneyiminin başarısızlığı doğaldır. Çünkü kültürel ortam henuz hazır değildir. Aynı şey ilk kuruluşlarında Ankara ve Osmanlı devletlerinin başına da gelir. 1265'te Ankara'da kurulan başarısız Ahi devletini Paris Komününe, kuruluşundaki anti-Aristokrat yapıya karşın başarılı olamayan ve 1. Murat'tan Yavuz Sultan Selim dönemine değin çok sıkı bir karşı-devrim yaşayan (bkz: aynı yazı) Osmanlı'yı da devrim kalıbı (formel yapısı) açısından, kaba çizgileriyle Sovyet deneyimine benzetebiliriz. Başarılı Burjuva Devriminin ortaya çıkabilmesi, burjuva toplumunun oluşması için yüzyıllar gerekmiştir.
Devrimcinn görevi, sürecin hızlanması için kültürel alt yapıyı da ihmal etmeden hazırlanmasına destek olmaktır. Bu bağlamda yapılacak çok şey var. Önce kuramı ihmal etmeden uygulamada, oluşturacağımız politikaların kuramımıza ne denli uygun olduğunu kesinlikle denetlemek zorundayız. Uygulamadan alınacak sonuçlara göre, kuram sürekli olarak yenilenmelidir (feedback). Savaşım verilecek noktalar devrim süreci gözetilerek seçilmelidir (kaba hatlarıyla da olsa Burjuva devriminin formel yapısı devrim sürecini kavramak açısından iyi bir örnek oluşturur). Sermaye düzeninin kendi içindeki zıtlıklar (insan hakları v.b.) sürekli göz altında tutulmalı ve politik öncülük ele geçirilerek sermaye düzeninin çürüme noktaları genişletilmeli, bu tutum üzerinde politika geliştirilmelidir. Devrimci siyasal örgütlenmeler iktidara uzun bir sürede yürüneceğini bilmek zorudnadır. Bu durumda kendi kuracakları sosyal yapının ayrıntılarını bilmedikleri bir dönemde iktidara gelmek için savaşım vermek yerine, doğru muhalefet yolunu seçmelidir. Bu da karşısına devrim stratejisiyle çıkılan sınıf iktidarının çözemeyeceği iç zıtlıklarının yakalanıp bunların üzerine gidilesi ve bu noktalarından çürütülmesi ile olanaklıdır.
Sorun, devrimlerin yalnızca bir sınıfın değil, bütün insanlığın ürünü olması gerekmesinden geliyor. Komünist Devrim'in olması için yalnızca İşçi sınıfının gücünün gerekli olduğunu sanıyoruz!... Devrimi oluşturabilmek için bütün insanlığın, geleceği kurma cesaretini gösterebilecek (aydın) olan herkesin çabasına gerek vardır. Toplumlarda geleceğe yönelik değişim gereksemeleri tek bir sınıfa yönelik gereksemeler değildir. Egemen sınıflar da süreç içinde çatlar ve bir bölümü geleceğe yönelik gereksemeler içine girer. Böylece sınıf içi zıtlıklar ortaya çıkar. Burjuva devrim sürecini Aristokratların başlattığını, dahası bir süre götürdüğünü, Marx'ın değilse de Engels'in bir İngiliz Aristokratı olduğunu unutuyor gibiyiz.

Devrimler, sınıf gereksemeleri üzerinden doğar, doğrudur. Ama o sınıf insanının savaşımda başarılı olamamasının devrimi engelleyeceği yanılgısına da düşülmemelidir. Evrensel akış, toplumsal gereksemeler, önce kültürü, ardından da sosyal ortamı olması gereken yere doğru sürekli hareket ettirmektedir. Burada devrimcinin görevi bu sürecin yürütülmesinde görev almak ve olabildiğince hızlandırmaktır. Toplumun, gitmesi gereken yöne doğru akış içinde olduğunu görüyoruz. Çıkarları doğrultusunda buna engel olmak isteyenler olacağı gibi, geleceğin belirsizliğinden içgüdüsel olarak korktukları için, Kemalistler gibi, eskinin "daha iyiydi", "yeterince olgunlaşmadıydı"sına kapılıp içtenlikle akışı durdurmak, henuz olgunlaşamadığına inandıkları bir önceki sosyal ortama dönmek isteyecekler de olacaktır. Üstelik bu açık sağ nitelikli tutumu eski devrimciliklerinden kalma bir inançla "devrimcilik" de sanacaklardır. Oysa toplum ve kültür akmaktadır ve artık "devrimcilik" onların bıraktığı yerde değildir. Bu anlamda "istemezük"çülerle aynı çizgide olduklarının ayırdına varamayacaklardır.

Bu bağlamda, Kemalist ulusçuluk da içinde olmak üzere her türlü milliyetçiliğin, dahası kırıntısının bile bugünün evreninde insanı tutuculuğa düşüreceğini artık görmemiz gerekir. Ulusçuluk ümmet toplumlarına karşı ilerici konumdadır. Ümmet toplumlarının ortadan kalkması ile de ilerici niteliğini yitirmiştir. Hele bundan sonra başka uluslar üzerine egemenlik kurma politikaları uygulaması durumunda iyice gerici konuma düşmektedir. Doğal olarak ezilmek istenen ulusun ulusal başkaldırı savaşımı da aynı ortamda, yani "onların çöplüğünde, yapılmış olmaktadır. Bu tutum anlaşılabilir. Ama devrimcilik savı taşımadığı sürece... Yani ulusçuların aynı zamanda devrimci olduğu zamanlar geçmiştir. O devrim Burjuva devrimiydi. Şimdi artık burjuva sınıfı egemen sınıftır ve ulusçu yapı da onun üst yapısıdır. Günümüz dünyasında hem ulusçu hem derimci olunmaz, olunamaz!.. (Bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)
Bu bağlamda bu ülkede devleti ellerinde tutan, egemen Türk ulusçularının olduğu kadar kendilerini savunma durumunda olan Kürt ulusçuları da aynı tuzağın içindedir. Bugün artık, savunma durumunda (Kemalist deyimle "mazlum") olsun olmasın bütün ulusçulukların tutuculukla özdeş olduğunu, dahası Marx'ın deyişiyle "insanlığın afyonu" olduğunu, dinin yerinde geçtiğini ivedilikle anlamamız, politikalarımızı bu tutum üzerine kurmamız gerekiyor.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Felsefe, bilim ve sanatta "mülkiyet" kavramı üzerine...





Felsefe Bilim ve Sanatta Telif Hakları Zındanı...

Sanat üreticilerinin de izleyicilerinin de hep birlikte bu konuda savaşım vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Kapitalist toplumsal yapının sanatçıyı ürününü satarak geçinmeye zorlamasına karşı!.. Toplum, kapitalist dizge dışında yaşadığı çok uzun binyıllar boyunca sanatçısını ürününü satmak zorunda bırakmadı. Ama gene de biz Homeros'tan Yunus'a, Aiskhilos'tan Shakespeare'e, Praxiteles'ten Rodin'e, hiç bir resmini görmemiş olmamıza karşın ressam Apelles'ten Brugel'e sanatçılarımızı biliyoruz. Ürünlerini, araya yüzyıllar ve binyıllar girmesine karşın bizimle paylaşmayı başardılar.

Öyle başardılar ki bunca zamana karşın Ömer Hayyam rubaileri bugün Sevgili Fazıl Say'a bu konuda beste çalışması yapmak için esin kaynağı olabiliyor.

Yalnızca sanatçılar mı? Filozofları, bilim insanlarını da aklınıza getiriniz. Onların da ürünlerini satmak zorunda kalmadıklarını düşünüyorum.

"Yunus Emre hiç bir şiirine fiyat etiketi takmamıştı!.." Takmak zorunda da kalmamıştı.

Fiyat etiketimizi taktığımız anda ne oluyor görüyoruz. Herşeyin sahtesi ortalığı dolduruyor. Bir yanda meyhane ressamları, öte yanda sarhoş eylencesi arabesk ve meyhane şarkıları, daha da ötede salya sümük şiirler... Haydi bırakın bunları bir yana, bütün bu pespayeliğe "sanatçı" adı vermeler...

Savaşmak zorunda kaldığımız yapı bu değil mi? Ama biz toplumu, gerçek sanatçıyı EN ÜST DÜZEYDE yaşatacak yapıya zorlayacak baskı gurubunu sanatçılar ve sanat izleyicileri olarak oluşturmazsak ve paylaşım ürünlerimizi, kapitalizmin bizi zorladığı gibi satarak geçinmeyi savunursak ne aynı mantıkla üretilen arabeskin kökü kesilir, ne pespaye aşk şiirlerinin, ne "piyasa sineması" denen garabetin, düşük düzeyli tv dizilerinin ne de sağda solda gördüğümüz inanılmaz çirkinlikteki leylek, ördek biçimli objelerin!..

Hemen yarından başlayarak ürünlerimizi satmayı bırakalım demiyorum kuşkusuz. Yaşayabildiğimiz, soluk alabildiğimiz dünyayı hemen terk etmeyeceğiz kuşkusuz. Ama geleceğin dünyasını bir sanat dünyası haline getirmek için de "biz ürünlerimizi satarak yaşamak zorunda kalmak istemiyoruz" kampanyası başlatmamız ve çok güçlü ve istikrarlı olarak sürdürmemiz gerekmiyor mu?

Peki bu "internet" denilen "hırsızlık ortamı(!)"nı neden bir "paylaşım ortamı" olarak kullanmıyoruz? Hiç değilse kendini başka yollarla geçindirebilenler tarafından bu yapı başlatılsa diyorum... Neden sattıklarımızın yanında küçük küçük kimi bestelerimizi de internet üzerinden telif istemeden dağıtmaya başlamayalım, üstelik karşı çıkacağımıza bunu çoğaltmaya da çalışmayalım?


Ne dersiniz?


Kimi yinelemeler de olacak galiba ama... Peki, daha açık anlatmaya çalışayım:

1) Sanat yapıtının üretilme amacı yaşamımızı, duyarlığımızı, şu anda dünyada bulunan ve gelecek olan başka benliklerle paylaşmaktır. Öteki üretimlerin ise gereksemeden fazlasının satılması temeldir. Yani başka başka nedenlerle üretilirler. Nefes aldığınızda bedeninizden çıkan nefesi toplayıp satmak gibi bir şeye nasıl kalkışmıyorsak sanat, bilim ve felsefe alanlarındaki ürünlerimizin de tüketim maddeleri gibi ekonominin parçası haline gelmeleri onların niteliklerini değiştirmekte, onları arz-talep doğrultusunda biçimlendirmektedir. Bu alandaki yozlaşmanın nedeni budur.

2) Kapitalist toplum, ihtiyaç duyulan her üründen "kâr" çıkarmaya çalışan, hareketini, yaşamasını "kâr"la sağlayan toplumdur. Temel yapısı, insanların, basitçe bakıldığında, ürettiklerinin gereksemelerinden fazlasını satarak başka gereksemelerini karşılamalarıdır. Üretimi "kâr" belirler. Toplumu yönlendirir, biçimlendirir, dahası oluşturur. Kültürümüz de bu çarkın içine girdiğinde buna göre şekillenir. Kendi gereksememiz devre dışı kalır ve satılabilecek şeyi üretmeye başlarız. Kültür yozlaşmasının, basitçe, temel nedeni budur. Önerdiğim direnme işte bu yapıya karşıdır.

3) Bundan önceki toplumlar Aristokratların yönettiği toplumlardı - "feodalizm" dediğimiz yapı... "Kâr" ölçütüne göre biçimlenmiyordu. İnsanlar kendilerini "kul" görüyorlardı. En üsttekiler, kırallar, sultanlar, çarlar, imparatorlar bile "Allahın kulu" idiler. Yaşamanın yolu, kendi üstündekilerden alınan sadaka mantığındaki mülkler, gelirlerdi. Dünyanın her yerinde böyledir. Ağalar, beyler kendi üstündekilerden bir tür "sadaka" alır, kendi altındakilere bir tür "sadaka" verirdi. Yani alıp verdiklerinin mantığı, "karşılık" yani "bedel" değildi. O yüzden de her "ast" kendini "üst"üne "muhtaç" duyumsardı. Sanat, bilim ve felsefe de ister istemez bu yapı içerisinde oluşuyor, biçimleniyordu. Sarayda ya da bey konaklarında oluşuyor ise... Zaman aktıkça insan, saraylar dışında "kul"dan "birey"e dönmeye yani özgürleşmeye başladı. İngiliz kıralı bile feodal beylerin baskısıyla 1215 yılında "Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Bildirgesi"nı imzalamak zorunda kaldı. Sosyal ortamda burjuva hareketinin ilk adımı budur ve kültüreldir. İlginçtir ki Aristokratlar tarafından oluşturulmuştur. Bundan sonra ortaya daha bağımsız, daha kişisel yapıtlar çıkmaya, felsefe ve bilim insanları daha bağımsız çalışmaya, efendilerine bir anlamda "başkaldırma"ya başladı. Müzik, kiliselerden ve camilerden dışarı çıktı, bireyin dünyasına ulaştı. Alain Corneau'nun "Dünyanın Bütün Sabahları" filmi bu dönemi çok güzel anlatır. 13.yy Anadolu devrimi (Hace Bektaş, Ahi Evren Hace Nasiru'd Din - Nasrettin Hoca, Sadrettin Konevi ve hemen arkalarından gelen Yunus Emre tarafından geliştirilmiş ve aktarılmış olan gerçek tasavvuf) 300 yıl kadar sonra da Avrupa'da Renaissance budur (bu arada söylemeliyim: bugün dincilerin bayrak yaptığı Mevlana, bir tasavvuf insanı değil, Anadolu Devrimi'ne karşı bir yalancı tasavvuf oluşturma çabasına girişmiş, batıdaki örneği olan papalığın yenileşmeye karşı savaşımını ve direncini 13 yy Anadolu'sunda oluşturmuş olan kişidir).

4) "Birey"le birlikte "satış" da başladı. Hemen birlikte yozlaşma da... İşte "arabesk"ten şikayetimiz varsa, savaşımımız bu yozlaşmaya karşı olmak durumundadır. "Kâr"dan da özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı temel tutup yeni bir yapı oluşturmak zorundayız. Bu yapının nasıl bir yapı olacağı bizim tarafımızdan bulunacaktır. Şimdi yapıtlarımızı "satma" ve bununla "geçinme"ye karşı durma gereğini biliyoruz. Çünkü özgürlüğümüzü kısıtlayan temel yapı budur.

5) Doğal ki geçinmemizin bir yolunu bulmalı, burnumuzdaki bu "ayıcı halkası"nı fırltaıp atmalıyız. Hem de bu yol bize "üst düzeyde" bir geçim sağlamalıdır. Bulacak olan yine "biz"iz. "Kâr" bağlamından bağımsız üretim ve paylaşım için, teknoloji bize 20 yy sonunda müthiş bir olanak vermiştir. İnternet olanağını kullanmak zorundayız. Dünyada bugün bile bir sürü insan yazılarını, kitaplarını internet yoluyla yazıyor, müziklerini internet yoluyla paylaşıyorlar. Sanat, Bilim ve Felsefe alanlarına yakışan da budur.

Bir itirafta bulunayım: Orhan Gencebay, geçen yıldı galiba, kendi meslek birliği adına tv'de konuşuyordu. Bütün çabalarına karşın, toplanması gereken telifin ancak %7 oranında toplanabildiğini söyledi. İçimden gelen duygu "beter olun!" duygusuydu!

Yok olacaklar!.. Bizim başaramadığımızı gelişen teknoloji yapıyor işte...

6) Çok yakın bir zamanda ne denli "profesyonel" olursa olsun, internet dışında paylaşım alanı kalmayacak. Ya uyum sağlayacağız, ya yok olacağız. O yüzden de doğru olan, direnmek yerine hızla uyum sağlamak değil midir?

Şimdi birkaç yanıt daha:

7) "Yozlaşma" yalnız bizim ülkemizde değildir. Bütün dünyada "Popüler bilim", "Felsefe yaptığını söyleyen bir sürü ukala", "Metal" filan gibi "popüler" alanlarının bütünü yozlaşma alanlarıdır. Bu alanlarda üretilen "meta", alanda kâr görülmediğinde bütünüyle çökecektir. Çok da hayırlı olacaktır. Dahası bu sürecin hızlanmasına yardım etmek durumundayız. Yapıtlarımızı "meta"laşmaktan kurtarmak, yozlaşmayı önlemek ve daha bağımsız olmak istiyorsak!..

8) "Fikri Mülkiyet Hakkı" sözcüklerinin ne ifade ettiğini gayet iyi bildiğimden emin olunuz!.. Benim için, o Arapça üç sözcüğün yan yana gelmesinden oluşan "Fikrî Mülkiyet Hakkı", paylaşmak üzere ürettiğim Felsefe, Bilim ve Sanat alanlarında yapıtlarımızın yozlaşma karşısında korunmasıdır. Filmimin kesilerek yayınlanmamasıdır. Müziğimin izinsiz olarak amacı dışında, sözgelimi tüketim reklamlarında kullanılmaması, besteci ya da yorumcunun yapıtının, burnundaki "geçim" adlı ayıcı halkasının çekiştirilerek, kullanılmaya razı edilememesi için korunmasıdır!.. Hem de öyle yasalarda yazdığı gibi yetmiş yıl falan değil, dünya durdukça!..

Ayrıca:

9) Buna "mülkiyet" adını vermek son derece yanlıştır. Bireysel "mülkiyet", kavramı bu sistemin ürünüdür. Aristokrat toplumlarda "mülkiyet" yalnızca tanrınındır. Hem de bizim "fikrî(!)" alanlarımızda bile... Kapadokya kiliselerinin hiç birinde duvar resimlerinde imza bulamazsınız. Üstelik çeşitli ressamların yapmış olmasına karşın, üslup olarak bile ayırmanız çok zordur. Çünkü onu yapan elin bilinci, kendisinin "tanrının eli" olduğu biçimindedir. Yazılan hiç bir yapıt imzalı değildir. Çünkü tanrı tarafından vahy edilmektedir. Yani vahiy ürünü olan yalnızca Kur'an değildir, bütün sanat, bilim ve felsefe ürünleri vahy edilirse var olur... Avrupa kültürü, Sokrates'ten bu yana gelen 1800 yıllık uykusundan henüz uyanmadan, şiirine ilk imzayı atan, sanatında mahlas kullanan, önce Ahmet Yesevi, sonra da Yunus Emre olmuştur. Yani kendi "birey"liklerinin önce Yesevi ve Yunus tarafından altı çizilmiştir. Hallac-ı Mansur gibi, Ömer Hayyam gibi, Farabi gibi, İbn Sina gibi adını doğrudan yazmadan "birey"liğini belirleyenler yaklaşık 10.yy'dan bu yana vardı. ama 12.yy'da Yesevi ve 13.yy'da Yunus adlarını "mahlas" olarak doğrudan yapıtlarının içine yerleştirmişlerdir.

Bireysel mülkiyet, Aristokrat toplumlarda yalnızca tanrınındır. Çünkü "birey" olan yalnızca O'dur. Günümüzde ise bireysel mülkiyet, toplumsal yapı tarafından kendi ölçütlerine göre dayatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Özgürlük, yapıtın üretilir üretilmez paylaşmanın yolunun bulunması, topluma mal edilmesiyle olanaklıdır. İnternet bunu sağlamaktadır. Tereddütsüz kullanmamız gerekir.

30 Eylül 2009 Çarşamba

“Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…


Günümüzün doğrularından bakışla “Sermaye” ile “Ulusalcılık/Milliyetçilik” ilişkisi üzerine…
(Bir dostumla yaptığım yazışmalardan geliştirilmiştir. Ö.T.)

Tarih boyunca neredeyse bütün o korkunç sıkıntıları yaratan, insanevladının kendi arasına “ümmet” gibi, “millet/ulus” gibi, kültürel ya da ırksal, sınırlar koyarak “başka insanevladı”ndan yapay bir “öteki” yaratması değil midir?

Sınıfsal “akış” içinde bunun “doğal” olduğunu söyleyebiliriz. Ama artık “insan” olmanın bilincine varıp yalnızca sınıfsal ayırımları (“öteki” sınıf(lar)ı - ki artık tekdir ve “burjuvazi”dir) temel almak gerekmiyor mu?

Burjuvazi kuramsal olarak ortadan kaldırılabilir bir sınıftır. Nasıl Aristokrat sınıf olmadan toplumlar var olabildiyse, Burjuva sınıfı var olmadan da toplumlar var olabilir.

“İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. (...)

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın
kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.

Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.”

“Komünist Parti Manifestosu”ndan
Karl Marx - Friedrich Engels (1847)

İnsanın ve insanlığın geleceği işte bu tümceler üzerine kurulu... Ve bizim “insan” olarak en önemli görevimiz bunun ayırdına varıp önündeki engelleri kaldırma konusunda çaba göstermek ve “akış”a bu konuda destek vermektir.

Peki, nedir bu engeller? Sermayenin bir dizge olarak kendi egemenliğini uzatmak için, artık sosyolojik bakımdan ortadan kalkmış, ama duygusal izleri daha tam olarak arınmamış olan “ümmet”, “ulus” gibi duyguları kullanarak, insanlar arasında bir zamanlar var olan sınırları yapay olarak ayakta tutma çabasından başka bir şey değildir. Kendimizi “türk” ya da “çingene” hissetmemizin gerekçesi yalnızca budur...

Biz geleceği kuracak “aydınlık kafalar” olduğumuzu düşünmüyor muyuz? Öyleyse nedir bu “dün”den kalma “ulus” duygusuna “kutsallık” derecesindeki bağlılığımız? Bütün kutsallıkları “tutuculuk” olarak niteleyip yaşamımızdan çıkarıp atmayı ilke edinmemiş miydik? Aydınlanma dediğimiz şey, kutsal kitaplardan bilgi çıkarmak için koca ortaçağın kullandığı tümdengelim karşısında tümevarımı da bilgi edinme yöntemi olarak uygulamaya koyup, deneyemediğimiz ve gözleyemediğimiz ya da kendi düşünemediğimiz her türlü bilgiyi hayatımızdan söküp atmak değil miydi?

“Ulus bağlılığı”, kutsallığı, geleceğe karşı, içeriği değiştirilmiş bir “istemezük”çülükten başka nedir ki? Oysa “sol” kavramı ile geleceği kurmayı, geleceği savunmayı anlamıyor muyuz?


İnsanın kendi kültürel kimliği olarak toplumsal saptama yapmasını “ulusçuluk” olarak yargılamak onu zaten içine itildiği “düşüklük duygusu-na” itmek değil midir?

1) Bu “saptama”nın “toplumsal” olması, aynı anda “öteki” kavramının da birlikte ortaya çıkması sonucunu doğurmakta ve tarih boyunca gelen “öteki” saptamalarının tümünün getirdiği, “insan karşıtı” toplumsal olumsuzlukların sürmesi anlamına gelmektedir. Bu da, günümüzde, emeğiyle geçinenlerin dünya yüzünde küçük parçalar halinde kalması ve sermayenin onları denetim altında tutarak istediği gibi yönetebilmesi sonucunu doğurmaktadır.

2) Bu “saptama”, kültürel kaldığı sürece kimsenin bir söyleyeceği olmaz. Ancak aynı kültürel özgürlüğün bütün, ama bütün başka kültürlerde oluşmasını de engellememek koşuluyla. Başka kültürlere yapacağımız her yasaklama, engelleme, toplumsallaşmakta; aynı anda “biz” ve “onlar” ayırımını devreye sokmakta, üstelik “bizim kültürümüz” üzerinden “biz”e de yansımaktadır. İstesek de istemesek de...

3) “Düşüklük duygusu” kendi tersi olan “yükseklik duygusu” ile birlikte gelir. İkincisi var olmazsa birincisi de var olmaz. Üstelik, “hangisine karşı ve hangi ölçütlerle daha düşük?” gizli sorusunu da birlikte getirir ve kafamızda ister istemez “kültürel kimlik”ler arasında hiyerarşik bir astlık üstlük duygusu yaratır. İstesek de istemesek de... Bu duygunun da toplumsal yansımaları olur ve sermayenin, “biz”i parça parça bırakmak üzere kullandığı yine budur.

Bugünün insanının kültürel kimliğinin toplumsal yüzünü “ulusçuluk” olarak yargılamak ve “ümmetçilik”le birlikte tarihin toplumsal çöplüğüne gömmek zorundayız!..

Geleceği savunmak için!..

İşte bu anlamda Marx'ın yaklaşık 160 yıl önce 1847'de “işçinin vatanı yoktur” demesi son derece yerindedir. Bizim bugüne uyarlayarak söylememiz gereken de şu olmalıdır: “Evet, yurtseveriz, ama bizim yurdumuz bütün dünyadır!..”


Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyorsa, Türklerin de tüm dil, tarih ve kültür varlıkları, Mustafa Kemal’ın tüm yaptıkları imhaya çalışılmıyor mu? Bir tu-tunum ideolojisi olan “Türklük olayı” çözülerek cemaat, aşiret kültürü getirilmeye çalışılması ne anlama geliyor?

İşte karşı soru: “Kemalizm de Türkler için aynı şeyi yapmadı mı?” (o yapay Güneş-Dil teorisi'nin falan ayrıntısına girmiyorum).

Peki Kemalizmi “haklı”, ama bugünkü Kürtleri “haksız” kılan bir şey var mıdır?

Vardır: “akış”, ve yalnızca “akış”… 100 yıl önce ümmete karşı savaşım verilebilmesi için ulus bilinci gerekiyordu. Yaratılan ulusların yaratılmasındaki haklı gerekçe, yalnızca budur. Uluslar, hangi gerekçeyle olursa olsun, birbiri ile boğazlaşmaya başladığında “gerici” konuma düşmüştür. Günümüzde artık “ümmet tehlikesi” diye bir tehlike söz konusu değildir. Bugün ümmet tehlikesi olarak görülen her şey, ama her şey, en ince noktasına değin sermaye tarafından insanlar arasındaki ayırımı, dolayısıyla Burjuva düzenini daha uzun süre uygulamada tutmak ve çatışmayı kışkırtarak silah tüketimini sürdürmek gibi iki yanlı bir amaca yönelik, planlı olarak yürütülmektedir.

Bunun karşısında, Kürtlerle Türklerin -ve doğaldır ki bütün insanların-, bu durumun ayırdına varabilen kesimlerinin bir araya gelerek günümüzün gerçek, gelecek cephesini oluşturmaları ve bütün uluslara ve ulusçuluklara karşıt tutumla kültürel -silahsız- savaşım başlatmaları gereklidir. Bu cephede toplanan insanların artması Marx'ın yukarıdaki geleceğe yönelik öngörüsünün de daha çabuk oluşması sonucunu doğuracak ve insanlık, ufkun, göremediği ötesini görecektir. Orada yeni bir toplum, yeni değerler, ve doğal ki yeni sorunlar var olacaktır. Bu, geleceğin yeni sınıf kültürünün oluşması demektir. Bizim kültürümüz, ulusal kültürler değil, sınıfsal kültürlerimizdir. Biz, ütopyalar biçiminde uydurarak değil, sorunlarımızı çöze çöze değerlerimizi yaratmak ve kendi kültürümüzü bu değerlerle oluşturmak, ufkun arkasına doğru akarak yeni ufukları görmeye çalışmak zorundayız. Bizim değerlerimiz bulunduğumuz anın duragan (statik) değerleri değildir; bizim değerlerimiz, “sürekli akış”ı temel alarak geleceğe yönelmek, geleceği kurmak zorundadır.

Bu nedenle de bugün “türk olma” bilincinden “insan olma” bilincine yükselmek zorundayız. Ya bütün değerlerimizi bu bilince göre düzenlemek zorundayız, ya da “insan olma”ya karşı “istemezük”çülerin yanında yer alacak, onların hareket ordularına karşı direnişi gibi geleceğe direnmek konumunda olacağız.

Yanımızın hangisi olduğunu, bu ortamın seçenekleri içinden seçmek zorundayız.

Adını Mustafa Kemal’in koyduğu ve kurmay başkanlığını son ana kadar yaptığı Hareket Ordusu, tam böyle bir durumda, geleceğin güçlü yelini ardına alarak ve 31 Mart olayında (13 Nisan1909) meşrutiyet’e karşı şeriat yanlısı “istemezük”çüleri dağıtmak üzere kurulmuştu!..


Şu aşamada, emperyalizmin toplumsal yapıyı parçalama saldırısı karşısında evrensel bir insanlık tezi ütopik bir çözüm müdür? Toplum dağılıyor mu?

Evet, toplum dağılıyor, dağılacak!.. Ve yenisi bu çürümenin içine köklerini salarak doğacak. Destek vermemiz gereken çürümüş toplum değil, bu fidandır. Dağılmakta olan toplumu tutmak doğru olsaydı, Renaissance ortaya çıkmazdı, Aristokrat katolik Ortaçağ yaşamını sürdürürdü. Ne Aydınlanma olurdu, ne Fransız Devrimi...

Kemalist Burjuva Devrimi de olmazdı, Osmanlı Aristokrat yapısını tutmaya çalışmak doğru olurdu!..

Evet, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada Burjuva Toplumu dağılıyor!.. Ve biz hazırlıklı değiliz. Hazırlıklı olmayalım diye ellerimize ulusçu armutlar tutuşturuluyor... “Ellerimiz armut toplasın” diye, yapmamız gerekeni yapamayalım diye!..

Ne olursa olsun, hazırlıklı olmamak bizim yanlışımızdır. Eskiye bakarak, Kemalizm dahil, şuna değmiş, buna değmemiş deme şansımız, “o iyiydi”lere sığınma hakkımız yok! Bizim işimiz, yeniyi oluşturmak, oluşturmanın doğru yöntemini bulmaktır. Hiç bir yerden yardım, hiç bir yerden medet yok. Kemalizm dahil!..

Klasik “emperyalizm” kavramı, “ulusların birbirini sömürmesi” anlamıyla önümüzde özellikle tutuluyor. Oysa yüz yıldır köprülerin altından Herakleitos'un suları aktı durdu. Artık uluslar değil birbirini sömüren. Sömürücüler yalnızca sosyal sınıflar... Klasik emperyalizm görünümü, önüne yine emperyalistler tarafından konulmuş yapay paravandan başka bir şey değil. Boğaya gösterilen kırmızı çaput gibi... Arkasında toreodor falan yok!.. Saldırmamız istenen şey bu bez parçası yalnızca!..

Bunun dik âlâsını yapıyor, günlük politikalarda bütünsel dünya görüşümüzü gözden kaçırıyor, ve sömürücü sermayenin ekmeğine yağ sürüyoruz. Sermaye de ağzı kulaklarında göbeğini kaşıyor...

Bugünün ilericiliği, solculuğu bunun ayırdına varmak, stratejilerimizi buna göre yapmak, politikalarımızı, savaşımımızı buna göre düzenlemektir...

Dağılan toplumu tutmaya çalışmak değil, yeniden kurmak zorudayız. İşimiz kolay değil! Dünyanın bir araya gelmesine yönelik politikalar geliştirmek zorundayız...

Yarını kuracak olan, kurulu düzenin reformistleri, 12 Eylül’ün tutucu “taş Mustafa Atatürkçüleri” ya da onlara karşıymış gibi görünen ama aynı reformist bakışla sol gösterip sağ vuran neo-liberaller değil, “biz”iz...

“Akış”ı Düşüncelerimize temel almak zorundayız... Önümüze konulan bütün engelleri parçalayıp, Anadolu’lu yurttaşımız Herakleitos'un “akış”ını görmek, değerlerimizin en başına yerleştirmek, her türlü dizgemizi “akış” üzerine oturtmanın yolunu bulmak zorundayız...

“Yeni Aydınlanma”nın temel direği budur.


Kemalist ya da değil, “Ulusçuluk” üzerine…

Ulusçuluğu savunup savunmamamız önemli değil, temel yanlışımız, düşüncelerimizi ve yaşantımızı ulusçu kültür değerleri üzerinden ve eleştirel bir bakışa gerek duymadan yürütmemizdir. Bu tutum tam olarak burjuva kültürünün yansımasıdır. İçinde soluyup, bunu, ister istemez yapıyoruz.

Bir büyük organizasyonun kuruluş çalışmaları sırasında, onursal başkanımız Aziz Nesin'in, ev sahipliği yaptığı ve önemli bulduğumuz ülkelerin kültür ateşelerine verdiğimiz yemekte yaptığı konuşmayı “biz Türkler” sözcükleri üzerine oturtmuş olması, beni büyük şaşkınlığa uğratmıştı. Bir insanın hem Marxist olması, hem de “biz” kavramını “Türkler” üzerinden anlıyor olmasıydı bunun nedeni. Düşünmüştüm, Osmanlı zamanında yaşıyor olsa, yine özdekçi dünya görüşünü benimsemiş bile olsa, aynı bakış açısıyla, “biz” kavramını “aynı ümmetten olanlar”, yani “müslümanlar” olarak anlamak zorunda kalacaktı...

Pek çok örneğini göstermeme gerek yok sanırım.

Yine düşünmüştüm, her sosyal sınıf egemenliği kendi kültürünü oluşturuyor, bu kültürün kendine özgü yaşama ölçütleri oluyor ve bu ölçütler insanlara ister istemez “doğru” geliyor. Bunların günümüze uygunluklarını, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirmezsek yeni kültürleri kuramıyoruz. Bir sosyal sınıf kültürünün içinden bakarıyor, ama bir sonraki sınıfın sosyal yapısını oluşturmaya çalışıyoruz. Gerçekçi olmayan ütopik toplum modelleri ortaya böyle çıkıyor. Dolayısıyla dünya toplumu olarak yeni sınıfların egemenliğine de hazır olamıyoruz.

Büyük devrimciler, bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal, proleter devrimci olarak Karl Marx - Friedrich Engels, kendinden önceki sınıfların kültürlerine eleştirel gözle bakabildikleri için “devrimci” nitelemesine hak kazandılar. Hiç de ütopik diyemeyeceğimiz yeni toplum düzenlerini bu yüzden, gerçekçi toplumsal gereksemeler üzerinde, oluşturabildiler.

Peki nedir diye düşünüyorum bugüne değin yaşanan kültürel ölçütler: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

İmdi...

Hepimizin bildiği gibi Aristokrat toplumların “kül kültürü”, Burjuva toplumlar tarafından aşılmış ve “ben/birey” kültürüne dönüşmüştür. Böylece kulların “ümmet bilinci”, bireylerin “millet bilinci”ne dönüşür. Aziz Nesin'i konuşturan işte bu bilinç... Savunsak da savunmasak da... Bu bilinci aşmadan ve yeni toplumlar için yeni toplumsal bilinç ölçütlerini doğru olarak bulmadan yeni toplumlara geçme yani devrim yapma şansımız yoktur.

Yanlışlık, bir önceki kültürün ölçütleri ile bir sonraki toplumu kurma çabasında... Osmanlı'da karşı devrim de bu yüzden gelir (
http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html), Sovyet Devrimi bu yüzden çöker!.. İşte ne denli Kemalist olmasak da, Mustafa Kemal'in Lenin'e göre, kabul etmemiz gereken üstünlüğü, doğru zamanda doğru devinimi, yani burjuva devrimini örgütlemiş olmasındadır. Lenin gibi basamak atlama çabasına girmemiş olmasındadır. Kemalist Burjuva Devriminde, korkup durduğumuz ümmetçi karşı devrimin gelme olasılığı yoktur. Türkiye toplumu dünya liberalizmine entegre olmuştur ve onunla birlikte de yozlaşmaktadır. Bu yozlaşma bir karşı-devrim değildir. Sosyal bir yapının doğal yaşlanma sürecini yaşıyoruz. Yapmamız gereken, bir sonraki kültür aşamasının ve toplumsal çözümlerin oluşturulması politikalarının geliştirilmesidir.

Oysa günümüz Kemalizm’i, olmayan, yapay bir karşı devrimi durdurma politikasına göre hazırlık yapıyor ve yozlaşmakta olan toplumu, var olmayan bu karşı devrimden koruyup ilk haline döndürme boş çabasıyla çalışıyor. Bu çaba 80 yaşındaki bir dedeyi 25 yaşındaki dinamik haline döndürme çabasına benziyor. Böyle bir karşı devrim varmış görüntüleri de sermaye tarafından önümüze sürülüyor, yanlış politikalara yönlendiriliyoruz.


Her birey için kendi "ben"i dışındaki kişiler “öteki” midir?

Bu yargının doğruluğu, “birey toplumları” için tartışılabilir. Ama “kul toplumları” yani ümmetler için doğru değildir. Kulların karşısında “öteki”, hiyerarşik kulluk sıralamasında kendi üstünde olanlar, tanrıdan gelen vekaletten kendinden çok pay alanlar, yani Aristokratlardır. Kullar yaşayabilmek için kendi aralarında dayanışmak durumundadır. Onların arasında “öteki” olmaz. Spartakus başkaldırısı böyle oluşur. Anadolu'da 1240 Babaî başkaldırısı da, Yıldırım Bayezid'e karşı ahîlerin kepenk kapatma eylemi de, Şeyh Bedreddin başkaldırısı da, Şah İsmail'in Kızılbaş devletinin Selim'e karşı direnişi de, Köroğlu ile simgeleşen Celalî ayaklanmaları da Aristokrat “öteki”ye karşı “kul”ların dayanışması ile oluşmuştur. Bu dayanışma, kendi içinde karşıtını, yani “birey olma”yı yaratır. Birey toplumlarının ilk adımları bu dayanışmanın içinden çıkmıştır.

“Doğadaki öteki”, bizim doğayı yenmemiz ve kültürel olarak ortadan kaldırmamız gereken “öteki”dir. Yoksa avlanan panterin “öteki”si, kültür oluşturan insan topluluklarında ortadan kalkmaktadır. Nietzsche'nin saptadığı gibi, insanlaştığımız oranda içgüdülerimiz ortadan kalkıyor ve kalkacaktır. İnsanlaşmamız, içgüdülerimizi, yani hayvanlığımızı ortadan kaldırma çabamızdır. O yüzden de doğadaki “öteki” bizim “var” olduğunu saptayıp, düşüncelerimizi dayandıracağımız bir şey değil, tam tersine insanlaşma sürecinde ortadan kaldırmak zorunda olduğumuz “öteki”dir.

Düşüncelerimizi “doğadaki öteki”ye yaslamak, doğal dengeler üzerine oturduğu savında olan Burjuva-liberal kültürün bizdeki güçlü etkilerinden önemli biridir. Düşüncelerimizi bunun üzerinden kurmak, önümüzde bulunan, yarışmacı liberalizmden başka bütün çıkış yollarımızı gözümüzün önünden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir.

Sosyal devrimler, 68 kuşağının sandığı gibi, bir gece dağa çıkıp ertesi gün devrim yapıp dağdan inerek olmaz. Burjuva sınıfının bütün kültürünü oturtarak dünyaya egemen olabilmesi, Avrupalı ölçütlere göre 1215 Magna Carta Libertatum ile, Doğuya bakarsak Hallac-ı Mansur'un “Enel Hüve”si ile 300 yıl daha önce başlamış ve ikinci dünya savaşı sonrasına değin sürmüştür.

Yani toplumların kültürleriyle birlikte değişimi, yani sosyal devrim denilen şeyin gerçekleşmesi için, öyle 10 yıllar, yüz yıllar değil, bin yıla yakın süreler gerekmiş bundan önce... Koca ortaçağ direnmeleri, kan dökülmeleri, engizisyonlar yaşanmış.

100-150 yıl önce sistematize edilmiş bir devrimin, Burjuva devrimi ile karşılaştırıldığında, hemen hiç badire atlatmadan pat diye oluşacağını sanmak doğru değildir. Henuz başarılı olmamasını, olmayacağı biçiminde yorumlamak da... Hele “bakın gördünüz işte, başarılı olamadı!..” sözleri de sermayenin bizi içine çektiği düşünce tuzaklarının en önemlilerinden biridir.

Ayrıca Proleter Devrim’i işçi sınıfının örgütleyip, örgütlenip, kendi başına yapacağı yanılgısına da düşmemek gerekiyor. Bugüne değin toplumsal değişmeler yeni gereksemeler üzerine kurulmuş ve bütün toplum tarafından yapılmıştır. İlk burjuva hareketi olan Magna Carta Libertatum'u krala imzalatanlar İngiltere’deki Aristokratlardır. 1250'li yıllarda, yine İngiltere’de, Burjuva demokrasisine ilk adım sayılan, dünyanın ilk meclisini kuranlar da Aristokratlardır. Bu meclis bugünkü Lordlar Kamarasına evrilmiştir. Daha ilginci, Aristokratların kurduğu bu meclise karşı, 1290'lı yıllarda (yani Osmanlı henuz kurulmadan) halkın (yani o günkü burjuvaların) meclisi, bizzat Aristokratların başı olan İngiltere Kralı tarafından kurulur. Bu meclis de bugün Avam Kamarasına evrilmiştir.

Geleceğin toplumu emeğiyle geçinenlerin toplumu olacaktır. Yoksa işçiler devrimi yapmakla görevlidir, onlar olmazsa devrim de olmaz gibi bir düşünce son derece yanlıştır. Bu arada Marxist kuramın en önemli kuramcıları Karl Marx'ın bir Yahudi olarak, Avrupa'da burjuva sınıfını oluşturan en önemli guruptan geldiğini, Friedrich Engels'in de bir İngiliz Aristokratı olduğunu anımsamak gerekir. Yani, Devrimleri, sosyal sınıf egemenliklerini, bunların kültürlerini toplumsal gereksemeler oluşturur. O sosyal sınıfın bizzat örgütlenip devrim oluşturması değildir beklenilmesi gereken. Daha çok o sosyal sınıfın üretime katkısının, ki Marxist Devrim bağlamında bu “emek”tir, kendine özgü kültürü oluşturması ve toplumda egemen olmasıdır temel olan...


Dünya’nın ilk yurttaşları

İlk dünya yurttaşları epey önce gerçekleşti. İspanya iç savaşında bütün dünyanın insanı gönüllü “insan” olarak oradaydı, Franko Faşizmine karşı İspanyol olarak değil, “insan” olarak öldüler. Hamingway'in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u, Andre Malraux'nun “Umut”u onları anlatır...

Sacco ve Vanzetti de bu yüzden idama gittiler!..

O dönemde “sermaye” henuz “insan”a karşı örgütlenememiş, silahlanamamıştı ve insanlara yönelik birey olarak kalma, kendi sınırlarını aşmama konusunda propaganda -halkla ilişkiler- taktikleri geliştirememişti. Bugün artık kültürel anlamda silahlandı ve bütün insanlığa “sınırlarınızın içinde kalın” buyurdu!..

İşte bir soru: Neden bir sermaye devleti olarak ABD, ikinci dünya savaşı sonunda, Avrupayı Faşist İtalya ve Almanya'dan kurtarmak üzere ordu gönderir de Faşist, İspanya ve Portekiz'deki Franko ve Salazar egemenliğine karşı aynı şeyi yapmaz?


Bu ülkede hepimiz Türk, hepimiz Ermeni değil miyiz?

“Hırant Dink öldürüldüğünde ben Ermeniyim! Sulukule ortadan kaldırıldığında da Çingeneyim; canım neremden yanarsa ben oyum" diyebildiğimiz gün ‘insanlaşmış’ olacağız!.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2009/01/insan-kamil.html


Batıda aristokrat, Katolik, ortaçağ dönemi bitti mi?

Tamamen bitmiştir. Aristokrat dönemden kalan kültürel uzantılar, biçimler, dönemin ana yapısının sürdüğünü göstermez. Bugünün dünyasında insan bilinci “birey” temeline göre, ekonomik yapı “kâr”, toplumsal bilinç “ulus” ölçütüne göre işlemektedir. Bütün sanatlar “ben” kavramının içinde dolanmaktadır. Oysa Aristokrat toplumlarda bunlar “kul”, “hizmet(tanrıya)”, “vahiy” ve “ümmet” kavramlarıyla çalışıyordu.

Osmanlı sadrazamlarının yarısına yakını kellelerini efendilerinin saçma sapan da olsa bir emriyle gönüllü olarak vermişlerdir, “kul” olmayı kabulledikleri için... Bugün olsa hangi kadın 8.Henry'nin karısı olup herif bıktığında öldürülmek isterdi? Ama o gün bir sürü kadın bunu kendi isteğiyle kabul etmiştir.

Toplumun bütünü tanrının hizmetindeydi ve tanrının devleti, kulların efendisi, sultanlar kırallar, çarlar, imparatorlar da o devletin yöneticisi konumundaydı. Kullar sorgusuz sualsız devlet için vardı. Fetihler “Allah Allah!..” çığlıklarıyla yapılır tanrının mülkü kulluğunu kabul etmeyenlerin elinden kurtarma haklılığıyla ele geçirilirdi (haçlı Seferleri, İstanbul'un fethi vb...).

Bütün yaratılar, yazılar, resimler, müzikler, şiirler tanrı tarafından vahyedilirse yaratılabilirdi. Onun için özellikle Ortaçağ sonlarına doğru ve özellikle doğu toplumlarında, yazıların büyük çoğunluğu imzasızdır. Çünkü bireyler yaratılarını ancak tanrı vahyettiği için yapabilirlerdi. Kur'an için günümüzde müslümanların inandığı vahiy, bütün yaratılar için geçerliydi. Yazılan metinlere imza konulması ayıp, dahası günah sayılırdı. Bu yüzden bugün pek çok metnin kim tarafından yazıldığını bulmak için tarihçiler çeşitli yöntemler geliştiriyor. Kapadokya kiliselerinin içinde bulunan resimlerin hiç birinde ressamının imzasını göremiyoruz.

Bu devletlerin içinde yaşayan insanlar “ümmet”ti. Aynı dine inanırlardı. Ya bir tanrı (Augustus vb..) ya onun kanından gelmiş biri (oğlu vb..), ya da vekili (peygamberler, azizler vb..) ya da en azından “tanrının yeryüzündeki gölgesi” tarafından yönetilirlerdi. Bu kişi, canlarını alma yetkisi de içinde, kullar üzerinde, tanrı adına, istediği gibi tasarruf yetkisine sahipti.

Ortaçağın bitip bitmediğini, ancak bu kültürel tutamakların var olup olmadığıyla ölçebiliriz. Yoksa İngilterede hala kral var gibi turistik-biçimsel özelliklerle değil. Hele Suudi Arabistan, Taliban, Hizbullah ya da El Kaide gibi dinsel görünen örgütlenmelerle hiç değil. Çünkü onlar, inançları Ortaçağdan sarkagelen insanları etraflarında toplamak ve kolay yönetmek için sermaye tarafından oluşturulmuş, sermaye tarafından desteklenmekte olan örgütlenmelerdir. Bunlardan kimisinin El Kaide gibi daha sonra sermayeye karşı isyan etmiş olmalarını, yine gerçek aristokrat ümmet toplumlarından bugüne kalmış “tanrı adına yapılan fetihler” gibi Aristokrasinin mantığıyla değil, Burjuva kültürünün ölçütlerine göre, sermayenin yarışmacı yapısı içinde değerlendirmek gerekir.

“Çağdaş olmak” nedir? Eğer bu soruya “insan” olmak diye yanıt verirsek, batı çağdaş değildir. Ama Kapitalizmin bugün geldiği yaşlanma ve çökme aşamasını anlıyorsak evet, batı çağdaştır. Sosyolojik bakımdan günümüzün geldiği yer de budur.

Doğal ki, Kapitalizmin kendi iç çatışmaları vardır. “insan”ın önde tutulması ile sermayenin çıkarlarının çatıştığı yerlerde “batı” (bu kavramın tam olarak ne demek olduğunu anlamıyor, “sermaye” demeyi daha doğru buluyorum) kendi çıkarını seçmektedir. Ama diyalektik gereği kendi karşıtını da -insan hakları örgütlenmeleri, Greenpeace vb- kendi içinde yaratmakta, yaşatmaktadır.

Sermayenin yapısı, doğal dengeyi temel alan yarışmacı yapıyı örnek alarak, güçlünün güçsüzü doğal seçme (seleksiyon) ile devre dışı bırakmasını, dahası onun varlığını kendi varlığına katmasını (doğada canını alarak etini yemesini) gerektirir.

Biz, bütün bunlara karşı çözüm arıyorsak, dünyadaki mazlumlarla birleşmeliyiz. Ancak güç birliğimiz bizi kurtarabilir. Mazlumların güç birliği... Ülke mülke değil, hele maazallah “millet/ulus” hiç değil. Yalnızca “mazlum”... Mazlumları bir araya getirecek ve örgütleyecek politikalar geliştirmemiz ve bu politikalarla “muhalefet” görevini üstlenmemiz gerekiyor. Çağdaş demokrasi ancak bu durumda dengelenecek ve her iki kanadı da yerli yerine oturabilecek, ancak bundan sonra yaşam kazanabilecektir.

Marxist'lerimiz bunu yapmaya çalışmak yerine, sermayenin tongasına düşmüş, anti-emperyalizm görünümü altında milliyetçilik peşindeler!..


Değişimi sağlayacak filizler, çürümüş bir enkazdan mi, var olan dinamiklerden mi yürüyecek?

Her ikisinden de… Bir toplumda değişimi sağlayacak dinamikler, önceki toplumların cesetlerinin gübrelediği topraklardan filizleniyor. Ortaçağ sonuna dikkatle bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

Kapitalist-liberalist dünya çürüyor. Ülkeler de… İster istemez dağılacaklar… Ve yenisi kurulacak. Yeni toplumda yeni sosyal sınıf egemenliği geliyor. Egemenlik ancak böyle değişiyor. Toplumlar ancak böyle gençleşiyor…

Büyümezse çökme özelliği gösteren Kapitalist ekonomik yapı, büyüyebileceği son noktadan, küresel sermaye egemenliğinden sonra, kendi üstüne çökmeye başladı. Bir pamuk ipliğinin kopmasından ortaya çıkan son ekonomik kriz budur. Çok daha kocamanı da uzak değil yazık ki...

Ve gelecek büyük kriz(ler?)in çok büyük bir savaş getirme olasılığı hiç az değil (1929 ekonomik krizinin ikinci dünya savaşını getirdiği unutulmamalıdır). Artık bu atom savaşı mı olur, yoksa son derece vahşi bir klasik savaş mı olur bilmek kolay değil. Dünya yönetimine Mihail Gorbaçov gibi aklı başında bir kadro soyunur da kendi elleriyle kendinden sonrakilere teslim etmeyi başarırsa olabildiğince az kanla kurtulma olasılığı bulunabilir belki…

Ama aydınlıktan önce çok büyük bir karanlık görünüyor. Ortaçağ’dan çok daha berbat bir karanlık!.. Savaş teknolojisinin gelişmişliği nedeniyle, öyle engizisyon falan gibi insanlık olarak birkaç bin ya da birkaç on binle kurtulabileceğimiz bir çatışma da olmayacak korkarım!..


Sapkın milliyetçi akımların karşı karşıya getirmeye çalıştıkları Türk ve Kürt kardeşliğine inanan aydınlar eninde sonunda birbirlerine sahip çıkacaklar denebilir mi?.

Liberal yarışmacı toplum bilinci olan “ulus”lar arasında “kardeşlik” olmaz. Yalnızca ya “karşıtlık”, ya da “aynılık” olur. “Kardeşlik” ayırımcı bir kavramdır, birbirinden ayrı olmayı belirler ve “karşıt olma” ile birlikte var olur. Kimsenin kardeşi filan değilim; kendini “insan” duyumsayan herkesle aynıyım ve yalnızca aynıyım. Kendini kürt, türk, çingene, ingiliz, fransız, rus duyumsayan hiç kimseyle de aynı değilim. Onlar “insan”ın karşısındaki saflaşmada yerlerini almış olanlardır.

Bize “Amerika” diye belletilen paravanın ardına saklanmış olan sermayenin -ki içinde Türkiyeli sermaye de var- işine gelmeyen tutum budur. Kürtler, türkler, çingeneler, fransızlar, ingilizler, ruslar ve aralarındaki ulusal sınırlar, sermayenin o denli işine geliyor ki... Onları bu parçalı halleriyle ve birbirleriyle yarış içindeyken denetlemeleri ve kullanmaları; ister çatıştırmaları, ister “kardeş”leştirmeleri çok daha kolay. Ve sermaye bunu işine geldiği zaman ve işine geldiği gibi, çok da güzel yapıyor!.. Şimdiye değin buna karşı, karşıt politikalar geliştirdiğimiz söylenebilir mi?


Egemen sınıflar ve arkalandıkları emperyalist güç, ulusalcı kesimleri bitirebiliyor mu?

Bitirmeyi mi istiyor, yaşatmayı mı? Dikkatli bakarsak kolaylıkla görebiliriz.

“Emperyalist güç” -bana göre yine “sermaye”- ulusalcılığı bitirmeye çalışmıyor... Tam tersine, yaşaması için her şeyi yapıyor. Ulusalcılığın entellektüel ömrü 75-80 yıl kadar önce yukarıda verdiğim örnekler sırasında çoktan bitmişti. Türkçü Turancılığın, Avrupa Faşizminin “nasyonal sosyalist / milliyetçi toplumcu” karakteri, milliyetçi/ulusalcılığın (nasyonalizmin) göçmekte olduğu korkusuyla oluşur. Ancak yıkılmakta olan sosyal yapılar, yıkılma korkusuyla sertleşir. Bundan sonra, her türlü ulusçu ya da ümmetçi yapı, viagra desteğiyle dik durma anlamına gelir. Ardında sermayeyi ve yalnızca sermayeyi buluruz!..

Adını ister “yönetilenler”i parçalamak için “halklar” koyalım ve “Kürt halkı”, “Türk halkı” gibi ayırımcı kavramları kullanalım, bu eskiyince ister “kimlik” olarak niteleyelim, bu bilinç ulus bilincidir ve burjuva sosyal yapısının ayırımcı-yarışmacı üst yapı kurumudur. “Ben” kavramının toplumsallaşması ile oluşur. Bize takılan at gözlükleri -yani ulus devletler, dolayısıyla da ulusal sınırlar- bizim sınıf kültürlerini görmemizi engelliyor. Ümmet kültürleri olduğu gibi, ulusal kültürler de elbette var olacaktır. Ama temel olan sınıf kültürümüzdür.

Akış içinde biri öbürünün yerine geçerek gelen sınıf kültürümüz temel kültürümüzdür. Ulusal kültürlerin eşit kültürler olarak var olmalarını da sağlayacak olan yine sınıf kültürleridir. Yoksa “Kürtlere yapay bir tarih yamayıp, ulus fikri aşılayıp aşiretlerden ulus üretmeye kalkışılıyor,” diyerek bir kültürü kolaylıkla yok saymak ya da aşağılamak için gerekli ortam bulunur. Sermayenin suladığı işte bu ortamdır.

Tohumlar bizden, sulayıp büyütmesi sermayeden... Ürün de sermaye düzeninin oksijen çadırında olabildiğince uzun süre daha yaşatılması...

Artık bunun ayırdına varmak ve sermayenin yolunu açmayacak, tam tersine tıkayacak politikaları geliştirmek zorundayız!..


Kim bu “biz”?

“Biz”, kendimizi duyumsadığımız gurupla birlikteliğimizdir. Bu “Türk” olur, “Müslüman” olur, “Anadolulu” olur, “hemşehri” olur...

Günümüzün dünyasında, geleceği kuracak olan “biz”: Kendini bir ümmetten ya da bir ulustan saymayan,öncelikle “insan” olduğunun bilincine varan herkesdir... Aydınlardır, Kürtçü ya da Türkçü gibi ulusçuluklar taşımayan gerçek Marxistlerdir, sermaye düzeninin iç çelişkilerinin ayırdına varan ve karşı durmak için örgütlenen Greenpeace'dir, doğa korumayı ilke edinmiş olan yeşillerdir, demokrasiyi “ancaksız”, “fakatsız”, pırıl pırıl aydınlıkla ve sıfır karanlıkla yerleştirmeye çalışanlardır, insan hakları savunucularıdır “biz”!..

“Biz” yeterince çokuz. Ama partileşmeye, politik örgütlenmeye ve toplu muhalefet politikaları üretmeye gereksememiz var!..

20 Mayıs 2008 Salı

Doğu Ütopyaları üzerine...

Resim:Mehmet Siyahkalem


Ender Helvacıoğlu ile yazışmalar

Cumartesi, Mayıs 29, 2004 11:47

Sevgili Omer Tuncer,

Oteden beri dusundugum bir dosya vardir: Dogu Utopyalari. Utopya dedigimiz zaman hep Batili yazarlar ve dusunurler akla gelir. Onlardan once bir tek Platon’un Devlet’i sayilir. Peki eski Dogu toplumlari hic mi utopya yaratamadi? Islam dusunce ve edebiyat tarihinde utopya olarak nitelendirilebilecek eserler yok mu? Ornegin Ibn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’i... Belki vardir da, hic bu acidan bakilmamistir. Bir ara Farabi’nin degisik eserleri oldugunu duymustum. Binbir Gece Masallari bu acidan incelenebilir mi? Aslinda Tevrat ve Kuran'daki cennet kavrami basli basina buyuk bir utopya olarak degenlendirilebilir mi? Dogu tarihinde cok buyuk halk ayaklanmalari ve bunlarin birer dusunur olarak nitelendirilebilecek liderleri var. Ornegin Seyh Bedreddin, Babek, Babailer vb. Hasan Sabbah’in dusuncelerine bu acidan yaklasilabilir mi? Hint ve Cin hakkinda ne kadar bilgi sahibisin, bilmiyorum, ama bu koklu uygarliklarda utopya olarak degerlendirilebilecek eserler yok mudur? Bu konuda hic dusundun mu, bilgin var mi? Veya konuyu bilen baska adlar var mi? Boyle bir inceleme cok esasli bir kapak olurdu. Ne dersin? Mesajini bekliyorum.

Sevgiler.

Pazar, Mayıs 30, 2004 5:26

Sevgili Ender,

Ben de doğrusu bu konuyu hiç düşünmemiştim. Şimdi saydıklarına baktığımda neden olmasın diye düşünüyorum. Bedreddin’in bize Börklüce aracılığıyla geldiği söylenen, ama hiçbir yerde yazılı bir orijinali bulunmayan düşüncelerine ütopya denilebilir gibi geliyor. Ancak bu denli dolaylı, dolambaçlı gelen bir bilgi için net şeyler söylemek ne denli olanaklı, bilemiyorum.

“Cennet” için aynı şeyi söyleyebilir miyim, bilmiyorum. O, bir ütopya olmaktan çok, sanırım bir armağan olarak kullanılmış. Doğal olarak da “olanaklı olmayan” bir mekan, Oysa ütopyalar, hep “umut”un yarattığı yerler. Cennet , daha öncesiyle Mısırlıların ölümden sonraki huzur ülkesi. Yani yine hazır bir olgu: “Zaten öyle”… Olasılıkla Musa onu alıp “armağan” haline getiriyor.

Zaten Cennet’e ütopya dersek Cehennem’e de karşı ütopya ya da korku ütopyası dememiz gerekir.

Ütopyalar, genellikle Renaissance’ın yarattığı birey kültürünün ürünleri. Renaissance öncesi insan “kul” olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana. Oysa Ütopya, insanların “birey” olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen anlamını taşımıyor mu?

Hasan Sabbah’ın Sahte Cennet’i de bana kalırsa yine hazır bir armağan.

Binbir Gece Masalları için ne diyebilirim, bilmiyorum. “Umut”tan çok “fantazi” duygusunun ağırlıkla devrede olduğu ürünler sanki…

İbn Tufeyl üzerine bir kitap elimin altında, ona bakabilirim.

Farabi’nin ütopya denebilecek nesi olduğunu pek bilmiyorum, ama çok olanaklıdır. Çünkü Doğu Renaissance’ı Batı’dan çok önce başlamıştır. Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Dahası sanırım Hasan Sabbah bile Doğu Renaissance’ını başlatan insanlardır. Daha sonra Anadolu, 13.yy devrimini bu insanların düşüncelerini daha da sistematikleştirerek gerçekleştirdi, tabii çeşitli yansımaları oldu. Tasavvuf da bu yansımalardan biridir. Bir yerde Renaissance varsa ütopyanın olmaması için bir neden yoktur. Doğaldır ki Doğu kültürü “ütopya” kavramı açısından incelenebilir. Ancak yine doğaldır ki buradaki büyük şanssızlık, Sünni kaynaklar dışındaki kaynakların çevrilmemiş olması, ve bütün birinci el kaynakların Arapça ve Farsça bilenler tarafından incelenmesi gereğidir.

Ben yapamam, çünkü, Anadolu’dan öncesini bildiğim söylenemez. Üstelik bu dilleri de bilmem.

Başkaları yapabilir mi? İsterse Mikâil Hoca yapar, ama ister mi onu bilmiyorum, sormak gerekir.

Sevgili Ender,

Aslına bakarsan Doğu-Batı ayırımını doğru bulmuyorum, “Renaissance Doğu’dan başlamıştır” demek ve Anadolu’daki sistemleştirilme, dahası Haçlı şövalyeler eliyle ve Osmanlı Devleti denenmesi ile Batıya taşınmıştır demek daha doğru olur. Bu açıdan bakılırsa, “Doğu” demek yerine “Renaissance öncesi ütopyalar”, ya da “hazırlık ütopyaları” demek belki de daha doğru olur.

Derginin düşünce politikasının da “Doğu-Batı yok, tek gelişim çizgisi içinde tek dünya, tek kültür” olması, bana çok daha uygun gelir tabii. Bugüne değin yapılmış ve yapılmakta olan ve oldukça ayırımcı olduğunu düşündüğüm bir yanlışı ortadan kaldırma savaşımı da verilmeye başlanılmış olur. Sıkı tartışma açar ve sıkı da sonuçları olur bence… Günümüz politikaları açısından evrensellik ve enternasyonalizme de çok uygun olur. Üstelik insan aklının kesikli algılama hastalığını ve şu sıralarda tartışılması pek moda olan “ben ve öteki” kavramlarını da “çözmüş”, yani “aşmış” oluruz. “Çözmek” duragan/statik, “aşmak” devingen/dinamik bir edimdir. Bitirmek için çözersin, oysa aşmak, ardından yeni aşmaları çağırır. Statik aklın kültürü bize aristokratlardan gelmedir. Bir türlü ulaşamadığımız dinamik akıl ve kültürünü Burjuvalar yaratmış olmalıydı. Renaissance ile denediler, olmadı; bugün, bu açıdan bakıldığında Aristokrat kültür hâlâ baskındır. Dinler de bu yüzden bir türlü bitmiyor.

Gördün mü bak, bir ucundan tuttun, çağrıştırdıklarına bak…

Dönersek; “ütopya”nın bulunduğu yer, “birey”in umutlarının bulunduğu yerdir. Bu umutları yerine getirmek için elini bağlayanlardan kurtulma savaşımıdır ütopyalarla verilen. Belki de kendine yeni yandaşlar bulma, çoğalma çabasıdır. Ölçütleri böyle koyarsan neyin ütopya olup neyin olmadığı çok daha “iyi” ortaya çıkar. Bu bağlamda da Osmanlı’nun kuruluşundaki uygulama ile Bedreddin’in bu uygulamanın geri dönmesine karşı verdiği savaşım, çok daha iyi anlaşılabilir. Üstelik Börklüce’nin aktardıklarından anladığımıza göre, Osmanlı’nın kuruluşundaki uygulamayı desteklemekle kalmamış, üzerine yeni umutlar eklemiş ve bunların savaşımını vermiştir.

Bütün sorun ana kaynaklarda…

Bulmak ve okumak gerekiyor.

Bedreddin’in el altındaki kitapları bile daha okunmadı biliyorsun…

Umutsuzluğa mı düşmeli?

Sevgiler,

Ömer.



Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek. Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir. Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya aktarılmıştır. Bu birikim olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar, Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz. Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır. “Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır, anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de bulabiliriz.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli. Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir. Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği, berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-üt opya” diyebiliriz. Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi. Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık? Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir o uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu


Sevgili Arkadaşlar,

Ütopyalar sorununun tartışılması hoş. Eğer, metinlerdeki ütopya “kırıntı”larını toplayarak bakmak istersek Sevgili Ender’in söylediklerine tarihte, eskiden yeniye doğru Atlantis, Mu Kıt’ası, Beyaz Zambaklar Ülkesi gibi kimi düşsel, kimi özgünlük özentisi, kimi de kendi ülkesine yönelik propaganda kokan metinleri de incelemeye almak gerekir. Kaldı ki bunların içinden Koca bir okyanus’a da adını vermiş ve insanlığın hayallerini de çok kışkırtmış olan “Atlantis”in zaten alınması gerektiği kanısındayım.

Ölçüt koymalıyız önerimi yinelemek istiyorum. Neler alınmalı, neler alınmamalıdır?

Benim geçen kez yazdığım kısa not, ölçüt koymayı öneren bir mesajdı ve bir örnek ölçüt denemesiydi.


Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin
ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini

[ÖT] Avrupa merkezcilik tartışmasının yapılması gerektiğine doğrusu ben de katılıyor, bunu daha da genişleterek Batı merkezcilik biçimine dönüştürmemiz gerektiğini, yani Amerika’yı dışta bırakmış izleniminden kurtulmanın gerektiğini düşünüyorum.

Yine buna bağlı olarak düşünülmesi gereken konulardan biri de, antik Ege uygarlığının kalıtına Batılılar tarafından tam olarak sahip çıkılmış olmasının, İslam kökenli kültürlerin ulusçu yaklaşımlarla son birkaç yüzyıldır Antik uygarlığı yadsıma sonucunu doğurduğu, ve böylece Batılıların “bizimdir” tuzağına düştüklerini ve “tamam sizindir” sonucunu doğurduğunu görmek sorunudur. Oysa Hıristiyan ağırlıklı kültürle Müslüman ağırlıklı kültür arasında biçim ayrılıkları dışında ciddi bir ayrılık olmadığını, her ikisinin özdeş Aristokrat içerikler taşıdığını, üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir.

13.yy’da şu bizim Yunus’da çok rahat Calinus olarak Galinus’u, Bükrat olarak Hippokrates’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, kendi kültür köklerinde olduğunu söylediğini görebilirsiniz. Osmanlı da Hem Hıristiyanlığı hem de Museviliği dışlamamış, bunları hak dinler ve neredeyse kendi ümmetinin değişikleri saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilerek kurtarılmıştır.

Ancak bu durum, Osmanlı’nın hiç ayırım yapmadığı, kendisinden saymadığı kimsenin olmadığı anlamına gelmez. 13.yy devrimine karşı, ve kurucu ataları da o kültürden geliyor olmalarına karşın, karşı-devrim süreci içinde Türkmen-Alevi kırımını en şiddetle ve acımasızlıkla yürütmüş olan da aynı Osmanlı’dır, Yezidiler, Mecusiler gibi toplulukları da Türkmen-Alevilerle birlikte “zındık” ve “mülhid” diyerek (bu konuda Ahmet Yaşar Ocak’ın çok güzel bir kitabı vardır) ve kendi toplumunun içinde kozalarına hapsederek “tehlikesiz” kılmaya çalışan da aynı Osmanlı’dır.

Yani ilginçtir, Antik kültür için Batılının “bizimdir”, Doğulunun da “peki sizindir” dediği zaman, Avrupa Renaisance’ı sonrasıdır, bu ayrışma Doğu’yu, kendine yeni kültür kökenleri aramaya itmiştir. Özellikle Türk ulusunun yaratılmasına önem verilen son yüzyılda ortaya çıkan Güneş-Dil Kuramı gibi çabaların altında da bu temel psikolojinin önemle etkili olduğunu düşünüyorum.

Önerim, bu psikolojinin açığa çıkarılması ve Doğulu-Batılı demeden, Türk-Yunanlı demeden aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun bir evrensel süreç olduğunun altının kalın çizgilerle çizilmesidir.

Bizans ardılı olarak gelen Ortodoks Hıristiyanlıkta, Ermenilikte Orta Asya Şaman, Arap-Fars İslam kültürlerinin ne denli karışık olduğu bugüne değin araştırılmış, dahası her iki taraftan da buna yanaşılmış mıdır? Bugünkü sentezlerde her kültürün payı olduğu, ayırımların yapay olduğu hipotez alınarak doğru ve objektif bir araştırma yapılmış mıdır?

Bence arkeolojik yaklaşımla, bu konudaki “yüzey buluntuları” son derece ilginç bilgilerin ipuçlarını göstermekte, Yunus’daki Antik Dünya izleri gibi Batı kültüründe de Avicenna, İbn Rüşt etkileri, hele hele kimsenin yadsımadığı Antik Dünya ürünlerinin Batı dillerine Arapçadan çevrilmiş olduğu bilgileri açıktan görünmektedir. Doğru bir araştırma ile bunların altından koca koca “gerçek”lerin çıkacağı kanısındayım. Bu ayırımda, Batı’da Renaissance sonrası doğal süreci içinde ortaya çıkan “birey/ben” merkezci duygunun etkin olduğunu, Doğu’da ise Osmanlı-Fatih kültürel karşıdevriminin bu duyguyu anlama yetisine sahip olmadığını, bu yüzden de tuzağa düşülmesinde önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

Bu kanılara bağlı olarak “ütopyalar” sorununu ele aldığımızda, ütopyaları da “batı” ve “doğu” olarak ele almanın, dahası adlandırmanın, hele hele Renaissance ütopyalarını “tam”, ya da hadi daha vurgulu söyleyeyim, “olgun”, onların temelini oluşturacağı düşünülenleri ise Doğu Ütopyası olarak almanın aynı tuzakta debelenmeyi sürdürmek olacağını açıkça düşünüyorum.

koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

[ÖT] Onların bu ayırımı yapıyor olmasının yanlışlığını düşünüyor, ama aynı yanlışlığı sürdürerek “Doğu” kavramını kapak konusu yapacak denli öne çekiyorsak biz de aynı yanlışlığın içindeyiz demek değil midir? Bu adlandırma, onların adlandırması değil midir?
Burada bir sorun daha var: “onlar” sorunu… Kim bu “onlar”? Ve buna bağlı olarak: Kim bu “biz”?.. Onlar, hangi nitelikleriyle “onlar”?, Biz, hangi niteliklerimizle “biz”iz… Gerçekten bunu çok iyi tanımlamak gerekir. Bunu yapmadığımız sürece ayırdına varmadan onların “onlar” ve “biz” tanımlarını kullanmış oluruz.

Bana göre onlar “Batılı olan”lar değildir. Biz de “Doğulu olan”lar değiliz!..

Burada yine onlar tarafından yapılan şiddetli bir hedef şaşırtması var!..

Onlar, insanlığın, Batı, Doğu, Güney, Kuzay, Avrupa, Asya, Amerika vb. merkezci, ama mutlaka kendilerinin bulunduğu merkezde bulunan bir “merkezci” olarak görülmesini çıkarlarına uygun bulanlardır. Burjuva kültürü, iyice öne çektiği “ben” kavramıyla bu yapıyı yine doğal süreci içinde ortaya çıkarmıştır. Bu “ben” dünya yüzünde burjuva kültürüyle yaşamakta olan herhangi bir “ben”dir. Ekonomik yapıda da bu “ben” sermaye sahipleri, hadi daha soyut, ama kullanışlı biçimde söyleyeyim, “sermaye kültürünün yönlendirdiği ben”dir.

İşte bugün bizim “Batı”, ya da “Avrupa” gibi kavramlarla anlatmaya çalıştığımız “ben”ler bu “ben”lerdir.

Bunlar yalnız Batı’da ya da Avrupa’da değil, dünyanın her yanında “var”dır. “Batı” ve “Avrupa” ise şu anda egemenliği eline geçirmiş olan “ben”lerdir.

Yarışmacı yapıları içinde öteki “ben”leri görmememiz için önümüze duran yine onlardır. Çünkü başka “ben”lerin değil egemenliğini, “ben”liğinin varlığını bile istemezler. Bunun için de tek kültüre dayanamazlar. Bunun için de Avrupalı ya da Batılı batılı olmayan “ben”lerin “ben” olmaya bile hakları yoktur. Onlar yalnız “sen”, “onlar”, “Doğulu”lar, “Afrikalı”lar vb olabilirler, buna hakları olabilir.

Biz eğer kendimizi onların koyduğu yere koyar da evrene oradan bakarsak o tuzaktan çıkamayız. Biz, “biz” olarak yeni bir bakış açısı, yeni bir mantık oluşturmak zorundayız. Bunun için de yeni keşiflere gerek yoktur: Biz, “ben”lere karşı “biz olan”larız. Yeryüzünde nerde olursak olalım, hangi bölgede, hangi alanda, hangi grubun içinde olursak olalım, biz ne Doğuluyuz, ne Batılıyız, ne Afrikalıyız ne de Amerikalıyız ama hem Doğuluyuz, hem Batılıyız, hem Afrikalıyız hem de Amerikalıyız!..

Yaratmamız gereken kültür budur: “Ben”den yana yarışmacı birey kültürü yerine “biz”den yana dayanışmacı kitle kültürü…

Geleceğin kültürü budur… Zamanla zorluklar aşılacak, ayrıntılar yaratılacaktır.

Neyse, bizim konumuz, Ütopyalar konusunda “Doğu” kavramının kullanılıp kullanılmaması sorunuydu…

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek.

Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir.

Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya
aktarılmıştır.

[ÖT] Aynı kanıdayım, diyalektikte ”kopuş” görünen “akış”ın iki boyutlu bir yüzeyden görünmesidir. Sevgili Ender’in söylediği “arka plan” konunun üçüncü boyutudur. Yani biz “akış”a üç boyutlu bir ortamdan bakarsak diyalektik helezonunun arka tarafını da görürüz. Yoksa aynı helezon mürekkebe batırılıp iki boyutlu kağıt üzerine yatırılırsa birbirini izleyen ama bağımsız izler görünecektir yalnızca. Arka plan, bu nedenle üçüncü boyuttadır ve birbirine sımsıkı bağlı, dahası bağımlıdır. Buraya değin çok doğru.

Ancak çevrilen yapıtların Arapça’dan ya da Farsça’dan çevrilmiş olması gerçeğine bakarken bu dillerin Doğu dilleri olduğu gerçeğinden başka bir şeyi görmez, ya da incelemelerimizde yalnızca bu özelliği öne çekersek, yeni bir “ben” yaratma çabasına girmiş oluruz. Yani mantığımız o beğenmediğimiz Avrupamerkezciler ya da Batımerkezciler gibi işlemekte, ama içini “Doğu” ile -hadi söyleyeyim- ya da Avrasya ile doldurmaya çalışmamız anlamına gelir. Bu da Doğumerkezcilik, ya da Avrasyamerkezcilik demektir ve girdiğimiz savaşım da Batılı “ben”ler yerine Doğulu “ben”leri, ya Avrupalı “ben”ler yerine Avrasyalı “ben”leri geçirme savaşımıdır.

Mantık, yine aynı mantık!..

Ne dersiniz, yapmalı mıyız?

olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar,
Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu
ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız
anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne
olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki
orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz.

Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

[ÖT] Buna “isyan” demek ne denli doğru olur? “İsyan” yalnızca sonuç… Gereksemelerin doğurduğu yeni bir kültürün soluk almak için burnunu suyun yüzüne çıkarma savaşımı… Temel olan o yeni kültürü gerekseten gerekçeler değil mi? Bu doğruysa, doğaldır ki isyanların tarihiyle insanlık tarihi anlatılabilir. Ama burada gene helezonun iki boyutlu izinden başkasına bakmamış olmaz mıyız?

1240 yılında Anadolu’da her şeyi başlatan Babailer isyanını yalnızca bir “isyan” olarak görmek başka şeydir, onun bir Türkmen isyanı olduğu yüzey buluntusundan hareketle, “ulus toplumlarına geçilmemiş olduğuna göre kavim/budun olma özellikleri 13.yy’da isyanı gerektirecek özellikler değildir, burada başka bir şeyler var mıdır?” diye kazmayı sürdürmek başka şeydir. Yine helezonun kağıt üzerine bıraktığı iz yerine arkadaki bağları ancak üç boyutlu bir ortamda görebiliriz.

Bence helezonun halkalarından hiçbiri birbirinden “aşağı” değildir, daha geride de değildir. Mitolojik evrenden madde evrenine geçen kültürü yaratan Thales olmadan ne kuramsal fizik olabilirdi, doğaldır ki ne de Einstein!.. Thales ile Einstein arasında önlük, arkalık, ilerilik, gerilik, gelişmişlik, az gelişmişlik gibi sorunlardan söz edilmemelidir. Enine değil, olsa olsa tarih içinde boyuna bir dayanışmadan söz edilebilir. Kuramsal fiziği, ya da hadi pozitif bilimi var etmek için Thales mutlak gerekliydi ve insanlık onu doğurdu.

Thales bir teorik fizikçi olmasına karşın Einstein niteliklerinde bir teorik fizikçi olarak dünyaya gelemezdi ve gelmemiştir, bunu aralarında bir hiyerarşik öncelik olarak görmek yanlış olur. Bu tür hiyerarşileri “kul kültürü”nden aldığı kalıtla yaratan “ben kültürü”dür. Dayanışma kültüründe bu hiyerarşinin ortadan kalkması gerekmektedir.

Dolayısıyla gelişmişlik-gelişmiş olmama, rafinelik-rafine olmama gibi ayırımlar yerine bizim teorik fiziği insanlığın tek bir teorik fiziği olarak görmemiz, Thales’i de Einstein’i da buna el verenler olarak nitelememiz gerekir. Yani her şeyde olduğu gibi Teorik Fizik de insanlığın bir dayanışma hareketiyle yaratılmıştır. Sanırım temel olan da buna bölüm bölüm imza atanlardan çok dayanışmanın kendisidir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar
rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya
koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan
olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar
hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır.

“Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır,
anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu
bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını
görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de
bulabiliriz.

[ÖT] Bu konuda bir bilgi aktarmak istiyorum: kendi çağında Thales, aynı zamanda döneminde “Yedi Bilge” denilen bilgelerden biridir ve ahlâk üzerine söyledikleri de bilinir.

Bilindiği gibi Thales’in yıkılmasına neden olacak hareketi başlattığı mitolojik kültür, bir yanıyla insanları doğru yola yönlendirmeyi amaçlayan bir arınma –katharsis- sürecini de şiddetle içerir, bu nedenle de bugünün camileri gibi en küçük yerleşim merkezinde bile mitolojik tragedyalarla arınmayı sağlamak üzere mutlaka bir tiyatro vardır.

Bu durum, Thales’i “kirli” olarak nitelememizi gerektirmez. Thales her şeyiyle Thales’tir, o yedi bilgelerden biridir, Mısır’da herkesin hayretli bakışları arasında binyıllardır yapılamayan bir şeyi yapmış, gölgesinin boyundan piramitlerin boyunu ölçmüştür, “maddenin özü nedir? sorusunu sormuş, pozitif bilimi başlatmıştır. Bizim bunların tümünü bilmememiz bir şey değiştirmez, Thales hepsiyle birlikte Thales’tir.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği
yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada
romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış
noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli.

Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da
günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir.
Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser
yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir
eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık
açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği,
berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-ütopya” diyebiliriz.
Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

[ÖT] Sühreverdi el-Maktul’un Hace Bektaş öncesi Anadolu Tasavvufunda yol ayırımını yapan mutasavvıf olduğunu da söylemeliyim. Yanlış anımsamıyorsam 1190'lı yıllarda öldürülmüştür ve Anadolu devriminin temelinde bulunan ve Mevlana’nın tasavvuf anlayışına karşı olan “Seyr-i Sülûk-i Afakî / Ruhun dışsal yolculuğu” tasavvuf yolunu açan insan olması gerekiyor. Sühreverdi yeterince incelenmemiştir. Ayrıntılı incelenmeye gerek vardır.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon
yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi.

Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un
Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

[ÖT] Bu noktada Rahmetli Kıvılcımlı’ya katılma olanağım yoktur. Muhammed Müslümanlığı bizzat kendisi, bir tüccar dini olarak oluşturmuştur. Bu da Kur’an’ın pek çok yerinde belli olur. Kur’an’ın ahlakı, bir aristokrat ahlak olmaktan çok bir tecim ahlağı değil midir? Aristokratlaşması, kendinden önceki dinlere benzetmeyle olmuştur. Bu nedenle Cennet, insanların doğal ve toplumsal açlıklarını, dahası ihtiraslarını bile doyuracak özelliklere sahiptir… Dünyadaki tecim düzenini bozmaması için yasaklanan hiç bir şey Cennet’te yasak değildir. Doyurucu mal, hırsızlık gerekmeyecek denli boldur, içki nehirlerden akar, cinsel yasakların tümü kalkmıştır, o denli ki gılman denilen genç oğlanlarla eşcinsel cinsel ilişki bile serbesttir.

Bence durum, komün toplumuna bir özenme olmaktan çok, Kıvılcımlı’nın deyimiyle bezirganların getirdiği yasaklamalara uymaları koşuluyla insanlara bu yasaklardan kurtulacakları bir yapı vaadediliyor. Amaç, dünya yüzündeki bezirgân düzeninin korunmasından başka nedir ki? (Şimdi ayrıntılara girmek istemiyorum, Hıristiyan ve Museviliğe karşı tutumu da aslında Aristokrasiye karşı bir tutum olarak yorumlanmalıdır. Ancak toplum bir bezirgan -yani burjuva- düzenine henüz hazır olmadığı için Müslümanlık da Hıristiyanlık ve Musevilikten aldığı toplumsal yapılarla birleşip Aristokrat bir yapıya dönüşür.)

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda
birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız
olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin
düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden
baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları
ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

[ÖT] Daha çok sanırım Sovyet Dervrimi’ne benziyor. Yani kültür olgunlaşmadan toplumsal düzeni kurma çabası… Doğaldır ki henûz gücünü yitirmemiş olan bir önceki kültür, karşı devrim için hazırlanacak ve saldıracaktır. Bütün ilk devrimler erkencidir ve mutlaka karşı devrimlerle geri döndürülürler… Bu anlamda eğer Osmanlı’ya “ütopik” bir yapılanma diyeceksek Sovyet Devrimine de aynı ölçütlerle “ütopik” diyebiliriz. Her ikisi de kendi koşullarına uygun olarak karşı devrimlerle önü kesilmiş devrimlerdir.

Ütopik düşünceler Ankara devletinde hiç yok. Gerçi bu konuda kaynak da yok. Dahası böyle bir devletin varlığı bile tartışmalı. Ancak 1350’li yılların sonuna doğru, Osmanlı’nın Ankara’ya doğru ilerleyişi ile Ahilerin kenti savaşsız olarak teslim ettikleri gibi bir bilgi var. O kadar. Gerisini biraz da tarihçiler dolduruyor. Ama şunu kolaylıkla çıkartabiliyoruz ki, Ankara bir mücadele ile ele geçirilmemiş, Ahi örgütünün olduğu yerde açılan bir yönetim boşluğunu Ahi örgütünün doldurmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani ütopik duyguların potansiyelini taşımamaktadır. Taşıyamazdı, çünkü, içinde yaşanılan Aristokrat kültüre göre yönetim erki, yalnızca kan bağıyla tanrıya –ya da hiç değilse peygambere- değin geri gitmesi gereken bir bağlantıya gerekseme duyardı. Bu nedenle de 100 yıla yakın Ahilerin elinde kalmasına karşın ne bir büyüme, ne bir değişme, ne de herhangi bir hareketlenme görülmüştür!.. Kendilerine en yakın, en güvenilir devlet olarak ilk gelen Osmanlı’ya da kenti elleriyle teslim ederler…

Anadolu’da Osmanlı’nın kurulmasıyla sona eren kısa bir ütopik özlem dönemi varlığı belli oluyor. Kaynak eksikliği burada da söz konusu. Ahi Evren’in ölümünden Osmanlı’nın kuruluşuna değin 1261-1299 ortalık oldukça karanlık. Bu yüzden Osmanlı’nın Kuruluşuna ilişkin bilgi ve veri açısından da şiddetli yoksulluk içindeyiz. Bunca büyük boşlukları doldurmaksa bizi büyük yanılgılara sürükleme potansiyeli taşıyor (Osmanlı’nın kuruluşunda Osman’ın kayınpederi olan Ahi Edebali’nin bu dönemden önce nasıl ortaya çıktığı, dahası Ahi olup olmadığı bile -tek kaynaklı bir bilgi olması nedeniyle- kuşkuludur).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi
uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de
mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli
vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün
“Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık?
Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir
uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu

[ÖT] Genel olarak ve yeniden: Her türlü “Doğu” ve “Batı” kavramının kullanılmasını şiddetle sakıncalı bulduğumu özet olarak söylemek istiyorum. Tek bir insanlık kültürünün aşamaları, geçişleri ve birlikte yaratımın ürünlerine bakış olarak değerlendirmeye alınmalıdır diyorum.

Geleceğin kültürünü kurma konusunda çabalara katkı olarak!..

Sevgiler,

Ömer Tuncer.