16 Nisan 2013 Salı
Türkiye Kızılbaşları Kerbela'yı neden unutmuyor da, unutulmaz acılara karşın Dersim'i unutuyor?
Zamanı, "akış"ı unutmamamız gerekir. Kerbelâ, yalnızca Kızılbaşların değil, bütün Şiî'lerin, Şafî'lerin, dahası, Sünnî'lerin de unutmadığı bir olaydır... Unutulmaz, 1400 yıl önce Feodal kültür içinde gerçekleşmiş ve değerlendirilmiş, gelenekselleşmiştir, unutulamaz!.. Dersim katliamı ise 20.yy'da feodal kültürün -artık aşılmakta olan- "sorun çözümü"nin yansımasıdır!..
3 Şubat 2013 Pazar
"Halk" ve "halklar" kavramları üzerine...
Bir kavram kargaşası ile karşı karşıyayız. Üstelik özellikle
provokasyon olarak yapıldığı izlenimini uyandırıyor. Önce şunu söylemeliyim:
"Halk" kavramının etimolojik olarak Arapça "halîk" yani
"yaratılmış olan"dan geldiğini sanırım söylememe gerek yoktur. Bu da
feodal toplum kültüründe "yönetilenler" anlamında kullanılmakta ve
aristokrat olmayan sınıfı anlatmaktadır. Çünkü Aristokrat sınıf,
"Feodaller", kendilerini, "yaratan vekili" olarak görmekte ve kültür tarihinin çeşitli aşamalarında, çeşitli uzaklıklarla, tanrının yerine de
koymaktadır.
Günümüzde "millet" ya da "ulus" kavramlarının, burjuva
sınıfının toplumsal bilinç kavramı olarak kullanılması, üstelik bir de, feodal
kültürün "ümmet" kavramından kalıt, "kutsallık" eklenerek kullanılması ile oldukça
eskimişti. Özellikle de günümüzde devrimci potansiyel taşıyan sınıf, “emeğiyle geçinenler”
tarafından soğuk karşılanmaya başlayınca, "sınıfsal emperyalizm”in başka
bir kavrama gerekseme duyması ile, "halk" kavramı, üstelik çoğuluyla
"halklar" olarak, devrimcilerin önüne sürülmüş, daha da kötüsü, onlar tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.
Oysa
"halk" sözcüğü, yalnızca "yönetilenler" anlamındadır, ve
kendiliğinden çoğuldur zaten. Sınıfsal emperyalizm, toplumları daha kolay
yönetmek için, parçalı tutma, "millet/ulus" ayrılıklarındaki
"ayırımcı potansiyel"i kullanmayı sürdürme amacıyla gerçekten çok güçlü bir kavram kargaşası da yaratmayı da başarmıştır.
Komünist
ülkelerin kendilerine, kurama uygun olarak, "yönetilenler cumhuriyeti"
anlamında "halk cumhuriyeti" adını veriyor olmasından esinlenilerek
kullanılmaya başlanan "Kürt halkı", "Dünya halkları",
"Türkiye Halkları" gibi kavramlarla “halk” kavramı,
"ulus/millet" anlamında kullanılır olmuştur.
Ayrıca son
on-onbeş yılda "halklar" çoğulunun da eskimeye başlaması ile
"millet/ulus" karşılığı yeni bir kavrama gerek duyulmuş, yakın kavram olarak da "kimlik" kavramı yedeğe alınmıştır!.. Şimdilik "kimlik" üzerinde durmayacağım!..
İşte, "millet/ulus", burjuva sınıfı için
toplumsal bilinç kavramıdır ve “sınıfsal emperyalizm”, ya da “sermaye
emperyalizmi” diyebileceğimiz (çünkü “ABD Emperyalizmi” gibi ulus-devlet
emperyalizmleri dönemi çoktan kapanmıştır ve sermaye, kendini saklamak için bunları
paravan olarak kullanmaktadır) yapı tarafından, olabildiğince
yaşatılmak istenmektedir. Sözel olarak eskiyenlerin yerine de aynı anlamda yeni,
benimsenmiş ya da benimsenmesi kolay kavramlar kullanılmaya başlanmaktadır.
"Millet/Ulus"
bir burjuva sınıfı toparlayıcı kavramıdır ve feodalizmin "ümmet"
toplumlarına karşı savaşımda, burjuva devrimleri öncesinde ve sırasında
devrimci olarak kullanılmış, toplumları "ümmet"lerden uzaklaştırarak
"ulus toplumlarını" ve bunlara bağlı "milli devlet"leri
yaratma işine yaramış, ama kutsallaşarak "ümmet"in yerini de almıştır.
http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
Burjuva
sınıfının kültürel olarak çöküş sürecine girmesiyle, burjuva sermaye toplumlarını
daha uzun yaşatmanın savaşımlarından biri olarak önümüze
"ulus/halklar/kimlik" kemikleri atılmakta, devrimciler de bu zokayı
tereddütsüz yutmaktadır!..
Bana kalırsa "halk" ya da
"halklar" kavramı için durum, bundan başka bir şey değildir!.. Bütünü (kuramı) gözden yitirip yalnızca
günlük ayrıntıda boğulduğumuz sürece de bu türden derin tuzaklara düşmekten
kurtulamayacağız!..
30 Ocak 2013 Çarşamba
"Kürt-Türk" zıtlığı üzerine...
I
Bir
topluma, etnik kimlik adı üzerinden "üst kimlik" ya da
"ulus", her neyse, adı konulması o günün koşullarında doğrudur ya da
değildir, bunu bilemem; ama bugün kavram kargaşası yaratmakta ve sorun
çıkarmakta olduğu da yadsınamaz!.. Bir etnik kimliğin öteki(ler)i kültürel
baskı altına almasına neden olmakta, sınıfsal emperyalizmin sorun çıkarmak için
oyununu oynayacağı uygun ortam oluşturmaktadır. Kürt sorunu da, iki tümceyle
tanımlanmak gerekirse, bundan başka bir şey de değildir!.. Aşılması gereken sorun
budur!..
Bana göre
"Türkiyelilik" kavramına sığınmak da yeterli değildir. Yarın öbür gün
bu kavram da, sınıfsal emperyalizmin, istediğinde aynı sorunu yeniden
canlandırmasını sağlama potansiyeli taşımaktadır.
Bundan
sonra ulusal kimlikler üzerinden, "ortak vatan" düşüncesi için de,
artık "geçmiş olsun" demek gerektiği kanısındayım!..
Diyalektik akış üzerinde bir sonraki aşamanın ancak çözüm
getireceğini düşünüyorum. Feodal "ümmet kültürü"ne karşı savaşımda
"ilerici/solcu" konumda olduğunu yadsıyamayacağımız "ulus/millet
bilinci"nin, ulusların birbirine düştüğü aşamada artık
"gerici/sağcı" konuma düşmüş olması gerçeğini artık anlamak
durumundayız!.. Bu aşamada Kürtlerin yarım kalmış uluslaşmasını tamamlama
savaşımını da ilerici bir savaşım olarak nitelemek olanaksızdır! Dolayısıyla
"sol"un Kürt savaşımının, "ezilen" nitelemesiyle bile olsa,
desteklemesi kuramsal bakımdan anlaşılır değildir!..
Günümüzün
savaşımı, Emperyalizm'in de artık dönüştüğü açıkça görülebildiği gibi, uluslar
arasında değil, sermaye ile emek arasındadır. Bütün sosyal sorunların çözümünü
de bu zıtlığın çözümünde aramak, zorunludur!.. Bu nedenle de, bütün
ilerici/solcu yapıların ortak niteliği olan, "çözümün gelecekten alınarak
uygulanması" zorunluğu vardır!.. Toplumlar, sorunlarını ancak böyle aşar,
ilerler, böyle gelişir!..
Bu
aşamada soldan beklenen, politik ve kültürel sınırların sosyal sınıflar
arasından çizilmesi ve emeğin dayanışmacı kültürünün geliştirilmesi
çabasıdır!.. Yani bugünkü "kurulu düzen"in karşımıza çıkardığı (sermaye
egemenliğindeki dünyada bile temeli kalmamış ve yalnızca sermaye
politikalarının, arkasına saklanmasından başka işe yaramayan) uluslar
-dolayısıyla Türk-Kürt- arasındaki zıtlığın giderilmesi, devrimci
politikalarla aşılması, hep birlikte sermayeye karşı, emeğin dayanışmacı
kültürünün ve savaşım politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması ile
olanaklıdır!..
Ulusal
zıtlıklar, ancak bu aşamaya geçilmesi ile aşılabilir!.. Bu da komünistlerin
görevidir!..
II
Ulus-Devlet'lerin
devlet politikaları, o devlette yaşayıp, kendilerini aynı ulustan sayamayanlar
için asimilasyon değil, entegrasyon biçiminde olmuştur. Dahası kimi devletler,
birden fazla ulusun varlığını ve kültürünü bile kabul etmişlerdir. Benim
bildiğim, Belçika'da iki, İsviçre'de üç, Çekoslovakya'da iki ulus uzun yıllar
bir arada yaşamaya başlamışlardır. ABD'deki ulusların sayısını bilmek bile
kolay değil.
Başarılı
olanlar gibi, olmayanlar da olmuştur. Ulus-Devlet'ler döneminde, Çekoslavakya
ikiye ayrılmış, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılmış, İngilizlerle
İrlandalılar arasında sorunlar sürüyor, İspanyollarla Bask'lar arasında
sorunlar sürüyor... Dikkat edilirse ayrılıklar "doyurulmamış ulusal
kültürler" arasında oluşuyor!.. Bir gün bastırılsa bile ertesi gün yeniden
patlak veriyor!.. Bulgaristan’daki Türk’lerin adlarının değiştirildiği dönemi
anımsarsak bu da doğal bir oluşumdur!..
Burjuva
sınıfı egemenliğinde, zaten var olan toplumsal bilinç, ulus bilincidir!. Ama
bunun burjuva kültürü olduğunu unutmamalıyız. Feodal dönemin "ümmet
kültürü"nün yerine Burjuva kültürü döneminde geçmiş olan toplumsal bilinç,
“ulus bilinci”dir. Üstelik "ümmet kültürü"den sarkan bir de
"gizli kutsallık" üstlenmiş olarak!..
Bu
demektir ki, Burjuva kültürü ile birlikte de sona erecektir, istesek de istemesek
de...
Dünyanın
bugünkü Burjuva sınıfı egemenliğinde bütün ulusların kendi başlarına yaşama,
kendini yönetme hakkı istemeleri denli doğal bir şey olamaz!.. Buna olanak
verilmediğinde Yugoslavya ile Sovyetler Birliği'nin başına gelenlerin, bu
politikaları uygulayan toplumların (devletlerin) başına gelmesi
kaçınılmazdır!.. Bu tutum, bugün ya da yarın, her geçen gün, parçalanma
potansiyelini kışkırtmaktadır. Ulusları "teb'a" olarak görmek ve
kendi ulusal kültürlerini yaşamalarına direnmek değil, özgür bırakmakla ancak,
geleceğin "insan" dönemine geçilebilir, ulusların arasındaki gerçek
ve duygusal sınırlar, ancak böyle ortadan kaldırılabilir.
Türkiye'de
yaşamakta olan Kürt'lerin, kültürel istekleri olan "dillerini
kullanma"ya, “özgün yer ve insan adlarını kullanabilme”ye, "kendi
dillerinde eğitim görme"ye, "kültürlerini geliştirme"ye içinde
yaşadıkları toplumun "izin vermesi" değil, "olanak
tanıması", olanak tanıyacak bir dizgeyi oluşturması, ayrışmayı getirmez,
tersine, birlikteliği getirir!..
Direnç
ayrışmayı kışkırtanların destekledikleri bir yapıdır ve ancak küresel sermaye
emperyalizminin işine gelmektedir!.. İşsiz ve sanayiin henûz ulaşmadığı
"Kürdistan(!)", onlar için yepyeni ve yakın bir "ucuz işçi
bölgesi" olarak ortaya çıkacaktır. Üstelik Suriye, Irak, İran ve
Türkiye'den koparılarak oluşturulacak olan "Kürdistan"da bir de
Kerkük gibi bir petrol bölgesi de bulunacaktır!..
Bu
aşamada, sorunların çözümlerini "gelecek"te arama özelliği taşıma
potansiyeli taşıyan tek yapı, devrimcilerin, ilericilerin desteklemesi gereken
politik yapı olan “çözümün gelecekte aranması”, gelecekten alınması ve
"insan"lar olarak hep birlikte bir "dayanışma toplumu"
oluşturulması gibi görünüyor. Üstelik bu tutum, Kürt ya da Türk ayırımına
bakılmadan, kendini “devrimci sayan Kürtler ve Kemalistler dahil", bütün
devrimciler için geçerli tek yoldur!..
Etiketler:
akış,
dayanışma,
diyalektik,
emek,
Emperyalizm,
etnik,
ezilen,
kimlik,
komünist,
kültür,
Kürt,
millet,
sermaye,
sınıf,
Türk,
ulus,
ümmet
11 Aralık 2012 Salı
Yaratıcı "Allah" düşüncesi üzerine...
Didima Apollon Tapınağı
KÜLTÜR TARİHİNDE "YARATICI ALLAH" DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
"Yaratıcı Allah" düşüncesi bir "cehalet" sorunu olmaktan çok, kültür tarihinde, doğa için bir "başlangıç" aranmasından doğmuş, ve "evreni doğuran bir Ana-Tanrıça"ya ulaşmıştır. Ana Tanrıça'ya ulaşan insanlar "cahil" değil, tersine kendi döneminin entellektüelleri olmalıdır. Evrenin doğumu sorunu böylece çözüldükten sonra binyıllar boyunca bu konu yeniden araştırılmadan yaşanmış ve insanın iç dünyasının özellikleri, tek tek tanrılara verilmiştir (19 yy'da Dostoyevski'nin de, romandaki önemi, aynı şeyi yapmasından gelmiyor mu?). Artık aranan bir yaratıcı değildi, dolayısıyla tanrılar da yaratıcı değil, insanlar gibi analarından doğan ama ölmeyen varlıklardı!.. Çünkü tanrıların sembolize ettiği ve insanlarda bulunan karakterler ölmüyor, insandan insana geçerek yaşamayı sürdürüyordu.
İnsanın içsel özelliklerinden ikisi, "akıl" ve "coşku", tanrılar dünyasında "Apollon" ve "Dionysos/Bakkhus" olarak karşılandı. Bu iki tanrı da insanda olduğu gibi birbirine zıt ve çatışma içindeydiler. F.Nietzsche "Tragedyanın Doğuşu"nda bu zıtlığı anlatır ve sanatın "coşku"dan, "Dionysos"dan doğduğunu söyleyerek onun yanında yer alır, olumlar.
Bu ikilem “iyi-kötü” olarak, yalnız inanç dizgelerinde değil, bütün kültürlerde vardır!.. “Karanlık-Aydınlık”, “Gece-gündüz”, “Yin-yen” gibi kavramlarla da anlatılmış ve bir döngü olarak çeşitli sanatlarda çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bütün Anadolu kültürlerinde vardır, Selçuklu ve Osmanlı Anadolusuna da “çark-ı felek” olarak girmiştir.
Dionysos ve Apollon zıtlığı ise tek tanrılı dinlere hiç değişmeden aktarılmıştır:
• Apollon us(akıl) tanrıdır. Allah da öyle.
• Apollon gün tanrıdır, ışıktır Allah da öyle, nurdur, aydınlıktır...
• Apollon, bilici tanrıdır, geleceği bilendir. Allah da öyle...
• Dionysos, coşku ve ölçüsüzlük tanrısıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos ustan uzaklaştırıcıdır. Şeytan da öyle...
• Dionysos, şiirin, müziğin, tiyatronun ve bütün sanatların tanrısıdır. Platon ve Muhammed şairleri toplumdan kovmuştur!..
Öte yandan, sosyoloji gözüyle bakarsak, kölelikle birlikte, Aristokratların egemen olduğu feodal yapı “kulluk hiyerarşisi” üzerine kurulmuştur. Bu hiyerarşide gücün kendisinden geldiği bir “en üst” katmana gerekseme vardır. İşte gün tanrı Apollon (güneş değil ışık tanrısıdır) bu hiyerarşi dizgesinin en üstüne oturmuş ve zıddı olan “Dionysos/Şeytan”ı da aynı özellikleriyle tek tanrılı dinlerin içine taşımıştır. Üstelik “Allah” adı da Arapların dilinde “p” ve “n” seslerinin düşmesiyle –üstad Nişanyan ne der bilmem- “Apollon”dan gelmekte olmak gerektir!..
Bir yandan insan aklı, bir yandan da kültür birikimi geliştikçe ve derinleştikçe, kulluk hiyerarşisinin kırılması da islam dünyası içinde ortaya çıkar. Bildiğimiz kadarıyla Hüseyin bin Mansur el Hallaç (26 Mart 922’de bu yüzden parçalanarak öldürülmüştür) “Enel hüve / Ben O’yum” diyerek Allah’ın kişiliğinde kulluktan kurtuluyor “birey”leşiyor ve “ben” diyebilme hakkı kazanıyordu. Oysa kulluk hiyerarşisinde ne “birey” olunabiliyordu, ne de “ben” denilebiliyordu. Bu hakların bütünü “Allah”ın ve yalnızca “Allah”ındı!.. Bu yüzden insanlar yarattıkları hiç bir şeye imza atmazdı. Düşünce yazılarında, şiirlerde (okuma yazmanın az bilindiği bu dönemde düşünce, yayılmasını ve akılda kalmasını sağlamak amacıyla şiirle yansıtılmıştır) Yesevi ve Yunus’a kadar, kilise resimlerinde, ikonlarda, Renaissance’dan önce, imza bulamayız... Rus Ortodoks kilisesinin en değerli ressamı, kendi “bireysel” özelliklerini resimlerine yansıtmasıyla “Andrei Rublev” olmuş ve Tarkovsky tarafından yaşamına ilişkin, aynı adla çok önemli bir de film çekilmiştir...
“Kul kültürü”ne itirazlar bireysel düzeyde İbn Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi düşünürlerden ve şairlerden geldi. Ayrıca Hasan Sabbah gibi başarısız kitlesel denemeler yapanlar da oldu.
Anadolu’da “insan”ı 13.yy başlarında, “kul” olmaktan kurtaran ve insanlaştıran tasavvuf kültürü, kitlesel olarak “Babailer”le başlamıştı. Kul kültürü (feodalizm) buna izin veremezdi. 1240’da Baba İlyas ve bütün Babaîler çoluk çocuk dünyanın en büyük kırımlarından birine uğratıldı!.. Bu kadarla kalınmadı, Mevlana tarafından kul kültürü içinde bir “yapay tasavvuf” yaratıldı.
Avrupa’da “birey”i temel alan Burjuva kültürü, Renaissance, tam üç yüz yıl sonra gelmiştir. Anadolu’da 13.yy’da, Osmanlı’nın kuruluşunda ve sonrasında süren Kızılbaş-Sünni çatışmaları da Avrupa’da Renaissance’dan önce ve sonra görülen din çatışmaları da aynı düşünsel ve temel kökene dayanmaktadır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html
Kültür Tarihi açısından bakınca “Allah var mı yok mu?” sorusu doğru bir soru değildir. Pek çok sorun, çatışma, kavga ve savaşın “kul kültürü” ile “birey kültürü” arasında olduğu görülebilmektedir.
Etiketler:
akıl,
allah,
ana tanrıça,
anadolu,
Apollon,
Bakkhus,
birey,
coşku,
Dionysos,
Dostoyevski,
Hallaç,
kul,
rönesans,
sanat,
tanrı
"Proleterya Diktatörlüğü" kavramı üzerine
GELECEĞİN DÜNYASI İÇİN "PROLETERYA
DİKTATÖRLÜĞÜ" BUGÜNKÜ ANLAMDA BİR DİKTATÖRLÜK MÜDÜR?
Basitçe
Marxism'in ana ilkelerine dönelim:
1)
FELSEFİ
İLKELER:
a.
"Akış": Geleceğe doğru
değişirlik, gelişirlik (Herakleitos'dan), yani "diyalektik"!..
b. “Bilimsellik”: Yeni ortaya çıkacak
verilere, koşullara uygun olarak “bilgi”nin, değişebilirliği, gelişebilirliği!..
(Aydınlanma etkisi: bilgi, metafizik yöntemle elde edilmeye çalışılan, değişmez
bilgi arayışına karşı, değişmez değildir – tanrısal bilgi yoktur!.. Yeni
deneyler ve gözlemler bilgiyi değiştirir, geliştirir!..)
c. “Kuram (Teori)”: Tarihsel akışın, dolayısıyla geleceğin
anlaşılabilmesi için nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Geleceği kendi aklından
kurmaya çalışmak ütopik sosyalistler tarafından metafizik yöntemle
oluşturulmuştur. Aynı hataya düşmemek için toplumsal gereksemeleri doğru olarak
değerlendirmek gerekir. Toplumların tarihini doğru anlamak ve akış
doğrultusunda geleceği doğru tahmin etmek, çözümleri bu doğrultuda oluşturmak gerekir.
Bu da bir “kuram” gereğini ortaya çıkarır.
d. “Eylem (Pratik)”: Kurama uygun olarak uygulanan politikalardan
alınan sonuçlar, toplumsal gerekesemelerin yönlendirmesi ile yapılan
uygulamalar...
e. “Kuram-Eylem ilişkisi”: Birbiri ile ilişki içindedir. Eylemden
gelen veriler kuramın mantığı içinde ele alınır ve kuram, mantığı da içinde
olmak üzere, bu yeni duruma göre değişebilir, gelişebilir. Bu tutum,
“bilimsellik” ilkesinin özel alandaki uygulamasıdır.
2)
SOSYOLOJİK
İLKELER
a.
“Sosyal Sınıflar”: Üretimi oluşturan
“Doğa”, “Sermaye” ve “Emek”i elinde tutan toplum parçalarını belirler. Bunlar
sırasıyla “Aristokrasi”, “Burjuvazi” ve “Proleterya”dır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
b. “Ütopya” ya da
“Gelecek özlemi”: Metafizik yöntemle, yani yalnızca “düşünerek”
yeni toplumların nasıl olması gerektiğinin bulunması yerine bilimsel yöntemle
çözümlerin bulunması yolunda ağırlıklı çalışmalar yapmak Marxist bilim
insanlarının görevidir.
c. “Proleterya
Diktatörlüğü”:
“Diktatörlük”, Proleterya’nın kendinden önceki sınıfların varlığında onları
kendi egemenliğine alması değil, toplumsal akış doğrultusunda bütünüyle ortadan
kalkması ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Bu durumda “yöneten” ve
“yönetilen” aynı sınıf olacaktır.
d.
“Tek sınıflı
demokrasi” ya da “Sınıfsızlık”: Her sosyal sınıf, kendinden önceki sınıfın
üretime katkısı doğrultusunda onun elinde bulunan üretim elemanını kendi
katkısı haline getirmenin yolunu bulur ve üretimde özel bir yapı olma gereğini
ortadan kaldırır. Bu durumda Aristokrasi’nin elinde bulunan üretim elemanı olan
“Doğa”, Burjuva egemenliğindeki toplumlarda “sermaye” durumuna dönüşmüş ve
Aristokrat sınıfın varlık nedeni ortadan kalkmıştır. Aynı doğrultuda, gelecekte,
“sermaye”nin “Proleterya” tarafından ortadan kaldırılacağı ve bir tür “Emek”e
dönüşeceği öngörülür. “Doğa”nın ortadan kalkması ile Aristokrasiye olan
gereksinimin de ortadan kalkması gibi “Sermaye”nin de ortadan kalkması ile
Burjuva sınıfının da gereğinin kalkacağı düşünülür!.. Bu durumda “tek sınıflı”,
yani “sınıfsız” toplumlara geçilmesi Marxism için temeldir (“sermaye”nin “toplumsal
emek”e dönüşmesi “devlet” olmayan –dahası anti-devlet- “kamu” kavramının
gerçekleşmesi ile olgunlaşacaktır).
e. “Devlet”, “Kamu”
mudur? “Devlet”, Aristokrat toplumların “kul”larını
yönetmesi için gerekli olan ve kullanılan baskı sisteminin adıdır. Bu bağlamda,
“sermaye”yi “emek”e dönüştürmesi düşünülebilecek “kamu” kavramı yerine “devlet”in
kullanılması, bugüne değin, Marxism’in uygulanmasındaki en büyük yanlışlık
olmuştur. “Dün”den kimi kurumları alarak “kamu” yerine kullanmak değil, yeni
gereksinimleri karşılayacak ve sınıfsız toplumun tam egemenliğinde gelecek bir
“kamu” sistemini yeniden oluşturmak gerekmektedir.
f. “İnsanın akışa
katkısı”
İnsanın önündeki sorunların çözümünde dünün çözümlerine dönme kolaycılığına
kapılması doğaldır. Bu tutum, “tutuculuk / conservatisme” ya da daha geniş bir
açıdan bakarak, “sağ” olarak nitelendirilir. Yapılması gereken, yeni
sosyo-kültürel yapının ortaya çıkması ve bir önceki sınıfın doğası gereği kendi
içinden çıkan (diyalektik) sorunların çözümünü geleceğin toplumsal yapısıyla
çözecek yeni politikaları bulmak, uygulamaktır.
23 Ekim 2012 Salı
Kemalizm ve Solculuk
Kemalizm ve Solculuk (günümüzde sosyalizm) üzerine...
I
Kemalist Devrim, feodalizme karşı yapılmış bir Burjuva devrimi olarak kendi gününün solcusuydu. Kendi zamanı için "doğru" bir yapıdır. Bugün Kemalist Burjuva Devrimi sonucunda bir Burjuva düzeni kurulmuş ve kendini dünya sermayesine entegre etmiştir.
Kemalist Devrim, feodalizme karşı yapılmış bir Burjuva devrimi olarak kendi gününün solcusuydu. Kendi zamanı için "doğru" bir yapıdır. Bugün Kemalist Burjuva Devrimi sonucunda bir Burjuva düzeni kurulmuş ve kendini dünya sermayesine entegre etmiştir.
İki paylaşım savaşından sonra
sermayenin "küresel" hale gelmesi ile gerçekte ulusal sınırlar da
ortadan kalkmış, AB gibi uluslararası organizasyonlar ortaya çıkmaya ve bütün
insanlığı etkilemeğe başlamıştır.
Buraya değin herşey doğal akışındadır.
Bu aşamada Kemalizm'i sürdürmeye çalışmak, yani söz gelimi
Kemalist ulusalcılık, artık yürütülemez bir durumdur. Emperyalizm, Kemalist
Burjuva Devrimi döneminde olduğu gibi, uluslar arasında olmaktan çıkmış, sosyal
sınıflar arasında gerçekleşmektedir. Günümüzde sömüren sermayenin elinde bulunan Burjuva sınıfı, sömürülen de emeğiyle onun yaptığı ürüne katkıda bulunan çalışanlar ve üretileni tüketenlerdir. Yani ABD'deki Ford sermayesi ile
Türkiye'deki Koç sermayesi arasında, üretimine her iki ülkede emeğiyle
katılanlar arasında hiç bir ayırım olmadığı gibi, Türk ve ABD tüketicileri
açısından da hiç bir ayırım yoktur. Artık ana ayırım ortaya çıkmış, sermaye ile emek arasında olduğu -ulusalcılık ve ümmetçilik propagandasıyla- gizlenemez hale gelmiştir.
"Sol", duragan değil, dinamik bir kavramdır.
sosyal koşullar değiştikçe, her aşamada "dün"ün değil,
"gelecek"in ideolojisidir. Bu açıdan da değişken ve sürekli
gelişendir.
II
“Ben ne Kemalist ne de milliyetçiyim!.. Üstelik, her
ikisine saplanıp kalmışlığı da tümden gericilik sayanlardanım. Ama
Anti-Kemalist değilim. Yani Kemalizmin 100 yıl öncenin doğru politikası
olduğunu düşünür, kendimi Marxist saymama karşın Kemalist Burjuva Devrimi’ni
Leninist Marxist Devrim’e göre, zamanı gereği daha doğru bulurum!..
Ama
bugün için 'Liberal' hiç değilim!.. Liberalizmin, Kemalist Burjuva Devrimi’nin
Türkiye’yi soktuğu 'doğru yol'da gerçekleşmekte olduğunu, liberal olmanın,
toplumun bugünkü burjuva düzeninin yanlışlarını ortadan kaldırmaya çalışmak
anlamında 'revizyonizm', yani asıl 'sağcılık' olduğunu düşünürüm!.. Şimdi,
doğru Marxist politikaların, liberalizme karşı, onun iç zıtlıkları (yaygın ama
yanlış kavram: 'çelişki') üzerinden, doğru muhalefet olduğunu, başörtüsüne,
dinciliğe vb feodalizm savunucularına saldırmanın İspanyol boğasının önünde sallanan
kırmızı çaput gibi arkası boş, yalancı hedefler olduğunu, bunu da liberal
politikaların birer sağ kanat korunma politikası olarak oluşturduklarını
düşünürüm...
Peki ne
yapmalı? En önemli soru bu!.. Marxist bir toplum düzeninin nasıl olacağını henûz
bilmiyoruz. SSCB’nin de onun peşinden gelen öteki sosyalist devrimlerin de
toplumu getirdiği yer, büyük bir yanlışlıkla, 'kamu' kavramının 'devlet' kavramı ile eş tutulmasıdır!.. 'Devlet' feodal yapının insanın tepesinde
salladığı 'Demoklesin Kılıcı'dır!.. Onu aynen kullanmaya kalkarsanız bir
bürokrat toplum yaratırsınız!. Lenin’in hatası da bu olmuştur, ardından gelen
öteki sosyalist düzenlerin de... Oysa bürokrasiyi zayıflatacak ve kendinden
sonra gelecek olan Marxist yapıya (ki 'kamu'dur) yok edilmek üzere teslim
edecek olan liberal demokrat yapıdır!.. İşte Mustafa Kemal bir 'Burjuva
Devrimi'ne önderlik etmekle, bu nedenle Lenin’e göre üstündür!.. Doğru yer ve
doğru zamanda doğru politikaları yürütmüş olmakla...” (Kişisel bir mektuptan Ö.T.)
Mustafa
Kemal, (Atatürk sözünü kültürel bakımdan doğru bulmuyorum, ama en önemli doğru
bulmama nedenim, “12 Eylül Taş Mustafa Atatürkçülüğü”nü anlattığı için)
sosyolojik bir olayın, 18.yy başlarında Lâle Devri ile yeniden başlamış olan (http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/anadoluda-yeniden-dou.html)
Anadolu Burjuva hareketinin ve devriminin önderidir. Yani olay, kişisel değil, sosyolojiktir
ve feodal sınıfın (Aristokrasi) yerini Burjuva sınıfına bıraktığı bir
“Devrim”in ta kendisidir!.. Kemalizme yaptığımız her kötüleme, aslında
feodalizmden kapitalizme geçişin kötülenmesidir. Bu arada yapılmış olan
yanlışlar, bugünden değil, feodalizm üzerinden bakılarak değerlendirilmek zorundadır. Bu bağlamda Kemalist Burjuva Devrimi, ilerici bir harekettir ve o dönemde
yaşasak biz de, ilerici isek, Kemalist Devrimden yana tavır içinde olmak
zorundaydık!..
Kemalist
Burjuva Devriminin oluşturduğu yapıda – 1923-1938 arasındaki , yalnızca 15 yılda
- yine feodalizm üzerinden bakarak, başarılmış olanlar, azımsanacak şeyler
değildir. Buna karşın bir sürü yanlış da yapılmıştır (söz gelimi, benim çalıştığım alanlara yansıyan en önemli konu, "Selçuklu-Osmanlı İslam kültürü"nün ulaşılamayacak denli uzaklara itilmiş olmasıdır). Ama 1920’de meclisin
Ankara’da açıldığı, ya da 1923’te Cumhuriyet’in ilan edildiği gecenin sabahında
her şeyin değişmiş olarak uygulanmasını bekliyor, eleştirilerimizi bunun üzerinden
kuruyorsak – ki ikinci cumhuriyetçilerin tavrındaki (en son okumakta olduğum Sevan
Nişanyan’ın “Yanlış Cumhuriyet” kitabındaki) bakış noktası da budur! Kemalist Burjuva Devrimi
sonrasında egemen olan çeşitli gurupların insanlarının, bu arada Mustafa Kemal’in
kendisinin, Osmanlı Feodal kültürü içinde yetişmiş, insanlar olduğunu
unutuyoruz!.. Bu durumda onları bugünden, kendi değerlerimizden bakarak
yargılıyoruz!.. Yanlış olan budur. Bu
bakış, ardından sürüklenenler iyi niyetli olsalar da, kaynağında, en az Demokrat Parti iktidarı ya da 12 Eylül Atatürkçülüğü
kadar ard-niyetlidir de...
Kemalist
Burjuva Devriminin, feodal yapının kültürü ile yetişmiş kadrolarının, sorunlar
karşısında ilk çözümlerini, kendi aldıkları kültür içinde aramaları kadar doğal
bir şey var mıdır? İstiklal Mahkemelerinin, Şeyh Said isyanının bastırılmasının ve
Dersim olaylarının kökeninde aranması gereken, feodal kültürün ta kendisidir!..
Ama onbeş yıl içinde, bir burjuva Devrim lideri, Mustafa
Kemal’in kişisel olarak liderlik ettiği her şey Türkiye’yi liberal bir raya
sokmak için gerektiğine inandığı politikaların hızla uygulanmasıdır. Kemalist Milliyetçilik
böyledir, ekonomide yapılan atılımlar böyledir, Eğitimde yapılan atılımlar, "insan"ı “kul”luktan kurtarma, “birey” yetiştirme üzerine kurulu politikalardır (bugün eğitim artık yazık ki,
“çalışan/işçi” gereksemesini karşılamak üzerine biçimleniyor), Mustafa
Necati’nin Eğitim politikaları, sonrasında gelen Köy Enstitüleri böyledir, Halkevleri böyledir, sanata verilen değer, genç insanların Avrupa’ya eğitim almaya gönderilmesi,
Almanya’dan kaçan Yahudi bilim insanlarının Türkiye üniversitelerine davet edilmesi
– benim eğitim gördüğüm felsefe bölümünü oluşturanlar da onlardır - öyledir!..
İş Bankası’nın Celal Bayar’a kurdurulması öyledir!..
Daha da pek çok şey sayabilirim.
Daha da pek çok şey sayabilirim.
Herkesin
–özellikle de liberallerin- gözden kaçırdığı şeylerin en önemlilerinden biri de
(Serbast Fırka ve) Demokrat Parti ile başlayan ve Özal’la doruğuna ulaşan
Türkiye Liberal hareketinin kök saldığı ve yaşam bulduğu yer de Kemalist Devrimin o ilk onbeş
yılıdır. Bu onbeş yıl, hem kişisel, hem toplumsal hem de kültürel olarak
Türkiye toplumunun liberalleşme eğrisini gösterir. Bu eğri, elbette ki, feodal
bir toplumun bir gecede değişmesi ile ortaya çıkacak değildi. Bu nedenle de eğrinin azalmakta olan bölümünde feodal, çoğalmakta olan bölümünde de liberal
bir anlayış olacaktı. Olmuştur da. O onbeş yıl, dünyanın en hızlı sermaye toplumunu yaratan eğrisini oluşturmuştur!.. Bugün o eğrinin doruğuna ulaştığı, dünya
liberalizmi ile birlikte at koşturmaya başladığı dönemde, Kemalist Burjuva
Devrimi’nin onbeş yıllık eğrisi boyunca, azalmakta olan feodal kalıntılara
vurgu yaparak reddetmek, bana kalırsa bir başka tür gericilikle, felsefî tutuculukla
ancak olanaklıdır!..
Felsefî
tutuculuk!.. Yani Ortaçağ sonrasında İngiliz deneycilerine (17-18.yy -
Aydınlanma) değin metafizikten kopamamış olan Bilgi kuramı (ki felsefenin en
ağırlıklı konusudur) gibi, bugün de hâlâ değişmez bir “doğru” arama ve her şeyi
kendi değişmez doğrumuza göre değerlendirme çabasındayız. İçine düştüğümüz
çukur budur!.. Oysa “değişmez doğru”, Aristokrat (feodal) kültürün “Tanrısal
Hakikat”i ile aynı niteliği taşır!.. Yani bütün “gerçek” tanrıdadır, insana yalnızca
onu bulmak kalır düşüncesi!.. Bugün de biz (komünistlerin büyük çoğunluğu hariç
değil) tepesinde bir tanrı olmasa da, aynı nitelikteki “değişmez doğru”nun
peşindeyiz!..
Oysa
böyle bir doğru yok!.. Hiç olmadı!.. Hiç de olmayacak!.. “Bilgi”nin, "doğru"nın
bir ucunda “insan/süje”, öteki ucunda da “obje” var... Bilgi bu ikisi
arasındaki bağdır. İnsan her açıdan değişken bir varlıktır. Aynı zamanı
paylaşan pek çok insan olduğu gibi, zaman içinde de, hem birey, hem insanlık
değişir. “Bilgi/doğru” da onunla birlikte değişir!.. Öteki ucunda bulunan
“obje” ise “algılanmış nesne”dir. Yani algılanmışlığı açısından o da değişir. Üstelik
bugün bilim, “nesne”nin de değişmez olmadığını ortaya çıkarıyor. Çok
ayrıntılarına girmeyeyim. (bkz: http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html)
Gelelim
Kemalist Burjuva Devrimi’nin “değişirlik” ya da Herakleitos’un felsefi deyişiyle, “akış” içinde değerlendirilmesine:
Ortaçağ
sonundan Fransız Devrimi’ne değin geçen 300 yılda dünyanın başardığını
Kemalist Burjuva devrimi 15 yıla sığdırmaya çalışmış, ve bunu başarmıştır. 1)
Önünde örnek olduğu için, 2) Mustafa Kemal gibi hem çok zeki hem çok şanslı bir
önderle bu işi yaptığı için... 3) Lâle Devri'nden 18. yy başından bu yana toplum hazarlanmakta olduğu için!.. Yani Kemalist Burjuva Devrimi, bir diktatörün yarattığı, tepeden inme bir hareket değildir. 200 yıldan uzun süredir toplumda hazırlanmaktadır. Dahası, kadın hakları gibi, milliyetçiliği
ırkçılığa bağlamamak gibi birkaç alanda ondan ileri de
geçmiştir.
Peki,
bugün durum nedir: Kemalist Burjuva Devrimi’nin Türkiye’yi de içine soktuğu
kapitalist yapı hem kültürel hem ekonomik açıdan kendi iç zıtlıkları
(diyalektik) nedeniyle çöküş sürecine girmiştir. Yerine koyabileceğimiz yeni
bir toplumsal oluşum henûz ortada yoktur!.. Komünistler pek çok sorunu henûz
çözememiş bulunuyor (bu, doğaldır, toplumsal kültürü değiştirmek o denli kolay değildir, Burjuva Devrimlerinin başlangıcı sayılan Magna Carta Libertatum 1215 ile iktidarı ele geçirmeleri, Fransız Devrimi 1789, arasında 674 yıl olduğu göz önüne alınmalıdır. Yani yerine koyacak yeni bir sosyal yapı yok. İşte görev, bu sosyal yapıyı oluşturmaya çalışmak, bu konuda kuram üretmek
olmalıdır!.. Oysa biz, özellikle liberal adıya anılanlar, 12 Eylül "Taş Mustafa Atatürkçülüğü"nü, Kemalist Burjuva Devrimi olarak alıyor ve ona karşı savaş
vermeye çalışıyoruz!.. Oysa orada Kemalizm yok!.. 12 Eylül Atatürkçülüğü net
bir “karşı-kemalizm”dir!..
Bugün
artık Kemalist olmak gerekmez. “Akış” içinde o dönem geçilmiştir, "sağ"da
kalmıştır. Ama “sol”, geleceğin ideolojisidir. Ağırlığı geleceğe vermek
gerekiyor. Sorunlar nasıl çözülür, nasıl bir kültür oluşmalıdır, "sermaye" nasıl "emek"e dönüşür, "devlet" olmayan "kamu" nasıl bir şey olmalıdır vb?!. Bu
çözümleri aramayan ama kendine "sol" diyenler, yine yazık ki "değişmez
bilgi"nin tutsağı durumundadır... Ve yazık ki bizim komünistlerimiz de,
liberallerimiz de bu tutsaklıktan kurtulmuş değildir. Kemalistlerimizden zaten
umut yok!..
Bugün "solcu"nun Kemalizm'e karşıt olması gerekmez!.. Onu tarihsel yerine, bir ümmet toplumunu yok etmiş konumuna oturtup, üzerine basarak ileriye sıçramak gerekir. Üzerinde kalmak ve direnmek bizi "sağ"cı konuma düşürür. Kaldı ki 1950-60 arası Demokrat Parti yönetimlerini de düşürmüştür!.. DP önce Kemalizm'e sarılacak, paraların üstündeki İnönü fotoğrafları yerine gelenekte olduğu gibi Celal Bayar fotoğrafları koymak yerine M.Kemal fotoğraflerı koyacak, M.Kemal'in cenazesini çok görkemli bir törenle Anıt-Kabre naklettirecek, "Atatük'ü koruma Kanunu" çıkaracak, ama söz gelimi ezanın okunuşunu yeniden Arapça'ya çevirtmekle asıl işine başlamayı da ihmal etmeyecektir!.. 27 Mayıs darbesinden sonra DP'den doğan, ardıllarının çoğu, varlık nedenleri olan Kemalist Devrim'i yadsıyacak, daha da öte, reddedecek duruma gelmiştir!.. (Bu arada anti-Kemalist solcular gibi, anti-Kemalist Liberaller gibi, "yetmez ama evet"çiler gibi hiç bir sosyolojik konuma oturmayan, garip "hünsa" savunular da ortaya çıkmıştır ki, en iyi niyetli yorumla, "insan usunun, yeterince olgunlaşmadan doğruya ulaşma isteğinin ürünüdür" denilebilir.)
Günümüzde "solcu" olmak bu nedenle "Kemalist" olmayı gerektirmez, ama geleceğe, Kemalist Burjuva Devrimi'nden alınan güçle sıçramayı gerektirir!..
Bugün "solcu"nun Kemalizm'e karşıt olması gerekmez!.. Onu tarihsel yerine, bir ümmet toplumunu yok etmiş konumuna oturtup, üzerine basarak ileriye sıçramak gerekir. Üzerinde kalmak ve direnmek bizi "sağ"cı konuma düşürür. Kaldı ki 1950-60 arası Demokrat Parti yönetimlerini de düşürmüştür!.. DP önce Kemalizm'e sarılacak, paraların üstündeki İnönü fotoğrafları yerine gelenekte olduğu gibi Celal Bayar fotoğrafları koymak yerine M.Kemal fotoğraflerı koyacak, M.Kemal'in cenazesini çok görkemli bir törenle Anıt-Kabre naklettirecek, "Atatük'ü koruma Kanunu" çıkaracak, ama söz gelimi ezanın okunuşunu yeniden Arapça'ya çevirtmekle asıl işine başlamayı da ihmal etmeyecektir!.. 27 Mayıs darbesinden sonra DP'den doğan, ardıllarının çoğu, varlık nedenleri olan Kemalist Devrim'i yadsıyacak, daha da öte, reddedecek duruma gelmiştir!.. (Bu arada anti-Kemalist solcular gibi, anti-Kemalist Liberaller gibi, "yetmez ama evet"çiler gibi hiç bir sosyolojik konuma oturmayan, garip "hünsa" savunular da ortaya çıkmıştır ki, en iyi niyetli yorumla, "insan usunun, yeterince olgunlaşmadan doğruya ulaşma isteğinin ürünüdür" denilebilir.)
Etiketler:
anti Kemalist,
burjuva,
Demokrat Parti,
devrim,
Kemalizm,
küresel,
millet,
Mustafa Kemal,
sağcı,
sermaye,
solcu,
sosyalizm,
ulus,
ümmet
19 Eylül 2012 Çarşamba
"Sermaye" ve "Emek"in politikaları üzerine...
Tedirgin olmamıza gerek
yok!.. Unutmamalıyız ki her yapı (sosyal yapılar da) kendi zıddını kendi
içinden doğurur. Görevimiz yanlış olduğunu düşündüğümüz sosyal yapıya,
özellikle zor kullanarak engel olmak değil, içinden doğurmakta olduğu zıddı
doğru saptayıp, muhalefet politikalarımızı bunun üzerinden geliştirmeye
çalışmak, özellikle de bunu örgütlü biçimde ve dayanışma içinde yapma,
yapabilme kültürünü geliştirmektir
Sosyal Demokrasi de doğru muhalefet değil. Sosyolojik olarak biri büyük
sermayenin, öteki küçük sermayenin partisi. Ama her ikisi de sermaye partisi.
Yani düşünüşlerindeki mantık aynı. Bakkal Mehmet efendi ile Carrfour ya da Bim,
birbirlerinden ayrı amaçlar gütmüyor. "Akış", "gelişme"
sermayeyi büyümeye, globalleşmeye zorladığı için de geleceğe dönük proje üretme
şansına sahip olan parti, CHP değil, AKePe. Yalnız Türkiye’de değil, bütün
dünyada sosyal demokratlar, becerebilirlerse sosyal projeler üretecekler
(Fransa, Almanya), ya da zorunlu olarak büyük sermayenin destekçisi (İngiliz İşçi
Partisi) durumunda kalacaklardır!.. Sosyal projeleri uygulama şansı da,
dünyanın içinde bulunduğu sermaye düzeninin gelişmesine engel olduğu için,
Yunanistan, İspanya, Portekizde görülmekte olduğu gibi, olanaksızdır.
Çağımızın gerçek
muhalefeti, ne Türk ulusalcığı ile ne Türk Milliyetçiliğine karşı Kürt ya da
Ermeni milliyetçiliğini desteklemekle, ne sosyal demokratlara destek vermekle
ne de 100 yıl öncenin Kemalist Burjuva Devrimi ilkelerine geri dönmeyi
savunmakla olur!.. Bundan böyle dünya "tek"dir. Sermaye, dünyayı
teslim almıştır ve dünden gelen anti-sosyal, milliyetçi, dahası -her dinden-
dinci politikaların arkasına kendini gizleyerek dizgesini bir gün daha uzun
yaşatmanın yollarını kullanmakta, şimdilik bunun en kolay yolunu da savaş
kışkırtıcılığında ve doğayı çıkarı doğrultusunda yok etmekte bulmaktadır.
Net bir saptama:
"Dünyada savaşlar olmasa ve doğadan alacaklarını alamasa sermaye düzeni
kısa zamanda çöker!.." Sermaye düzeninin kaynağı, sermayeye para akıtan,
sermayeye sermaye katan en çok savaşlardır ve doğaya yaptığı katliamdır!..
Sermaye düzeni, durmadan
büyümek zorunda olan bir yapıdır. Büyümeyen sermaye çöker. Uçakların havada
kalabilmek için ilerlemek zorunda olması gibi, bir noktada durabilme şansı
yoktur.
Fakat nereye kadar? Aslan Başer Kafaoğlu hoca, bunu çok önceden tahmin etmişti. http://omer-tuncer.blogspot.com/2011/12/aslan-baser-kapitalizmin-cokusunu.html
Bizim siyasal görevimiz,
farkındalık oluşturarak elden geldiğince savaşları önlemek, doğanın korunmasını
ve nefes alacak havamızın elimizden alınmamasını sağlamaya ve gelecek kuşaklara
bırakmaya çalışmaktır. Ama bunlardan daha önemlisi gelecek bir sonraki sosyal
yapının kültürünün ve sistematiğinin toplumsal gereksemeler doğrultusunda
oluşmasının engellerini kaldırmak, süreci hızlandırmak ve "akış"a
yardımcı olmaktır.
Ortaya çıkan
gereksemeler önce bir “insan kültürü” yaratma gereğini göstermektedir. Bunun,
“dayanışma kültürü” olması gerektiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu, bütün
yönetilenlerin (günümüzde “yönetilenler / halk” kavramı bütünüyle ve yalnızca
üretime emekleriyle katılanları, emekleriyle geçinenleri -proleterya-
anlatmaktadır) aralarındaki geçmiş kültürlerden sarkan dinsel ya da ulusal
bütün ayrılıkları ortadan kaldıracak “insan kültürü”nü, “dayanışma kültürü”nü
yaratarak olanaklıdır. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
Etiketler:
akış,
bakkal,
dayanışma,
din,
Doğa,
emek,
halk,
insan,
Kafaoğlu,
muhalefet,
proleterya,
savaş,
sermaye,
sosyal,
Sosyal Demokrasi,
ulus,
yönetilenler,
zıt
"Devlet" ve Komünistler üzerine...
"Devlet", insanlığa hizmet etmek için değil, feodalizmin (aristokrat sınıfın) insanlığı (kulları) denetim altında tutmak için oluşturduğu ve insanlığa armağan ettiği tanrısal (üst) bir enstrumandır. Bugüne değin, "komünizm denemeleri"nin başarısız olması, karşı-devrimle önünün kesilmesinin en önemli nedenlerinden birisi, komünistlerin, "devlet"i yok edecek süreçleri başlatmak yerine "kamu" olarak kullanma isteği, dolayısıyla baskın feodal bürokrasinin bütün donanımıyla yaşatılma zorunluğu nedeniyle aşılamaması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle de hiç bir zaman "kamu" yerine geçememiştir ve gelecekte de bugüne değin oluşmuş olan tepkiler nedeniyle geçebilecek gibi görünmemektedir!..
Feodalizmin enstrumanı
olan "devlet"i yok etmek için gereken donanım, komünizmde yoktur. Bu
donanım, feodalizmin zıddı olarak kendi içinden doğmuş olan liberalizmdedir. Bu
yüzden "akış"a uygun gereklilik, komünistlerin "devlet"i
yok etme politikaları, iktidara gelmek üzere enerji tüketerek, ya da iktidara
gelerek değil, içinde yaşadığımız liberalizmi "devlet"i yok etmek
üzere sürekli baskı altında tutarak oluşturulmalı ve uygulanmalıdır.
Dolayısıyla komünistler,
Dünya'nın bugünkü burjuva sosyal yapısında, 1) onlar süreç içindeki işlevlerini
tamamlayıncaya değin, 2) daha da önemlisi, komünistler kendi sosyal yapıları
için gerekli kültürel, sosyal ve ekonomik donanımlarını doğru olarak ve iktidar
olmaya yetecek denli tamamlayıncaya değin, "iktidar savaşları"nda
enerji harcamak yerine, muhalefette olmayı seçmeli, politikalarını bu
doğrultuda çizmeli ve uygulamalıdır. Bu tutum, üstelik, yeterli kültürel, sosyal ve ekonomik donanıma sahip olmadan iktidar olduklarında bugüne
değin olduğu gibi, ne yapacaklarını şaşırmayı ve bir sürü yanlış yapmayı da
önleyecektir. Komünistler, burjuva iktidarları eleştirme, onların kendi
içinde zorunlu olarak yaratmak zorunda oldukları zıtları göz önüne çıkarma, sürekli
savunucusu olma doğrultusunda politika geliştirmeyi seçmeli ve uygulamalıdır.
II
KAVRAMLAR, KONUMLAR, DURUMLAR...
Kültür tarihi
örneklerine bakarsak yeni ortaya çıkan gereksemelere karşı oluşturulan yeni çözümler
her zaman çok az kişi tarafından benimsenmiş, toplumun büyük bölümü önce direnmiştir.
Bu direnç ilkin o toplumların iktidarlarında da görülür ve “yeni çözümler” büyük
cezalarla karşılanır. Toplumlarda cezaların büyümesi kendine güvensizliğin de büyümekte
olması anlamına gelir (yöneticilerin kendilerine tam güveni, karşı
çıkışların ceza ile karşılanmaması sonucunu doğurur).
Gereksemeler arttıkça ve direnenler -toprak olup- azaldıkça toplumlar ileri doğru “akar”. Bu aşamada devrimcinin görevi, durumu olabildiğince doğru saptamalarla çözümlemek ve engelleri ortadan kaldıracak politikaları doğru olarak geliştirmek ve uygulamaktır. Devrimcilerin duygusallığa ve tepkiselliğe düşmesi, umutsuzluk yaratır ve tutucuların işine gelir. Günümüzde bir “bilim” olarak nitelenen “halkla ilişkiler(!)”in siyasal görevlerinin önemli bir amacı, yılgınlık, umutsuzluk yaratmak ve tepkiselliğin ortaya çıkmasını sağlamaktır.
II
KAVRAMLAR, KONUMLAR, DURUMLAR...
Liberalizm'in,
sınırları bütünüyle kaldırabileceği görüşü gerçekleşebilir görünmüyor. İşgücü (emek) dolaşımını
denetim altında tutması gerekiyor. Ancak bu yolla dünyanın çeşitli yerlerinde daha ucuz emek bulabilmekte, oralara doğru kayıyor. Ama sermayenin ve tüketicilerin kolaylıkla dolaşabileceği, ama "emek"in
engellerle karşılaşacağı "kevgir / delikli" sınırlar oluşturuyor.
Bunu da sözümona "milli devlet"leri destekliyor ve koruyor görünerek
yapıyor. Bir taşla birkaç kuş yani: Hem emek "milli" sınırlar dışına
çıkamıyor, hem de istediğinde milli devletler arasında sorunlar çıkarıp silah
tüketimini artırarak piyasaya para akıtıp, liberalizmin sürekli canlı kalmasını
(çökmemesini) sağlıyor.
Hiç bir zaman Kapitalist Globalizm
ile Komünist Enternasyonalizm, aynı sınıfın çıkarlarına uygun olmayacaktır. Dolayısıyla
Globalizm’in Enternasyonalizm’e dönüşümü söz konusu değildir. “Enternasyonalizm”i
yeniden oluşturmak için dünya Komünistleri tarafından mutlaka, bu “kevgir”in (delik deşik edilmiş ulusal sınırlar) bütünüyle ortadan
kaldırılmasını sağlayacak dayanışma politikaları geliştirmek ve uygulamak
gerekecektir!..
Liberalizmin “güç”ü elinde tutmasının önemli nedenleri vardır:
a) Silah
tüketiminin artırılarak piyasalara para akışının sağlanması, dolayısıyla
sermaye birikimi artışının sürekliliğinin sağlanması;
b) “Emek”in
liberal kurallara uygun olarak serbast piyasa koşullarına göre fiyat
oluşturmasının önlenmesi için denetim altında tutulması;
c)
Çöküş sürecindeki sosyal yapıların sertleşme eğilimi bunlar arasında sayılmalıdır.
Sosyal Demokrat
yapıyı “anlaşmacı-uzlaşmacı”, “daha sakin” ama “muhalif” bir yapı olarak
niteleyemeyiz. Sosyal Demokrasi’yi, “küçük sermaye tarafından, kendini
kurtarmak için sermayenin büyümesine umutsuzca direnen, sermaye-içi bir yapı”
olarak tanımlamak yanlış olmaz. “Sermaye”nin iç-mantığı ve kültürü ile işler. Kendini,
“emek”in değil, “küçük sermaye”nin (esnaflık, köylülük vb) yaşamının
sürdürülmesi politikalarını yürütmekle görevli sayar. Bu nedenle de geleceğe
açık değildir. Geleceğe ilişkin proje üretememesinin temel nedeni de budur!..
Yalnızca kaplumbağa gibi kabuğunun içine çekilerek “korumacı” yani sosyolojik
anlamda “tutucu” politikalar yürütmekten başka yapabileceği bir şey de yoktur!..
Yani sosyal-demokrasi, günümüzde, “sermaye”ye muhalif bir
yapı değil, “sermaye”nin iç gelişmesine engel olmaya çalışan umutsuz tutucu bir
yapıdır. Bu nedenle de onun üretebildiği “muhalefet” sermaye düzeninin işine
gelmekte, kendisiyle aynı çöplükte yakaladığı bu fareyle, kedinin oynadığı gibi
oynamaktadır!..
Komünist’lerin “yönetici sınıf” diye bir bölümünün
varlığı, “kuram”a temelden aykırıdır!. Eski, özellikle de feodal kültürlerden
gelen “yönetici sınıf” (hele hele “sınıf”) gereği, komünistler için hemen (“derhal”,
“behemahal”) yok edilmesi gereken kültürel yapının en başında gelir. Sovyetler
Birliği denemesinin önünün karşı-devrimle kesilmesindeki başarısızlığın (ki bu çok
doğal bir süreçti, kazaya uğramadan kansız geçmesini de Gorbaçov’un büyük "teslim
olma başarısı(!)"na borçludur - hiç olumsuzlamıyorum!..) en önemli nedenlerinden biri de bu yapının ortadan
kaldırıl(a)mamış olmasıdır!..
Komünizm, “yönetilen sınıfın” (ki bu, bizim dönemimizde, “üretime
emeğiyle katılanlar”dır), bir dayanışma içinde kendilerini yönetmeleri, dahası
yönetilmeye gerekleri kalmamış olması durumudur. Bunu başarabilmek için gereksemelerden
doğan pratik çözümlerin bulunmasına gerek duyulur, "dayanışma(/imece) kültürü"nün
yeniden oluşması gerekir. Bu da ancak "akış" içinde olanaklı olabilir (68 kuşağından
gelen İP geleneğinin hâlâ bir “önder” gerektirmesine karşılık, ÖDP ile başlayan
ve yeni TKP ve EMEP’de süren doğru tutumla bir “önder” adı bilmemiz gerekmemektedir).
Bu aşamada “gerçek anlamda demokratik, (topluluğun gereksinim ve eğilimlerini
doğru olarak sürekli izleyerek değişebilir, gelişebilir ve gençleşebilir) ekip”lerin yönetimi doğru olacak gibi
görünmektedir.
Liberaller
dünyanın her yerinde “yönetilen(-halk)”leri istedikleri gibi yönetmek,
görünürde onların temsilcisi olarak yönetimde bulundukları izlenimini vermek ve
kendilerine destek sağlamak için, yönetilenlerin içinde bulundukları, önceki
kültürel dönemlerden sarkan kutsalları (ki bugün için dinsel ya da ulusal
karakterlidir) kendileri için paravan olarak kullanmakta ve onlarla aynı
sınıfın insanları gibi görünmeye çalışmaktadır. Günümüzde dünyanın bütün “tutucu
(muhafazakâr / conservative)” akımların konumu budur (Bu tutum ayrıca
liberalizmi “değişimci”, “yenilikçi” yani “ilerici” gibi göstermeye de yarar.
Oysa günümüzde, dinci ve milliyetçi-/ulusalcı- paravanların ardına saklanan
gerçek tutucu yapı, liberalizmin ta kendisidir.)!..
İşte liberallerin iktidarda
kalabilmesinin önemli nedeni budur. Bir başka çok önemli neden, “yönetilen”lerin
henûz kendilerini yönetebilmeleri için gereken kültürü yarat(a)mamış,
gereksemelerini karşılamak üzere kendi dizge(sistem)lerini oluştur(a)mamış olmalarıdır.
Dünya’da liberallerin karşısında henûz “gerçek bir muhalefet dizgesi” yoktur. Üstelik
liberaller bunun oluşmasına engel olmak için bilimsel (halkla ilişkiler / propaganda)
yolları çok iyi kullanmakta ve dinsel ve ulusal paravanların ardına saklanmayı
başarmaktadır.
Halk (yönetilenler) için kullanılan “cahil”, “kalabalık”, “güce tapma” kavramları, bizi çözüme götürecek kavramlar olmaktan
çok “duygusal” diyebileceğimiz ve kendimizi arkasına attığımız “sütre”ler, yani
“bahane”lerdir. Yönetilenlerin çokluğu bizim gücümüzdür. Yeter ki onların
gereksemelerini doğru saptayıp çözüm önerilerimizi doğru yer ve zamanı da gözeterek
bulalım!..
Gereksemeler arttıkça ve direnenler -toprak olup- azaldıkça toplumlar ileri doğru “akar”. Bu aşamada devrimcinin görevi, durumu olabildiğince doğru saptamalarla çözümlemek ve engelleri ortadan kaldıracak politikaları doğru olarak geliştirmek ve uygulamaktır. Devrimcilerin duygusallığa ve tepkiselliğe düşmesi, umutsuzluk yaratır ve tutucuların işine gelir. Günümüzde bir “bilim” olarak nitelenen “halkla ilişkiler(!)”in siyasal görevlerinin önemli bir amacı, yılgınlık, umutsuzluk yaratmak ve tepkiselliğin ortaya çıkmasını sağlamaktır.
Etiketler:
aristokrat,
burjuva,
devlet,
feodalizm,
gelecek,
halk,
iktidar,
insan,
karşıdevrim,
komünizm,
Lenin,
liberalizm,
muhalefet,
özgürlük,
politika,
sosyoloji,
yönetilenler
16 Eylül 2012 Pazar
"Kadınlara mı gidiyorsun?.. Kırbacını Unutma!.."
Birkaç sözcükle Nietzsche'nin söylediklerini anlamak öyle kolay değil doğrusu. Bunu özellikle yapar. Kendisi gibi "karanlık (zor anlaşılır)" yazmış bir filozof olan yurttaşımız Ephesos'lu Herakleitos'un bu davranışından övgüyle söz ederken "anlayamayacak kel zeka, hiç anlamasın" diye yaptığını söyleyerek kendi karanlık yazmasının nedenini de açıklamış olur.
(Anadolu tasavvufunda da
aynı karanlık yazma geleneği vardır ve buna "görünür anlamın altındaki
asıl anlam" nitelemesiyle "Batınîlik", gizli anlamı ortaya
çıkarma becerisine de "İlm-i batın" denir - Ayrıca, Renaissance'da ve
sonraki bütün sanat akımlarında yani "Burjuva kültürü"nde bu anlayışı
günümüze değin bütün Dünya'da bulabilirsiniz.)
Bütün
insanları ilgilendirdiğini düşündüşüm, "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını Unutma!.." sözü, "Zerdüşt Böyle Dedi" ya da "Böyle
Buyurdu Zerdüşt" olarak Türkçe'ye çevrilmiş olan ünlü kitabının
"Kadın" bölümünün son tümcesidir. Bana kalırsa önce bu bölümün
bütününü okumak gerekir. (https://www.facebook.com/note.php?note_id=397329644842)
Ardından da Nietzsche'nin felsefesine bütün olarak göz atmak gerekir. Ancak bu durumda sözü yerli yerine oturtabilirsiniz.
Nietzsche'yi bütünsel
olarak en iyi anlatan yazı, bana kalırsa, sevgili hocam Prof.Dr. rahmetli Nermi
Uygur'un "Güneşle" kitabındaki "Nietzsche'nin Yaşama
Felsefesi" adlı, Nitzsche'yi zorluklarından arındırarak anlattığını
düşündüğüm yazısıdır.https://www.facebook.com/notes/omer-tuncer/prof-dr-nermi-uygurun-friedrich-nietzschenin-ya%C5%9Fama-felsefesi-ba%C5%9Fl%C4%B1kl%C4%B1-denemesi/10151417675838332
Nietzsche, Nermi Hoca'nın yazısına
bakarsanız, güçlülüğün, güçlenme sürecinin filozofudur. Akılsal, bedensel, irade
(hoca "istenç" terimini kullanmış) ya da her ne olursa... Anlattığı
bireyler, "kadın", "erkek", "ben/(Ecce Homo)", ya
da "Zerdüşt" gibi ad vererek anlattıkları her zaman, okuyanın örnek alması için anlatılır. "Kadına giderken kırbaç"ın,
sado-mazoşist bir duygu olarak şiirsel bir yanı da vardır ama felsefi
gerekliliğinin nedeni çok basittir: kadın, erkeğe göre bedensel bakımdan daha
güçsüzdür. Bu açıdan da örnek alınacak bir varlık değildir. Üstelik yalnız
erkekler için değil, kadın ya da erkek, bütün insanlar için... "Kadınlara gitmek", kavramını "kadını örnek
almak" olarak anlamalıyız. Bedensel gücü olmayan bir örneği, örnek olarak
kullanmaya olan teknik ve yöntemsel bir durumu anlatarak uyarıyor...
Nietzsche kolay değildir. Şiirsel görünen her şeyin
altında mutlaka insanın "güç-istenci"ni geliştirecek bir şey aramak
gerekir. Kendine usta saydığı Herakleitos gibi tam bir "Batınî"dir.
Anadolu tasavvufunu bilse hayran olurdu sanırım!.. Üstelik kendisinden 600 yıl önceki Anadolu tasavvufunda bulunan "İnsan-ı Kâmil" kavramı
ile kendi "üstinsan/übermensch" kavramının tam tamına çakıştığını
bilse düşer bayılırdı her halde...
Etiketler:
akış,
anadolu,
İnsan-ı Kâmil,
Kadın,
Nermi Uygur,
Nietzsche,
tasavvuf,
Übermensch,
Üst insan
12 Eylül 2012 Çarşamba
Sermayenin "halk" ve "kimlik" tuzakları üzerine...
Zaza, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum, Çingene gibi adlarla anılan topluluklarin hiç biri, sosyoloji biliminin terminolojisinde "halk" değil, "millet/ulus"dur. Siyasal düzlemde "ulus" savaşımı ise, günümüzde, devrimci değil, gerici bir eylemdir. İki amaçla sermaye tarafından provoke edilmektedir: 1) Devrimci potansiyeli saptırıp, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak; 2) "Emek"i parçalı ve birbirine düşman tutarak daha kolay yönetmek!..
Asıl vermemiz gereken savaşım, "halk", yani "yönetilenler"in savaşımıdır!.. Bu savaşım ulusal ayrılıklarla yapılamaz!.. Günümüzde "yönetilenler/halk" üretime emeğiyle katılanlardan başkası değildir!.. "Halk" kavramının "ulus" anlamında kullanılması sermaye tarafından yöneltilmiş net bir provokasyon, net bir saptırmadır!..
Kültürel savaşımımız "ulus kültürleri” için ancak ve ancak “biz”im, öz kültürümüz olan "insan" kavramı bağlamında yapıldığı ve her türlü ulusu kapsadığında değerlidir!.. Ulusal kültürleri ezen başka uluslar değil (bu da tuzak bir saptırmadır), sermayenin ta kendisidir ve “ezen ulus” nitelemesinin, "Türk" örneğinde olduğu gibi, nitelenen uluslar da pek çok yöntemle, en azından "ezen görünümüne sokulmuş olmakla" gerçekte sermaye tarafından ezilmektedir!..
Ana savaşımımız, sermaye tarafından saptırılmış devrimci potansiyelimizin yönelmesi gereken ana siyasal yapı, sermayenin kurulu sosyal düzenine muhalefet etmektir!.. "Sermaye", insan denetiminden çıkmış, dünya yüzeyinde (globalleşme) kendi kendine çalışan ve insanı (burjuva sınıfını bile) kullanan robot bir güç haline gelmiştir. Doğru savaşım, "halklar" saptırılmış başlığı altında uluslar olarak birbirimizi boğazlamak yerine, savaşımımızı bu güce karşı yöneltmektir. Arkasına saklandığı "ulus" ve "ulus-devlet" görünümünü çürütmek, arkasındaki asıl "sermaye canavarı"nı görünür kılmaktır!.. Siyasal anlamda demokratik bütün partilerin, emek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının bu amaçla politikalar üretmesi ve uygulaması ana politikamız olmak zorundadır.
Bana kalırsa ulus ağırlıklı sivil toplum kuruluşlarının, varlığı, kültürel görünümlü, çok da haklı olan istekleri, doğru yönelimli politikaların saptırılması için sermaye tarafından kullanılmakta, çok da başarılı olmaktadır!.. Bu başarının en büyük suçlusu “halk” (şimdilerde “kimlik”) kavramı altında “ulus” ve “ulusalcılık” tuzağına düşmüş olan, ama kendini “devrimci” sanan, bütün ulusların ulusalcılarıdır!.. Sosyolojik bakımdan, “Kıralcı-Cumhuriyetçi”, “Ümmetçi-Kemalist” vb olunamayacağı gibi “ulusalcı-devrimci”lik de olanaklı değildir, olunamaz!.. Günümüzde devrimcilerin, artık bu tuzağın ayırdına varıp kendilerini kurtarmaları gerekmez mi?.. http://omer-tuncer.blogspot.com/2007/11/sosyal-snflar-kltrler-ak-kuram-ve.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)

