Bedreddin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bedreddin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2010 Salı

12 Eylül Plebisiti Üzerine...

Semih Poroy

Bir Kez Daha Bedreddin!..
(Bir dostumun önerisi üzerine)

Son plebisitin sonuçları yüzünden karamsarlığa düşmemiz gerekmediğini düşünüyorum. Bütün Türkiye'nin ilerici bir yapıya bürünmesi için Kemalist Devrimden bu yana geçen bir yüzyılın yetmemiş olduğunu son seçimde açıkça gördük. Aceleci değişmeler bekleyerek bizim kuşağın (altmışsekizliler) hatasına bir kez daha düşmekte olduğumuzu görüyoruz. Sosyolojik olaylar öyle bir gecede -ya da on onbeş yılda, ya da 30-40 yılda- gerçekleşmiyor.

Anti-Kemalist hareket Mustafa Kemal'den bu yana sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek. Ancak bu hareketlerin de sistem içine çekilerek yaşayabilme olanağını bulması, uzun vadeli -yani duygularımızdan arınmış- gelecek için olumsuz değildir. Anti-Kemalist karşı devrimin doğal sürecinde ölmesi için gerçek anlamda ama yalnızca demokratik bir savaşım verilmek zorundadır.

Ani gelişmeler bekleme alışkanlığımızdan vaz geçmek, uzun vadeli karşıt politikalar geliştirmek zorundayız.

"Evet...", az biraz değişiklikle, Nazım'ın Şeyh Bedreddin'in ağzından söylediği gibi:

"Bu kerre gene mağlubuz..."

Ve anlaşılıyor ki gelecekte de "mağlup" olacağız.

Uzun vadeyi görmeye çalışırsak, kendimizi içinde görmeye çalıştığımız, geleceği oluşturmakla görevli toplum kesimleri olarak her zaman "mağlup" olacağız. Politikalarımızı bunu bilerek ve bu duruma göre geliştirmek zorundayız. Dünyanın bütün zamanlarında, gerçek muhalefetin doğal olarak akabileceği başka bir yol da olmadığını düşünüyorum...

Bütün zamanlarda, geleceği kurma doğrultusunda, yani doğru yolda olanlar, her zamanın "mağlup"ları olacaklar. Çünkü galip geldikleri anda da doğru yoldan çıkmış ve kendilerini statik yapıyı tutuyor durumda buluyorlar. Ne olduğunu anlayamadan da "tutucu" konumuna düşüyorlar.

Yalnızca Marxizm gibi, Kemalizm gibi birkaç yapılanmada bunu aşabilecek kıpırdanmalar görülüyor. Ama henuz birer tohumdan öteye geçemedikleri ve kendi düşünceleri görünümündeki -darbeler gibi- kendi karşıtlarını doğurdukları da görülüyor. "Mustafa Kemal Kemalizmi"ne karşı, tutucu, "Atatürkçü" karşı-devrim, Sovyetler birliğini yeniden Rusya Federasyonuna dönüşmeye zorlayan Stalinist yapı (bir tür karşı-devrim), bu nedenle oluştu. Kendine "Atatürkçü" diyen (hiç de Kemalist olmayan) siyasetin dişlerinin sökülüyor olması yanlış değildir.

Geleceğin ideolojileri yani kendilerini "sol" olarak niteleyen ideolojiler, "statik" olmaktan kurtulmanın, yapısal anlamda "dinamik" olmanın, yani "akış" üzerine oturmanın kültürünü geliştirmek, öğrenmek ve alışmak zorundadır!.. Sürekli kendini yenileyebilmenin, eski sorunlardan arınabilmenin, yeni sorunları karşılayabilmenin başka bir yolu olamayacaktır.

12 Eylül 2010 plebisitinde, 12 Eylül 1981 askeri rejiminden çok daha sert, yeni ve faşist bir dikta rejiminin kurulma çabasının olduğunu, 12 Eylül 2010 günü %58'le "olur" alan bu anayasanın bu sert rejimin anayasası olduğunu düşünüyorum. Buna karşın gelecekten umutsuz olduğum söylenemez. Tarihsel hareketler, karşı devrimler de olsa, içlerinde öyle olaylar yaratıyor ve geliştiriyor ki, geleceğin kapılarını açacak potansiyel de, kendi gelişimini her zaman, ayrıca sürdürüyor. Tarihe baktığımızda herhangi bir karşı-devrimin, geleceğe akışın potansiyelini sona erdirme başarısı gösterdiğini göremiyoruz.

Yeter ki doğayı yok edip insanlığın sonunu getirmemeyi başaralım...

18 Haziran 2010 Cuma

Bir sansür olayı ve sansür üzerine...

Belgesel Sinemacılar birliğine 29 Mart 2010 tarihinde yazdığım mesaj şöyleydi:

Filmimiz "Kuruluştan Kurtuluşa / Anadolu'da Yeniden Doğuş" yazık ki TRT Belgesel kanalında 5 dakika kadar sansürlenerek yayınlandı ve yeni bir sansüre uğramazsa bir hafta kadar da yayını sürecek görünüyor!..

Salt, eski bir memur-yapımcı olarak, dizinin yapımcısı genç arkadaşımızın, dahası "hayatı belgeleyenler" adlı belgeselcilerle söyleşilen ve birer belgesellerinin gösterildiği dizinin başına gelebilecekleri düşündüğümden protesto çekip yayını durdurmuyorum. Ama en azından bundan sonraki yayınlarda bir kez daha izlemeye ben, dayanabileceğimi de sanmıyorum.

Filmimizi sansürsüz olarak izlemek isteyecekler için bağlantı şudur:


Çıkarılan iki bölümün bölümün söz metni şöyleydi (sakıncalı görülüp çıkarılan yerler kırmızıyla işaretlenmiştir):

====================================
I

SUNUCU

Bedreddin yiğitlerinden Börklüce Mustafa Aydın illerinde adamlarıyla kulluğa baş kaldırır. Ardından Karaburun’a çekilir.

Bedreddin, İznik sürgününden kaçar, Karaburun’a yola düşer.

Ne var ki Şehzade Murad, Karaburun’a Börklüce Mustafa’nın üstüne gelmektedir.

Nazım Hikmet anlatıyor:

Mübalağa cenk olundu

Aydının Türk köylüleri
            Sakızlı Rum gemiciler
                        Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil
            kalkanları kakma, tolgası tunç
                                                          saflar
pare pare edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı;
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
yarin yanağından gayrı her şeyde
                                             her yerde
                                                          hep beraber
                                            diyebilmek
                                                 için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Geri kalanlar götürülür. Börklüce Mustafa’yla birlikte Ayasluğ çarşısında boyunları vurulur.

Ayasluğ, bugünkü Selçuk’tur.


II

Osmanlı’da ilk kez kendine açıktan “Sultan” dedirten padişah,
II.Mehmed olur. Ünlü kanunnamesiyle yozlaşmış Selçuklu-Bizans aristokrasisini yeniden iktidara taşır.

Anadolu’da artık tutunamayan “Anadolu kültürü” sınırların dışından son bir savunu dener. Anadolu Türkmenleri Şah İsmail’in Osmanlı sınırları dışında kurduğu Safevi devletini destekler.

Şah İsmail’in Osmanlı’ya karşı giriştiği savaş, Anadolu’nun da son başkaldırısıdır.

Sultan Selim, Çaldıran’a giderken, bütün Türkmenleri çoluk çocuk demeden öldürtür.

13.yy Anadolu’sunun önü böyle kesilir.

====================================

Sinemacılara "sizin filmleriniz bugüne değin göz önüne alınsaydı Türkiye bugünkü halinde olmazdı" anlamında sözler söyleyen bir Başbakanın bu sözlerinden yalnızca birkaç gün sonra salt kendi düşüncelerine ters geldiği için filmleri sansürlemeyi sürdüren o başbakanın memur sansürcüleri!..

Sizce hangisinin takiyye yaptığına inanalım?


==================================

Özgürlüklerimi tam, eksiksiz, hiç bir kısıtlama olmadan istiyorum ve herkese de bu hakkı veriyorum. Hiç birinden korkmadan!.. Ne başörtüsünden, ne dincisinden, ne ırkçısından, ne faşistinden... Düşünce düzeyinde hepsiyle başedebilecek düşüncelerim olduğunu düşünüyorum. Savaşım, kendi düşüncelerimden yana da olsa, bütün kaba güçlere karşı!.. Bunu durdurmayı başarabilirsek, düşüncelerimizle her türlü savaşımı göze alabiliriz! Öyleyse düşünceleri söylemeye karşı çıkmamız anlamlı değildir. Durdurmamız gereken, düşünceler değil, dökülen kanlardır.


Yalnızca anayasa(mız?)ın değil, bayrak, milli marş vb her türlü "milli değer" üzerindeki milliyetçi kutsallıkların hepsinin aslında dinsel kutsallıklardan sarkageldiği ve bu konudaki hassasiyetlerin, "kaybetme korkusu" üzerinden geliştiğini düşünüyorum.

Kemalist Devrim'in evrendeki bütün kutsallıklara (yani ümmet kültürüne) karşı yapıldığını ve milli kutsallıkların, Kemalizme göre bile "var olmaması", "yaşamaması" gerektiğine inanıyorum (Kemalizmin lideri Mustafa Kemal, en önemli konuşmalarından birinde -10.yıl nutku- Türk olmanın mutluluğundan söz etmiştir, kutsallığından değil). Önerdiği, herşeyin değişebilir, tartışılabilir olduğu, bilimsel bir evren, bilimsel bir kültürdür.

Liberalizm için değil, "herşeyin alabildiğine özgür olduğu bir dünya için" savaşım verilmelidir. Düşüncelere karşı çıkışlar, engelleyerek değil, karşı düşünceleri savunarak yapılmalıdır. Engelleme, sansür, düşüncelerin karşısında zayıf duruma düşüldüğünde başvurulan, insanlık dışı bir önlemdir. Herşeye karşı durulabilir, dalga geçilebilir. Kültür tarihindeki hiç bir şey, ama hiç bir şey, "kutsal-değişmez" değildir, herşey gelişebilir, yani değişebilir olarak algılanmak zorundadır.

"Dalga geçme"yi "hakaret" olarak algılama, dahası, "hakaret olarak algılatmaya çalışma", ümmet kültüründen günümüze kalmıştır. O kültürün insanları, özellikle kültürlerinin çöküş döneminde, dogmaları (tanrı, peygamber, kitap) ile dalga geçilmesine dayanamazlar. Oysa Kemalist devrim ümmet kültürüne karşı, onun her türlü özelliğine, "dogma" olmasına, "kutsal" olmasına karşı, onu çökertmek için yapılmış, yerine "Kemalist ulusalcı" kültürel yapıyı getirmiştir. Aynı kutsallıkları ona da taşıtmak, herşeyden önce Kemalizmin kendisine de ihanet etmektir.

"Kutsal"lığı günümüze değin gelen bir metin üzerinden sorsam, desem ki: "İstiklal marşımız", ulusalcı kutsallığı günümüzde de tartışılmaz bir metindir. Oysa düşünceyle karşı çıkılabilecek, dahası dalga geçilebilecek birçok yeri vardır. Bunları öyle ince ayırımlar bile yapmadan saysak:

1. "Kahraman ırkıma bir gül!"

2. "hakk'a tapan"

3. "'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?"

4. "va'dettiği günler hakk'ın"

5. "sana yok, ırkıma yok izmihlal"

Bildiğimiz 10 kıt'a içinde iki yerde "ırk", iki yerde ise "hakk" geçiyor, yani tanrıdan söz ediliyor, ayrıca herkesin biraz da şaşırdığı gibi, bir yerde de "medeniyet" yani "uygarlık" için söylenen söze bir bakın...

Oysa Kemalist milliyetçilik, ırkçı değildir, laiktir, çağdaş, yani uygarlık yanlısıdır...

Öyleyse nedir bu perhiz, nedir bu lahana turşusu?

Şudur: O günlerin heyecanlı koşulları içinde söylenmiş bir şiirdir İstiklal Marşı. Yani belirli günler içindir... Artık günümüzde üzerine düşünceler de söylenebilmelidir, dahası dalga da geçilebilmelidir.

Hele hele "dökülen kanlar"dan ve "şehitlik"ten bu denli övgüyle söz etmesi - artık bunları da buraya alamadım - neredeyse bir tür propagandasını yapıyor olmasına Nazım Hİkmet'in eleştirisi şöyledir:

Saat beşe on var
Kırk dakika sonra şafak
                                    sökecek
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak”
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe cenubunda
On Beşinci Piyade Fırkasından iki ihtiyar zabiti
Ve onların genci, uzunu
Darülmuallimin mezunu
                                     Nurettin Eşfak

Mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak
                                                   Konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşında aksayan bir taraf var,
Akif, inanmış adam,
Fakat onun ben
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Beni burada tutan şey

                       Şehit olmak vecdi mi ?

                                                         sanmıyorum.
Mesela bakın :

“Gelecektir sana vadettiği günler elbet Hakkın”

Hayır.

Gelecek günler için

           gökten âyet inmedi bize

Onu biz kendimiz
vaat ettik kendimize
bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair

“Kim bilir belki yarın….”
                             (Kurtuluş Savaşı Destenı'ndan)

Oysa "biz", yani "insan olanlar", kanı durdurmaya çalışıyoruz!.. Bunun için savaşım veriyoruz!..

Yani kaba güç dışında hiç bir şey kaba güçle karşılanamamalı, düşünce üzerinde hiç bir sansür uygulanamamalıdır. Dahası bu düşünce "dalga geçme" düzeyine bile varsa durdurulması için kaba güç, yani sansür kullanma hakkı yoktur. Açık ve net olarak her şey üzerine konuşulabilmeli, tartışılabilmeli, dalga geçilebilmeli, dahası değiştirilebilmelidir. Bir düşünceye karşıysanız, karşı durmanın yolu, aynı yolla karşı düşünce yayınlamaktır!..

Bu dünyada, kültür tarihinde eskimeyecek hiç bir öge yoktur. Herşey, bize "kutsal" gelenler bile dahil!.. Bilimsellik bunu gerektirir. Uygarlık da, Kemalist uygarlık da...

Bunca "özgürlük"ün de "liberalizm" ile hiç bir ilgisi yoktur. Engellemek, sansürlemek, açık bir "insan hakkı"dır, o kadar.

Kutsallıklar, yasaklamalar, tabular, hangisi olursa olsun, zayıflık belirtisidir...

Öyle değil mi?

==================================

Genel bakışlar yani kuramlar (teoriler) olmadan, durum saptamaları ile yalnızca polisiye önlem alabilirsiniz. Sansür de polisiye bir önlemdir. Sansürü yapanın doğru ya da haklı olması gerekmez. Güçlü olması yeterlidir.

Ama geleceği görebilmek ve kurabilmek için genel bakışa, yani kurama (teori) gerek duyarsınız. Eğer "kuram" olmasa, Mustafa Kemal, Türkiye'nin kuruluşunun önderi olamazdı.

Doğruyu günlük saptamalarla değil, doğru kuramların ölçütleriyle ölçebiliriz. Kuramlar günlük saptamaları da içerir. Bu yüzden de geleceği kuracak doğurgan tartışmalar, günlük olgular değil, kuramlar arasında oluşur. Kuramlar tartışmalarla gelişir, doğruya yaklaşır, yayılır, genişler. Sağlıklı bilgiyi oluşturur.

Kuram yoksa gelecek de yoktur!..

==================================

Gelecekten korkmaya başladığımızda, kendinizi geleceği oluşturacakların arasında göremediğimizde korkarız. Korktukça da kaba güç kullanarak karşı düşünceyi önlemeye çalışırız!.. Sansürün mantığı da tam bu.

Biz gelecekten korkmuyorsak, geleceğe karşı çıkanlarla her durumda başedebiliyorsak, ne Anayasanın başlangıç ilkelerinden, ne de cumhuriyeti yitireceğimizden korkmamıza gerek yoktur. Kültür tarihinde bugüne değin hiç bir şey geriye doğru gitmemiş, gerilememiştir. Eğer Cumhuriyetin başlangıç ilkelerini ve Cumhuriyeti tabu, dokunulmaz görüyorsak yeterince güçlü olmadıklarını düşünüyoruz, güçlendirmeye çalışıyoruz demektir. Oysa biz, onlara da dokunulabileceğini göze almak zorundayız. Geriye doğru dönüştürmek isteyeceklere karşı, güçlü olan ileriye doğru değiştirebilecek olanlardır. Doğru değişim, doğru "akış" budur.

Görevimiz, Kemalist ilkeleri bile "tutmak" değil, ("tutucu" kavramı tam bu durumdan türer) ileriye doğru geliştirmektir. Burada karşı çıkacağımız şey, olduğu gibi "tutmak", ve "geriye doğru götürmek" olmalı, karşı çıkış yolumuz, sansür gibi kaba güç gösterileriyle değil, düşünsel olmalıdır. Gücümüzün kaynağı düşüncelerimiz olmak durumundadır.

Gelecekten yana olan, her zaman, salt gelecekten yana olması nedeniyle güçlüdür. Bu yüzden de geri götüreceklerden korkmak gerekmiyor. Yeter ki biz gelecekten yana olalım ve herşeyi ama herşeyi "değişmez" kılmak yerine herşeyi ama herşeyi değişir, ama doğruya değişir halde tutmaya çalışalım. Savaşımımız, tutmaktan ve geriye değiştirmekten yana olanlara karşı olsun!..

Ama yasaklamadan!.. Sansürlemeden!..

Güçlü olan gelecekten yana olandır.

20 Mayıs 2008 Salı

Doğu Ütopyaları üzerine...

Resim:Mehmet Siyahkalem


Ender Helvacıoğlu ile yazışmalar

Cumartesi, Mayıs 29, 2004 11:47

Sevgili Omer Tuncer,

Oteden beri dusundugum bir dosya vardir: Dogu Utopyalari. Utopya dedigimiz zaman hep Batili yazarlar ve dusunurler akla gelir. Onlardan once bir tek Platon’un Devlet’i sayilir. Peki eski Dogu toplumlari hic mi utopya yaratamadi? Islam dusunce ve edebiyat tarihinde utopya olarak nitelendirilebilecek eserler yok mu? Ornegin Ibn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’i... Belki vardir da, hic bu acidan bakilmamistir. Bir ara Farabi’nin degisik eserleri oldugunu duymustum. Binbir Gece Masallari bu acidan incelenebilir mi? Aslinda Tevrat ve Kuran'daki cennet kavrami basli basina buyuk bir utopya olarak degenlendirilebilir mi? Dogu tarihinde cok buyuk halk ayaklanmalari ve bunlarin birer dusunur olarak nitelendirilebilecek liderleri var. Ornegin Seyh Bedreddin, Babek, Babailer vb. Hasan Sabbah’in dusuncelerine bu acidan yaklasilabilir mi? Hint ve Cin hakkinda ne kadar bilgi sahibisin, bilmiyorum, ama bu koklu uygarliklarda utopya olarak degerlendirilebilecek eserler yok mudur? Bu konuda hic dusundun mu, bilgin var mi? Veya konuyu bilen baska adlar var mi? Boyle bir inceleme cok esasli bir kapak olurdu. Ne dersin? Mesajini bekliyorum.

Sevgiler.

Pazar, Mayıs 30, 2004 5:26

Sevgili Ender,

Ben de doğrusu bu konuyu hiç düşünmemiştim. Şimdi saydıklarına baktığımda neden olmasın diye düşünüyorum. Bedreddin’in bize Börklüce aracılığıyla geldiği söylenen, ama hiçbir yerde yazılı bir orijinali bulunmayan düşüncelerine ütopya denilebilir gibi geliyor. Ancak bu denli dolaylı, dolambaçlı gelen bir bilgi için net şeyler söylemek ne denli olanaklı, bilemiyorum.

“Cennet” için aynı şeyi söyleyebilir miyim, bilmiyorum. O, bir ütopya olmaktan çok, sanırım bir armağan olarak kullanılmış. Doğal olarak da “olanaklı olmayan” bir mekan, Oysa ütopyalar, hep “umut”un yarattığı yerler. Cennet , daha öncesiyle Mısırlıların ölümden sonraki huzur ülkesi. Yani yine hazır bir olgu: “Zaten öyle”… Olasılıkla Musa onu alıp “armağan” haline getiriyor.

Zaten Cennet’e ütopya dersek Cehennem’e de karşı ütopya ya da korku ütopyası dememiz gerekir.

Ütopyalar, genellikle Renaissance’ın yarattığı birey kültürünün ürünleri. Renaissance öncesi insan “kul” olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana. Oysa Ütopya, insanların “birey” olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen anlamını taşımıyor mu?

Hasan Sabbah’ın Sahte Cennet’i de bana kalırsa yine hazır bir armağan.

Binbir Gece Masalları için ne diyebilirim, bilmiyorum. “Umut”tan çok “fantazi” duygusunun ağırlıkla devrede olduğu ürünler sanki…

İbn Tufeyl üzerine bir kitap elimin altında, ona bakabilirim.

Farabi’nin ütopya denebilecek nesi olduğunu pek bilmiyorum, ama çok olanaklıdır. Çünkü Doğu Renaissance’ı Batı’dan çok önce başlamıştır. Farabi, İbn Sina, Ömer Hayyam, Dahası sanırım Hasan Sabbah bile Doğu Renaissance’ını başlatan insanlardır. Daha sonra Anadolu, 13.yy devrimini bu insanların düşüncelerini daha da sistematikleştirerek gerçekleştirdi, tabii çeşitli yansımaları oldu. Tasavvuf da bu yansımalardan biridir. Bir yerde Renaissance varsa ütopyanın olmaması için bir neden yoktur. Doğaldır ki Doğu kültürü “ütopya” kavramı açısından incelenebilir. Ancak yine doğaldır ki buradaki büyük şanssızlık, Sünni kaynaklar dışındaki kaynakların çevrilmemiş olması, ve bütün birinci el kaynakların Arapça ve Farsça bilenler tarafından incelenmesi gereğidir.

Ben yapamam, çünkü, Anadolu’dan öncesini bildiğim söylenemez. Üstelik bu dilleri de bilmem.

Başkaları yapabilir mi? İsterse Mikâil Hoca yapar, ama ister mi onu bilmiyorum, sormak gerekir.

Sevgili Ender,

Aslına bakarsan Doğu-Batı ayırımını doğru bulmuyorum, “Renaissance Doğu’dan başlamıştır” demek ve Anadolu’daki sistemleştirilme, dahası Haçlı şövalyeler eliyle ve Osmanlı Devleti denenmesi ile Batıya taşınmıştır demek daha doğru olur. Bu açıdan bakılırsa, “Doğu” demek yerine “Renaissance öncesi ütopyalar”, ya da “hazırlık ütopyaları” demek belki de daha doğru olur.

Derginin düşünce politikasının da “Doğu-Batı yok, tek gelişim çizgisi içinde tek dünya, tek kültür” olması, bana çok daha uygun gelir tabii. Bugüne değin yapılmış ve yapılmakta olan ve oldukça ayırımcı olduğunu düşündüğüm bir yanlışı ortadan kaldırma savaşımı da verilmeye başlanılmış olur. Sıkı tartışma açar ve sıkı da sonuçları olur bence… Günümüz politikaları açısından evrensellik ve enternasyonalizme de çok uygun olur. Üstelik insan aklının kesikli algılama hastalığını ve şu sıralarda tartışılması pek moda olan “ben ve öteki” kavramlarını da “çözmüş”, yani “aşmış” oluruz. “Çözmek” duragan/statik, “aşmak” devingen/dinamik bir edimdir. Bitirmek için çözersin, oysa aşmak, ardından yeni aşmaları çağırır. Statik aklın kültürü bize aristokratlardan gelmedir. Bir türlü ulaşamadığımız dinamik akıl ve kültürünü Burjuvalar yaratmış olmalıydı. Renaissance ile denediler, olmadı; bugün, bu açıdan bakıldığında Aristokrat kültür hâlâ baskındır. Dinler de bu yüzden bir türlü bitmiyor.

Gördün mü bak, bir ucundan tuttun, çağrıştırdıklarına bak…

Dönersek; “ütopya”nın bulunduğu yer, “birey”in umutlarının bulunduğu yerdir. Bu umutları yerine getirmek için elini bağlayanlardan kurtulma savaşımıdır ütopyalarla verilen. Belki de kendine yeni yandaşlar bulma, çoğalma çabasıdır. Ölçütleri böyle koyarsan neyin ütopya olup neyin olmadığı çok daha “iyi” ortaya çıkar. Bu bağlamda da Osmanlı’nun kuruluşundaki uygulama ile Bedreddin’in bu uygulamanın geri dönmesine karşı verdiği savaşım, çok daha iyi anlaşılabilir. Üstelik Börklüce’nin aktardıklarından anladığımıza göre, Osmanlı’nın kuruluşundaki uygulamayı desteklemekle kalmamış, üzerine yeni umutlar eklemiş ve bunların savaşımını vermiştir.

Bütün sorun ana kaynaklarda…

Bulmak ve okumak gerekiyor.

Bedreddin’in el altındaki kitapları bile daha okunmadı biliyorsun…

Umutsuzluğa mı düşmeli?

Sevgiler,

Ömer.



Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek. Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir. Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya aktarılmıştır. Bu birikim olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar, Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz. Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır. “Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır, anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de bulabiliriz.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli. Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir. Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği, berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-üt opya” diyebiliriz. Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi. Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık? Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir o uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu


Sevgili Arkadaşlar,

Ütopyalar sorununun tartışılması hoş. Eğer, metinlerdeki ütopya “kırıntı”larını toplayarak bakmak istersek Sevgili Ender’in söylediklerine tarihte, eskiden yeniye doğru Atlantis, Mu Kıt’ası, Beyaz Zambaklar Ülkesi gibi kimi düşsel, kimi özgünlük özentisi, kimi de kendi ülkesine yönelik propaganda kokan metinleri de incelemeye almak gerekir. Kaldı ki bunların içinden Koca bir okyanus’a da adını vermiş ve insanlığın hayallerini de çok kışkırtmış olan “Atlantis”in zaten alınması gerektiği kanısındayım.

Ölçüt koymalıyız önerimi yinelemek istiyorum. Neler alınmalı, neler alınmamalıdır?

Benim geçen kez yazdığım kısa not, ölçüt koymayı öneren bir mesajdı ve bir örnek ölçüt denemesiydi.


Pazar, Mayıs 30, 2004 11:13

Sevgili arkadaşlar,

Doğu Ütopyaları meselesine somut olarak girmeden önce sanırım Avrupamerkezcilik tartışması yapmak gerek. Ütopya tarihçilerinin
ütopya eserleri listesini yaparken ilk sıraya Platon’un “Devlet”ini

[ÖT] Avrupa merkezcilik tartışmasının yapılması gerektiğine doğrusu ben de katılıyor, bunu daha da genişleterek Batı merkezcilik biçimine dönüştürmemiz gerektiğini, yani Amerika’yı dışta bırakmış izleniminden kurtulmanın gerektiğini düşünüyorum.

Yine buna bağlı olarak düşünülmesi gereken konulardan biri de, antik Ege uygarlığının kalıtına Batılılar tarafından tam olarak sahip çıkılmış olmasının, İslam kökenli kültürlerin ulusçu yaklaşımlarla son birkaç yüzyıldır Antik uygarlığı yadsıma sonucunu doğurduğu, ve böylece Batılıların “bizimdir” tuzağına düştüklerini ve “tamam sizindir” sonucunu doğurduğunu görmek sorunudur. Oysa Hıristiyan ağırlıklı kültürle Müslüman ağırlıklı kültür arasında biçim ayrılıkları dışında ciddi bir ayrılık olmadığını, her ikisinin özdeş Aristokrat içerikler taşıdığını, üstelik Renaissance’a değin Doğu’da böyle bir ayrılığın da olmadığını tartışmak gerekir.

13.yy’da şu bizim Yunus’da çok rahat Calinus olarak Galinus’u, Bükrat olarak Hippokrates’i, Sokrat olarak Sokrates’i Eflatun olarak Platon’u bulabilir, kendi kültür köklerinde olduğunu söylediğini görebilirsiniz. Osmanlı da Hem Hıristiyanlığı hem de Museviliği dışlamamış, bunları hak dinler ve neredeyse kendi ümmetinin değişikleri saymıştır. Bu yüzden de Hıristiyan teb’ayla Osmanlı arasında yüzyıllar boyunca sorun yaşanmamış, Avrupa’da başı derde giren Museviler de Osmanlı’ya davet edilerek kurtarılmıştır.

Ancak bu durum, Osmanlı’nın hiç ayırım yapmadığı, kendisinden saymadığı kimsenin olmadığı anlamına gelmez. 13.yy devrimine karşı, ve kurucu ataları da o kültürden geliyor olmalarına karşın, karşı-devrim süreci içinde Türkmen-Alevi kırımını en şiddetle ve acımasızlıkla yürütmüş olan da aynı Osmanlı’dır, Yezidiler, Mecusiler gibi toplulukları da Türkmen-Alevilerle birlikte “zındık” ve “mülhid” diyerek (bu konuda Ahmet Yaşar Ocak’ın çok güzel bir kitabı vardır) ve kendi toplumunun içinde kozalarına hapsederek “tehlikesiz” kılmaya çalışan da aynı Osmanlı’dır.

Yani ilginçtir, Antik kültür için Batılının “bizimdir”, Doğulunun da “peki sizindir” dediği zaman, Avrupa Renaisance’ı sonrasıdır, bu ayrışma Doğu’yu, kendine yeni kültür kökenleri aramaya itmiştir. Özellikle Türk ulusunun yaratılmasına önem verilen son yüzyılda ortaya çıkan Güneş-Dil Kuramı gibi çabaların altında da bu temel psikolojinin önemle etkili olduğunu düşünüyorum.

Önerim, bu psikolojinin açığa çıkarılması ve Doğulu-Batılı demeden, Türk-Yunanlı demeden aynı kültür kökenlerinden gelinmekte olduğunun, bunun bir evrensel süreç olduğunun altının kalın çizgilerle çizilmesidir.

Bizans ardılı olarak gelen Ortodoks Hıristiyanlıkta, Ermenilikte Orta Asya Şaman, Arap-Fars İslam kültürlerinin ne denli karışık olduğu bugüne değin araştırılmış, dahası her iki taraftan da buna yanaşılmış mıdır? Bugünkü sentezlerde her kültürün payı olduğu, ayırımların yapay olduğu hipotez alınarak doğru ve objektif bir araştırma yapılmış mıdır?

Bence arkeolojik yaklaşımla, bu konudaki “yüzey buluntuları” son derece ilginç bilgilerin ipuçlarını göstermekte, Yunus’daki Antik Dünya izleri gibi Batı kültüründe de Avicenna, İbn Rüşt etkileri, hele hele kimsenin yadsımadığı Antik Dünya ürünlerinin Batı dillerine Arapçadan çevrilmiş olduğu bilgileri açıktan görünmektedir. Doğru bir araştırma ile bunların altından koca koca “gerçek”lerin çıkacağı kanısındayım. Bu ayırımda, Batı’da Renaissance sonrası doğal süreci içinde ortaya çıkan “birey/ben” merkezci duygunun etkin olduğunu, Doğu’da ise Osmanlı-Fatih kültürel karşıdevriminin bu duyguyu anlama yetisine sahip olmadığını, bu yüzden de tuzağa düşülmesinde önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

Bu kanılara bağlı olarak “ütopyalar” sorununu ele aldığımızda, ütopyaları da “batı” ve “doğu” olarak ele almanın, dahası adlandırmanın, hele hele Renaissance ütopyalarını “tam”, ya da hadi daha vurgulu söyleyeyim, “olgun”, onların temelini oluşturacağı düşünülenleri ise Doğu Ütopyası olarak almanın aynı tuzakta debelenmeyi sürdürmek olacağını açıkça düşünüyorum.

koymaları ve yaklaşık iki bin yıl atladıktan sonra Thomas More’un “Utopia”sı ile devam etmeleri, bana her zaman, Avrupamerkezcilerin uygarlık gelişimini Antik Yunan-Batı çizgisiyle tanımlamalarını anımsatmıştır. Bilindiği gibi bunlara göre, iki “mucize” Antik Yunan ve Batı uygarlıkları arasında kalan Ortaçağ Doğu Uygarlığı sadece bir köprü işlevi görmüştür ve özgün bir değeri yoktur. Antik Yunan öncesine ise (Mezopotamya, Mısır, Hitit vb) hasbelkader uygarlık derler. Hint ve Çin Uygarlıkları ise kendi içlerine kapalı ve dünyaya mal olamamış toplumlardır. Biz bu Avrupamerkezci tarih tezini eski Bilim ve Ütopya’da her dönemi ve doruk isimlerini tek tek ele alarak çürüttük. Tabii bunu Antik Yunan ve Batı Uygarlıklarının muazzam katkılarını yok saymadan, yani tersinden bir hataya, bir Doğumerkezciliğe düşmeden yaptık.

Suyun başını tutmuş olan Batı’nın (daha doğrusu kapitalist-emperyalist sistemin) ideologları tanımı kendilerine göre yaparlar ve geri kalanları bu tanıma uzaklık/yakınlıklarına göre değerlendirirler. Bir “bilim”, “sanat” tanımı yaparlar ve bu tanıma göre sahiplendikleri tarih çizgisinin dışında kalan toplumlarda ne bilim vardır ne de sanat, ne de felsefe vb. Güncel bir örnek verelim: Onlara göre gelişmişliğin ve refahın kıstasları vardır; kişi başına düşen otomobil, televizyon vb. sayısı örneğin. Otomobil ve tv sayısı ne kadar yükselirse o kadar gelişmiş ve refah içinde sayılırız. Siz bir de bu refah kıstasını sabah ve akşam saatlerinde yola düşen İstanbul’lulara sorun!

Ömer Tuncer, uygarlığın bir bütün olduğunu, Doğu-Batı, Kuzey-Güney diye ayırılmaması gerektiğini söylüyor. Çok doğru. Ama bu ayrımı yapanlar en başta Avrupamerkezcilerdir. Uygarlık ırmağı bir bütündür, tüm kazanımlar insanlığın ortak mirasıdır. Ve tarihin her dönemi ve her coğrafyası kendi koşullarında değerlendirilmelidir.

[ÖT] Onların bu ayırımı yapıyor olmasının yanlışlığını düşünüyor, ama aynı yanlışlığı sürdürerek “Doğu” kavramını kapak konusu yapacak denli öne çekiyorsak biz de aynı yanlışlığın içindeyiz demek değil midir? Bu adlandırma, onların adlandırması değil midir?
Burada bir sorun daha var: “onlar” sorunu… Kim bu “onlar”? Ve buna bağlı olarak: Kim bu “biz”?.. Onlar, hangi nitelikleriyle “onlar”?, Biz, hangi niteliklerimizle “biz”iz… Gerçekten bunu çok iyi tanımlamak gerekir. Bunu yapmadığımız sürece ayırdına varmadan onların “onlar” ve “biz” tanımlarını kullanmış oluruz.

Bana göre onlar “Batılı olan”lar değildir. Biz de “Doğulu olan”lar değiliz!..

Burada yine onlar tarafından yapılan şiddetli bir hedef şaşırtması var!..

Onlar, insanlığın, Batı, Doğu, Güney, Kuzay, Avrupa, Asya, Amerika vb. merkezci, ama mutlaka kendilerinin bulunduğu merkezde bulunan bir “merkezci” olarak görülmesini çıkarlarına uygun bulanlardır. Burjuva kültürü, iyice öne çektiği “ben” kavramıyla bu yapıyı yine doğal süreci içinde ortaya çıkarmıştır. Bu “ben” dünya yüzünde burjuva kültürüyle yaşamakta olan herhangi bir “ben”dir. Ekonomik yapıda da bu “ben” sermaye sahipleri, hadi daha soyut, ama kullanışlı biçimde söyleyeyim, “sermaye kültürünün yönlendirdiği ben”dir.

İşte bugün bizim “Batı”, ya da “Avrupa” gibi kavramlarla anlatmaya çalıştığımız “ben”ler bu “ben”lerdir.

Bunlar yalnız Batı’da ya da Avrupa’da değil, dünyanın her yanında “var”dır. “Batı” ve “Avrupa” ise şu anda egemenliği eline geçirmiş olan “ben”lerdir.

Yarışmacı yapıları içinde öteki “ben”leri görmememiz için önümüze duran yine onlardır. Çünkü başka “ben”lerin değil egemenliğini, “ben”liğinin varlığını bile istemezler. Bunun için de tek kültüre dayanamazlar. Bunun için de Avrupalı ya da Batılı batılı olmayan “ben”lerin “ben” olmaya bile hakları yoktur. Onlar yalnız “sen”, “onlar”, “Doğulu”lar, “Afrikalı”lar vb olabilirler, buna hakları olabilir.

Biz eğer kendimizi onların koyduğu yere koyar da evrene oradan bakarsak o tuzaktan çıkamayız. Biz, “biz” olarak yeni bir bakış açısı, yeni bir mantık oluşturmak zorundayız. Bunun için de yeni keşiflere gerek yoktur: Biz, “ben”lere karşı “biz olan”larız. Yeryüzünde nerde olursak olalım, hangi bölgede, hangi alanda, hangi grubun içinde olursak olalım, biz ne Doğuluyuz, ne Batılıyız, ne Afrikalıyız ne de Amerikalıyız ama hem Doğuluyuz, hem Batılıyız, hem Afrikalıyız hem de Amerikalıyız!..

Yaratmamız gereken kültür budur: “Ben”den yana yarışmacı birey kültürü yerine “biz”den yana dayanışmacı kitle kültürü…

Geleceğin kültürü budur… Zamanla zorluklar aşılacak, ayrıntılar yaratılacaktır.

Neyse, bizim konumuz, Ütopyalar konusunda “Doğu” kavramının kullanılıp kullanılmaması sorunuydu…

Ütopya kavramını da bu bakış açısıyla sorgulamamız gerekir. Ömer Tuncer şöyle yazmış: “Ütopya, insanların ‘birey’ olduktan sonra kendileri için yaratabileceği, mutluluk veren bir toplumsal düzen”dir. Ve eklemiş: “Renaissance öncesi insan ‘kul’ olduğu için sahip tarafından verilen armağanlar ve cezalar söz konusu gibi geliyor bana.” Genel olarak doğru, kalın çizgileri göz önüne alırsak doğru. Fakat tarihe kopuşlar-süreklilikler diyalektiği ile bakmak gerek.

Rönesans ve sonraları Aydınlanma bir kopuştur ama, bu atılım bir mucize eseri doğmamıştır, arka planında yaklaşık 500 yıl süren bir çeviri dönemi yaşamıştır Batı. Ve çevrilen eserler de Ortaçağ Doğu Uygarlığının birikimidir.

Antik Yunan birikimi de Ortaçağ Doğu Uygarlığı imbiğinde damıtılarak Batı’ya
aktarılmıştır.

[ÖT] Aynı kanıdayım, diyalektikte ”kopuş” görünen “akış”ın iki boyutlu bir yüzeyden görünmesidir. Sevgili Ender’in söylediği “arka plan” konunun üçüncü boyutudur. Yani biz “akış”a üç boyutlu bir ortamdan bakarsak diyalektik helezonunun arka tarafını da görürüz. Yoksa aynı helezon mürekkebe batırılıp iki boyutlu kağıt üzerine yatırılırsa birbirini izleyen ama bağımsız izler görünecektir yalnızca. Arka plan, bu nedenle üçüncü boyuttadır ve birbirine sımsıkı bağlı, dahası bağımlıdır. Buraya değin çok doğru.

Ancak çevrilen yapıtların Arapça’dan ya da Farsça’dan çevrilmiş olması gerçeğine bakarken bu dillerin Doğu dilleri olduğu gerçeğinden başka bir şeyi görmez, ya da incelemelerimizde yalnızca bu özelliği öne çekersek, yeni bir “ben” yaratma çabasına girmiş oluruz. Yani mantığımız o beğenmediğimiz Avrupamerkezciler ya da Batımerkezciler gibi işlemekte, ama içini “Doğu” ile -hadi söyleyeyim- ya da Avrasya ile doldurmaya çalışmamız anlamına gelir. Bu da Doğumerkezcilik, ya da Avrasyamerkezcilik demektir ve girdiğimiz savaşım da Batılı “ben”ler yerine Doğulu “ben”leri, ya Avrupalı “ben”ler yerine Avrasyalı “ben”leri geçirme savaşımıdır.

Mantık, yine aynı mantık!..

Ne dersiniz, yapmalı mıyız?

olmasaydı ne Rönesans olurdu ne de Aydınlanma. Kopernik’ler, Leonardo’lar,
Machiavelli’ler, Galilei’ler, Newton’lar, Biruni’lerin, İbni Rüşt’lerin, İbni Haldun’ların, Farabi’lerin omuzlarına basarak yükselebilmişlerdir. Tabii ki bu
ikinci gruptakiler, birincilere göre daha geridirler, bizim bugün anladığımız
anlamda bir bilim ve felsefe yapmamaktadırlar, ama bundan daha doğal ne
olabilir... Doğu’da ütopya aranacaksa bu bakış açısıyla aranmalıdır. Nasıl ki
orada bir Galilei bulamıyorsak, bir More da bulamayabiliriz.

Ama bir Biruni, bir İbni Haldun bulabiliriz. Kaldı ki, Tuncer’in de çok iyi bildiği ve 13. yüzyıl Anadolu’sunu incelerken ortaya çıkardığı gibi, Doğu toplumlarının tarihi bu bey-kul sistemine isyanların tarihi olarak da incelenebilir. Nasıl Rönesans ütopyaları Avrupa aristokrasisine bir isyanın sonucu ortaya çıkmışsa, söz konusu isyan geleneği de Doğu’da ütopyalar ortaya çıkarmış olabilir. Rönesans ütopyaları kadar rafine değillerdir, gelişmiş değillerdir; ama onları kendi koşullarında, insanlığın o zamanki gelişmişlik düzeyine göre değerlendirmek gerekir.

[ÖT] Buna “isyan” demek ne denli doğru olur? “İsyan” yalnızca sonuç… Gereksemelerin doğurduğu yeni bir kültürün soluk almak için burnunu suyun yüzüne çıkarma savaşımı… Temel olan o yeni kültürü gerekseten gerekçeler değil mi? Bu doğruysa, doğaldır ki isyanların tarihiyle insanlık tarihi anlatılabilir. Ama burada gene helezonun iki boyutlu izinden başkasına bakmamış olmaz mıyız?

1240 yılında Anadolu’da her şeyi başlatan Babailer isyanını yalnızca bir “isyan” olarak görmek başka şeydir, onun bir Türkmen isyanı olduğu yüzey buluntusundan hareketle, “ulus toplumlarına geçilmemiş olduğuna göre kavim/budun olma özellikleri 13.yy’da isyanı gerektirecek özellikler değildir, burada başka bir şeyler var mıdır?” diye kazmayı sürdürmek başka şeydir. Yine helezonun kağıt üzerine bıraktığı iz yerine arkadaki bağları ancak üç boyutlu bir ortamda görebiliriz.

Bence helezonun halkalarından hiçbiri birbirinden “aşağı” değildir, daha geride de değildir. Mitolojik evrenden madde evrenine geçen kültürü yaratan Thales olmadan ne kuramsal fizik olabilirdi, doğaldır ki ne de Einstein!.. Thales ile Einstein arasında önlük, arkalık, ilerilik, gerilik, gelişmişlik, az gelişmişlik gibi sorunlardan söz edilmemelidir. Enine değil, olsa olsa tarih içinde boyuna bir dayanışmadan söz edilebilir. Kuramsal fiziği, ya da hadi pozitif bilimi var etmek için Thales mutlak gerekliydi ve insanlık onu doğurdu.

Thales bir teorik fizikçi olmasına karşın Einstein niteliklerinde bir teorik fizikçi olarak dünyaya gelemezdi ve gelmemiştir, bunu aralarında bir hiyerarşik öncelik olarak görmek yanlış olur. Bu tür hiyerarşileri “kul kültürü”nden aldığı kalıtla yaratan “ben kültürü”dür. Dayanışma kültüründe bu hiyerarşinin ortadan kalkması gerekmektedir.

Dolayısıyla gelişmişlik-gelişmiş olmama, rafinelik-rafine olmama gibi ayırımlar yerine bizim teorik fiziği insanlığın tek bir teorik fiziği olarak görmemiz, Thales’i de Einstein’i da buna el verenler olarak nitelememiz gerekir. Yani her şeyde olduğu gibi Teorik Fizik de insanlığın bir dayanışma hareketiyle yaratılmıştır. Sanırım temel olan da buna bölüm bölüm imza atanlardan çok dayanışmanın kendisidir.

Aslında bugün andığımız büyük bilimsel devrimlerin yaratıcıları da o kadar
rafine ve temiz değillerdi. Büyük Newton’un yeni bir evren anlayışını ortaya
koyduğu “Mathematica Principia”sının yarısından çoğunun astrolojiye ayrıldığını biliyor muyuz? Veya birçok ünlü ismin papaz ve koyu birer Hıristiyan
olduklarını... İnsanlık hazinesinin başında bir süzgeç vardır, işe yarar olanlar
hazine sandığına düşer, yaramayanlar yukarda kalır.

“Principia”nın yarısından çoğunu oluşturan astrolojik saçmalıklar atılmıştır,
anılmazlar bile, onun değeri içerdiği evren yasalarıdır. Ortaçağ Doğu
bilginlerinin eserlerine baktığımızda da -süzgeçte daha fazla şeyin kaldığını
görsek de- sanırım hazine sandığının içine düşecek pek çok şey de
bulabiliriz.

[ÖT] Bu konuda bir bilgi aktarmak istiyorum: kendi çağında Thales, aynı zamanda döneminde “Yedi Bilge” denilen bilgelerden biridir ve ahlâk üzerine söyledikleri de bilinir.

Bilindiği gibi Thales’in yıkılmasına neden olacak hareketi başlattığı mitolojik kültür, bir yanıyla insanları doğru yola yönlendirmeyi amaçlayan bir arınma –katharsis- sürecini de şiddetle içerir, bu nedenle de bugünün camileri gibi en küçük yerleşim merkezinde bile mitolojik tragedyalarla arınmayı sağlamak üzere mutlaka bir tiyatro vardır.

Bu durum, Thales’i “kirli” olarak nitelememizi gerektirmez. Thales her şeyiyle Thales’tir, o yedi bilgelerden biridir, Mısır’da herkesin hayretli bakışları arasında binyıllardır yapılamayan bir şeyi yapmış, gölgesinin boyundan piramitlerin boyunu ölçmüştür, “maddenin özü nedir? sorusunu sormuş, pozitif bilimi başlatmıştır. Bizim bunların tümünü bilmememiz bir şey değiştirmez, Thales hepsiyle birlikte Thales’tir.

Konumuza gelelim. Pek fazla bilgi sahibi değilim, dolayısıyla fikir jimnastiği
yapacağım ve bazı sorular ortaya atacağım. İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan’ı, ada
romanlarının (robinsonadların) öncülü sayılır. Thomas More da bu türün en güzel örneklerinden birini yaratmıştır aslında. Ada simgesi, çoğu ütopyanın çıkış
noktası olmuştur. Hay Bin Yakzan, bence ütopya bakış açısıyla incelenmeli.

Ayrıca, Hay Bin Yakzan’lar Ortaçağ Doğu’sunda bir gelenektir. İbni Sina’nın da
günümüze ulaşan bir Hay Bin Yakzan’ı vardır. Tufeyl, Sina’dan esinlenmiştir.
Onlardan sonra Şehabeddin Sühreverdi adlı bir Doğu filozofu da benzer bir eser
yazmış, adı da “El-Gurbetül Garbiye”. Son olarak İbni Nefs’in de benzer bir
eseri olduğu söylenir: Er-Risalüt’l Kamiliye. Bütün bu eserleri ütopyacılık
açısından incelemek gerekir; tabii More veya Campanella’daki rafineliği,
berraklığı ve gelişmişliği beklemeden. Belki bunlara “ön-ütopya” diyebiliriz.
Veya Tuncer’in önerdiği gibi “hazırlık ütopyaları”.

[ÖT] Sühreverdi el-Maktul’un Hace Bektaş öncesi Anadolu Tasavvufunda yol ayırımını yapan mutasavvıf olduğunu da söylemeliyim. Yanlış anımsamıyorsam 1190'lı yıllarda öldürülmüştür ve Anadolu devriminin temelinde bulunan ve Mevlana’nın tasavvuf anlayışına karşı olan “Seyr-i Sülûk-i Afakî / Ruhun dışsal yolculuğu” tasavvuf yolunu açan insan olması gerekiyor. Sühreverdi yeterince incelenmemiştir. Ayrıntılı incelenmeye gerek vardır.

Farabi de Ortaçağ Doğu’sunun doruk bir ismi olduğu gibi çok ünlü bir Platon
yorumcusudur. Platon’un Devlet’i üzerine birçok ünlü şerh yazmış. Prof. Mehmet Dağ’ın bir makalesinden okuduğum kadarıyla “Kitab es-Siyaset el-Medeniyye” adlı bir eseri var. Kent (Medine, toplum da diyebiliriz) türleri inceleniyor. Erdemli Kent, Bilisiz Kent, Fasık Kent, Değişmiş Kent gibi türleri sayıyor ve niteliklerini, sistemlerini uzun uzun anlatıyor. Her bir kenti de alt türlere ayırmış. Örneğin bu eser konumuz açısından incelenmeli. Platon’un Devlet’i ütopya sayılıyor da, Farabi’nin Kent Türleri neden ütopya sayılmasın? Farabi’nin benzer konularda daha birçok eseri var. Aslında o dönemlerde siyaset-ahlak-toplum üzerine yazan çoğu düşünüre (İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun vb.) bu açıdan bakmak gerek.

Cennet kavramına gelirsek... Kıvılcımlı, Muhammed’in cennetinin, tefeci-bezirgan çürümüşlüğünün bulunmadığı eski komün toplumuna bir özlem olduğunu ve müminlere vaat edildiğini söylüyor. Tuncer’in dediği gibi cennet bir “armağan” belki ama, bu armağan mücadele edilmeden kazanılmıyor. İyi bir Müslüman olacaksınız, İslam için mücadele edeceksiniz, kurallara uyacaksınız, ancak o zaman cennete gidersiniz. Bence dinlerdeki cennet kavramı (tabii cehennem kavramı da) ütopya bakış açısıyla incelenmeye değer. Düşündüğümüz bir dosya da “Cennet ve Cehennemin Sosyo-Ekonomik Yapısı” idi.

Burada resmen bir ütopya sunulmuştur bence. Sistematik açıdan More’un
Ütopya’sından çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi, bunlar fikir jimnastiği...

[ÖT] Bu noktada Rahmetli Kıvılcımlı’ya katılma olanağım yoktur. Muhammed Müslümanlığı bizzat kendisi, bir tüccar dini olarak oluşturmuştur. Bu da Kur’an’ın pek çok yerinde belli olur. Kur’an’ın ahlakı, bir aristokrat ahlak olmaktan çok bir tecim ahlağı değil midir? Aristokratlaşması, kendinden önceki dinlere benzetmeyle olmuştur. Bu nedenle Cennet, insanların doğal ve toplumsal açlıklarını, dahası ihtiraslarını bile doyuracak özelliklere sahiptir… Dünyadaki tecim düzenini bozmaması için yasaklanan hiç bir şey Cennet’te yasak değildir. Doyurucu mal, hırsızlık gerekmeyecek denli boldur, içki nehirlerden akar, cinsel yasakların tümü kalkmıştır, o denli ki gılman denilen genç oğlanlarla eşcinsel cinsel ilişki bile serbesttir.

Bence durum, komün toplumuna bir özenme olmaktan çok, Kıvılcımlı’nın deyimiyle bezirganların getirdiği yasaklamalara uymaları koşuluyla insanlara bu yasaklardan kurtulacakları bir yapı vaadediliyor. Amaç, dünya yüzündeki bezirgân düzeninin korunmasından başka nedir ki? (Şimdi ayrıntılara girmek istemiyorum, Hıristiyan ve Museviliğe karşı tutumu da aslında Aristokrasiye karşı bir tutum olarak yorumlanmalıdır. Ancak toplum bir bezirgan -yani burjuva- düzenine henüz hazır olmadığı için Müslümanlık da Hıristiyanlık ve Musevilikten aldığı toplumsal yapılarla birleşip Aristokrat bir yapıya dönüşür.)

Son olarak: Tuncer’in de dediği gibi büyük halk ayaklanmalarının aynı zamanda
birer düşünür de olan liderlerinin yazdıkları bu açıdan en büyük kaynaklarımız
olabilir. Ömer Tuncer, 13. yüzyıl Anadolu düşünürlerinin ve eylemcilerinin
düşüncelerini bu açıdan inceleyebilir. Ankara Devleti ve ilk Osmanlı nereden
baksan ütopik birer girişim gibi. Batı’da da bu tür büyük köylü ayaklanmaları
ütopik düşünceler yaratmış, hatta pratiği de zorlamıştır (Münzer Komünü gibi).

[ÖT] Daha çok sanırım Sovyet Dervrimi’ne benziyor. Yani kültür olgunlaşmadan toplumsal düzeni kurma çabası… Doğaldır ki henûz gücünü yitirmemiş olan bir önceki kültür, karşı devrim için hazırlanacak ve saldıracaktır. Bütün ilk devrimler erkencidir ve mutlaka karşı devrimlerle geri döndürülürler… Bu anlamda eğer Osmanlı’ya “ütopik” bir yapılanma diyeceksek Sovyet Devrimine de aynı ölçütlerle “ütopik” diyebiliriz. Her ikisi de kendi koşullarına uygun olarak karşı devrimlerle önü kesilmiş devrimlerdir.

Ütopik düşünceler Ankara devletinde hiç yok. Gerçi bu konuda kaynak da yok. Dahası böyle bir devletin varlığı bile tartışmalı. Ancak 1350’li yılların sonuna doğru, Osmanlı’nın Ankara’ya doğru ilerleyişi ile Ahilerin kenti savaşsız olarak teslim ettikleri gibi bir bilgi var. O kadar. Gerisini biraz da tarihçiler dolduruyor. Ama şunu kolaylıkla çıkartabiliyoruz ki, Ankara bir mücadele ile ele geçirilmemiş, Ahi örgütünün olduğu yerde açılan bir yönetim boşluğunu Ahi örgütünün doldurmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani ütopik duyguların potansiyelini taşımamaktadır. Taşıyamazdı, çünkü, içinde yaşanılan Aristokrat kültüre göre yönetim erki, yalnızca kan bağıyla tanrıya –ya da hiç değilse peygambere- değin geri gitmesi gereken bir bağlantıya gerekseme duyardı. Bu nedenle de 100 yıla yakın Ahilerin elinde kalmasına karşın ne bir büyüme, ne bir değişme, ne de herhangi bir hareketlenme görülmüştür!.. Kendilerine en yakın, en güvenilir devlet olarak ilk gelen Osmanlı’ya da kenti elleriyle teslim ederler…

Anadolu’da Osmanlı’nın kurulmasıyla sona eren kısa bir ütopik özlem dönemi varlığı belli oluyor. Kaynak eksikliği burada da söz konusu. Ahi Evren’in ölümünden Osmanlı’nın kuruluşuna değin 1261-1299 ortalık oldukça karanlık. Bu yüzden Osmanlı’nın Kuruluşuna ilişkin bilgi ve veri açısından da şiddetli yoksulluk içindeyiz. Bunca büyük boşlukları doldurmaksa bizi büyük yanılgılara sürükleme potansiyeli taşıyor (Osmanlı’nın kuruluşunda Osman’ın kayınpederi olan Ahi Edebali’nin bu dönemden önce nasıl ortaya çıktığı, dahası Ahi olup olmadığı bile -tek kaynaklı bir bilgi olması nedeniyle- kuşkuludur).

Son olarak dedik ama...: Hint ve Çin’i hiç bilmiyorum, ama ülkemizde çok iyi
uzmanları var. Böyle köklü uygarlıkların yarattığı muazzam külliyat içinde de
mücevherler bulunabilir. Çinli komutan Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı, Hintli
vezir Kautilya’nın “Arthaşastra”sını, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün
“Siyasetname”sini inceleyip Machiavelli’nin ustalarını ortaya çıkarmamış mıydık?
Bence More’un, Campanella’nın, hatta Platon’un ustaları da bulunabilir
uygarlıklarda.

Toparlarsak, Avrupamerkezci bakış açısından sıyrılarak, her eserin ve pratiğin kendi döneminin koşulları ve sınırlılıklarını göz önüne alarak incelersek Doğu’da (hadi Rönesans öncesi diyelim) zengin bir ütopya hazinesi bulabiliriz gibi geliyor. En azından araştırmaya değer. Birkaç mücevher bulursak fena mı olur? Ne güzel bir katkı olur. Bir bakarsın gelecek yılın Ütopyalar Toplantısı’nın konusu “Doğu Ütopyaları” olur. Gelin tartışmayı geliştirelim.

Ender Helvacıoğlu

[ÖT] Genel olarak ve yeniden: Her türlü “Doğu” ve “Batı” kavramının kullanılmasını şiddetle sakıncalı bulduğumu özet olarak söylemek istiyorum. Tek bir insanlık kültürünün aşamaları, geçişleri ve birlikte yaratımın ürünlerine bakış olarak değerlendirmeye alınmalıdır diyorum.

Geleceğin kültürünü kurma konusunda çabalara katkı olarak!..

Sevgiler,

Ömer Tuncer.

8 Aralık 2007 Cumartesi

Ahi Evren'in bir Kitabı Türkçe'de: “TABSİRA"




YAZIYOR!.. YAZIYOR!..
AHİLER PİRİ, DEBBAĞLAR SULTANI
AHİ EVREN ŞEYH NASİRU’D-DİN MAHMUD,
13. YY’DAN YAZIYOR:

“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”[*]


Ömer Tuncer
Tasavvufî Düşüncenin Esasları(Ahî Evren)
Doç. Dr. Mikail Bayram
Türkiye Diyanet Vakfı Yayını
Yayın no:165 / Oku Düşün Serisi:28
Kültür Hazinemiz Dizisi:2
ANKARA 1995


En sonunda oldu... Sayın Mikail Bayram, yıllarını verdiği, Ahilik, Ahi Evren, dönemi ve çevresi konularında yıllar yılı yaptığı araştırmalarının ve pek çok saygıdeğer buluşunun sonunda Ahi Evren’in özgün bir kitabını Türkçe’ye kazandırdı ve Diyanet İşleri Başkanlığı da kitabı bastı...

Sayın Mikail Bayram, son on-onbeş yılda yaptığı çalışmalarla Ahî Evren’in yalnızca söylencesel değil, gerçek bir kişi olduğunu, Anadolu’da tasavvufun yeni yeni oluştuğu 13.yy’da dinsel, düşünsel ve politik pek çok şeyin en başında, kaynağında olabileceğini ortaya çıkardı.

Bir tarihçi olarak Sn. Bayram, üzerine düşeni yapmıştır. O kendi alanında daha bu konuda ortaya çıkarılabilecek neler olduğunu araştırmasını kendi bilimsel disiplini doğrultusunda sürdürecek ve öteki disiplinleri de ilgilendirecek kim bilir ne ilgi çekici yeni bilgiler ortaya çıkaracaktır. Ama şu anda, Ali Esat Bozyiğit’in hazırlayıp Kültür Bakanlığı’nın bastığı Ahilik Bibliyografyasında adları bulunan pek çok kitap ve yazının üzerine Sn. Bayram’ın araştırmaları ve Ahî Evren’in adı saptanmış ve çoğunun metni bulunmuş 20 kadar kitabından ilki Türkçe olarak elimizdedir.

Şimdi top, Sosyologlarımızda, Kültür, Bilim ve Din Tarihçilerimizde...

13.yy’ın bu oluşumu ilgili bilim dalları tarafından yeniden incelenmelidir.

Ahîlik, Aristokrasiye karşı kaba bir “isyan” değildir.

Öncelikle Ahîler, Aristokratlar gibi kendilerini Tanrının yer yüzündeki temsilcisi ve vekili saymamaktadır. Tanrı mülkünü yönetmek gibi bir istekleri yoktur. Ellerinde büyük topraklar değil, “örs”, “çekiç” vb araç gereç vardır. Ve bu “mülk”ü, bir insan grubu, dünyada ilk kez, tanrının değil, kendilerinin saymaktadır. “Sermaye” oluşmaktadır.

Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra tanrının yeni vekili olarak gelen Moğollara karşı, yine ilk kez, bir başkasını “tanrı vekili” saydıklarından değil, ama olası ki “vatan”larını koruma adına direnir, can verirler. Bu uğurda çok yakın dinsel düşüncelere sahip olmalarına karşın Mevlevilerle yıllarca savaşırlar. Bu, öyle kıran kırana bir savaştır ki, Şems’i Tebrizi, Ahî Evren’in emriyle Ahîler tarafından, Ahi Evren ise Mevleviler tarafından öldürülür.

Dünyada Tanrı vekili sıfatı olmadan kurulan ilk iki devlet onların oluşturduğu “Ankara Devleti” ve “Osmanlı Devleti”dir.

Ahîlerin "mülkiyet" konusundaki görüşlerini de Ahi Evren'in, "Ağaz ül Encam"ından (vasiyetname niteliğinde yazı) öğrenebiliyoruz. İlginç olan bu yazının, miras hakkını savunabilmesi ve sultanın ölenin mallarına el koymasını kınayabilmesidir. Miras, "kişisel mülkiyet hakkı" demektir. Oysa "kişi mülkiyeti", daha önceki aristokrat kültürde yer almayan bir kavramdır.

Bütün bu tutamaklar, bize dünyada yeni bir sosyal sınıfın doğma ve siyasal birlik oluşturma çabasını göstermektedir.

İngiltere, 13. yy’da yine aristokratlar arasında imzalanmış “Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Beratı” ve daha sonra kurduğu meclisleriyle, siyasal anlamda birey’in “tanrıdan özgürleşmesi” ve “kişi”leşmesi adına bazı adımlar atmıştır.

Anadolu’da yaşanan Ahîlik hareketi, “vatan”, “kişisel mülk”, “siyasal birlik” kavramlarıyla anlatılabilecek atılımları aynı yüzyılda yapmıştır.

Bu adımlar bugünkü burjuva devletlerini, Renaissance, Dinde Reform hareketleri ve günümüzde de Liberalizmi oluşturacak olan hareketlerin öncüleridir.


Bir yönetim boşluğu sırasında, 1265 yılında Ahîlerin ele geçirdiği sanılan Ankara, dünyanın ilk “Burjuva Devleti” sayılmalıdır. Osmanlı Devleti ise, o günkü anlamda “siyasi”lere kurdurulan bir devlet olmuş, Ankara Devleti de 1350’de Osmanlılara katılmıştır.

Ancak o günün siyasileri olan Osmanlı hanedanı, kuruluşundaki Ahî desteğini zaman içinde unutur ve özellikle II.Mehmet’e “Sultan” adını yeniden vererek onu tanrının vekili sayar ve aristokrasiye yeniden döner. Bu özelliği Yavuz Sultan Selim, halifeliği getirerek pekiştirir. Böylece dünyanın ilk Burjuva Devrimi geri dönmüş olur.

Ahî Evren’in, bir bölümü çeviri olan 20 kitabından 16-17 kadarının yerlerinı Sn. Mikail Bayram saptamış ve daha önceki kitaplarında bulunmasına karşın, bir kez daha TASAVVUFİ DÜŞÜNCENİN ESASLARI(AHİ EVREN) adını verdiği kitabının başındaki incelemede bilim dünyasının dikkatine sunmuştur. Umuyorum ki Sn. Bayram, Farsçadan yaptığı bu çevirilerini sürdürecektir. Ancak bu tür metinler, çeşitli dünya görüşüne sahip çeşitli bilim adamlarınca çevrilmeli, ayrı ayrı önemsedikleri noktalar dikkatlere sunulabilmelidir.
Ben, bu yazıda Tabsira (kitabın kısa adı budur) çevirisini okuyunca dikkatimi çeken ve kimisine Sn. Bayram’ın da dikkat çektiği birkaç noktadan söz açmak istiyorum.

“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”

Önce, Sn. Mikail Bayram’dan alıntı yaparak son derece önemli bir noktaya değinmek istiyorum:

“Tasavvufun ruhunda dünyaya karşı bir isteksizlik ve dünya meşgalelerinden uzak durma vardır. Bunun tabii sonucu olarak başkalarının sırtından geçinme yoluna sapmalar olmuştur.(...)

Ahîlik cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsüdür. Ahi Evren’in şeyhi Evhadü’d-Din’in (...) dilenciliği asla tasvib etmediği menakibnamesinde belirtilmektedir.”
Mevlevilerin de içinde bulunduğu pek çok tasavvuf düşüncesi, bu dünyadan büsbütün uzaklaşmak, en az gerekseme ile yaşamak ve kendini gerçek olan öteki dünyaya hazırlamak gerektiği doğrultusunda görüş oluşturmuştur. Oysa Ahîlik, bu dünyayı da dışta bırakmayan bir düşünce çizgisi geliştirmektedir. Gerçi Tabsira’da zaman zaman her iki bakışa da yer verildiği ve her iki bakışın da dışlanmadığı görülebilmektedir.

Kimi zaman maddi dünyanın yalnızca bir görünüş olduğunu söyler:

Dünyadan sakınınız çünkü o Harut ve Marut adlı meleklerin
sihrinden ibarettir. (S:176)
Dahası, “beden” denilen madde’nin istekleri nedeniyle maddeler dünyasına bağlanmaktan Allah’ın korumasına sığınır:

Allah seni bu gurur ülkesi olan dünyaya meyletmekten korusun. Bil ki, insanoğlu bu beden denilen cismani şekle bağlandıkça ona öyle haller arız olur ki dünya adı verilen geçici zevklere ve maddi alemin kurallarına bağlı kalır. (S:181)

Ama kimi zaman da ruhlar dünyası olan Ahiretin yasalarının madde dünyasında oluştuğunu:

Ahiretin kanunları dünyadan çıkar. Dünya Ahiretin anasıdır. (S:176)

Gelecek için bugünden vazgeçmenin anlamsız olduğunu, gelecekteki ahireti elde etmek için dünyadan yararlanmak gerektiğini, Sonra pişmanlığın hiç bir işe yaramayacağını anlatır:

Fakirlik çatmadan servetinden, hastalanmadan önce sağlığından, ihtiyarlamadan önce gençliğinden, kısacası Ahiretin için dünyadan yararlan. Sakın ha, keşke ihmal etmeseydim durumuna düşmeyesin. Nitekim cehennemdekilerin feryatlarının çoğu keşke ihmal etmeseydim, keşke ihmal etmeseydim..'dir. (S:203)
Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’un ancak 20 yy’da çağdaş bir insanın gelebileceği düşünsel sınırları kimi zaman yakalayabildiği anlaşılıyor. Sözgelimi “doğruluk” denilen şeyin herkese “göre” başka başka olabileceğini söyleyebiliyor:

Eğer his, dünyasının örtüsünden uzaklaştırılırsa ne olduğun ortaya çıkar. Ateş perest isen Cehennemi, mümin isen Cenneti bulursun.

(...)Kıyamet günü insanlar niyetlerindeki gibi haşrolunacaklardır. (S:191)
Ölümden sonraki gerçek dünya, herkesin kendi doğruları doğrultusunda gerçekleşir.

İnsan düşüncesinin, kişiden bağımsız bir doğrunun olmadığı yolundaki “görelilik” kavramına doğru yönelmeye başladığını da göstermektedir. Kaldı ki dinlerdeki “kıyamet” kavramı da Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’a göre, insanına göre birkaç anlamı ifade eden bir kavramdır:

Kıyamet sözü, gönlü aydın kişilerce birkaç anlamı ifade eden ortak bir kavramdır. Belli bir güne Kıyamet denir ki, buna "büyük Kıyamet" adı verilir. Tabii ölüme de kıyamet denir ki, bu ölüme "küçük kiyamet" adı verilir. "ölen kişinin Kıyametı kopmuş olur".(...) Ermiş kişinin vuslat haline de Kıyamet denir. Bu vuslat halinde iki alem, birlik nuru ile bakan arif kişinin gözünde yok olur. (S:195)
“Görelilik” kavramı, gelecekte insanı “kul” olmaktan kurtarıp kendi başına “birey” olma yoluna doğru yönlendirecek olan kavramdır. Ahi Evren’de henuz tam tamına açık olmasa bile gelecek, insanoğlunun birer “birey” olarak “kişi”leşmesi ile oluşacak ve gelişecektir.

Aristokrasinin “kul” ekini yerine yavaş yavaş burjuvazinin “birey” ekini oluşmakta ve gelişmektedir.

Ancak bu düşünceler tehlikeli düşüncelerdir. Hem okuyup dinleyeceklerin “dinden çıkması” tehlikesi vardır, hem de yanlış anlaşılma sonucunda söyleyenin başına istemediği işler gelebilir. Ama asıl, yanlış anlamalarla yanlış yönlenmeler ortaya çıkabilir.

Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da her şey öyle açık seçik söylenemez.

Şayet gönül gözü, marifet nuru ile bakacak olursa, bu hususlar akıl ölçülerinden daha iyi aydınlanır. Fakat bu konuda daha fazla bir şey yazıp söyleyemem. Çünkü bunun açıklanması tehlikeli bir durum ve büyük bir makamdır. Gayb cihetinden: "Rablerin Rabbi bunu açıklamış da sana ne oluyor açıklamaya kalkıyorsun?" dendi. (S:144)

Bu büyük sırların açıklanması, irade yularının elden çıkmasına neden olabilir:
Bu makamda çok büyük sırlar var. Duyurulmasında halka zararı faydasından çoktur.(...) Zira korkarım ki irade yuları elden çıkıp...(S:151)

Dahası, düşünülen sırların açıklanması, düşünen insan için tehlikelidir de:

Nice ilim cevherleri var ki, onu ortaya saçarsam, bana sen putperestsin diyeceklerdir.

Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.

Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini gizliyorum. (S:161)

Gizliliğin gerekliliği, 15. yy’da yaşamış bir başka mutasavvıf’in Said Emre’nin dizelerinde de görebiliyoruz:

Said sen sırrını cahile dime
Ne bilür sözüni dağdağı hayvan
[1]

Yine gizliligin gerekliliği, Ahi Evren’den yaklaşık 1800 yıl önce yine Anadolu’lu bir filozof, Ephesos’lu Herakleitos tarafından da savunulmakta, dahası uygulanmaktadır.

Herakleitos’dan tasavvuf düşüncesine alınan yalnızca gizlilik değildir.

(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır. En yüce makamda bundan daha üstün bir ruh yoktur. Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...) Ve buyurdu ki izzet ve celalin hakkı için senden daha şerefli bir varlık yaratmadım. (S:154)

Herakleitos’ta da böyle bir “İlk Akıl” vardır. Herşeyi, bütün evreni saran bir akıl: “Logos”.

Bizi çevreleyen (evren) logos’lu ve us’ludur. Bu tanrısal logos’u (...) solukla içimize çekerek akıllı oluyoruz.[2]

Bu “logos” daha sonra Ephesos’da yazılmış olan Yuhanna İncili’ni ilk ayetlerinde de yer alacak ve tek tanrılı dinlere tanrıyle birlikte “ilk var olan” özellikleriyle girecektir:

1Önce Logos vardı, ve Logos Tanrı ile birlikte idi, ve Logos Tanrı idi. 2O, başlangıçta Tanrı ile birlikte idi. 3Herşey onunla oldu, onsuz hiçbir şey olmadı.4Yaşam onda idi ve yaşam insanların ışığı idi.[3]

İşte bu Logos, daha sonra Hıristiyanlıktaki “Kutsal Ruh” kavramını biçimlendirecek, Anadolu’da tasavvuf düşüncesinin temelini oluşturacaktır. Herakleitos’un Logos’unda bütün zıtlar birliğe ulaşır. Tasavvufta da öyle:

Varlık yokluk birdürür hem işk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm içinde
[4]

SAİD EMRE


Antik Anadolu’nun tanrıları, tek tanrılı dinlerin o yüceler yücesi “tek Allah”ına benzemiyordu.
Tanrılar, insanın ya da doğanın kimi özelliklerini simgeliyordu. Sözgelimi baştanrı Zeus, yıldırım salıcıydı, Gaia, Toprak Ana’ydı, Kybele bütün anaları ve analık duygusunu simgeliyordu, Apollon akıl, Artemis, saflık, temizlik, genç kızlık, Aphrodite cinsel ilişki, Eros sevi anlamına geliyordu.

Daha sonra tek tanrılı dinlerde tanrının bu özelliğini yitirdiğini, insanın kimi yanlarını kişileştirme işini yazın sanatının üstlendiğini, özellikle 19 yy’da Dostoyevski ile bunun çok belirginleştiğini görüyoruz.

Ancak Antik Anadolu’dan Bizans’dan geçerek gelen etkiler, Ahi Evren’in, dolayısıyla tasavvufun bu ekinden aldıklarının küçümsenemeyeceğini gösteriyor.
(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır.(...) Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...)(S:154)

(...)Daha doğrusu herbir şey için bir melek görevlidir. Nitekim peygamber'in sözlerinde "Herşeyin bir meleği vardır" diye geçmektedir(...) Nitekim hadiste de "dağların meleği", "rüzgar meleği", "şimşek ve yıldırım meleği"nden bahsedilmiştir. (S:155)
Şimdi de gelelim Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da, gününün sosyolojik yapısına uygun olarak neler bulunabileceğine...

Öncelikle Tabsira’dan değil ama bir başka kitabından, “Letaif-i Hikmet”den yaptığı bir alıntıyla Sn. Mikail Bayram, esnafın gerekliliğini Ahi Evren’in nasıl gördüğünden sözediyor:

Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun manası şudur, Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik, marangozluk da bir takım alet ve edevatla yapılabileceği için bu alet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün sanat kollarının yaşatılmasi gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin. (S:38-39)
Aristokrat bir toplumsal yapı içinde yaşamasına karşın, Burjuvazinin gerekliliğinden sözeden bir 13. yy aydını... Bilindiği gibi Marxçı yaklaşıma göre her sosyal sınıf, gereksemeleri doğrultusunda kendi içinden kendi zıddını oluşturmak zorundadır.

(...)İnsanlardan ise, bazen nikahlanmak, bazen ücretle çalıştırmak ve diğer bazı işlerde yararlanılır.(S:182)
Hele hele Burjuva sınıfının insanların emeğini ücret ödeyerek satın almasının gerektiği...

Oysa Aristokrasi, Anadolu’da uzantıları günümüze değin gelmiş “ağalık” düzenlerinde bile emeği para vererek satın almaz. Emek, köleler tarafından ona sunulmuş bir ayrıcalıktır. O yalnızca emeğini kendisine veren insanlara, kendi ürettiklerinden “yaşayabileceği kadar” ürünü “bırakır”.

Ağaz u Encam’ında insanlar için istediği “miras hakkı” yani mülkiyeti savunuyor olması, esnaf’ı örgütleyen ilk insan olması, “vatan” için savaşan bir topluluğun önderliğini yapması, siyasal anlamda Aristokrasinin savunuculuğunu yapan Mevlevilere karşı yaşamı boyunca savaşım içinde bulunması, “kul” kavramı karşısında insanı “birey” olarak da görmeye başlaması... Onun açtığı yoldan giden Ahîlerin kendi siyasi görüşleri doğrultusunda iki ayrı devlet kurmuş olmaları...

İşte Ahî Evren’i ve Ahîlik örgütünü günümüzde önemli kılan tutamaklar bunlardır.

Sn. Mikail Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud, melamilik inancı doğrultusunda kitaplarının hiç birinde adından söz etmemiştir. Tabsira’da, adından değil ama, kendinden söz etmektedir:

Şiddetli zorlanmalar, irade yularını elimden alıyor. "Allah
işinde hükümrandır."(Yusuf Suresi,12/21) Yani kulları üzerinde hüküm vardır. Şu anda hatırımda olmayan şeyler dahi yazılabilir. Onun için açıklamakta olduğum konuya döneyim. Dayanağım hayat sahibi kayyum olan Allah'tır.(S:159)

Takdir sürekli olarak irade yularını elimden alıyor. "allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(İnsan Suresi,77/30) gene açıklamakta olduğum Allah'ın fiilleri konusunun geri kalan kısmına dönüyorum. (S:161)
Birbirine bunca yakın sayfalarda “irade yularının elinden kaçtığını”, buna neden olan şeyin “şiddetli zorlanmalar” ve “takdir” olduğunu açıklaması, yazıların ardında gerçekten alçakgönüllü bir “insan” olduğunu gösteriyor.
Sanki acelesi var, bir daha yazma fırsatını ele geçiremeyecekmiş gibi…

Bir yandan yazarken, bir yandan da yazmayı isteyeceği şeylerin dışına çıkmaktan, istemini denetleyememekten korkuyor.

Ahi Evren’in 13. yy’dan bugüne, düşünceleri doğrultusunda kurulmuş 20.yy toplumuna seslenmesini sağlayan Mikail Bayram’a okuyucular olarak ne denli sağol desek yeterli olacağını sanmıyorum. Hem Bayram’ın hem de 13. yy Farsçasını okuyabilen bütün bilim adamlarının konuya ilgi göstereceklerini umuyorum. Kısa zamanda Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un bütün kitaplarını bugünün Türkçesi ile okuyabileceğimizi ummak istiyorum.
____________________________

[*] Bilim ve Ütopya’nın Aralık 1995, 18. sayısı, 38. sayfada yayınlanmıştır.
[1] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:283
[2] Walther Kranz, Antik Felsefe / Ist.Üniv.Ed.Fk.Yayını / 2.Bsm.Ist.1976 / S:48-55
[3] Kitab-ı Mukaddes / Yeni Ahit / S:92[4]Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:172

2 Aralık 2007 Pazar

Sosyokültürel Yapılanmada Gülmece / Humor in the Socio-Cultural Development

Rotterdam'lı Desiderius Erasmus'un
"Deliliğe Övgü" kitabının ilk baskısına
Hans Holbein'ın derkenarı:
"Delilik konuşuyor"

SOSYOKÜLTÜREL YAPILANMADA GÜLMECE, KARİKATÜR VE İNSAN HAKLARI[1]

Ömer TUNCER

Doğuda olsun Batıda olsun, Renaissance’a değin soyluların egemenliğinde yaşayan insanoğlu, içinde yaşadığı kültürel yapıyı “mutlak hakikat” kavramı üzerine kurmuştur. Aristokrat sosyal sınıfın kültür ortamı, “statik”i, “duragan”ı, “değişmeyen”i, yani “mutlak hakikat”i arayan düşünsel bir yapıdır. Bu yapıya göre, “Mutlak hakikat” bizim dışımızda, bizden bağımsız olarak “var”dır. İnsanoğlu’na yalnızca onu bulmak kalır. Ama, “Mutlak hakikat”, insanoğlunun öyle tümüyle ulaşabileceği bir şey değildir. Aklı bunun için yeterli olmaz. “Mutlak hakikat” bütünüyle ancak yaratıcısı olan, yüce varlık tarafından bilinebilir. Yüce varlık, aynı zamanda “mutlak hakikat”in kendisidir de... “Mutlak hakikat”i kavramak, aynı zamanda “yüce yaratıcı”nın kendisini de kavramış olmak demektir.

Toplumsallaştıkça biçimlenen soylu (aristokrat) kültürel yapılanma, “ben”in yaşantısını paylaşmayı amaçlayan sanata izin veremezdi. Çünkü “yüce yaratıcı”dan başka “ben” olamazdı. Bu yüzden “doğal ben”in toplumsallaşması sürecinde resim, yontu, tragedya, mimarlık gibi sanatlar yalnızca “tanrısal ben”i, “yücelik”i konu alıyordu. İnsanoğlu doğallıktan uzaklaştıkça “doğal ben” olmaktan da uzaklaşıyor, “kul” kültürü oluşuyordu. Antik Ege kültüründe Sappho’nun lirik şiiri, insanın doğal gülme duygularını ortaya çıkaran komedya, aşağı bir kültürün ürünü sayılıyordu. Giderek “katharsis/arınma”yı (“doğal”lıktan arınıp “kul”a dönüşme) sağlayan ve insanı “yüce”lik karşısında “boyun eğme”ye yönelten tragedya yüceltilir oldu.

Ardından koca Ortaçağ geldi, “kul” kültürü, insanlığı büsbütün örttü.

İnsanca coşku, sevgi, mutluluk yok edildi; Ortaçağ, “doğal ben” için zorlamaların, yasaklamaların, cezalandırmaların; mutsuzluğun, coşkusuzluğun, asık suratlı insanların çağı oldu. Kul kültürü “ciddiyet”in kültürüydü.

“Kul”, istemese de “ciddi” olmak zorundaydı.

Ama inceden de aksa, “insan”ın oluş süreci önünde sonsuza değin dayanabilecek set yoktur. Sokrates idealizminden bu yana gelişmekte olan koca Ortaçağ yavaş yavaş sona eriyor, daha özgür olan Doğu’dan değişik sesler geliyordu:

“Onun sevgisi üzre ben Hakk’ım.”
Hallac-ı Mansur
(857-922)
“Vasiyet”
Tanrı’dan başka “ben” yoktu. Öyleyse Hallac da aradaki “ciddiyet”i kaldırır atar, yerine coşkuyu, sevgiyi koyar, tanrıyla birleşir, tanrılaşırdı... Böylece kulluktan kurtulur, “ben” olabilirdi...

Ardından Ömer Hayyam, kullarına içkiyi yasaklamış olan tanrıya Ortaçağın ciddiyet sislerinin dağılmaya başladığını, artık kendisinin o kullardan olmadığını haber veriyordu:

Mey kâsemi kırdın, yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül rengi şarâbım yere döktün tekmil
Zannım bu ki sen de sarhoş oldun Tanrım


Ömer Hayyam (12.yy)
(Çev: Orhan Veli Kanık)
Sonra Anadolu’lu sûfîler geldi. Hace Bektaş’lar, Yunus Emre’ler, Aşık Paşa’lar... “Var olan” tek “birey”in, tanrının benliğiyle birleşip tanrılaşan ama Hallaç’la aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamayan Seyyid Nesimî’ler:

Nesîmi oldu Hakk ile Hakk yüzdükleri derisidir.

İnsanoğlunun artık bir “ben”liği vardı.

Önce Yunus, “ben”liğini gösterdi, Şiirine adını, imzasını ilk koyanlardan oldu.

Gülmece ile yoldan saptığını düşünenler insanı şaklabanlıkla suçladılar, alaya aldılar. Onlara göre “kul” olunmazsa “şaklaban” olunurdu, insan için başka bir yol yoktu. “Ben”lik sahibi olma isteği şaklabanlık demekti.

Mesnevi’de(II.Cilt) Mevlânâ(13.yy), “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha(bir Arap şaklabanı)’nın hikâyesi”ni anlatıyor:

“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” deyince Cuha, “Vallahi onu bizim eve götürüyorlar” der. “Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
Mevlânâ, “kul”luktan kurtulmakta olan Anadolu Sûfilerini küçümsemek ve belki de engel olmak için komik durumlara düşürmeye çalışır. Yine Mesnevi’de (V.Cilt):

Adamın biri diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...
Öyküler bildik... Mevlânâ’nın yerin dibine batırmak için yazdığı şaklaban öykülerindeki “insan” inceliğiyle Nasreddin Hoca, kendi gibi ayakları yere basan Anadolulu tarafından yere göğe sığdırılmaz... Anadolu kültürünün içinde yoğrulur, günümüze değin taşınır. Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü başkanı Prof. Mikâil Bayram’ın “TARİHİN IŞIĞINDA NASREDDİN HOCA VE AHİ EVREN” adlı kitabına göre bu Anadolu’lu can, Hace Nasiru’d Din, Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, yani Ahî Evren’dir.

Anadolu Sûfileri “esprit/gülmece”yi gerçek anlamında anladılar, önemsediler. Hace Nasiru’d Din’in kitaplarından “Letâif-i Gıyâsiyye” ve “Letâif-i Hikmet”in adlarındaki “Letâif” sözcüğü, “latifeler” demektir ve “incelikler” anlamına gelmektedir[2].

Şeriat kapısının insanı korkuyla terbiye etmeyi amaçlayan inançları bu incelikten yoksundu:

Sen, türlü yemişlerle, birçok şeylerle aldatılan çocuğa benzersin. (...)Huri, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, yemişler ve cümle benzer nimetlerin tümü, düşte gerçekleşir, duyumlarda (hassada) değil.
“Varidat”
Şeyh Bedreddin (14.yy)
Korkutucu tanrı inancını ince ince eleştirenler oldu:

(...)Terazî korsun hevâset tartmağa
Kastedersin beni oda atmağa

Terazî âna gerek bakkaal ola
Yâ bezergân tâcir ü attâr ola

Çün günah murdârların murdârıdır
Hazretinde yâramazlar kârıdır
(...)
Sen basirsin hod bilirsin hâlimi
Pes ne hâcet tartasın a’mâlimi

Geçmedî mi intikaamın öldürüp
Çürütüp gözüme toprak doldurup(...)

Yunus (13.yy)

İnsanoğlu’nun “kul”dan “ben”e dönüşmesi ve tanrılaşması ona her alanda dünyaya egemen olma hakkı tanıdı. Oysa gücünün yetmediği pek çok alan vardı. “Ben”inde eksik bulduğu gücü aklıyla, zekâsıyla tamamlayacaktı:

(...)
Kıldan köprü yaptırmışsın gelsin kulum geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım yiğit isen geç e Tanrı

Kaygusuz Abdal (14.yy)
Gülmece, insanın “insanlaşma süreci”nde ortaya çıkmıştır.

Anadolu’dan 100-150 yıl kadar sonra Avrupa’da insanoğlu, Renaissance’da ezik “kul” ciddiyetini terk etmiş “birey benliği”nin ürünü olan inceliğe, gülmeceye yönelmiştir.

İşte Montaigne(16.yy) işte hekimlik:

“Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen bir başka hekim bulurum.”
İşte Erasmus(16.yy) işte delilik:

“Kadınların, burada söylediklerime kızacak kadar deli olduklarını sanmıyorum. Ben onların cinsindenim, ben Delilik’im. Onların deli olduklarını kanıtlamak, haklarında yapabileceğim en büyük övgü değil midir? Zira işin doğrusuna
bakılacak olursa, erkeklerden sonsuz derecede daha mutlu olmalarını bu deliliğe borçlu değil midirler? Her şeye yeğlemekte haklı oldukları şu büyüleri, en gururlu kıyıcıları kendilerine bağlamaya yarayan şu çekiciliklerini ilk önce delilikten almıyorlar mı?”
Üstelik Erasmus’un “Deliliğe Övgü” adlı kitabı, Hans Holbein’in esprili çizimleriyle, bir tür karikatürle doludur.

Resme “ben” inceliğini katan ilk sanatçılar olarak Hièronymus Bosch (15.yy sonu), Baba Bruegel (16.yy) ile oğullarını görüyoruz.

Bugünkü anlamda karikatürün doğuşu 19.yy’da gerçekleşti. 13.yy’da başlayan ve temelinde “ben” kavramı bulunan kültürel yapılanma süreci, Renaissance’ı, dinde yenileşmeleri oluşturmuş, siyasallaşmış, Burjuva devrimleriyle iktidara gelmişti.

Sosyoloji bilimi, gelişmeyi ve değişmeyi sağlayan “akış”ın, bütün doğayı olduğu gibi toplumları da etkilediği anlaşıldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Bilimsel yöntemlerle bakınca, toplumsal gelişmenin, yeni kültürleri oluşturmaya çalışanlarla eski kültürleri taşıyanlar arasındaki çatışmayla ortaya çıktığını görülmüştür. Bu çatışmada, ayrıca, gülmecenin, toplumsal gücü (resmi ideoloji) elinde tutan eski kültürün taşıyıcılarına karşı savaşımda da, yeni kültürün oluşturulmasında da çok etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Fransız Devrimiyle başlayan siyasal sürecin Dünya burjuva devrimini gerçekleştirip “ben” temelli kültürünü bütün dünyada siyasal iktidara taşımasından sonra, şaşırtıcı bir biçimde, “birey”in yeniden “kul”a dönüşme tehlikesi ortaya çıktı. Burjuva sınıfının elinde tuttuğu üretim aracı olan “sermaye”nin yönlendirmesiyle davranmak, istediği gibi tüketmek, istediği gibi üretmek, onun oluşturduğu dizgeye göre yaşamak gerekiyordu. Yani Burjuva sınıfı, kendisinin varlık nedeni olan “ben” kültürünü yok etme sürecini başlattı ve bireyin birey olma haklarını elinden alma savaşımına girişti. Sermaye güçlendikçe birey zayıflıyor ve insan olma hakları elinden alınıyordu.

“Ben” kültürünün siyasallaşması sonucunda Fransız Burjuva Devrimi ile ortaya çıkan İnsan Hakları’nın, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası, Birleşmiş Milletler tarafından korunmaya alınması da yeterli olmadı.

Karikatür, çağdaş anlamıyla, bu dönemin “insan”ının hakkını koruma savaşımında kullanılan başarılı bir “savaşım aracı-sanat” olarak, doğdu ve gelişti.

3. Binyılın sonlarına doğru insanlığın nasıl bir kültür içinde olacağını bugünden bilmek zor. Ama insanoğlu nereye doğru ilerlerse ilerlesin karikatür, geleceğin insanı için verilecek bütün savaşımlarda kullanılabilir bir araç, yaşanabilir bir sanat olacak görünüyor. “İnsan”ı geleceğin toplumlarına götürecek kapının açılmasında ve insanlığın bu kapıdan geçmesinde karikatürün görevi ve payı oldukça yüklüdür. Üstelik bu görev artarak sürecek gibi görünüyor.
___________________________
[1] Karikatür Vakfı’nın düzenlediği Karikatür Festili’nin “İnsan Hakları” konulu konferansına sunulmuş bildiridir ve aynı konudaki bildiriler kitabunda yayınlanmıştır.

[2] Dünya mizah tarihi, Mevlevilik, Katoliklik gibi sünnî/ortodoks inanç dizgelerinin aşağıladığı gülmecenin “kaba komiklik / şaklabanlık / cuha” anlamından sıyrılıp “incelik / lâtife” anlamında kullanılması ile başlar. Bunun oluşabilmesi için insanın “kul” olmaktan kurtulup “ben” olabilmesi gerekir.
=============================
The Role of Humor , Caricature and Human Rights in the Socio-Cultural Development

Ömer Tuncer

Translated by:
Ayla İmre Onart
Adnan Adam. Onart

Both in the East and the West, until the Renaissance, people who lived under the domination of the nobles, constructed a cultural structure within which they lived, accepting it as the “absolute truth.” The cultural environment of the aristocratic social class is based on a way of thinking that searches for the “static,” the “immutable,” that is, the “absolute truth.” According to his way of thinking, the “Absolute Truth” exists outside of us, independent of us. People are expected to simply discover it. Reason is not sufficient to achieve this. The “Absolute Truth” can only be known to its creator, to the sublime being. The sublime being is also the “Absolute Truth.” To understand the “Absolute Truth” means also to understand its sublime creator.

The cultural formation of the class of the nobles (of the aristocrats) as it gained social structure, could not leave alone the arts that aim to share the experience of the individual “I,” because there couldn’t be any “I” but the “I” of the sublime being. For that reason, in the socialization process of the “natural I,” artistic endeavors such painting, sculpture, tragedy, architecture could only cover the “divine I” or the “sublime.” The human beings, as they distanced themselves from the nature, they distanced themselves also from being a “natural I,” and creating a culture of “creature.” People were belittling the cultural accomplishments of Antic Aegean culture such as the lyrical poems of Sappho or the comedy that makes us laugh. In time, the tragedy that produces the catharsis/purification (purification from nature in order to become the creature) and pushes man to submit to the sublime has started to gain esteem.

Then came the gigantic Middle Age and the “Servant Culture” became even more dominant.

Humane emotions, love and happiness were destroyed. The Middle Age became the age of coercing the “Natural I,” the age of prohibitions, punishments, unhappiness, apathy, soberness. “Servility” was also the culture of dourness.

“Servants,” whether they liked it or not, were forced to become dour and dull.

No obstacle can forever stop the flow of the “human” process – even a feeble one. The Middle Ages had been evolving ever since the Socratic Idealism’s demise and at that time the voices emanating from the East which had been enjoying more freedoms were diverse and rich.

“I am the Truth rooting in His love.”
Hallac-I Mansur (857-922)
“The Will”

There was no “I” but the divine I. That means Hallac was getting rid of the “dour” and replacing it with passion and love, thus becoming one with the divine and becoming divine.

After Hallac, Omar Khayyam announced to the prohibitionist God that the seriousness of the Middle Ages were dissipating and that he was not one of His serious creatures:

You broke my glass; you threw it to the ground, my God
You spoilt mypleasure, to what end, my God,
You spilled and wasted my rose colored wine
I think you were the drunk one, my God

Omar Khayyam
(12th Century)

Then came the Anatolian Sufis: Hacı Bektaş, Yunus Emre, Aşık Paşa and the others… Seyyid Nesimi who shared the destiny of the Hallac when he merged into the divine to become divine:

Nesimi became the Truth with the Truth
What they flay is just his skin
Man now had an “I.”
First Yunus expressed his “I;” he was the first bard to put his name in his poems.

Those who were considering the humor to be a heresy accused the “man” to be a buffoon and made fun of him. According to them, one had to be either a “creature” or a “buffoon.” There was no middle ground. Claiming an “I” meant the desire to become a “buffoon.”

Rumi (13th century) in his Methnevi (2nd volume) tells the story of a child crying at the funeral of his father and Cuha (a buffoon from Arabia):

“O my father… Where are they taking you? They are taking you to a small house without carpet, without rug. A house where there is no light during the evening, nothing to eat, not even bread during the day. Hearing these words, Cuha says: They must be taking the decease to our place. The kid has been describing our house."
Rumi makes fun of Anatolian Sufis who are in the process of emancipating from being the “creature” and maybe attempts to stop this process. Again in Methnevi (volume V.), we can read:

The husband brings home a pound of meat. But when he does not see any meat in his dinner dish, he asks his wife. The wife replies: The cat ate it. The husband weighs the cat and he observes that the cat weighs just a pound. He asks, if this is the cat where is the meat and if this is meat, where is the cat.
The stories were familiar. Nasreddin Hoca, whom Rumi tries to disgrace, was much loved by the Anatolian people who shared his down-to-earthliness. This tradition melted into the Anatolian culture and reached to our era. Prof. Mikail Bayram, the head of History Department of the Selçuk University, in his book “ Nasreddin Hoca and Ahi Evren from the Perspective of History” observes that this Anatolian figure, Hace Nasiru’d Din, is in reality Şeyh Nasiru’d Din Mahmud, that is Ahi Evren.

The Anatolian Sufis understood really the point of the humor and appreciated it. The books of Hace Nasiru’d Din “Letaif-i Giyasiyye” and “Letaf-i Hikmet” the word “letaif” to mean “joke” and “finesse.”

Sharia on the other hand, who tried to discipline men with fear, did not include anything similar to the ‘finesse’.

You are similar to a child manipulated with the promise of fruits and such things. Angels, palaces, trees, fruits and similar goods exist only in the dreams, not in the senses.
“Varidat” – Şeyh Bedreddın (14th century)

In the mean time, there were those who criticized a God who used fear as his tool to discipline his creatures.

(...)You set a scale to weigh deeds, for your aim
Is to hurl me into Hell’s crackling flame.
A scale is suitable for a grocer,
For a small merchant or a jeweler.
Sin, though, is a vilest, filthiest vice,
The profit of those unworthy of Grace.
You can see everything, you know me-fine;
Then, why must you weigh all these deeds of mine?
Do you still seek revenge though you killed me,
Since I rotted, since darkest soil filled me.(...)
Yunus (13th Century)
Translated by: Talât Halman
The transformation of man from creature to an “I” and to divine gave him a dominant status in all areas. But there were areas beyond his reach.

Wherever he felt short of his goal, he attempted to compensate by using his intelligence:

(…)
You built a bridge from a hair for your creatures to pass
Why don’t you give a try first, our God, the fearless

Kaygusuz Abdal (14th century)
Humor took shape within the process of humanization.

After 100 – 150 years in Europe, during the Renaissance, man leaving behind the serious and bruised “creature/servant” status, moved toward the finesse and the humor that are the product of the emergence of the “individual I.”

Listen to Montaigne (16th century) commenting on medicine:

If your doctor is against sleep, vine and meat, don’t worry I’ll find you another one who would be in favor of these.
Listen to Erasmus (16th century) commenting on folly:

I don’t believe, women are fool enough to be upset with things I write here. I am of their kind, I am the Folly. Isn’t it the highest compliment to women, to prove their folly? After all don’t they owe the fact that that they much more happy than men to their folly? Don’t you think they owe their charm they prefer to anything else and their appeal to the most proud men to the folly?
Moreover Erasmus’ “Praise of Folly” is full of humoristic gravures, some kind of caricatures.

I count among the painters who brought the finesse of “I” to the painting, Hieronymus Bosch (15th century), Bruegel, the father (16th century) and his sons.

The advent of the caricature (cartoon) as we know today happened during the19th century. The cultural formation that had started at 13th century and was based on the concept of the “I”, had created Renaissance, reformation in the religion, underwent a politization and brought to power the bourgeoisie.

Sociology as a science comes into being after our understanding that the process that brings the evolution and the change to the nature is also in the works for the social domain. When the scientific methods are used, it becomes clear that social development happens through the conflict between the ones who work to create a new culture and the ones who attempt to conserve the old culture.

But something very curious happened: after the political process that started with the French Revolution established the culture of “I” in the whole world, the individual risked again to become a “creature/servant” (a subject). What was required now was, to live, to consume, to produce according to the system created by the bourgeoisie who was holding the means of production in its hands. That means the bourgeoisie started to destroy its very reason of existence, and waged the war of taking-away-the-rights of the individual to be an individual. As the capital was getting stronger, the individual was getting weaker and its rights were more and more taken away.

Human rights that had emerged as a result of politization of the culture with French revolution could not be protected after the Second War despite the efforts of the United Nations.

Caricature (or cartoons) in its contemporary meaning became and evolved to be an effective artistic weapon during this period for protecting the human rights.

At the turn of this millennium, it is difficult to predict what type of culture we are going to be in. But whichever direction the human race is going to take, caricature is going to be a weapon in the hands of the humanity of the future to protect its rights. In paving the path that will take the humanity to the societies of the future, caricature will have an important role. Moreover this role seems to be growing every day.