3 Şubat 2013 Pazar

"Halk" ve "halklar" kavramları üzerine...




Bir kavram kargaşası ile karşı karşıyayız. Üstelik özellikle provokasyon olarak yapıldığı izlenimini uyandırıyor. Önce şunu söylemeliyim: "Halk" kavramının etimolojik olarak Arapça "halîk" yani "yaratılmış olan"dan geldiğini sanırım söylememe gerek yoktur. Bu da feodal toplum kültüründe "yönetilenler" anlamında kullanılmakta ve aristokrat olmayan sınıfı anlatmaktadır. Çünkü Aristokrat sınıf, "Feodaller", kendilerini, "yaratan vekili" olarak görmekte ve kültür tarihinin çeşitli aşamalarında, çeşitli uzaklıklarla, tanrının yerine de koymaktadır.

Günümüzde "millet" ya da "ulus" kavramlarının, burjuva sınıfının toplumsal bilinç kavramı olarak kullanılması, üstelik bir de, feodal kültürün "ümmet" kavramından kalıt, "kutsallık" eklenerek kullanılması ile oldukça eskimişti. Özellikle de günümüzde devrimci potansiyel taşıyan sınıf, “emeğiyle geçinenler” tarafından soğuk karşılanmaya başlayınca, "sınıfsal emperyalizm”in başka bir kavrama gerekseme duyması ile, "halk" kavramı, üstelik çoğuluyla "halklar" olarak, devrimcilerin önüne sürülmüş, daha da kötüsü, onlar tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.

Oysa "halk" sözcüğü, yalnızca "yönetilenler" anlamındadır, ve kendiliğinden çoğuldur zaten. Sınıfsal emperyalizm, toplumları daha kolay yönetmek için, parçalı tutma, "millet/ulus" ayrılıklarındaki "ayırımcı potansiyel"i kullanmayı sürdürme amacıyla gerçekten çok güçlü bir kavram kargaşası da yaratmayı da başarmıştır.

Komünist ülkelerin kendilerine, kurama uygun olarak, "yönetilenler cumhuriyeti" anlamında "halk cumhuriyeti" adını veriyor olmasından esinlenilerek kullanılmaya başlanan "Kürt halkı", "Dünya halkları", "Türkiye Halkları" gibi kavramlarla “halk” kavramı, "ulus/millet" anlamında kullanılır olmuştur.

Ayrıca son on-onbeş yılda "halklar" çoğulunun da eskimeye başlaması ile "millet/ulus" karşılığı yeni bir kavrama gerek duyulmuş, yakın kavram olarak da "kimlik" kavramı yedeğe alınmıştır!.. Şimdilik "kimlik" üzerinde durmayacağım!..

İşte, "millet/ulus", burjuva sınıfı için toplumsal bilinç kavramıdır ve “sınıfsal emperyalizm”, ya da “sermaye emperyalizmi” diyebileceğimiz (çünkü “ABD Emperyalizmi” gibi ulus-devlet emperyalizmleri dönemi çoktan kapanmıştır ve sermaye, kendini saklamak için bunları paravan olarak kullanmaktadır) yapı tarafından, olabildiğince yaşatılmak istenmektedir. Sözel olarak eskiyenlerin yerine de aynı anlamda yeni, benimsenmiş ya da benimsenmesi kolay kavramlar kullanılmaya başlanmaktadır.

"Millet/Ulus" bir burjuva sınıfı toparlayıcı kavramıdır ve feodalizmin "ümmet" toplumlarına karşı savaşımda, burjuva devrimleri öncesinde ve sırasında devrimci olarak kullanılmış, toplumları "ümmet"lerden uzaklaştırarak "ulus toplumlarını" ve bunlara bağlı "milli devlet"leri yaratma işine yaramış, ama kutsallaşarak "ümmet"in yerini de almıştır.
http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

Burjuva sınıfının kültürel olarak çöküş sürecine girmesiyle, burjuva sermaye toplumlarını daha uzun yaşatmanın savaşımlarından biri olarak önümüze "ulus/halklar/kimlik" kemikleri atılmakta, devrimciler de bu zokayı tereddütsüz yutmaktadır!..


Bana kalırsa "halk" ya da "halklar" kavramı için durum, bundan başka bir şey değildir!..  Bütünü (kuramı) gözden yitirip yalnızca günlük ayrıntıda boğulduğumuz sürece de bu türden derin tuzaklara düşmekten kurtulamayacağız!..

30 Ocak 2013 Çarşamba

"Kürt-Türk" zıtlığı üzerine...





I

Bir topluma, etnik kimlik adı üzerinden "üst kimlik" ya da "ulus", her neyse, adı konulması o günün koşullarında doğrudur ya da değildir, bunu bilemem; ama bugün kavram kargaşası yaratmakta ve sorun çıkarmakta olduğu da yadsınamaz!.. Bir etnik kimliğin öteki(ler)i kültürel baskı altına almasına neden olmakta, sınıfsal emperyalizmin sorun çıkarmak için oyununu oynayacağı uygun ortam oluşturmaktadır. Kürt sorunu da, iki tümceyle tanımlanmak gerekirse, bundan başka bir şey de değildir!.. Aşılması gereken sorun budur!..

Bana göre "Türkiyelilik" kavramına sığınmak da yeterli değildir. Yarın öbür gün bu kavram da, sınıfsal emperyalizmin, istediğinde aynı sorunu yeniden canlandırmasını sağlama potansiyeli taşımaktadır.

Bundan sonra ulusal kimlikler üzerinden, "ortak vatan" düşüncesi için de, artık "geçmiş olsun" demek gerektiği kanısındayım!.. 

Diyalektik akış üzerinde bir sonraki aşamanın ancak çözüm getireceğini düşünüyorum. Feodal "ümmet kültürü"ne karşı savaşımda "ilerici/solcu" konumda olduğunu yadsıyamayacağımız "ulus/millet bilinci"nin, ulusların birbirine düştüğü aşamada artık "gerici/sağcı" konuma düşmüş olması gerçeğini artık anlamak durumundayız!.. Bu aşamada Kürtlerin yarım kalmış uluslaşmasını tamamlama savaşımını da ilerici bir savaşım olarak nitelemek olanaksızdır! Dolayısıyla "sol"un Kürt savaşımının, "ezilen" nitelemesiyle bile olsa, desteklemesi kuramsal bakımdan anlaşılır değildir!..

Günümüzün savaşımı, Emperyalizm'in de artık dönüştüğü açıkça görülebildiği gibi, uluslar arasında değil, sermaye ile emek arasındadır. Bütün sosyal sorunların çözümünü de bu zıtlığın çözümünde aramak, zorunludur!.. Bu nedenle de, bütün ilerici/solcu yapıların ortak niteliği olan, "çözümün gelecekten alınarak uygulanması" zorunluğu vardır!.. Toplumlar, sorunlarını ancak böyle aşar, ilerler, böyle gelişir!.. 

Bu aşamada soldan beklenen, politik ve kültürel sınırların sosyal sınıflar arasından çizilmesi ve emeğin dayanışmacı kültürünün geliştirilmesi çabasıdır!.. Yani bugünkü "kurulu düzen"in karşımıza çıkardığı (sermaye egemenliğindeki dünyada bile temeli kalmamış ve yalnızca sermaye politikalarının, arkasına saklanmasından başka işe yaramayan) uluslar -dolayısıyla Türk-Kürt- arasındaki zıtlığın giderilmesi, devrimci politikalarla aşılması, hep birlikte sermayeye karşı, emeğin dayanışmacı kültürünün ve savaşım politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması ile olanaklıdır!.. 

Ulusal zıtlıklar, ancak bu aşamaya geçilmesi ile aşılabilir!.. Bu da komünistlerin görevidir!..



II 

Ulus-Devlet'lerin devlet politikaları, o devlette yaşayıp, kendilerini aynı ulustan sayamayanlar için asimilasyon değil, entegrasyon biçiminde olmuştur. Dahası kimi devletler, birden fazla ulusun varlığını ve kültürünü bile kabul etmişlerdir. Benim bildiğim, Belçika'da iki, İsviçre'de üç, Çekoslovakya'da iki ulus uzun yıllar bir arada yaşamaya başlamışlardır. ABD'deki ulusların sayısını bilmek bile kolay değil.

Başarılı olanlar gibi, olmayanlar da olmuştur. Ulus-Devlet'ler döneminde, Çekoslavakya ikiye ayrılmış, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılmış, İngilizlerle İrlandalılar arasında sorunlar sürüyor, İspanyollarla Bask'lar arasında sorunlar sürüyor... Dikkat edilirse ayrılıklar "doyurulmamış ulusal kültürler" arasında oluşuyor!.. Bir gün bastırılsa bile ertesi gün yeniden patlak veriyor!.. Bulgaristan’daki Türk’lerin adlarının değiştirildiği dönemi anımsarsak bu da doğal bir oluşumdur!..

Burjuva sınıfı egemenliğinde, zaten var olan toplumsal bilinç, ulus bilincidir!. Ama bunun burjuva kültürü olduğunu unutmamalıyız. Feodal dönemin "ümmet kültürü"nün yerine Burjuva kültürü döneminde geçmiş olan toplumsal bilinç, “ulus bilinci”dir. Üstelik "ümmet kültürü"den sarkan bir de "gizli kutsallık" üstlenmiş olarak!..

Bu demektir ki, Burjuva kültürü ile birlikte de sona erecektir, istesek de istemesek de...

Dünyanın bugünkü Burjuva sınıfı egemenliğinde bütün ulusların kendi başlarına yaşama, kendini yönetme hakkı istemeleri denli doğal bir şey olamaz!.. Buna olanak verilmediğinde Yugoslavya ile Sovyetler Birliği'nin başına gelenlerin, bu politikaları uygulayan toplumların (devletlerin) başına gelmesi kaçınılmazdır!.. Bu tutum, bugün ya da yarın, her geçen gün, parçalanma potansiyelini kışkırtmaktadır. Ulusları "teb'a" olarak görmek ve kendi ulusal kültürlerini yaşamalarına direnmek değil, özgür bırakmakla ancak, geleceğin "insan" dönemine geçilebilir, ulusların arasındaki gerçek ve duygusal sınırlar, ancak böyle ortadan kaldırılabilir.

Türkiye'de yaşamakta olan Kürt'lerin, kültürel istekleri olan "dillerini kullanma"ya, “özgün yer ve insan adlarını kullanabilme”ye, "kendi dillerinde eğitim görme"ye, "kültürlerini geliştirme"ye içinde yaşadıkları toplumun "izin vermesi" değil, "olanak tanıması", olanak tanıyacak bir dizgeyi oluşturması, ayrışmayı getirmez, tersine, birlikteliği getirir!..

Direnç ayrışmayı kışkırtanların destekledikleri bir yapıdır ve ancak küresel sermaye emperyalizminin işine gelmektedir!.. İşsiz ve sanayiin henûz ulaşmadığı "Kürdistan(!)", onlar için yepyeni ve yakın bir "ucuz işçi bölgesi" olarak ortaya çıkacaktır. Üstelik Suriye, Irak, İran ve Türkiye'den koparılarak oluşturulacak olan "Kürdistan"da bir de Kerkük gibi bir petrol bölgesi de bulunacaktır!..

Bu aşamada, sorunların çözümlerini "gelecek"te arama özelliği taşıma potansiyeli taşıyan tek yapı, devrimcilerin, ilericilerin desteklemesi gereken politik yapı olan “çözümün gelecekte aranması”, gelecekten alınması ve "insan"lar olarak hep birlikte bir "dayanışma toplumu" oluşturulması gibi görünüyor. Üstelik bu tutum, Kürt ya da Türk ayırımına bakılmadan, kendini “devrimci sayan Kürtler ve Kemalistler dahil", bütün devrimciler için geçerli tek yoldur!..

11 Aralık 2012 Salı

Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...

Didima Apollon Tapınağı


KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
 
‎"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.

İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.

Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.

Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:

• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..

Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..

Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...

“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.

Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı. 



Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html 

Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.

"Proleterya Diktatörlüğü" kavramı üzerine




GELECEĞİN DÜNYASI İÇİN "PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ" BUGÜNKÜ ANLAMDA BİR DİKTATÖRLÜK MÜDÜR?

Basitçe Marxism'in ana ilkelerine dönelim:

1)    FELSEFİ İLKELER:
a.    "Akış": Geleceğe doğru değişirlik, gelişirlik (Herakleitos'dan), yani "diyalektik"!..

b.  “Bilimsellik”: Yeni ortaya çıkacak verilere, koşullara uygun olarak “bilgi”nin, değişebilirliği, gelişebilirliği!.. (Aydınlanma etkisi: bilgi, metafizik yöntemle elde edilmeye çalışılan, değişmez bilgi arayışına karşı, değişmez değildir – tanrısal bilgi yoktur!.. Yeni deneyler ve gözlemler bilgiyi değiştirir, geliştirir!..)

c.    “Kuram (Teori)”: Tarihsel akışın, dolayısıyla geleceğin anlaşılabilmesi için nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Geleceği kendi aklından kurmaya çalışmak ütopik sosyalistler tarafından metafizik yöntemle oluşturulmuştur. Aynı hataya düşmemek için toplumsal gereksemeleri doğru olarak değerlendirmek gerekir. Toplumların tarihini doğru anlamak ve akış doğrultusunda geleceği doğru tahmin etmek, çözümleri bu doğrultuda oluşturmak gerekir. Bu da bir “kuram” gereğini ortaya çıkarır.

d. “Eylem (Pratik)”: Kurama uygun olarak uygulanan politikalardan alınan sonuçlar, toplumsal gerekesemelerin yönlendirmesi ile yapılan uygulamalar...

e.   “Kuram-Eylem ilişkisi”: Birbiri ile ilişki içindedir. Eylemden gelen veriler kuramın mantığı içinde ele alınır ve kuram, mantığı da içinde olmak üzere, bu yeni duruma göre değişebilir, gelişebilir. Bu tutum, “bilimsellik” ilkesinin özel alandaki uygulamasıdır.

2)    SOSYOLOJİK İLKELER

a.    “Sosyal Sınıflar”: Üretimi oluşturan “Doğa”, “Sermaye” ve “Emek”i elinde tutan toplum parçalarını belirler. Bunlar sırasıyla “Aristokrasi”, “Burjuvazi” ve “Proleterya”dır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

b.  “Ütopya” ya da “Gelecek özlemi”:  Metafizik yöntemle, yani yalnızca “düşünerek” yeni toplumların nasıl olması gerektiğinin bulunması yerine bilimsel yöntemle çözümlerin bulunması yolunda ağırlıklı çalışmalar yapmak Marxist bilim insanlarının görevidir.

c. “Proleterya Diktatörlüğü”: “Diktatörlük”, Proleterya’nın kendinden önceki sınıfların varlığında onları kendi egemenliğine alması değil, toplumsal akış doğrultusunda bütünüyle ortadan kalkması ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Bu durumda “yöneten” ve “yönetilen” aynı sınıf olacaktır.

d.    “Tek sınıflı demokrasi” ya da “Sınıfsızlık”: Her sosyal sınıf, kendinden önceki sınıfın üretime katkısı doğrultusunda onun elinde bulunan üretim elemanını kendi katkısı haline getirmenin yolunu bulur ve üretimde özel bir yapı olma gereğini ortadan kaldırır. Bu durumda Aristokrasi’nin elinde bulunan üretim elemanı olan “Doğa”, Burjuva egemenliğindeki toplumlarda “sermaye” durumuna dönüşmüş ve Aristokrat sınıfın varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Aynı doğrultuda, gelecekte, “sermaye”nin “Proleterya” tarafından ortadan kaldırılacağı ve bir tür “Emek”e dönüşeceği öngörülür. “Doğa”nın ortadan kalkması ile Aristokrasiye olan gereksinimin de ortadan kalkması gibi “Sermaye”nin de ortadan kalkması ile Burjuva sınıfının da gereğinin kalkacağı düşünülür!.. Bu durumda “tek sınıflı”, yani “sınıfsız” toplumlara geçilmesi Marxism için temeldir (“sermaye”nin “toplumsal emek”e dönüşmesi “devlet” olmayan –dahası anti-devlet- “kamu” kavramının gerçekleşmesi ile olgunlaşacaktır).

e. “Devlet”, “Kamu” mudur?  “Devlet”, Aristokrat toplumların “kul”larını yönetmesi için gerekli olan ve kullanılan baskı sisteminin adıdır. Bu bağlamda, “sermaye”yi “emek”e dönüştürmesi düşünülebilecek “kamu” kavramı yerine “devlet”in kullanılması, bugüne değin, Marxism’in uygulanmasındaki en büyük yanlışlık olmuştur. “Dün”den kimi kurumları alarak “kamu” yerine kullanmak değil, yeni gereksinimleri karşılayacak ve sınıfsız toplumun tam egemenliğinde gelecek bir “kamu” sistemini yeniden oluşturmak gerekmektedir.

f. “İnsanın akışa katkısı” İnsanın önündeki sorunların çözümünde dünün çözümlerine dönme kolaycılığına kapılması doğaldır. Bu tutum, “tutuculuk / conservatisme” ya da daha geniş bir açıdan bakarak, “sağ” olarak nitelendirilir. Yapılması gereken, yeni sosyo-kültürel yapının ortaya çıkması ve bir önceki sınıfın doğası gereği kendi içinden çıkan (diyalektik) sorunların çözümünü geleceğin toplumsal yapısıyla çözecek yeni politikaları bulmak, uygulamaktır.

23 Ekim 2012 Salı

Kemalizm ve Solculuk




     Kemalizm ve Solculuk (günümüzde sosyalizm) üzerine...





Kemalist Devrim, feodalizme karşı yapılmış bir Burjuva devrimi olarak kendi gününün solcusuydu. Kendi zamanı için "doğru" bir yapıdır. Bugün Kemalist Burjuva Devrimi sonucunda bir Burjuva düzeni kurulmuş ve kendini dünya sermayesine entegre etmiştir.

İki paylaşım savaşından sonra sermayenin "küresel" hale gelmesi ile gerçekte ulusal sınırlar da ortadan kalkmış, AB gibi uluslararası organizasyonlar ortaya çıkmaya ve bütün insanlığı etkilemeğe başlamıştır.

Buraya değin herşey doğal akışındadır.

Bu aşamada Kemalizm'i sürdürmeye çalışmak, yani söz gelimi Kemalist ulusalcılık, artık yürütülemez bir durumdur. Emperyalizm, Kemalist Burjuva Devrimi döneminde olduğu gibi, uluslar arasında olmaktan çıkmış, sosyal sınıflar arasında gerçekleşmektedir. Günümüzde sömüren sermayenin elinde bulunan Burjuva sınıfı, sömürülen de emeğiyle onun yaptığı ürüne katkıda bulunan çalışanlar ve üretileni tüketenlerdir. Yani ABD'deki Ford sermayesi ile Türkiye'deki Koç sermayesi arasında, üretimine her iki ülkede emeğiyle katılanlar arasında hiç bir ayırım olmadığı gibi, Türk ve ABD tüketicileri açısından da hiç bir ayırım yoktur. Artık ana ayırım ortaya çıkmış, sermaye ile emek arasında olduğu -ulusalcılık ve ümmetçilik propagandasıyla- gizlenemez hale gelmiştir.

"Sol", duragan değil, dinamik bir kavramdır. sosyal koşullar değiştikçe, her aşamada "dün"ün değil, "gelecek"in ideolojisidir. Bu açıdan da değişken ve sürekli gelişendir.

II

Ben ne Kemalist ne de milliyetçiyim!.. Üstelik, her ikisine saplanıp kalmışlığı da tümden gericilik sayanlardanım. Ama Anti-Kemalist değilim. Yani Kemalizmin 100 yıl öncenin doğru politikası olduğunu düşünür, kendimi Marxist saymama karşın Kemalist Burjuva Devrimi’ni Leninist Marxist Devrim’e göre, zamanı gereği daha doğru bulurum!..

Ama bugün için 'Liberal' hiç değilim!.. Liberalizmin, Kemalist Burjuva Devrimi’nin Türkiye’yi soktuğu 'doğru yol'da gerçekleşmekte olduğunu, liberal olmanın, toplumun bugünkü burjuva düzeninin yanlışlarını ortadan kaldırmaya çalışmak anlamında 'revizyonizm', yani asıl 'sağcılık' olduğunu düşünürüm!.. Şimdi, doğru Marxist politikaların, liberalizme karşı, onun iç zıtlıkları (yaygın ama yanlış kavram: 'çelişki') üzerinden, doğru muhalefet olduğunu, başörtüsüne, dinciliğe vb feodalizm savunucularına saldırmanın İspanyol boğasının önünde sallanan kırmızı çaput gibi arkası boş, yalancı hedefler olduğunu, bunu da liberal politikaların birer sağ kanat korunma politikası olarak oluşturduklarını düşünürüm...

Peki ne yapmalı? En önemli soru bu!.. Marxist bir toplum düzeninin nasıl olacağını henûz bilmiyoruz. SSCB’nin de onun peşinden gelen öteki sosyalist devrimlerin de toplumu getirdiği yer, büyük bir yanlışlıkla, 'kamu' kavramının  'devlet' kavramı ile eş tutulmasıdır!.. 'Devlet' feodal yapının insanın tepesinde salladığı 'Demoklesin Kılıcı'dır!.. Onu aynen kullanmaya kalkarsanız bir bürokrat toplum yaratırsınız!. Lenin’in hatası da bu olmuştur, ardından gelen öteki sosyalist düzenlerin de... Oysa bürokrasiyi zayıflatacak ve kendinden sonra gelecek olan Marxist yapıya (ki 'kamu'dur) yok edilmek üzere teslim edecek olan liberal demokrat yapıdır!.. İşte Mustafa Kemal bir 'Burjuva Devrimi'ne önderlik etmekle, bu nedenle Lenin’e göre üstündür!.. Doğru yer ve doğru zamanda doğru politikaları yürütmüş olmakla...” (Kişisel bir mektuptan Ö.T.)


Mustafa Kemal, (Atatürk sözünü kültürel bakımdan doğru bulmuyorum, ama en önemli doğru bulmama nedenim, “12 Eylül Taş Mustafa Atatürkçülüğü”nü anlattığı için) sosyolojik bir olayın, 18.yy başlarında Lâle Devri ile yeniden başlamış olan (http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html) Anadolu Burjuva hareketinin ve devriminin önderidir. Yani olay, kişisel değil, sosyolojiktir ve feodal sınıfın (Aristokrasi) yerini Burjuva sınıfına bıraktığı bir “Devrim”in ta kendisidir!.. Kemalizme yaptığımız her kötüleme, aslında feodalizmden kapitalizme geçişin kötülenmesidir. Bu arada yapılmış olan yanlışlar, bugünden değil, feodalizm üzerinden bakılarak değerlendirilmek zorundadır. Bu bağlamda Kemalist Burjuva Devrimi, ilerici bir harekettir ve o dönemde yaşasak biz de, ilerici isek, Kemalist Devrimden yana tavır içinde olmak zorundaydık!..

Kemalist Burjuva Devriminin oluşturduğu yapıda – 1923-1938 arasındaki , yalnızca 15 yılda - yine feodalizm üzerinden bakarak, başarılmış olanlar, azımsanacak şeyler değildir. Buna karşın bir sürü yanlış da yapılmıştır (söz gelimi, benim çalıştığım alanlara yansıyan en önemli konu, "Selçuklu-Osmanlı  İslam kültürü"nün ulaşılamayacak denli uzaklara itilmiş olmasıdır). Ama 1920’de meclisin Ankara’da açıldığı, ya da 1923’te Cumhuriyet’in ilan edildiği gecenin sabahında her şeyin değişmiş olarak uygulanmasını bekliyor, eleştirilerimizi bunun üzerinden kuruyorsak – ki ikinci cumhuriyetçilerin tavrındaki (en son okumakta olduğum Sevan Nişanyan’ın “Yanlış Cumhuriyet” kitabındaki) bakış noktası da budur! Kemalist Burjuva Devrimi sonrasında egemen olan çeşitli gurupların insanlarının, bu arada Mustafa Kemal’in kendisinin, Osmanlı Feodal kültürü içinde yetişmiş, insanlar olduğunu unutuyoruz!.. Bu durumda onları bugünden, kendi değerlerimizden bakarak yargılıyoruz!.. Yanlış  olan budur. Bu bakış,  ardından sürüklenenler iyi niyetli olsalar da, kaynağında, en az Demokrat Parti iktidarı ya da 12 Eylül Atatürkçülüğü kadar ard-niyetlidir de...

Kemalist Burjuva Devriminin, feodal yapının kültürü ile yetişmiş kadrolarının, sorunlar karşısında ilk çözümlerini, kendi aldıkları kültür içinde aramaları kadar doğal bir şey var mıdır? İstiklal Mahkemelerinin, Şeyh Said isyanının bastırılmasının ve Dersim olaylarının kökeninde aranması gereken, feodal kültürün ta kendisidir!.. Ama onbeş yıl içinde, bir burjuva Devrim lideri, Mustafa Kemal’in kişisel olarak liderlik ettiği her şey Türkiye’yi liberal bir raya sokmak için gerektiğine inandığı politikaların hızla uygulanmasıdır. Kemalist Milliyetçilik böyledir, ekonomide yapılan atılımlar böyledir, Eğitimde yapılan atılımlar, "insan"ı “kul”luktan kurtarma, “birey” yetiştirme üzerine kurulu politikalardır (bugün eğitim artık yazık ki, “çalışan/işçi” gereksemesini karşılamak üzerine biçimleniyor), Mustafa Necati’nin Eğitim politikaları, sonrasında gelen Köy Enstitüleri böyledir, Halkevleri böyledir, sanata verilen değer, genç insanların Avrupa’ya eğitim almaya gönderilmesi, Almanya’dan kaçan Yahudi bilim insanlarının Türkiye üniversitelerine davet edilmesi – benim eğitim gördüğüm felsefe bölümünü oluşturanlar da onlardır - öyledir!.. İş Bankası’nın Celal Bayar’a kurdurulması öyledir!.. 

Daha da pek çok şey sayabilirim.

Herkesin –özellikle de liberallerin- gözden kaçırdığı şeylerin en önemlilerinden biri de (Serbast Fırka ve) Demokrat Parti ile başlayan ve Özal’la doruğuna ulaşan Türkiye Liberal hareketinin kök saldığı ve yaşam bulduğu yer de Kemalist Devrimin o ilk onbeş yılıdır. Bu onbeş yıl, hem kişisel, hem toplumsal hem de kültürel olarak Türkiye toplumunun liberalleşme eğrisini gösterir. Bu eğri, elbette ki, feodal bir toplumun bir gecede değişmesi ile ortaya çıkacak değildi. Bu nedenle de eğrinin azalmakta olan bölümünde feodal, çoğalmakta olan bölümünde de liberal bir anlayış olacaktı. Olmuştur da. O onbeş yıl, dünyanın en hızlı sermaye toplumunu yaratan eğrisini oluşturmuştur!.. Bugün o eğrinin doruğuna ulaştığı, dünya liberalizmi ile birlikte at koşturmaya başladığı dönemde, Kemalist Burjuva Devrimi’nin onbeş yıllık eğrisi boyunca, azalmakta olan feodal kalıntılara vurgu yaparak reddetmek, bana kalırsa bir başka tür gericilikle, felsefî tutuculukla ancak olanaklıdır!..

Felsefî tutuculuk!.. Yani Ortaçağ sonrasında İngiliz deneycilerine (17-18.yy - Aydınlanma) değin metafizikten kopamamış olan Bilgi kuramı (ki felsefenin en ağırlıklı konusudur) gibi, bugün de hâlâ değişmez bir “doğru” arama ve her şeyi kendi değişmez doğrumuza göre değerlendirme çabasındayız. İçine düştüğümüz çukur budur!.. Oysa “değişmez doğru”, Aristokrat (feodal) kültürün “Tanrısal Hakikat”i ile aynı niteliği taşır!.. Yani bütün “gerçek” tanrıdadır, insana yalnızca onu bulmak kalır düşüncesi!.. Bugün de biz (komünistlerin büyük çoğunluğu hariç değil) tepesinde bir tanrı olmasa da, aynı nitelikteki “değişmez doğru”nun peşindeyiz!..

Oysa böyle bir doğru yok!.. Hiç olmadı!.. Hiç de olmayacak!.. “Bilgi”nin, "doğru"nın bir ucunda “insan/süje”, öteki ucunda da “obje” var... Bilgi bu ikisi arasındaki bağdır. İnsan her açıdan değişken bir varlıktır. Aynı zamanı paylaşan pek çok insan olduğu gibi, zaman içinde de, hem birey, hem insanlık değişir. “Bilgi/doğru” da onunla birlikte değişir!.. Öteki ucunda bulunan “obje” ise “algılanmış nesne”dir. Yani algılanmışlığı açısından o da değişir. Üstelik bugün bilim, “nesne”nin de değişmez olmadığını ortaya çıkarıyor. Çok ayrıntılarına girmeyeyim. (bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)

Gelelim Kemalist Burjuva Devrimi’nin “değişirlik” ya da Herakleitos’un felsefi deyişiyle, “akış” içinde değerlendirilmesine:

Ortaçağ sonundan Fransız Devrimi’ne değin geçen 300 yılda dünyanın başardığını Kemalist Burjuva devrimi 15 yıla sığdırmaya çalışmış, ve bunu başarmıştır. 1) Önünde örnek olduğu için, 2) Mustafa Kemal gibi hem çok zeki hem çok şanslı bir önderle bu işi yaptığı için... 3) Lâle Devri'nden 18. yy başından bu yana toplum hazarlanmakta olduğu için!.. Yani Kemalist Burjuva Devrimi, bir diktatörün yarattığı, tepeden inme bir hareket değildir.   200 yıldan uzun süredir toplumda hazırlanmaktadır. Dahası, kadın hakları gibi, milliyetçiliği ırkçılığa bağlamamak gibi birkaç alanda ondan ileri de geçmiştir. 
Peki, bugün durum nedir: Kemalist Burjuva Devrimi’nin Türkiye’yi de içine soktuğu kapitalist yapı hem kültürel hem ekonomik açıdan kendi iç zıtlıkları (diyalektik) nedeniyle çöküş sürecine girmiştir. Yerine koyabileceğimiz yeni bir toplumsal oluşum henûz ortada yoktur!.. Komünistler pek çok sorunu henûz çözememiş bulunuyor (bu, doğaldır, toplumsal kültürü değiştirmek o denli kolay değildir, Burjuva Devrimlerinin başlangıcı sayılan Magna Carta Libertatum 1215 ile iktidarı ele geçirmeleri, Fransız Devrimi 1789, arasında 674 yıl olduğu göz önüne alınmalıdır. Yani yerine koyacak yeni bir sosyal yapı yok. İşte görev, bu sosyal yapıyı oluşturmaya çalışmak, bu konuda kuram üretmek olmalıdır!.. Oysa biz, özellikle liberal adıya anılanlar, 12 Eylül "Taş Mustafa Atatürkçülüğü"nü, Kemalist Burjuva Devrimi olarak alıyor ve ona karşı savaş vermeye çalışıyoruz!.. Oysa orada Kemalizm yok!.. 12 Eylül Atatürkçülüğü net bir “karşı-kemalizm”dir!..

Bugün artık Kemalist olmak gerekmez. “Akış” içinde o dönem geçilmiştir, "sağ"da kalmıştır. Ama “sol”, geleceğin ideolojisidir. Ağırlığı geleceğe vermek gerekiyor. Sorunlar nasıl çözülür, nasıl bir kültür oluşmalıdır, "sermaye" nasıl "emek"e dönüşür, "devlet" olmayan "kamu" nasıl bir şey olmalıdır vb?!. Bu çözümleri aramayan ama kendine "sol" diyenler, yine yazık ki "değişmez bilgi"nin tutsağı durumundadır... Ve yazık ki bizim komünistlerimiz de, liberallerimiz de bu tutsaklıktan kurtulmuş değildir. Kemalistlerimizden zaten umut yok!.. 

Bugün "solcu"nun Kemalizm'e karşıt olması gerekmez!.. Onu tarihsel yerine, bir ümmet toplumunu yok etmiş konumuna oturtup, üzerine basarak ileriye sıçramak gerekir. Üzerinde kalmak ve direnmek bizi "sağ"cı konuma düşürür. Kaldı ki 1950-60 arası Demokrat Parti yönetimlerini de düşürmüştür!.. DP önce Kemalizm'e sarılacak, paraların üstündeki İnönü fotoğrafları yerine gelenekte olduğu gibi Celal Bayar fotoğrafları koymak yerine M.Kemal fotoğraflerı koyacak, M.Kemal'in cenazesini çok görkemli bir törenle Anıt-Kabre naklettirecek, "Atatük'ü koruma Kanunu" çıkaracak, ama söz gelimi ezanın okunuşunu yeniden Arapça'ya çevirtmekle asıl işine başlamayı da ihmal etmeyecektir!.. 27 Mayıs darbesinden sonra DP'den doğan, ardıllarının çoğu, varlık nedenleri olan Kemalist Devrim'i yadsıyacak, daha da öte, reddedecek duruma gelmiştir!.. (Bu arada anti-Kemalist solcular gibi, anti-Kemalist Liberaller gibi, "yetmez ama evet"çiler gibi hiç bir sosyolojik konuma oturmayan, garip "hünsa" savunular da ortaya çıkmıştır ki, en iyi niyetli yorumla, "insan usunun, yeterince olgunlaşmadan doğruya ulaşma isteğinin ürünüdür" denilebilir.)

Günümüzde "solcu" olmak bu nedenle "Kemalist" olmayı gerektirmez, ama  geleceğe, Kemalist Burjuva Devrimi'nden alınan güçle sıçramayı gerektirir!..

19 Eylül 2012 Çarşamba

"Sermaye" ve "Emek"in politikaları üzerine...





Tedirgin olmamıza gerek yok!.. Unutmamalıyız ki her yapı (sosyal yapılar da) kendi zıddını kendi içinden doğurur. Görevimiz yanlış olduğunu düşündüğümüz sosyal yapıya, özellikle zor kullanarak engel olmak değil, içinden doğurmakta olduğu zıddı doğru saptayıp, muhalefet politikalarımızı bunun üzerinden geliştirmeye çalışmak, özellikle de bunu örgütlü biçimde ve dayanışma içinde yapma, yapabilme kültürünü geliştirmektir 
Sosyal Demokrasi de doğru muhalefet değil. Sosyolojik olarak biri büyük sermayenin, öteki küçük sermayenin partisi. Ama her ikisi de sermaye partisi. Yani düşünüşlerindeki mantık aynı. Bakkal Mehmet efendi ile Carrfour ya da Bim, birbirlerinden ayrı amaçlar gütmüyor. "Akış", "gelişme" sermayeyi büyümeye, globalleşmeye zorladığı için de geleceğe dönük proje üretme şansına sahip olan parti, CHP değil, AKePe. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada sosyal demokratlar, becerebilirlerse sosyal projeler üretecekler (Fransa, Almanya), ya da zorunlu olarak büyük sermayenin destekçisi (İngiliz İşçi Partisi) durumunda kalacaklardır!.. Sosyal projeleri uygulama şansı da, dünyanın içinde bulunduğu sermaye düzeninin gelişmesine engel olduğu için, Yunanistan, İspanya, Portekizde görülmekte olduğu gibi, olanaksızdır.
Çağımızın gerçek muhalefeti, ne Türk ulusalcığı ile ne Türk Milliyetçiliğine karşı Kürt ya da Ermeni milliyetçiliğini desteklemekle, ne sosyal demokratlara destek vermekle ne de 100 yıl öncenin Kemalist Burjuva Devrimi ilkelerine geri dönmeyi savunmakla olur!.. Bundan böyle dünya "tek"dir. Sermaye, dünyayı teslim almıştır ve dünden gelen anti-sosyal, milliyetçi, dahası -her dinden- dinci politikaların arkasına kendini gizleyerek dizgesini bir gün daha uzun yaşatmanın yollarını kullanmakta, şimdilik bunun en kolay yolunu da savaş kışkırtıcılığında ve doğayı çıkarı doğrultusunda yok etmekte bulmaktadır.
Net bir saptama: "Dünyada savaşlar olmasa ve doğadan alacaklarını alamasa sermaye düzeni kısa zamanda çöker!.." Sermaye düzeninin kaynağı, sermayeye para akıtan, sermayeye sermaye katan en çok savaşlardır ve doğaya yaptığı katliamdır!..
Sermaye düzeni, durmadan büyümek zorunda olan bir yapıdır. Büyümeyen sermaye çöker. Uçakların havada kalabilmek için ilerlemek zorunda olması gibi, bir noktada durabilme şansı yoktur. 
Fakat nereye kadar? Aslan Başer Kafaoğlu hoca, bunu çok önceden tahmin etmişti. http://omer-tuncer.blogspot.com/2011/12/aslan-baser-kapitalizmin-cokusunu.html
Bizim siyasal görevimiz, farkındalık oluşturarak elden geldiğince savaşları önlemek, doğanın korunmasını ve nefes alacak havamızın elimizden alınmamasını sağlamaya ve gelecek kuşaklara bırakmaya çalışmaktır. Ama bunlardan daha önemlisi gelecek bir sonraki sosyal yapının kültürünün ve sistematiğinin toplumsal gereksemeler doğrultusunda oluşmasının engellerini kaldırmak, süreci hızlandırmak ve "akış"a yardımcı olmaktır.
Ortaya çıkan gereksemeler önce bir “insan kültürü” yaratma gereğini göstermektedir. Bunun, “dayanışma kültürü” olması gerektiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu, bütün yönetilenlerin (günümüzde “yönetilenler / halk” kavramı bütünüyle ve yalnızca üretime emekleriyle katılanları, emekleriyle geçinenleri -proleterya- anlatmaktadır) aralarındaki geçmiş kültürlerden sarkan dinsel ya da ulusal bütün ayrılıkları ortadan kaldıracak “insan kültürü”nü, “dayanışma kültürü”nü yaratarak olanaklıdır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html

"Devlet" ve Komünistler üzerine...

 



"Devlet", insanlığa hizmet etmek için değil, feodalizmin (aristokrat sınıfın) insanlığı (kulları) denetim altında tutmak için oluşturduğu ve insanlığa armağan ettiği tanrısal (üst) bir enstrumandır. Bugüne değin, "komünizm denemeleri"nin başarısız olması, karşı-devrimle önünün kesilmesinin en önemli nedenlerinden birisi, komünistlerin, "devlet"i yok edecek süreçleri başlatmak yerine "kamu" olarak kullanma isteği, dolayısıyla baskın feodal bürokrasinin bütün donanımıyla yaşatılma zorunluğu nedeniyle aşılamaması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle de hiç bir zaman "kamu" yerine geçememiştir ve gelecekte de bugüne değin oluşmuş olan tepkiler nedeniyle geçebilecek gibi görünmemektedir!.. 
Feodalizmin enstrumanı olan "devlet"i yok etmek için gereken donanım, komünizmde yoktur. Bu donanım, feodalizmin zıddı olarak kendi içinden doğmuş olan liberalizmdedir. Bu yüzden "akış"a uygun gereklilik, komünistlerin "devlet"i yok etme politikaları, iktidara gelmek üzere enerji tüketerek, ya da iktidara gelerek değil, içinde yaşadığımız liberalizmi "devlet"i yok etmek üzere sürekli baskı altında tutarak oluşturulmalı ve uygulanmalıdır.
Dolayısıyla komünistler, Dünya'nın bugünkü burjuva sosyal yapısında, 1) onlar süreç içindeki işlevlerini tamamlayıncaya değin, 2) daha da önemlisi, komünistler kendi sosyal yapıları için gerekli kültürel, sosyal ve ekonomik donanımlarını doğru olarak ve iktidar olmaya yetecek denli tamamlayıncaya değin, "iktidar savaşları"nda enerji harcamak yerine, muhalefette olmayı seçmeli, politikalarını bu doğrultuda çizmeli ve uygulamalıdır. Bu tutum, üstelik, yeterli kültürel, sosyal ve ekonomik donanıma sahip olmadan iktidar olduklarında bugüne değin olduğu gibi, ne yapacaklarını şaşırmayı ve bir sürü yanlış yapmayı da önleyecektir. Komünistler, burjuva iktidarları eleştirme, onların kendi içinde zorunlu olarak yaratmak zorunda oldukları zıtları göz önüne çıkarma, sürekli savunucusu olma doğrultusunda politika geliştirmeyi seçmeli ve uygulamalıdır.

II

KAVRAMLAR, KONUMLAR, DURUMLAR...

Liberalizm'in, sınırları bütünüyle kaldırabileceği görüşü gerçekleşebilir görünmüyor. İşgücü (emek) dolaşımını denetim altında tutması gerekiyor. Ancak bu yolla dünyanın çeşitli yerlerinde daha ucuz emek bulabilmekte, oralara doğru kayıyor. Ama sermayenin ve tüketicilerin kolaylıkla dolaşabileceği, ama "emek"in engellerle karşılaşacağı "kevgir / delikli" sınırlar oluşturuyor. Bunu da sözümona "milli devlet"leri destekliyor ve koruyor görünerek yapıyor. Bir taşla birkaç kuş yani: Hem emek "milli" sınırlar dışına çıkamıyor, hem de istediğinde milli devletler arasında sorunlar çıkarıp silah tüketimini artırarak piyasaya para akıtıp, liberalizmin sürekli canlı kalmasını (çökmemesini) sağlıyor.

Hiç bir zaman Kapitalist Globalizm ile Komünist Enternasyonalizm, aynı sınıfın çıkarlarına uygun olmayacaktır. Dolayısıyla Globalizm’in Enternasyonalizm’e dönüşümü söz konusu değildir. “Enternasyonalizm”i yeniden oluşturmak için dünya Komünistleri tarafından mutlaka, bu “kevgir”in (delik deşik edilmiş ulusal sınırlar) bütünüyle ortadan kaldırılmasını sağlayacak dayanışma politikaları geliştirmek ve uygulamak gerekecektir!..

Liberalizmin “güç”ü elinde tutmasının önemli nedenleri vardır:
a) Silah tüketiminin artırılarak piyasalara para akışının sağlanması, dolayısıyla sermaye birikimi artışının sürekliliğinin sağlanması;
b) “Emek”in liberal kurallara uygun olarak serbast piyasa koşullarına göre fiyat oluşturmasının önlenmesi için denetim altında tutulması;
c) Çöküş sürecindeki sosyal yapıların sertleşme eğilimi bunlar arasında sayılmalıdır.

Sosyal Demokrat yapıyı “anlaşmacı-uzlaşmacı”, “daha sakin” ama “muhalif” bir yapı olarak niteleyemeyiz. Sosyal Demokrasi’yi, “küçük sermaye tarafından, kendini kurtarmak için sermayenin büyümesine umutsuzca direnen, sermaye-içi bir yapı” olarak tanımlamak yanlış olmaz. “Sermaye”nin iç-mantığı ve kültürü ile işler. Kendini, “emek”in değil, “küçük sermaye”nin (esnaflık, köylülük vb) yaşamının sürdürülmesi politikalarını yürütmekle görevli sayar. Bu nedenle de geleceğe açık değildir. Geleceğe ilişkin proje üretememesinin temel nedeni de budur!.. Yalnızca kaplumbağa gibi kabuğunun içine çekilerek “korumacı” yani sosyolojik anlamda “tutucu” politikalar yürütmekten başka yapabileceği bir şey de yoktur!..

Yani sosyal-demokrasi, günümüzde, “sermaye”ye muhalif bir yapı değil, “sermaye”nin iç gelişmesine engel olmaya çalışan umutsuz tutucu bir yapıdır. Bu nedenle de onun üretebildiği “muhalefet” sermaye düzeninin işine gelmekte, kendisiyle aynı çöplükte yakaladığı bu fareyle, kedinin oynadığı gibi oynamaktadır!..

Komünist’lerin “yönetici sınıf” diye bir bölümünün varlığı, “kuram”a temelden aykırıdır!. Eski, özellikle de feodal kültürlerden gelen “yönetici sınıf” (hele hele “sınıf”) gereği, komünistler için hemen (“derhal”, “behemahal”) yok edilmesi gereken kültürel yapının en başında gelir. Sovyetler Birliği denemesinin önünün karşı-devrimle kesilmesindeki başarısızlığın (ki bu çok doğal bir süreçti, kazaya uğramadan kansız geçmesini de Gorbaçov’un büyük "teslim olma başarısı(!)"na borçludur - hiç olumsuzlamıyorum!..) en önemli nedenlerinden biri de bu yapının ortadan kaldırıl(a)mamış olmasıdır!..

Komünizm, “yönetilen sınıfın” (ki bu, bizim dönemimizde, “üretime emeğiyle katılanlar”dır), bir dayanışma içinde kendilerini yönetmeleri, dahası yönetilmeye gerekleri kalmamış olması durumudur. Bunu başarabilmek için gereksemelerden doğan pratik çözümlerin bulunmasına gerek duyulur, "dayanışma(/imece) kültürü"nün yeniden oluşması gerekir. Bu da ancak "akış" içinde olanaklı olabilir (68 kuşağından gelen İP geleneğinin hâlâ bir “önder” gerektirmesine karşılık, ÖDP ile başlayan ve yeni TKP ve EMEP’de süren doğru tutumla bir “önder” adı bilmemiz gerekmemektedir). Bu aşamada “gerçek anlamda demokratik, (topluluğun gereksinim ve eğilimlerini doğru olarak sürekli izleyerek  değişebilir, gelişebilir ve gençleşebilir) ekip”lerin yönetimi doğru olacak gibi görünmektedir.

Liberaller dünyanın her yerinde “yönetilen(-halk)”leri istedikleri gibi yönetmek, görünürde onların temsilcisi olarak yönetimde bulundukları izlenimini vermek ve kendilerine destek sağlamak için, yönetilenlerin içinde bulundukları, önceki kültürel dönemlerden sarkan kutsalları (ki bugün için dinsel ya da ulusal karakterlidir) kendileri için paravan olarak kullanmakta ve onlarla aynı sınıfın insanları gibi görünmeye çalışmaktadır. Günümüzde dünyanın bütün “tutucu (muhafazakâr / conservative)” akımların konumu budur (Bu tutum ayrıca liberalizmi “değişimci”, “yenilikçi” yani “ilerici” gibi göstermeye de yarar. Oysa günümüzde, dinci ve milliyetçi-/ulusalcı- paravanların ardına saklanan gerçek tutucu yapı, liberalizmin ta kendisidir.)!..

İşte liberallerin iktidarda kalabilmesinin önemli nedeni budur. Bir başka çok önemli neden, “yönetilen”lerin henûz kendilerini yönetebilmeleri için gereken kültürü yarat(a)mamış, gereksemelerini karşılamak üzere kendi dizge(sistem)lerini oluştur(a)mamış olmalarıdır. Dünya’da liberallerin karşısında henûz “gerçek bir muhalefet dizgesi” yoktur. Üstelik liberaller bunun oluşmasına engel olmak için bilimsel (halkla ilişkiler / propaganda) yolları çok iyi kullanmakta ve dinsel ve ulusal paravanların ardına saklanmayı başarmaktadır.

Halk (yönetilenler) için kullanılan “cahil”, “kalabalık”, “güce tapma” kavramları, bizi çözüme götürecek kavramlar olmaktan çok “duygusal” diyebileceğimiz ve kendimizi arkasına attığımız “sütre”ler, yani “bahane”lerdir. Yönetilenlerin çokluğu bizim gücümüzdür. Yeter ki onların gereksemelerini doğru saptayıp çözüm önerilerimizi doğru yer ve zamanı da gözeterek bulalım!..

Kültür tarihi örneklerine bakarsak yeni ortaya çıkan gereksemelere karşı oluşturulan yeni çözümler her zaman çok az kişi tarafından benimsenmiş, toplumun büyük bölümü önce direnmiştir. Bu direnç ilkin o toplumların iktidarlarında da görülür ve “yeni çözümler” büyük cezalarla karşılanır. Toplumlarda cezaların büyümesi kendine güvensizliğin de büyümekte olması anlamına gelir (yöneticilerin kendilerine tam güveni, karşı çıkışların ceza ile karşılanmaması sonucunu doğurur).

Gereksemeler arttıkça ve direnenler -toprak olup- azaldıkça toplumlar ileri doğru “akar”. Bu aşamada devrimcinin görevi, durumu olabildiğince doğru saptamalarla çözümlemek ve engelleri ortadan kaldıracak politikaları doğru olarak geliştirmek ve uygulamaktır. Devrimcilerin duygusallığa ve tepkiselliğe düşmesi, umutsuzluk yaratır ve tutucuların işine gelir. Günümüzde bir “bilim” olarak nitelenen “halkla ilişkiler(!)”in siyasal görevlerinin önemli bir amacı, yılgınlık, umutsuzluk yaratmak ve tepkiselliğin ortaya çıkmasını sağlamaktır.

16 Eylül 2012 Pazar

"Kadınlara mı gidiyorsun?.. Kırbacını Unutma!.."



Birkaç sözcükle Nietzsche'nin söylediklerini anlamak öyle kolay değil doğrusu. Bunu özellikle yapar. Kendisi gibi "karanlık (zor anlaşılır)" yazmış bir filozof olan yurttaşımız Ephesos'lu Herakleitos'un bu davranışından övgüyle söz ederken "anlayamayacak kel zeka, hiç anlamasın" diye yaptığını söyleyerek kendi karanlık yazmasının nedenini de açıklamış olur.
(Anadolu tasavvufunda da aynı karanlık yazma geleneği vardır ve buna "görünür anlamın altındaki asıl anlam" nitelemesiyle "Batınîlik", gizli anlamı ortaya çıkarma becerisine de "İlm-i batın" denir - Ayrıca, Renaissance'da ve sonraki bütün sanat akımlarında yani "Burjuva kültürü"nde bu anlayışı günümüze değin bütün Dünya'da bulabilirsiniz.)

Bütün insanları ilgilendirdiğini düşündüşüm, "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını Unutma!.." sözü, "Zerdüşt Böyle Dedi" ya da "Böyle Buyurdu Zerdüşt" olarak Türkçe'ye çevrilmiş olan ünlü kitabının "Kadın" bölümünün son tümcesidir. Bana kalırsa önce bu bölümün bütününü okumak gerekir. (https://www.facebook.com/note.php?note_id=397329644842)
Ardından da Nietzsche'nin felsefesine bütün olarak göz atmak gerekir. Ancak bu durumda sözü yerli yerine oturtabilirsiniz.
Nietzsche'yi bütünsel olarak en iyi anlatan yazı, bana kalırsa, sevgili hocam Prof.Dr. rahmetli Nermi Uygur'un "Güneşle" kitabındaki "Nietzsche'nin Yaşama Felsefesi" adlı, Nitzsche'yi zorluklarından arındırarak anlattığını düşündüğüm yazısıdır.https://www.facebook.com/notes/omer-tuncer/prof-dr-nermi-uygurun-friedrich-nietzschenin-ya%C5%9Fama-felsefesi-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-denemesi/10151417675838332
Nietzsche, Nermi Hoca'nın yazısına bakarsanız, güçlülüğün, güçlenme sürecinin filozofudur. Akılsal, bedensel, irade (hoca "istenç" terimini kullanmış) ya da her ne olursa... Anlattığı bireyler, "kadın", "erkek", "ben/(Ecce Homo)", ya da "Zerdüşt" gibi ad vererek anlattıkları her zaman, okuyanın örnek alması için anlatılır. "Kadına giderken kırbaç"ın, sado-mazoşist bir duygu olarak şiirsel bir yanı da vardır ama felsefi gerekliliğinin nedeni çok basittir: kadın, erkeğe göre bedensel bakımdan daha güçsüzdür. Bu açıdan da örnek alınacak bir varlık değildir. Üstelik yalnız erkekler için değil, kadın ya da erkek, bütün insanlar için... "Kadınlara gitmek", kavramını "kadını örnek almak" olarak anlamalıyız. Bedensel gücü olmayan bir örneği, örnek olarak kullanmaya olan teknik ve yöntemsel bir durumu anlatarak uyarıyor...
Nietzsche kolay değildir. Şiirsel görünen her şeyin altında mutlaka insanın "güç-istenci"ni geliştirecek bir şey aramak gerekir. Kendine usta saydığı Herakleitos gibi tam bir "Batınî"dir. Anadolu tasavvufunu bilse hayran olurdu sanırım!.. Üstelik kendisinden 600 yıl önceki Anadolu tasavvufunda bulunan "İnsan-ı Kâmil" kavramı ile kendi "üstinsan/übermensch" kavramının tam tamına çakıştığını bilse düşer bayılırdı her halde...

12 Eylül 2012 Çarşamba

Sermayenin "halk" ve "kimlik" tuzakları üzerine...



Zaza, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum, Çingene gibi adlarla anılan topluluklarin hiç biri, sosyoloji biliminin terminolojisinde "halk" değil, "millet/ulus"dur. Siyasal düzlemde "ulus" savaşımı ise, günümüzde, devrimci değil, gerici bir eylemdir. İki amaçla sermaye tarafından provoke edilmektedir: 1) Devrimci potansiyeli saptırıp, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak; 2) "Emek"i parçalı ve birbirine düşman tutarak daha kolay yönetmek!.. 

Asıl vermemiz gereken savaşım, "halk", yani "yönetilenler"in savaşımıdır!.. Bu savaşım ulusal ayrılıklarla yapılamaz!.. Günümüzde "yönetilenler/halk" üretime emeğiyle katılanlardan başkası değildir!.. "Halk" kavramının "ulus" anlamında kullanılması sermaye tarafından yöneltilmiş net bir provokasyon, net bir saptırmadır!..

Kültürel savaşımımız "ulus kültürleri” için ancak ve ancak “biz”im, öz kültürümüz olan "insan" kavramı bağlamında yapıldığı ve her türlü ulusu kapsadığında değerlidir!.. Ulusal kültürleri ezen başka uluslar değil (bu da tuzak bir saptırmadır), sermayenin ta kendisidir ve “ezen ulus” nitelemesinin, "Türk" örneğinde olduğu gibi, nitelenen uluslar da pek çok yöntemle, en azından "ezen görünümüne sokulmuş olmakla" gerçekte sermaye tarafından ezilmektedir!..

Ana savaşımımız, sermaye tarafından saptırılmış devrimci potansiyelimizin yönelmesi gereken ana siyasal yapı, sermayenin kurulu sosyal düzenine muhalefet etmektir!.. "Sermaye", insan denetiminden çıkmış, dünya yüzeyinde (globalleşme) kendi kendine çalışan ve insanı (burjuva sınıfını bile) kullanan robot bir güç haline gelmiştir. Doğru savaşım, "halklar" saptırılmış başlığı altında uluslar olarak birbirimizi boğazlamak yerine, savaşımımızı bu güce karşı yöneltmektir. Arkasına saklandığı "ulus" ve "ulus-devlet" görünümünü çürütmek, arkasındaki asıl "sermaye canavarı"nı görünür kılmaktır!.. Siyasal anlamda demokratik bütün partilerin, emek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının bu amaçla politikalar üretmesi ve uygulaması ana politikamız olmak zorundadır.

Bana kalırsa ulus ağırlıklı sivil toplum kuruluşlarının, varlığı, kültürel görünümlü, çok da haklı olan istekleri, doğru yönelimli politikaların saptırılması için sermaye tarafından kullanılmakta, çok da başarılı olmaktadır!.. Bu başarının en büyük suçlusu “halk” (şimdilerde “kimlik”) kavramı altında “ulus” ve “ulusalcılık” tuzağına düşmüş olan, ama kendini “devrimci” sanan, bütün ulusların ulusalcılarıdır!.. Sosyolojik bakımdan, “Kıralcı-Cumhuriyetçi”, “Ümmetçi-Kemalist” vb olunamayacağı gibi “ulusalcı-devrimci”lik de olanaklı değildir, olunamaz!.. Günümüzde devrimcilerin, artık bu tuzağın ayırdına varıp kendilerini kurtarmaları gerekmez mi?.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html